Deneme

Emre Tan – Lullaby

Emre Tan – Lullaby

“Dandini dandini dastana,
Danalar girmiş bostana,
Kov bostancı danayı,
Yemesin lahanayı…”

Pilli, ninni okuyan peluş ayı­lar, robotlar icat olmadan, ço­cuklar tavanında fosforlu sa­manyolları, güneş sistemleri olan odalara hapsedilmeden, danalar da henüz delirmeden evvel bi­zim (Durkheim’a göre biz ruhu, köylerde şehirdekinden daha güçlüdür) anaların çocuklarına usanmadan okudukları ninniler­den biriydi bu, arkeolojik kazı çalışmasında veya kaçak yapılan bir define avında bulunmuş dev lahitin içinden çıkarılmış, her biri M.Ö. 300’den kalma mum­yalar gibi sımsıkı sarılı çocukla­rın beşikte dinlediği. Uyku için düzenlenen bu ritüel; önce elini kolunu bağlamak, kundaklamak, sonrada kulağına efsunlu sözleri okuyarak uyutmak totaliter dev­let ve ezilen halkların en basit ve masum karşılığı belki de. Huy­suzluk etmeye başlayınca veya anaların günlük planlarına göre uyutulur çocuklar mesela, ak­rep ve yelkovana göre genelde. Uyku saati değilse, rahatça seviş­mek için, komşular ile dedikodu biraz, takip ettiği diziyi kaçırma­mak pahasına belki de. Ne olur­sa olsun en iyi çare uyutmaktır çocuğu huysuzluk ettiği vakitler. Bilinçdışı belki de bu yüzden in­san fıtratındaki devrimci ruhu daha ilk günlerinde toz tutma­ya başlar.

Aylarca ağlamışım doğduk­tan sonra, gece gündüz, hiç dur­madan. Komşularda bile ne uyku kalmış ne sabır bana kar­şı. Aman atıverin camdan kurtu­lun diyenler bile olmuş. Babam tatbikatta o vakitler, ablam he­nüz üç yaşlarında. Çamaşır ma­kinesi yerine mavi leğenimiz var, hazır bez icat edilmemiş, ev iş­leri yoğun. Annemin yetişeme­diği yerde, ablam anneliğe so­yunmuş. Evin içinde boyundan büyük bebek arabasına bindirip beni bir o yana bir bu yana sus­turmak için. Oysa toptan bitirip ağlama meselesini, ömrün geri kalanına bir şey bırakmadan, ra­hat etmek istemiştim hepsi bu. Sabretmek için gerekliydi çün­kü. Nihayet götürmüşler hasta­neye, doktor hanım inceledik­ten sonra “götür kızım bu ço­cuğun bir şeyi yok arsızlığından ağlıyor” demiş. Bağırmaktan dı­şarı fırlayan göbek deliğime, iki buçuk lira metal para bağlamış daha fazla çıkmasın diye hepsi bu. Muhtemelen paranın verdi­ği dayanılmaz hafiflikten olacak zamanla susmuşum. Ninni ile uyumazsa, birde parayı deneme­li huysuz çocuklar için.

Şimdilerde hayvan sevgisini, tabiat sevgisini aşıladığını iddia eden çocuk cd’lerinde sıkça yer alır bostancı ninnisi. Tarla yerine Bostancı sahili tercihimdir o ayrı. Karnı acıkmış bu zavallı danaları hiddetle kovalayarak mı öğrete­cektik hayvan sevgisini. Üstelik bu mülk edinme, toprak sahipli­ği nereden geliyordu? Hani mülk Allah’ındı, hani misafirperver­dik, toprağımıza giren dana dahi olsa. Bizi diğer canlılardan ayı­ran en büyük özelliğimizle övü­nüp duruyoruz. Descartes’dan beri düşünebilme, öyleyse var olan en büyük aczimiz olabilir miydi? Hep merak etmişimdir tüm in­sanlığın en çok düşündüğü şey­ler sıralamasında ilk sıradaki ne­dir diye. Medyumlar, falcılar ek­ran arkasından beni duymuş ola­cak ki “Bugün Ne Giysem” giz­li bir cevap oluyordu merakıma.

Düşünüyorduk, Doğu­Türkistan, Patani, Arakan ve Filistin’i, her gece sağa sola dö­nerek, uykusuz kalarak, kanter içerisinde uyanarak, hafif dal­sa bile gözlerimiz. Düşünmeye devam ediyorduk, Etiyopya’da açlıktan ölenleri, Darfur’da çift haneli yıllara varmış ve devam eden insanlık suçlarını, Rwanda soykırımını, Kongo iç savaşını, en çokta Aids’ten korunmanın yollarını… Çok düşüncelisin di­yorduk karşımızdakine aldığımız hediyelere karşılık. Çok düşün­celiydik, ince ve zarif, akıllı tele­fonlar gibi. Her asırda biraz daha uygarlaşan batılı insanoğlu son bin yılda yirmi milyon Afrika halkını köle olarak alıp-satmıştır, bugün köleleştirdiği insanlara son teknolojileri sattığı gibi. Dü­şünüyoruz, komşusu tokken aç gezen bizden değildir artık, aç­ken değil miydi o söz arkadaş? Bizden değilsin, ne köylü olabi­liyorsun, ne şehirli. Toklara min­net ediyorduk, açlar birbirini yer nasıl olsa, Medusa’nın Salı artık Sahra boyunda. Adem ve Hav­va cennetten, danalar bostandan kovulmadan evvel, düşünüyor­duk. Bu yaz nereye gideceğimi­zi, benzine, tütüne gelen zamla­rı, sınavda çıkacak soruları, maç sonuçlarını, emeklilik ikramiye­sini ve yıllık faizleri. Üstelik ken­dimizi zerre kadar düşünmüyor­duk bu kaosta, narsizm repertu­arımızda bile yok!

Okuduğum bir gazete haberi, memleketin milyonerler kulübü­ne yeni katılan 15 bin kişiyi coş­kuyla ilan ediyordu. Banka he­saplarında 1 milyon lira ve üze­rinde parası bulunan yurt içi yer­leşik gerçek ve tüzel kişi sayısı, 2013’te, bir önceki yıla göre %28 civarında artarak 66 bin 846’ya yükselmiş, çok şükür! Bir ülke­nin sağlığı Stalin’in dediği gibi tümenlerin sayısıyla, Hollande’ın dediği gibi gayri safi iç hasılasıy­la değil, filozof ve sanatçıları­nın gücü ve özgürlüğü ile ölçü­lür. (Özgürlük mü? Büyük aile şirketinin bütün hisselerini kar­deşlerine devreden, bu cömert­lik karşılığında sadece aile kü­tüphanesinde bulunan yüz dok­san iki kitabı ve babasının yatağı­nı isteyen Spinoza’nın tavrı me­sela. Özgürlük için bir yatak ve kitaplar yeterlidir.) Karısına he­diye olarak 7 karat pırlanta yü­zük alan işadamının haberi de aynı sayfada. 7 kanatlı atları bile olsa mahşerde, Sırât köprüsün­den geçmek kolay olmamalı on­lar için. Bu arada III. köprüye al­ternatif bir isim olabilir bu Sırât. Kapitalizmin ibadet biçimlerin­dendir bankalarda para biriktir­mek, tarladaki lahanaları koru­mak. Allah’tan korkmadığı ka­dar dolar ve euro’nun, borsanın düşmesinden korkanlar, komşu­su açken tok gezen bizden değil­dir, unutmamalı. “Altın ve gümü­şü biriktirip de onu Allah yolun­da sarfetmeyenleri acıklı bir azab ile müjdele” (Tevbe, 9/34) Mem­leketin siyasi tarihi tecavüzlerle dolu, üstelik toplu tecavüzlerle. Bunlara karşı duran, gerçek ada­let ve memleket sevdalısı adam­lar yok değildi elbet, tanımak ge­rek tarihi, doğru okumak, ideo­lojisiz. Bunları ifşa etmek had­dim değil, ayakkabı kutuları gün­demimde yok. Yara derin yaradır ve Nike’dan başka ayakkabı giy­meyenlerde aynı kefede.

Düşüncelerimizde sonuna kadar haklıydık, bazılarıyla hem­fikir, düşünmeden konuşmu­yorduk bile. Michio Kaku gibi dünyamızın falına bakıp gele­cek hakkında yorumlar yapıyor­duk. Entropiyi, Laplace meka­niğini zaten doğuştan biliyor­duk, kuantumun modası geç­mişti. Biz düşündükçe akademi­ler ve tapınaklar ıssızlaşıyordu. Mestrovic’in duygu ötesi toplu­mu temel atma töreninde.

Düşünecek daha çok şey var­dı; düşünce özgürlüğü mese­la, düşünce kanayan dizimiz, el üstünde kimin eli var, günlük burç yorumlarımız; ceplerimiz­deki akrep, kovalarıyla eve su taşı­yan esmer çocuklar, vahşi olduk­ları için demir bahçelere hapse­dilmiş aslan, ikizler Habil ve Ka­bil, İbrahim’e gönderilen koç, dik durmanın timsali başak olarak değilde, iş, aşk ve para ön plan­da.

1749, Diderot “Körler Hak­kında Mektup”u (Lettre sur les aveugles) yayımladıktan sonra Vincennes şatosuna hapsedilir.

J.J.Rousseau dostunu ziyarete gi­derken “Mercure de France” da Dijon Akademisi’nin açtığı bir yarışma sorusunu görür: “Bilim­lerin ve sanatların gelişmesi, ahlakın gelişmesine katkıda mı bulunmuş­tur yoksa ahlakı bozmuş mudur?” Diderot’un da teşvikiyle yarış­maya katılan Rousseau birincili­ği kazanır. (Rousseau’nun ceva­bı mı?)

Üç asır evvel Dijon’un gün­deminde ki bu temel mesele ya­kınından bile geçmiyordu bizim McUniversitelerin. Kürsüler fel­sefenin mezarıdır deyip, diri diri gömmek istemediğimizden bel­ki de bilimi ve sanatı, içimizden düşünüyorduk. Üniversitelerin isimleriyle daha çok ilgiliydik, ülkemize çağ atlatan kim varsa diplomaların baş köşesinde.

Neredeydi üstelik bu bilim ve sanatlar, hangi ahlaka (orta­çağ rasyonalistlerinin ve filozof­larının, daha sonraları 18.yy dev­rimcilerinin, İngiliz faydacıları­nın, Alman materyalistlerinin, son olarak Rus Nihilistlerininde merakıdır bu ahlak) katkıda bu­lunup, bozacaktı? Peki ya bilimin ve sanatın kendi ahlakı? Bu ba­kış karamsarlık tezinin ilanı de­ğil elbet, sadece yıkım sanatının gereği. Arthur Rimbaud tiksinti içerisinde şiiri, yerini ve yurdunu terk edip sonunda Habeşistan’a varacak yola düştüğünde 16’sın­daydı, ateri salonlarında düşman öldüren çocuklarımızla aynı yaş­ta…

Necip Fazıl “Kafa Kağıdı”nda giyotinle idam edi­len Antoine Lavoisier ile ilgi bir anekdotu paylaşır; “…kimya il­mine yeni ufuklar getirmiş meş­hur (Lâvazye) idama mahkum oluyor ve mahkemeye şöyle hi­tap ediyor;

-Bana, yanıma muhafızlar koyarak 15 günlük bir mühlet veriniz! İnsanlığa büyük faydalar getirecek mühim bir keşif üze­rindeyim! Sonra kellemi kopar­tırsınız!…

-Hayır, diyorlar; bu bir siyasi oyundur! ve büyük alimin isteği­ni reddediyorlar.”

Lavoisier’nin ne düşündüğü­nü bilmemiz mümkün değil, ya­rım kalan keşfi tamamlama iste­ği insanlığa fayda sağlamak için miydi gerçekten, fayda dediği bir felaket olabilirdi sonradan; bel­leğimizde ikiz kuleler gibi ge­niş bir çukur açan little boy mese­la. Yoksa ölüme karşı bir cevap, ebedi kalabilmek için son bir te­laş mı bilinmez, lakin başka bir gerçek şu ki; insanların adalet adına infaz edilmesi, kibrimizin en soğuk göstergesi.

Hayvanları vahşi olarak ni­telendirip, boyunlarına tasma­lar takıp ehlileştirdikten sonra savaşlara, iş gücünün hizmetine sokmuşuz onları, kendi vahşili­ğimizi bir kenara bırakıp. Kap­lumbağaları bile terbiye edeni­miz var hatta. Burada ontolojik çözümlemesini yapmak isterdim ama daha ciddi meselelerimiz var! Sanat, edebiyat, din ve bi­lim bozulmanın, zulmün ve sap­manın krizinde. Mevud’a, Mesi­yanizme olduğu kadar, burjuvazi idealizmine inanlar da var.

Şehrin insanı artık uyku ilaç­larına daha çok sarılıyor…

Belki faydası olur; her gün tok karnına;
“Dandini dandini danadan
Bir ay doğar anadan,
Bağışlasın yaradan,
Eksilmesin aradan…”

“ Çok düşünceliydik, ince ve zarif, akıllı telefonlar gibi. Her asırda biraz daha uygarlaşan batılı insanoğlu son bin yılda yirmi milyon Afrika halkını köle olarak alıp-satmıştır, bugün köleleştirdiği insanlara son teknolojileri sattığı gibi. ”

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker