Öykü

Elif Yonat Togay – Sinekkaydı

Elif Yonat Togay – Sinekkaydı

Aynadan masum gözlerle bana bakıyor. Uslu bir çocuk gibi. Sandalyesine oturmuş, ba­basını izleyen uslu bir çocuk. Bakışları içime işliyor.

“Rahat mısın, baba?”

Başını sallıyor. Rahatmış. Artık mecbur kalmadıkça konuşmuyor. Annemin geveze diye yaka silktiği adam bu. Şimdilerde hep suskun… hep isteksiz… Keyif aldığı hiçbir şey yok. Ne maçlar, ne siyaset…

“Şu havluyu da omzuna koyalım. Üstün ıslanmasın.” Havluyu kolalı yakasını da koru­yacak şekilde omuzlarının üzerine yerleştiriyorum. Ensesinden içeri doğru hafifçe kıvıra­rak. O ne kadar umursamasa da, annem alışkanlıklarını titizlikle sürdürüyor. Memurluk günlerinden farksız. Gömlekleri kolalı, pantolonları jilet gibi. Hatta sokağa çıkarken mut­laka kravatlı. Öte yandan, düğmelerini bile tek başına ilikleyemeyecek denli aciz.

Ağırdan alıyorum. Otuz yıldır her sabah yaptığım iş, ama bir başkasını… hele hele baba­mı tıraş etmek… Ne bileyim… Tedirginim işte… Sıcak suyla yüzünü ıslatıyorum. Acemice. O ise uslu çocuk haliyle öylece duruyor. Kıpırdamadan. Gözünü aynadaki aksimden ayır­madan. Ne düşünüyor acaba? Sorsam? Söylemez ki… Fırçayı ıslatıp Arko tıraş sabununa buluyorum. Babamın vazgeçilmezi. Kırmızı silindirik paket… Paketin üzerinden köpüklü yüzüyle gülümseyen adam… Birden çocukluğumun baba kokusu doluveriyor banyoya. Ha­fif limonumsu, tertemiz bir koku… O kokuyla yıllar öncesine gidiyorum.

Aynada bambaşka bir görüntü. Babam… Uzun boylu. Güçlü kuvvetli. Ben iskemle­nin üzerinde ayaktayım. Onu seyrediyorum. Kasede köpürttüğü sabunu yüzüme sürüyor. Gıdıklanıyorum. Fırçanın kılları yüzüme değdikçe kıkırdıyorum. Sonra fırçayı yine kase­ye daldırıyor. Hızlı hızlı birkaç tur çevirip bu kez kendi yüzünü sabunluyor. Aynadan bakı­şıyoruz. İkimizin de yüzü bembeyaz köpükle kaplı. Babam bana göz kırpıyor. Nasıl mut­luyum…

Şimdi önümde oturan çaresiz, ufacık adama bakıyorum. Boğazım düğümleniyor. Do­kunsalar ağlayabilirim. Elimde değil. Tam o sırada kapı tıklatılıyor. Usulca. İki kez.

“Cengiz, bir şey lazım mı, oğlum?” Annem kapı aralığından başını uzatıyor. Sesim çık­mıyor. Hayır anlamında başımı sallarken bir yandan da boğazımdaki sinsi düğümden kur­tulmak için gıcık tutmuş gibi öksürüyorum. Neyse, babam fark etmiyor, ama annem… her zamanki gibi her şeyin farkında… gözlerini nereye kaçıracağını bilemez bir halde yerlere bakıyor. Sanki banyo karolarını merak etmiş de yoklamaya gelmiş. Neden sonra, gözü hala beyaz karolarda, “Temiz havlular şu sepetin içinde,” diyor burnumuzun dibindeki havlu­ları işaret ederek. Ve kayboluyor.

Koridordaki yolluğun üzerinde yumuşak terliklerinin tok sesini duyuyorum. Mutfa­ğa geçiyor. Pürtelaş. Şimdi birkaç kap kacak bulup buluşturur bulaşığa girişir. Akıtamadığı gözyaşlarına inat, suyu akıtır. Yıkar da yıkar. Egzamalı elleri çatlayıncaya, kanayınca­ya değin.

Babama dönüp fırçayla yüzünü sabunlamaya başlıyorum. Üst üste birkaç kez geçiyo­rum. Kremsi, kalın bir köpük tabakası oluşuyor.

“Sinekkaydı olacak, baba, değil mi?”

Hafifçe gülümseyerek başını sallıyor. Sinekkaydı olacakmış.

“Hazır mısın? Başlıyorum.”

Titreyen eliyle işaret veriyor. Hazırmış. Başlayabilirmişim.

Boynundan başlıyorum. Daha önce fark etmemişim, cildi ne kadar gevşemiş, nasıl sark­mış. Bir elimle alttan cildini gererken diğer elimdeki tıraş bıçağını aşağıdan yukarı doğru kaydırıyorum. Yavaşça. İlk hamle sorunsuz. Kesik filan yok. Yine de soruyorum.

“Baba, iyi mi böyle?”

Gözlerini kapatıp açıyor. İyiymiş.

Devam ediyorum. Yine dört parmağımla birden cildini iyice geriyorum. Ağır ağır önce boynunu alıyorum, sonra da yüzünün sağ ve sol yanını. Bıyık ve çene kısmı sona kalıyor. En zoru.

“Yoruldun mu? Az kaldı.”

Başını kaldırıyor, “Cık.” Yorulmamış.

“Yorulmazsın tabii. Delikanlısın sen!”

Gülüyor. Ben de kendimi zorlayarak gülüyorum. Oysa içim kan ağlıyor. Tüm gücümü ve dikkatimi toplayarak devam ediyorum. Korka korka çene çukurunu tıraş ediyorum. Sıra bıyıkta.

“Baba, üst dudağını ısırır gibi yapar mısın?”

Söz dinliyor. Kısa dokunuşlarla bıyık kısmını da hallediyorum. Bitiyor. Kazasız belasız. Çok şükür. Omzundaki havluyla yüzünü siliyorum.

“Sıhhatler olsun!”

Aynada şöyle bir kendine baktıktan sonra gözleri yine beni buluyor. Bakışıyoruz. Bo­ğuk sesiyle, “Sağol, oğlum,” diyor.

Ve susuyor. Ama gözleri uzun uzun anlatıyor. Anlıyorum. Aynada yine çocukluğumun bir sabahı. Babam, “Aslan parçası! Sen de yarın baba olacaksın,” diyor yüzümdeki köpük­leri sözde tıraş ederken, “işte o zaman anlayacaksın benim bugün nasıl mutlu olduğumu…” Kaç yaşındayım? Daha kabakulağa yakalanmamışım. Hala aslan parçasıyım. Babamın to­run hayali var. Yedi… ya da sekiz olmalıyım.

Birden yüreğim sıkışıyor. Yıllardır bastırdığım çocuk özlemi beni aynanın önünde gafil avlayarak kıskıvrak bağlıyor. Şu an her zamankinden çok istiyorum. Keşke, diyorum içim­den, keşke… Olamayacağını bile bile… Babam titreyen eliyle uzanıp omzuma dokunuyor. O kuru kemik elden kuvvet alarak kendimi toparlıyorum.

“Boşver, baba. Kader de, geç.” Kalkmasına yardım ediyorum. “Hadi, seni çıkarayım, biraz hava alalım.”

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı