Elif Nihan Akbaş – Yer Değiştiren Boşluk

Elif Nihan Akbaş – Yer Değiştiren Boşluk

                “Hepimiz yalnızız hayatta. Sana kimseden fayda yok. Ne yaparsan kendi başına yapacaksın. Düşersen kendin kalkacaksın. Kimsenin elini uzatmasını bekleme.”

Bir kez bile gözlerime bakmadan söyledi bunları. Gözlerime baksaydı ve ben bir parça ışık görseydim bakışlarında, gerçekten beni düşündüğüne inanabilirdim. Daha çok bir taşa seslendirme yapıyor gibiydi.

“Yalnızlık mesele değil,” dedim. “Ama senin yaptığın beni yalnız bırakmak değil. Senin bana bile bunu yapman merhametsizlik. Beni yalnızlık değil, bu merhametsizlik korkutuyor.”

En az onun kadar duygusuz olmaya çalışıyordum. Sanki karşılıklı eylemlerimizin nedenlerini ve sonuçlarını, bizde oluşturduğu duyguları değil de, ne bileyim, bir matematik probleminin çözüm yolunu tartışıyorduk. “Merhametsizlik” derken bunlar geldi aklıma. Sesim titremeye, gözlerim dolmaya başlamış olabilir. Zaten duygularımı gizlemek konusunda hiçbir zaman başarılı olamadım. Dillendirmeyince gizlediğimi sandım sadece. İşlerine gelmeyeni görmezden geldi insanlar da. Neyse, neticede sesimin titremesi, gözlerimin dolması çok da mühim değildi. Nasıl olsa bana bakmıyor, sözlerimi de dinlemiyordu. Yani gerçekten dinlemekten bahsediyorum. Anlamaya çalışarak, sözlerimin ruhuna değmesine açık kapı bırakarak hani. O, sözlerimi bir ses yığını olarak algılıyor, kendi anlatacaklarının yönünü belirlemek için kullanıyordu.

“Eee!” dedi ben sözümü bitirir bitirmez. “Hayat böyle… Hayat acımasız. İnsanlar merhametsiz. Bunlara hazırlıklı olman gerek. Zorda kalırsan kimse merhamet etmeyecek sana. Ben senin hayata karşı hazırlıklı olmanı istiyorum.”

Hani hiçbir şeyin kâr etmeyeceğini, içinde bulunduğun o çıkmazdan asla kurtulamayacağını idrak ettiğin ve o çaresizliğe isyan etmek yerine kabullendiğin anlara has bir tebessüm vardır. Baş hafif eğik, omuzlar bir parça çökmüş, burun deliklerinden verdiğin nefes “hıh”tan yumuşak, “tıs”tan daha içli… Ve aynı anda dudağın bir ucu hafifçe yukarı kıvrılıyor. O sesle birlikte çok hafif bir geriye yaylanma da olabilir belki.

İşte öyle gülümsedim. Ne söylesem boştu, biliyordum. Ama söylemezsem içimdeki boşluk hiç dolmayacaktı.

“Belki de,” dedim, “Siz böyle olduğunuz için hayat böyle. Herkesi merhametsizliğe ve yalnızlığa alıştırarak terbiye ettiğiniz için. Dışarısı soğukken evini ısıtıyorsun. Sobayı, kombiyi yakıyorsun. Ama dışarısı merhametsiz diye içerde de merhametsiz olman gerektiğini düşünüyorsun…”

Sanki devam edecekmişim gibi geldi bana. Ama söyleyecek başka sözüm yoktu. Belki sözüm vardı da gücüm yoktu. İçimdeki boşluk dışarı çıktı, beni içine aldı. Öylece durdum. Boşluk beni hissizleştirdi. Hissizleşmek insanın canını yakıyor. Canını yakan bir şey, ne kadar hissizleşmek olabilir ki?

Hayatla mücadele esnasında uygulanabilecek birkaç tüyo daha sıraladıktan sonra gitti. Donuk bir tebessümle dinliyormuş gibi yapmıştım. Aslında dinlemek istiyordum ama sözleri çevremi saran boşluğa çarpıyordu. Neyse ki boşluğu da lapları karıştırdım biraz. Kaçak çaydan azı kesmezdi beni. İsteksizce giyindim. Ben gidip gelene kadar kaynasın diye suyu koymayı da ihmal etmemiştim.

Kendime söylenip durmak, hissizlik anlarında başvurduğum bir ilkyardım yöntemiydi galiba. Kime kızacağımı bilemeyip kendime kızmak, kalp masajı gibi bir şeydi. Kim bilir kaçıncı kez ona güvenmek isteyip de kendimi yerde buluşuma söyleniyor, hatalarımdan, onca yaralanmışlığımdan hiçbir ders alamayışıma öfkeleniyordum. Kapıyı çekip çıkmamla ikinci fasıla geçtik. Adım gibi biliyordum ki bir zaman şu bahsedip durduğu hayata hazırlık meselesini düşünecektim. Hangi kursa kayıt yaptırmak gerekirdi acaba? Hangi kitabın testleri daha etkiliydi? Hayata hazırlıklı olmak… Sanki bunca yıldır başka bir yerdeydim de özel bir görevle hayata gönderilecektim. Özel görev: ayakta kal. Sakın düşme! Hayata hazırlıklı olmak… İnsan durmadan akıp giden, sürekli değişen bir şeye nasıl hazırlıklı olabilir ki? Yaşamayı hayatla kavga etmek zannedenlere baka baka kararmayı düşünecektim işte. Merdivenlerden inerken, peşin peşin kızıyordum kendime. Testi kırılmadan…

Apartman kapısını açıp çıkmadan önce derin bir nefes aldım. Etrafımı saran boşluğu yeniden içime çekebileceğimi zannediyordum galiba. Mümkün değildi tabii.

Kimsenin o boşluğu görmeyeceğini biliyordum. İçimdeyken ne kadar görmüşlerdi ki şimdi göreceklerdi. Ama o boşluk etrafımı sarmışken kendimi görünmez sanıyordum. Kendimle kavgamı görmeyeceklerini düşünüyor, rahat davranıyordum. Gerçi kavgamı gördükleri yoktu pek. Dolmamaya direnen gözlerime, titreyen dudaklarıma, burnumu sık sık çekişime tuhaf tuhaf bakıyorlardı sadece. Bakışları öyle delici oluyordu ki o boşluğu deleceğinden, beni balondan bir anda boşalan hava gibi yere yığacağından korkuyordum.

Bakkalın kapısında yeniden cebimi yokladım. Yalnızca birkaç bozukluk vardı. Bütün esnafın Hacı Amca diye seslendiği bakkal, annesinin ekmek almaya gönderdiği ufaklıkla ilgilenirken çaktırmamaya çalışarak bozukları bir kez daha saydım. Hacı Amca, ekmek poşetine bir şeker atarak çocuğa uzatırken göz kırparak gülümsedi. Deminden beri bir türlü rahat edemeyen yaşlar nihayet aradıkları yeri bulmuş, gözlerimin içine rahatça yerleşmişti. Her şey hazırdı da harekete geçmek için gaza basar gibi gözlerimi kırpmamı bekliyorlardı sanki. Tabii ki bakkalın ortasında ağlamaya niyetim yoktu. Arka sırayı dörtlemeyi bekleyen dolmuş şoförleri gibi gözlerimi iyice açarak bir kişilik daha yer açtım.

Tatlılıkla gülümseyen yaşlı adama “Sizin şu kaçak çaydan dört liralık tartar mısın?” dedim.

Ağır ağır tezgâhın arkasından çıkıp çay çuvalının yanına geldi. Yumurta poşetine plastik kürekle doldurduğu çayı dikkatle tarttıktan sonra küreğin ucuyla bir parça daha ekledi. Elektronik tartı, poşette beş liralık çay olduğunu gösteriyordu. Poşeti eline alıp bağlarken “Bu da benden olsun,” dedi.

Gözümdeki yolcular iyice huysuzlanmaya başlamıştı. Biraz daha beklemeye ikna etmeliydim onları. Başımı arkaya atarak burnumu çektim. Cebimdeki paraları biraz şaşkın, biraz mahcup Hacı Amca’nın eline bırakırken yüzümdeki tebessüm tüm gereksiz yüklerinden, sıfatlarından kurtulmuş, yalnızca bir tebessüm olmuştu yine.

Az önce bir boşluğun içinde geçtiğim yolu bu sefer o boşluğun üzerinde geçtim. İçindeyken bana onca ağır gelen o boşluk, üzerindeyken içimdeki ağırlığı da çekip almış gibiydi. Yalnızca beş dakika içinde bambaşka, sevilecek, inanılacak, sımsıkı tutunulacak bir yer olmuştu dünya.

Yediğim ilk darbede, yaşadığım şu an için kızacaktım kendime yine,biliyordum.İnsanlara, dünyaya güvenen, onları seven hücrelerimin kendini bu kadar çabuk yenilemesine öfkelenecektim. Yaralarım bir tebessümle, ufacık bir iyilikle iyileştiği için bu kadar çok yaralandığımı düşünecektim. Ama şimdilik, yaraların yenilenmesinin iyileşebilmekle ilgisi olmadığını biliyordum. Şimdilik farkındaydım, bir lanet değil, bir lütuftu bu.

Merdivenleri, boşluğun ağırlığımı üstlenmesinden faydalanarak koşar gibi çıktım. Yüreğim ısınmıştı ama çay hâlâ bir ihtiyaçtı. Harareti almalıydı.

Kapının önünde beni bekleyen komşumu görünce şaşırmam gerektiğini düşündüm ama şaşıramadım. Elinde küçük bir kap vardı.

Kapının önünde beni bekleyen komşumu görünce şaşırmam gerektiğini düşündüm ama şaşıramadım. Elinde küçük bir kap vardı.“Çorba getirdim ben de.”

“Sağ olasın,” dedim gülümseyerek. Kapıyı açtım.

“Gelsene. Çay demleyecektim ben de.”

İçeri girer girmez sigaradan sapsarı kesilmiş güneşlikleri çektim. İçim gibi oda da aydınlanmayı hak ediyordu.

“Sen otur da ben iki dakika çayı demleyeyim.”

Hemen oturmadı. Zaten her gelişinde muhakkak bir süre kitaplığın önünde oyalanırdı. Raflardaki kitapların sırasını benden iyi biliyor olabilirdi.

Çayın demini almasını beklerken ona boşluktan bahsettim biraz. Anlamasa da dinlerdi, biliyordum. Anlamadığıyla dalga geçenlerden değildi. Benim ihtiyacım da anlaşılmak değildi zaten. Sadece biri beni gerçekten dinlesin istiyordum. Sözlerim gözlerindeki duvarlara çarpıp düşmesin, yeter. Gidiş yoluna puan veren öğretmenlerim gibiydim.

Çayları getirdim. Son sigaramı yakıp yakmamakta kararsız kaldım bir süre. Yakmaya karar verince çakmağı almak için kitaplığa gittim. İki kitabın arasına aceleyle sıkıştırılmış parayı gördüm. Gözlerimdeki dolmuş birden patinaj yaptı. Alelacele sigarayı yaktım. Gözüme kaçırdım dumanı. Sonra gözyaşlarımı serbest bıraktım. Bir süredir etrafımda gezinip duran boşluk için gözlerimde bir yer açmıştım. Biraz daha hava alır, sonra yine içime dolardı.

Gülümsedim. Çaylarımızı yudumladık. Boşluklar nasılsa hiç dolmazdı. Yer değiştirirdi sadece.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>