Emre Tan – Devrim Var!

Emre Tan – Devrim Var!

Doğru yolu göstermek muhakkak bize aittir.
(Leyl/12)

Lise yılları, dünya milenyuma girmenin sarhoşluğunda. Paleolitik çağlardaki insanlardan çok farklıyız artık, arkeoloji müzelerine istiflediğimiz bir yığın taştan, topraktan bunu anlamak mümkün. Öldürmek için Levallois yöntemlerine başvurmuyoruz. Karanlık insanlık tarihini kan, metal ve plastiklere ayırıp geri dönüştürmenin vaktindeyiz. Ne kadınları yerlerde sürüklüyor erkeklerimiz saçlarından tutarak, ne de hayvanları öldürüp derilerini giyiyoruz artık. Yerçekimi kalkmış, kafamıza düşecek elma yerine meteorlar, uydular var, muhatabımız ise kablosuz duygular.

Ortamektep bittiğinde iyi bir not ortalamasıyla, dönemin süper liselerine gidebiliyordum. Fütü­rist babam, yabancı dil meslek hayatında lazım olur bu çocuğa deyip, Şişli Yunus Emre Lisesi’ne kaydımı yaptırmıştı. Birçok ameliyatı geride bı­rakmıştım. Gençtim, kısa sürede toparlıyordum. Hazırlıklıydım artık, derdimi anlatacak kadar İn­gilizce biliyordum. I love you, Go home Yankee!.. I. sınıftan sonra büyük bir ameliyata girmiş, bu nedenle okula ara vermek zorunda kalmıştım bir yıla yakın. O ara verdiğim dönem, erken bir inziva olmuştu benim için. Koltuk değnekleriyle nadiren de olsa kalkabiliyordum, bacağımdaki his oldukça zayıftı. Ranzamız vardı mesela, bü­tün vaktim orada geçiyordu. Üst katın mdf tah­tası benim için gökyüzüydü artık. Kardeşimin boya kalemleriyle çizmeye, yazmaya başlamış­tım o boşluğa. Mağara duvarlarına ellerini yas­layıp ağızlarından püskürttükleri boyalarla el­lerinin şekillerini çıkaran ilkel insanlar gibi, tah­ta kalemiyle etrafından geçiyordum parmakla­rımın sırayla bileğime kadar, belki genç olarak ölme ihtimaline karşı. Tanrı’nın sesini duyduktan sonra kendini bir lahdin içine kapatan çileci Ale­xandra gibiydim, çamurla sıvanmış kulübesinde uzanıp dua okuyan Setteli Paul biraz da. Düşün­mek ve okumak için vakit boldu. Ahbabım Ya­şar, kitaplar getiriyordu, aralarında en ilgimi çe­ken Simyacı olmuştu, içerisinde çöl vardı mese­la. Ranzanın alt katında geçirdiğim uzun zaman, mataradaki tuzlu su gibi.

Yazın sonlarına doğru tekrar ayağa kalkmıştım, ilahi bir sınavdan geçiyorduk ve tekrar devletin eğitimine geri dönüp acilen denklemler çözme­li, resmî tarih yalanları dinlemeliydim. Fakat ka­famda başka sorular vardı; bir kuyu kazsak dün­yanın öteki ucuna çıkana kadar, kuyuya düşer miydik, yoksa? Neden İsa her zaman çarmıha geriliyor ve Kopernik aforoz ediliyordu mesela.

Ara verdiğim için bir alt dönemlerle birlikte oku­yacaktım, konuşmayı unutmuş gibiydim, sade­ce kısa cümleler vardı heybemde. Yeni dostla­rım vardı artık, Sarıyer-Beşiktaş hattındaki dol­muşların ön camı gibiydi arka sıradaki köşemiz. Cama yapıştırılmış boş cd’ler, takım atkıları, du­varda şiirler, devrim sözleri, mizah biraz da; ca­nısı, liselim… Sınav kâğıtlarım beyaz yakalı, bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığı için teşek­kürler der gibi. En azından liseyi bitirsin merha­metiyle karnede 0 yerine 2 ve 3’ler. Beden ders­lerinde nöbetçi krizi çözülmüştü, sınıfın kolluk kuvveti bendim artık. Öğle aralarında krem pey­nir, simit ve çay, okuldan sonra Beşiktaş sahilin­de sabahlayıp teknelerin güvertelerinde uyu­mak ve çorbacıda gözü açmak en büyük keyifti bizim için. Martı sesleri, boş sokaklar…

Üniversite sınavı yaklaşmıştı, Notre Dame’ın kamburları test kitaplarına gömülmüş, yoğun çalışıyorlardı. Ya kilisenin çanına mahkûm ka­lacaklardı, ya da iyi bir bölüm kazanıp avukat, doktor, mühendis, ceo, faso veya fiso olacaklar­dı. Niyetimde güzel sanatlar fakültesine gitmek vardı, prosedür nedir ne yapmak gerekir fikrim yoktu. Tam o dönem, dayım aradı, Ptt’de perso­nel müdürüydü. Çalışanlardan birinin eşi kanse­re yakalanmış, çiçek yaptırıp onun adına ziyaret etmemizi istemişti. Melek adında bir teyze, çok şirin, mütevazı bir bayan, eşinin durumu pek iyi değildi. “Benim oğlum da Konya’da, güzel sanat­ların sınavına hazırlanıyor, beraber kursa gidersi­niz istersen” dedi. Hicret vakti gelmişti, valizi ha­zırlayıp memleketin yolunu tuttum, devletin de­mir yolları, istasyon anonsları ve yataklı vagon.

Yetenek sınavına kırk gün vardı, tamı tamına kırk gün. Kavminden kırk gün ayrı kalan Musa, Sezai ağabeyin “Hızırla Kırk Saat”i, doğan ço­cuğun veya ölen adamın kırkı, kırkayak ve ker­rat cetveli; beş kere sekiz; 40. Atölyeye ilk girdi­ğimizde şaşkındım, duvarlarda natürmort ve fi­gürler. Üstelik ayakta çiziyorlardı dev kâğıtlara, şövale üzerinde. Hastane yılları, elime kalem al­mamıştım, son dönem karaladıklarım öğret­menlere hatıra niyetine; “Lilith” mesela.

Kırk gün kırk gece…

Üniversiteye yılları, üniformamız yok, herkes aynı yaşta değil artık. Kitaplarda büyük “S” ile başlayan ne varsa yakından tanışıyorduk; sanat, siyaset, sosyoloji ve sinema mesela.

Hızla seyahat ediyorduk tarihte; akademi ön­cesi zaten, dört halifeyi, kavimleri, göçleri, de­releri, beyleri, yükseliş ve çöküşleri, kurtuluş ve devrimleri biliyorduk, fişleme ve ikna oda­larını, en azından her sabah verdiğimiz söz­lerin yazarı Reşit Galip’i bilmesek de, Şeyh Galip’i biraz olsun biliyorduk. Altamira, Lasca­ux, Çatalhöyük, sonraları kabile sanatları, Yedi Bilgeler’den Miletos’lu Thales’in esin kayna­ğı; Mısır, Mezopotamya, daldan dala, Antik Yu­nan, Roma ve Bizans, İslam, Çin ve Hint sanat­ları biraz, söylemesi güzel oluyor diye belki de Quattrocento’yu, Rönesans’ı öğreniyorduk ama Jules Michelet’den değil. Sarışın, beyaz ten­li, uzun saçlarıyla, kâh çarmıhta, kâh Meryem’in kollarındaydı İsa. Biri de çıkıp demiyordu ki, Fi­listinli bir anadan doğma, Filistinli bir adamdır bizim İsa. Âdem ve Havva, hatta Tanrı’lar vardı da kitaplarda, kimse onların göbek deliklerinin olmasını sorgulamıyordu. Bir anadan doğmamış ilk insanın, Tanrı’nın nasıl kesilirdi plasentası, ba­kıştaki sakatlık kimsenin dikkatini çekmiyordu. Contrapposto daha mühimdi, benim duruşuma benziyordu üstelik. Ayağım ameliyattan sonra aksamaya başladığı için, bedenin formu da de­ğişiyordu. Akımları öğreniyor, kâh sürrealist, kâh dada oluyorduk. “Sanat nedir?” diye sorulan so­rulara bilgece cevaplar arıyor, estetiği, güzeli öğreniyorduk, toplum için mi, sanat için mi diye oyalanıyorduk.

Bunlar değildi mesele. Hayal kırıklığı, yalnız­lık ve akademiye başkaldırı daha ilk günlerden başlamıştı bu nedenle ve imdadıma bir dost ye­tişiyordu. Dikkatimi çekmişti, bakışlarında hu­zursuzluk vardı. Okul merdivenlerinde karşısı­na dikilip derdimi niyetimi anlatmıştım, akabin­de hemen ahbap oluvermiştik. Bahçeli, tek kat­lı bir evin bodrumunda tek göz, 1,5×3 m kadar bir odayı sığınak yapmış kendine. Yer hizasın­da ufak bir penceresi vardı, beyaz kireç duvar­lı. Fakülteden çok o tek göz odada geçiyordu ar­tık zamanımız. İsmet Özel’i, Ahmet Arif’i, biraz Can Yücel’i kendi sesinden dinliyorduk sabahla­ra kadar. Fakülte sınırlarında ne varsa eleştiriyor­duk, moda ve dekorasyon dergilerinden farksız sanat dergilerini. “Güzel sanatlarda akademisyen olmak, ibadette gösterişe benzer, sanatçının do­çenti, profesörü mü olur arkadaş!” diyorduk. 24 saat Sali’ye yolculuk mottosuyla akademiyi do­çentken terk eden Sali Turan’ı seviyorduk. Daha sonra telefonda; “İstanbul’a gelirseniz size retros­pektif kataloğumu hediye edeyim, şu fiyata satılı­yor gerçi ama sizden para almayacağım” demesi üzerine onun da üstünü çiziyorduk, fikirlerimiz­de biraz toy, ama samimiydik.

Ahmed Musa’nın sığınağı resim yapmak için müsait değildi, sırt sırta verip çalışabileceğimiz büyük bir alan gerekti. Biraz daha büyük, eski­den bakkal olan bir yere taşındık. Resim yapma­lıydık, sergiler açıp cv doldurmak için değil, za­ten para yer etmiyordu niyetimizde. Açlığımı­zı giderecek yeni kitaplar bulmalıydık, kendimi­ze ait bir manifestomuz olmalıydı. Ülke popstar ressamlarla doluydu ve hepsi samimiyetsiz geli­yordu bize. Kendileri gibi düşünüp inanmayan­ları hatta İstanbul dışındaki sanatsal eylemle­ri tanımıyorlardı, burjuvanın serbest meslek er­bapları. Konya mı? Orada resim yapılıyor mu ya! (Tanımak gerek memleketi, insanı, fildişi kuleni­zi yıkmak niyetimiz). Üstelik yurt dışına çıksalar hepsi turist, kimsenin de ciddiye aldığı yok bu adamları. Sergi açılışlarında şekilden şekile girip bol kahkaha atıyorlardı. Eserden çok isimler ön planda. Kendilerini peygamber, ürettiklerini va­hiy sananlar bile vardı. Tiyatral bir bohemlikleri her hallerinden belli oluyor. Sonu gelmeyen bir düğündü bu iş sanki, kendilerinin çalıp kendile­rinin oynadığı.

1930 yılı; ülkenin artık çağdaş dönemleri. Aya­ğında pabuç olmayan, mazlum köylü çocukları vals öğreniyor sözde. Ne yaptıklarını anlamıyor­lar. Buna benzer bir mesele, bol boya israfı, insa­ni değil de, nefsî problemleri olan bir yığın çar­kıfelek. Büyük hediye; buzdolabı, lcd televizyon, kalmışsa biraz vicdan belki de, reklamlardan he­men sonra…

“Bir şey yapmalı” diyorduk, tamam dünyayı de­ğiştirmek gibi romantik düşüncelerimiz, şove­nist iddialarımız yoktu ama en azından “elimiz­den geldiği kadar ülke sanatını” diyorduk. Üreti­yorduk, ufak bir elektrik sobamız ve çekyatımız vardı. Duvar kenarı soğuk olduğundan nöbetle­şe yer değiştiriyorduk kış günleri. Tütün ve çay azık oluyordu. Domates, peynir, ekmek, kalmış­sa birkaç zeytin yeni bir portre için Arcimboldo’a yetmese de bize yetiyordu. Âdettendir, bir de kedimiz vardı, Ümmü Gülsüm’ü sevdiğimiz­den onun adını vermiştik. Musa’ya göre bi­zim Ümmü sokak yosmasıydı o ayrı. Son dö­nem haberlere konu olan boş çerçeve mesele­si Musa’nın ilk kavramsal işidir mesela. Asmış bir gün kalın, işlemeli boş çerçeveyi ve imzalamış kurşun kalemle duvarı. Artık kafa tutmaya ha­zırız!

Bir duruş kazanmıştık, akademinin kabul ettir­meye çalıştığı şemalara ve kurallara (herkes na­sıl resim yapacağını biliyordu ancak neyin res­mini yapacağını değil) soysuz natüralizme, suya sabuna dokunmayan romantizme, sanatı teke­linde sanan lobi, cemiyet ve derneklere, kolek­siyoner ve şirketlere, küratör ve eleştirmenlere, şan ve şöhrete, toplu mezar müzelere, galeri ve ressamlar arasındaki gizli bir Serflik ilişkisine kar­şı bir duruş. Rusya’da 19.yy sonlarına doğru aka­demiden atılan, atıldıktan sonra gezici sergiler düzenleyip taşra halkına ulaşma ve onlarda top­lumsal bilinç oluşturma umudu taşıyan on üç öğrenci (Gezginler) kahramandı bizim için.

Öğle vakitleri, okula gitmeden evvel atölyeye uğradım. Ahmet Musa telaşlı, telefon görüşme­leri yapıyor, elindeki ufak kâğıda isimler yazıyor­du. Anadolu’nun çeşitli üniversitelerinden sa­mimi, dertli birilerini arıyorduk artık. Varsa tanı­dıklarımıza yoksa onların aracılığıyla başkalarına ulaşıp derdimizi anlatıyorduk. Ankara’dan, Sam­sun, Malatya, Niğde, Antalya, Bursa, İstanbul ve Eskişehir’den yeni isimler ile kısa sürede bir ara­ya gelmiştik. Devletin demir yollarını ve uzun yolculukları seviyorduk. Olacaksa bir adımız içe­risinde mutlaka Ray olmalıydı.

Devrim başlamıştı!

Atölyeye her yerden resim ve heykel geliyor­du. Paketleri açarken heyecanlıydık. İlk sergimi­zi hareketin başladığı yerde, Konya’da açıyor­duk. Yaz ayları tatil için geldiğimizde memleke­te, rahmetli dedem onlarca kavun karpuz alıp pazardan, at arabasıyla eve getirirdi. Tek tek ta­şırdık bahçenin köşesine, sabah akşam, günler­ce yerdik karnımız şişene kadar. Sergi günü kira­ladığımız komyenetten işleri indirirken aynı key­fi almışımdır.

Ardından Ankara sergisi. Zar zor ikna ediyorduk görevliyi, işleri otobüse alması için. Otogarda herkes eser kaçakçısı sanıyor bizi. Ahmed Musa ve Ayça (babasının yardımları unutulmaz) başı­mıza yollara düşüyorduk. Sponsorlara karşıydık tamam ama elimizdeki son dinar bitiyordu. Her şeye rağmen ucu ucuna bir sergi daha açılmıştı. Gittiğimiz yerlerde derdimizi anlatıyor, hareket kazandırmaya çalışıyorduk.

Henüz bir aydan kısa bir süre olmuştu, sayımız artıyordu. Isparta, Kayseri mesela. Yeni işler ge­liyor eskilerini geri kargoluyorduk. Üçüncü sergi için adres Niğde. Beklediğimizden çok daha yo­ğun bir ilgi, sokakta durdurup vatandaşı sergi­ye davet ediyorduk. Yüz yüze ilk kez geldiğimiz, Sinan ve Melih karşılamıştı bizi. Samimi ve yete­nekli kardeşlerimiz. Sinan’ın işleri oldukça güç­lü. Sergi açılışı kadehlerimiz yoktu, pasta börek israf! Her sergide olduğu gibi iki kasa yeşil elma, hareketin göstergesiydi. Derdimizi anlatıyorduk, çocuk ya da yerel basın, herkese aynı ciddiyetle anlatıyorduk.

Okul işleri yarım kalıyordu. Vize ve final sınavla­rını geçip yeşil pasaport almaya hak kazanma­lıydık. Üstelik bilgelerin gözüne batmaya baş­lamıştık. “Siz sanatçı değil öğretmen olacaksınız, boşuna yormayın kendinizi bu kadar!” ve benze­ri sözleri sıkça işitir olmuştuk. Olmak mı? Bir şey olma postulatımızda yoktu. Yol uzundu ve biz bulduğumuz ilk gölgelikte mola vermek zorun­da kalmıştık, gücümüz vardı oysaki, elimizi dos­tun omuzundan hiç ayırmıyorduk ama Robert Musil şahittir dinar bitmişti. Konya dışındakiler zaten kargo masraflarını zor denkliyordu. Gez­ginlerle aynı kaderi paylaşıyorduk. Büyük bir rü­yamız vardı, ancak devrim niyeti kırk gün daya­nabilmişti.

“ Ve sen şair, ilahların seçkin kulu
Ezelî hakikatlerden söz aç
Sanma ki ekmeği olmayanlar
Layık değildir rübabının ilhamına
İnsanların ruhundaki
Tanrı ölmedi.
İnanmış bir kalbin hıçkırıklarını
Anlar bu ruh daima.
Bir vatandaş ol!
Sanatın hizmetkârı
Yakının iyiliği için yaşa
Ver dehanı hizmetine
Dünyayı kucaklayan sevginin”

(Nekrasov-Vatandaş)

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>