Etiket: Abdullah Kasay

Mektep Konuşmaları – 3

“Konu: Sosyal medyanın sınırları nedir? Nerede başlar, nerede biter?”

Abdullah KASAY: Chris Jenks’in Altkültür adlı eserinde, “Aynı toplum içinde yaşarken bizi birleştiren nedir?” sorusuna esaslı bir cevap aranır. Postmodern çağda, modern toplum biçimine ye­niden sınırların çizildiğine ve bu sınırların da kendi karmaşasında imha edildiğine tanık oluyoruz. El­bette bunun topluma yansıması birçok kanaldan, birden fazla yolla oluyor. Bu kanalların biri de el­bette, hatta en büyüğü, çoğalarak karşımıza gelen ve canlı bir organizma gibi büyümekte olan sosyal medya ve sosyal medyanın “dünyası”. Sosyal med­yanın “birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz şu günlerde”, bize ne gibi bir katkısı olduğunu ko­nuşmadan önce; bir hikâye ile sözlerime başlamak istiyorum. İngiliz matematikçi Charles Babbage; 1 Nisan sabahı, Cambridge Üniversitesi’ndeki ça­lışma odasına girer. Foursquare’de yer bildirimini yaptıktan sonra, düzenleyeceği etkinliğe kaç kişi­nin geleceğini facebook hesabından kontrol eder. Ders verdiği öğrencileri için açtığı facebook gru­bundaki paylaşımları kontrol eder. Ders saati­ne kadar twitter hesabından “Son Zaman Azizler Kilisesi”nin önümüzdeki günlerde yapılacak açılı­şı için duygu ve düşüncelerini paylaşır. Mühendis­lik sınıfındaki dersinden sonra öğrencileriyle sel­fie çekimi yaptıktan sonra bunu instagram hesa­bından paylaşır. Günlerdir heyecanla duyurmayı beklediği icadı için düzenlenen etkinliğin saati gel­miştir. Üniversite binasındaki konferans salonu­na girdiğinde onu bekleyen kalabalıktan önce bir alkış, sonra akıllı telefonlardan flaş tufanı kopar. Babbage konuşmasını yaptıktan sonra bugün mo­dern bilgisayarların atası sayılan icadı “Çözümle­yici Hesap Makinesinin” tanıtımını yapar. Bu olay o gün ve günlerce twitterda “trending topic” olur. Evet, gerçekten de bu hesap makinesinin icadı bü­yük bir olaydır, bilgisayarın icadının ilk aşaması­dır ve bu hikâyede telaffuz ettiğim sosyal medya terimlerinin nasıl da hayatımıza girdiğinin tarihi­dir. Elbette bahsi geçen icadın yapıldığı 1830 yılın­da insanlar böyle bir dünyada yaşamıyordu. Peki, ne oldu da bizler eskiden kurduğumuz “eller gör­se ne der?” sorusunu bırakıp sosyal medyada “el­ler görse de paylaşımlarımızı beğense” cümlesini kuran insanlara dönüştük? Gittiğimiz yerleri, yap­tığımız şeyleri bile sırf sosyal medyada paylaşmak için yaşıyor ve yapıyoruz. Artık her gün ya da her gün değil her saat, üyesi olduğumuz hesaplardan tanıdığımız tanımadığımız yüzlerce suretin ne de­diğini, ne konuştuğunu, ne yaşadığını görüyoruz. Sosyal medyayı daha doğrusu internetin kendi­sini, belki de ateş ve tekerlekten sonra en büyük icat gören insanlar olarak, bizim bu mecrada ne­rede durduğumuzu, ne yapmaya çalıştığımızı, bu­nunla ilgili “ne düşündüğümüzü” bile yine sosyal medyanın kendisinden duyurmaya çalışan hayatla­rımız var artık. Sosyal medyayı kullanmayan insan­ları asosyal olarak eleştiren, elde paylaşılacak bir şeyimiz kalmadığında, “özelimizi” ifşaya çıkarma­ya başladığımız bir simülatif dünyanın içindeyiz. Tabi daha da sayabileceğimiz onca olumsuz geti­risine karşın; bir taraftan da sosyal medyanın “al­gıları değiştiren”, hiç tanınmayan yerleri, insanla­rı keşfe yol açan, ilginç deneyimlerin paylaşıldığı belki de gerçek arkadaşlıklara yol açan bir dünya­sının da olduğu gerçeği var. Walter Benjamin, “Sa­nat yapıtının teknik yolla yeniden üretimi olgusu, eserin yapısında ve mülkiyet ilişkilerinde değişim­lere sebep olmuştur” diyor. Ben, Benjamin’in bu sözlerini sosyal medyada paylaşılan “fotoğraflar, durumlar, yerler vb.” için yeniden yorumlamak is­tiyorum. Sosyal medya gerçekten de çoğaltılma­ya müsait dünyası içinde, ister genel ister özel her ne olursa olsun yapılan tüm “paylaşımların” özünün­ yitirildiği, o olgunun kendi yapısını değiştiren, yok eden, silen ve plastik bir tat bırakan durumlar mı yaratıyor? Bu durumlar içinde sanal bir dünya­da yaşayan insanlar gittikçe bir yalnızlaşma mı ya­şıyor? Ya da bu kadar yalnızlaştığımız için mi o ka­dar sosyal medyanın içindeyiz?

Mustafa Alperen MERCAN: Sezai Karakoç, “Kav” isimli şiirinde “Ben bir köprü parmaklığı­na dayalı bekliyorum/Bir piknik dönüşü gelip bu köprüden geçersin diye bekliyorum” diyor. Acaba o dizeler şimdilerde yazılsaydı, bizler bu şiiri şöy­le mi okuyacaktık: “Ben bir Starbucks sandalye­sine bağlı bekliyorum/ Check-in yapmışsın bura­da/ Bir alışveriş çıkışı tekrar gelirsin”?

Evet, sosyal medyanın insanları yalnızlaştırdı­ğı ve bu paylaşmanın bir sınırının olmadığı gibi bir gerçekle karşı karşıyayız. Arkadaşlarımızla veya ai­lemizle bir yere (çay bahçesi, restoran, otel…) git­tiğimizde, görevli kişiye sorulan ilk soru şu olu­yor: “Wi-Fi şifreniz nedir acaba?”. Ya da bir akra­ba ziyaretinde, önce hâl hatır sormak yerine, “İn­ternet şifrenizi öğrenebilir miyim?” sorusunu sor­makla sohbetimize başlıyoruz. Sonra zaten susu­yoruz. Algı dünyamızın; akıllı telefonumuzun ek­ranının boyutuyla, olayları takip hızımızın inter­netimizin hızıyla, takipçi sayımızla, takip ettiğimiz kişi sayısıyla, attığımız tweet sayısıyla, yer bildiri­minde bulunduğumuz yerin yemek menüsüyle pa­ralel olduğunu düşünüyorum. “Sosyalleşmek” fii­lini yanlış yerden yakaladığımızı, büyüklerimizin: “Kalk şu bilgisayarın başından çık dışarı, biraz in­san gör” cümlesini sürekli tekrarlamasından anla­yabiliriz. Fakat bize bu cümleyi sarf eden anneleri­mizin, pirinç ayıklarken televizyon başından kalk­maması ise kuşakların paradoksudur diyebiliriz (ayıkla pirincin tweetini!) X kuşağının (1960-79) en büyük eğlencesi televizyondu. Günümüzdey­se televizyon boyutu küçülerek, tablet ya da akıl­lı telefon olarak karşımıza çıktı. Buna bağlı ola­rak Y kuşağının (1980-99) en büyük eğlencesi ve meşgalesi akıllı telefonlar ve sosyal medya oldu. X kuşağı bireyinin işten yorgun geldiğinde istedi­ği tek şey, kumandasına karışılmamasıydı. Ayakla­rını uzatıp saatlerce televizyon izleyebilirdi. Şim­diyse, işten bunalan kişiler daha işten çıkmadan, telefonları aracılığıyla “kim ne yapmış, nereye git­miş, akşam neredeymiş, öğle yemeğinde attığı fo­toğraf kaç beğeni almış” gibi soruları cevaplaya­biliyor. Kaçırdığı diziyi saatler sonra telefonundan izleyebiliyor. Yukarıda Abdullah ağabey’in belirt­tiği gibi “Eller ne der”, “Aman başkası görmesin, ayıp olur. Canları çekmesin” diye düşünen; yaptığı yemeğin kokusu komşusuna gittiğini bilip, bir ta­bak da ona götüren bizler, akşam yemeğinin fo­toğrafını Facebook’a yükleyip, yüzlerce kişinin gö­züne sokar hale geldik. “Mustafa (…) Pizzacısın­da”, “Alperen mangal keyfinde” şeklinde yer bil­diriminde bulunmak da işin cabası.

Peki, bunları gösteriş için mi yapıyoruz ya da bu eylemlerimizi insanlık vazifesinden mi sayıyo­ruz? Sosyal medyaya mütevazi bir katkı mı bu yap­tığımız yoksa bireysel tatminlerimiz mi ön planda? Tıbbi bir tanılaması yapılmışsa da böylesi bir plat­formda adına “Beğenilme Hastalığı” diyeceğimiz bir gerçekliğin içindeyiz. Ve bu beğenilme hasta­lığının bir sonucu olarak mahrem olan alanı top­luma açtık. Mahrem olan alan açıldığı gibi sokak­ta, pazarda gördüğümüz tanımadığımız ve top­luma mal olmayan kişilerin fotoğrafını sırf daha fazla beğeni almak adına teşhir ediyoruz. İnterne­ti ve sosyal medyayı temel tüketim malzemesi ha­line getirip, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini tek maddeye indiriyoruz: Wi-Fi.

Wi-Fi olduğu sürece sosyal çevremiz ile sürekli iletişimde kalabiliyor; ülkede ve dünyada olup bi­tenler hakkında en ufak bir bilgimiz olmadan olay­lara yorum yapabiliyoruz. Tuhaf olan ise bu du­rumdan şikâyetçi olmamamız. Ülke gündemimiz “trending topic” gibi sürekli değişirken, olayla­rı yorumlamaktan yorulmamamız ve sürekli tartı­şacak veyahut tüketecek bir şey buluyor olmamız dikkat çekici. Müslüm Gürses, “Hangimiz Sevme­dik” isimli şarkısında “Herkesten bir anı saklar bu yollar” diyordu. Sosyal medyanın gelişi ile birlik­te, yaklaşık altı yıldır profillerimizde ne anılar sak­ladık, saklamaya devam ediyoruz. Deli gibi paylaş­mak ruhumuzda var belki?

Ebuzer ŞAMİL: Başlamadan önce bir anı: Ülke gündemini belirleyen meseleleri çay ocağı­na oturup konuştuğumuz günlerde bir arkadaş­la tanıştık. Uzun bir sohbetten sonra ayrılma fas­lına geçildiğinde numaralarımızı birbirimize ver­dik ve “elbette” onun facebook adresini sordum. “Facebook’um yok!” deyince şaşırdım. Nedeni­ni sorduğumda “ihtiyacım yok” dedi. Sosyal med­yanın sınırlarına girmeden önce “ihtiyaç” kelime­si üzerinde duralım. Mağara duvarlarına resim çi­zen insanlar neden bu işi yapma ihtiyacı duy­du? 18 Aralık 1994 tarihinde keşfedilen Chauvet Mağarası’nda, 30- 32 bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen bulgulara rastlandığını okuduğumda çok şaşırmıştım. Aynı zamanda bu mağara, bilinen en eski -mağara resmi- örneklerini barındırıyordu. Muhtemelen bu resimleri internetten tarayacak olanlar şunu merak edeceklerdir: “Bu kadar eski olduğu halde bu çizimler üzerinde zarif gölgele­meler ve perspektif nasıl bu kadar ustaca kullanıl­mış?”. Hatta çok daha önemli bir soru: “Bu resim­ler neden mağaranın en derin yerlerine çizilmiş?”. Mağara duvarına resim yapan insanın bulunduğu çağ, zaman olarak geride kalmasına rağmen anlam olarak zamanın üzerine çıkmıştır. Zamanın üzeri­ne çıkarken kullandığı merdiven “ihtiyaç” kelime­sidir. İnsan -ihtiyaç- içerisinden dışarıya çıkarken bir mağaraya giriyor. O zamanın şartlarında yaşa­yan insanlar bu ihtiyaçlarını gidermek için Chau­vet Mağarası’nın derinliklerine dalarken bugünün insanları “Sosyal Medya Mağarası”nın derinlikleri­ne dalıyor. Bu mağaranın kendi içinde çoğaltılma­ya müsait katmanları var: Facebook, Twitter, İns­tagram, Foursquare vs. Fakat bu katmanların iş­galine uğrayan insan algısı, genel veya özel yaptığı her paylaşımda anlık doyurucu tatlar peşinde ko­şabiliyor. Belki şu an bu yorumları benim de sos­yal medya hesaplarım olduğu için rahatça yapabi­liyorum. Fakat paylaş butonuna basmakla eyleme geçmek arasında yer alan o uçurum tüm paylaşım­ların özünün yitirilmesine neden oluyor. Sorulma­sı gereken soru şu olabilir mi: Paylaş butonuna tık­lamakla insan sınırsız bir düşüş için zemin hazırlar mı? Akıllı telefonlarımızın ekranı kadar bir zemin mesela? Bu düşüş hızı internetimizin hızıyla oran­tılı olabilir mi? Zemin meselesinde akıllı telefon­larımızın kapladığı alanın bizim sınırlarımızı çiz­mede görevi nedir? Ekranının boyutu küçüldükçe kendisinin de küçüldüğünü hisseden insanın ek­ranın boyutunu büyültme tutkusu, eşyanın insanı araçsallaştırmasında mutlak zafer ilanına benziyor. Mağara örneğine tekrar dönecek olursak çizilen resimlerin mağaranın en dip en kuytu kesimleri­ne, duvarların üst kısımlarında tavana yakın yerle­re yapılmış olması dikkat çekicidir. İç yerler karan­lık olduğu için birinin ışık tutması gerekmektedir. Tavana yakın yerlerde yapıldığı için de tırmanmak gerekmiştir. Sosyal medyanın derinliklerine gö­mülerek sosyalleşiyor olmak ve sosyal olmayan in­sanları asosyallikle eleştiriyor olmak, insanın kendi yalnızlığını, asosyal ama yalnız olmayan üzerinden kutsamasıdır. Mesela bireyin, hayatın içinde yer al­mamasına rağmen hayata dair yazılar ve paylaşım­lar yayınlaması, onu sosyal medya dediğimiz ma­ğaranın en dip ve en kuytu yerine atmaktadır. Böy­le bir insanın sanal dünyanın içerisinde gittikçe de­rinleşen bir yalnızlık bilinciyle pasifleşmesi, insa­nın sanal üretimle kendisini reel tüketimidir ve in­san tüketimin tadını kaybetmemek için sanal üre­time devam edebileceği sosyal medyaya daha da fazla bağlanmaktadır. Bu bağlanma esnasında bi­reyin “Bakın ben de yaşıyorum, ben de haya­tın içindeyim!” sözlerini hatırlatacak şekilde yer bildirimleri yapması, tweetler ve yorumlar atması, kendisini bu şekilde “fav”layarak, retweet yaparak, beğen butonuna basarak “Evet, sen yaşıyorsun bak ben de beğeniyorum, sen de aynısını ya­parsam beni beğen” diyen öbür tarafın, bu tara­fa bunları demekle birbirlerini tatmin ediyor olma­ları mütevâzi bir katkıdan daha çok medyatik bir hazdır. Bu medyatik haz olumlu insanî gelişimlere zemin hazırlayacağı gibi çoğu kez kötü amaç­la kullanılabiliyor. Medyatik hazzın en önemli un­suru bu aşamada aslında somutlaşıyor. Muhabbet ortamlarında bugün şunu paylaştım şu kadar be­ğeni geldi veya resmime şu kadar beğeni geldi, yo­rum geldi tarzında başlayan konuşmalar ve bu ko­nuşmaların harekete geçirdiği telefonlar, sosyal medyaya düşecek bir gönderi hazırlıyorlar. Bu dü­şüş bazen hayatla insanın arasına sanal bir perde çekiyor. Kim bilir sosyal medyayı kullandığını söy­leyerek duvarlarında özelini ve genelini konuşan insanlar olarak bizler ile mağaranın en derinlerine girerek mağara duvarlarına resim yapan ve -ma­ğara resim sanatını- başlatan insanlar arasında bir fark yoktur veya bu farkı çizen bir sınır vardır. Ya da var mıdır ve varsa o sınır nereye uzanmaktadır?

Zeynep TENEKECİ:

“Gel, gel ne olursan ol, gel                                                                                    
İster face kullan ister twitter, gel                                                                      
Bizim internetimiz kotalı değildir,                                                                             
Yüz tane hesabın olsa da yine gel.”

Mevlana’ya atfedilen bu rubainin aslında ne kadar onun olduğunu tartışmayı aklımıza bile ge­tirmeden, bu rubaiye, “Bu kadar yürekten çağır­ma beni / Bir gece ansızın gelebilirim” şeklinde cevaplar vermenin, kişiyi zeki ve “pop” yaptığı bir ortamdan bahsediyoruz, öncelikle. Bunun espri yüklü ve zekice bir cevap olduğu kabul edilebilir. Ancak böyle bir cevap sonrasında, Mevlana’nın -yahut sözün sahibi kimse onun- aslında ne de­mek istediği ile kimsenin ilgilenmediği, özü kav­ramaya yönelik bir arayışın bulunmadığı, gelip ge­çici hazlar peşinde koşulduğu söylenebilir. Fakat bu durumda, sosyal medya kullanıcılarının, san­ki bütün gün ve gecelerini Kur’an ve Mesnevi ile geçirdikleri -böylelikle yeri geldikçe hemen ora­lardan bir ayet, bir beyit paylaşıverdikleri-, kalan zamanlarda ise muhakkak modern şiir okudukla­rı, sıkı edebiyat takipçisi oldukları, din, tıp, siya­set ve sosyoloji gibi alanlara hâkim oldukları, bun­ların yanı sıra bütün esprileri, en taze karikatürle­ri, buğusu üzerinde capsleri de bildikleri, sonuç­ta çok etkin ve yetkin oldukları gerçeğini nere­ye koyacağız? Burada iki temel problem var sanı­yorum. Birincisi gerçekten sosyal medyadaki biz, ­reeldeki bizle aynı mı? Eğer öyle ise, her gün en “baba” kitaplardan paylaşımda bulunan kimsele­ri neden o kitapları okurken hiç görmüyoruz? -İs­tatistiklere göre sosyal medya, insanı özgüven sa­hibi yapıyor-. Diğer sorun ise “multitasking” kav­ramı. Bu kadar çok işe aynı anda yetişiyor oluşu­muz, her birini çok iyi biliyor ve yapıyor oluşumuz yani. Peki, aslında herhangi bir şey yapmış oluyor muyuz? Özü kaçırmak mevzusuna tekrar dönecek olursak, şunu sormalıyız belki de öze temas ettiği­miz ne var, bu yeni yaşam alanımızda özü yakala­dığımız da oluyor mu? Mesela dil bilgisi kuralla­rı gereği işteş olan paylaşmak kavramının işteşlik­ten uzak bir hal aldığını görüyoruz artık. Bir tabak sarmayı komşumuza ikram ettiğimiz günler geride kalırken Maharet abla Ev Yemekleri’nde yediğimiz bir tabak sarmayı bütün sosyal medya arkadaşla­rımızla cömertçe “paylaşıyoruz”. Bu, ancak plas­tik ve sanal bir tat bırakabilir fakat bu plastik ta­dın aslında başka bir şeye evrildiğine de şahit olu­yoruz. “Online Cemaat”, “Cemaat Online”na dö­nüşebiliyor artık. Örnek olarak, İ.E. isimli bir din kültürü öğretmeninin, alanına yönelik paylaşımlar için kurduğu bir facebook grubunda zaman içeri­sinde katılımcı sayısının artmasıyla pek çok mater­yal paylaşılmış, sanal çalıştay yapılmış ve hatta “7 Bölgeye 7 Sandalye” kampanyası ile engelli vatan­daşlar hakkında bir duyarlılık geliştirilmiş ve onla­ra yardım yapılmıştır. Yahut Arap Baharı’nda sos­yal medyanın rolünü incelediğimizde, bazı şeylerin sadece sanalda kalmayabileceklerini de görüyoruz.

Alperen beğenilme hastalığından bahsetti. Şu var ki böyle bir hastalık için doktora gittiğimizde onu da paylaşıyoruz. Sanıyorum “Kapıldım gidi­yorum sosyal medyanın rüzgârına” diyoruz, hep birlikte. Bu rüzgâr ne yandan eserse o yana dö­nüp devam ediyoruz. Bu noktada değinmek iste­diğim diğer bir husus “mahrem alan” konusu. İn­sanlar ancak eşlerine söyleyecekleri çok özel şeyle­ri dahi fütursuzca buralardan paylaşabiliyor. Face­book sayfamıza bakarken “Aşkım seni çok seviyo­rum. Allah bizi hiç ayırmasın.” ibaresiyle karşılaşıp önce bir irkilip sonra mesajın bizimle ilgisi olma­dığını fark edebiliyoruz. Bize değil, aşkına da değil peki kime bu mesaj?

Ebuzer’in mağara örneğine farklı bir açıdan bakmak istiyorum. İnsanlar bu resimleri, ruhla­rındaki açlığı, sanat ihtiyacını gidermek için yani bilinme, görülme kaygısından uzak oldukları için mağaranın en dibine yaptılar belki de. Belki bir za­manlar “Sanat, sanat için”di, şimdi “Yaşam, bildi­rim için.”!

Abdullah KASAY (2): Hemen yukarda bah­sedilen bu “öz” üzerine; TV ile başlayan masal­sı dilin, sosyal medyada yeni ninniler söylemeye devam ettiği ile sözlerimi sürdüreyim. Ses ve gö­rüntü ile bezenen, aslında gerçek hayatta hiç te­mas edemeyeceğimiz durumların, ekran ile hayat­larımız arasına ince bir gergef dokuduğu ve bizi derinden etkileyecek trajik olayların bile bu masal­sılıktan, kolektif eğlenceden (mainstreaming) ken­dini sıyıramadığını görüyoruz. Bu noktada aklıma gelen “Simülakrlar ve Simülasyon” kitabında, Jean Baudrillard’ın “simülasyon her zaman gerçekten daha etkilidir” ifadesi; TV’nin “tek taraflı” yapı­sından farklı olarak, sosyal medyanın ana akımla­rının başında gelen interaktifliği, popa yaslanma­yı, yalana yatkınlığı ve elbette bu gerçek dışı ya­pıyı açılımlıyor. TV’den web’e geçişte de bu nü­mayişin katlanarak büyümesinin bu simülasyonu net olarak hipergerçekliğe dönüştürdüğünü görü­yoruz. Ağır bir kapitalizm eleştirisi olan “Göste­ri Toplumu”nda Guy Debord, bireyleri; amblaj­lar, gösterişler, tüketim ve medya sahnelemeleri ile sersemletilmiş olarak tanımlamıştı 1967’de. Bu sahnelemeler günümüzde sosyal medyada “insan­ların birbirini gözetlemesi” üzerinden devam edi­yor. Gözetleme gösteriyi büyüttükçe, “içerik üre­timi” sıkıntısı yaşamaya başlayan bireyler; mahre­miyetlerini, gelmelerini, gitmelerini ve elbette ye­dikleri Mevlana şekerini bile evet Zeynep’in dedi­ği fütursuzca “paylaşım meta”sına dönüştürüyor. Bu şekilde beğeni, retweet vb. üzerinden “kendile­rini tanımlamaya, farkındalık yaratmaya çalışan bi­reyler” sayısal kişiliklere dönüşüp, kapital düzlem­de “gözetleyici/ gözetlenen” formatında win-win oyunu oynuyor. Adeta ritüelle beslenen bu göste­rinin “doyum eşiği” gelmediği için de “süreklilik” devam ediyor. Hızlanan süreklilik sosyal medyada hayatımıza dair en önemli paylaşımı bile en faz­la birkaç saat “askıda” tutuyor. Yeni şeyler askı­ya çıkarmak, Ebuzer’in söylediği mağara resim­lerini günümüze uyarlıyor. Sadık Güneş “Enfor­masyon Toplumunun Putları” kitabında, bireyin tepki (fedback) ihtiyacının, modernleşmeyle bera­ber kamu ve özel alan sınırlarını “iç içe” geçirdi­ğinden bahsediyor. Sosyal medya bağımlılığı da bu ihtiyaçlarla beraber, gerçek/sanal ayrımında; bi­reyin hâlihazırdaki sosyal ilişkileri ile olmasını di­lediği ilişkileri arasındaki farkı algılaması ile orta­ya çıkıyor. Tabiri caizse püritenist eğilimler, sos­yal medya ile tavan yapıyor. Bunu facebook kuru­cusu Mark Zuckerberg kendi ağzı ile şöyle söylü­yor: “Sıradan insanlar kendileri ile ilgili daha faz­la mahrem bilgiyi paylaşmaya hevesli”. Sıradan in­sanların aslında sıradan olmadığını kanıtlama ça­bası milenyumla bize dayatılan “be different” slo­ganın tezahürü olarak karşımızda. Ya da evet “deli gibi paylaşmak ruhumuzda var”. Tabi bunlar so­nuç olarak karşımızdayken es geçmememiz gere­ken diğer hususları da konuşmak gerek. Hepimi­zin artık “elinde” duran internet; iletişim disiplin­sizliği ve sivil itaatsizlik gibi durumları “yumruk” yaptı. Toplumsal hareketleri, büyük organizasyon­ları, katılımcı odaklı etkinlikleri “organize” etmeye başlayan sosyal medya bir “örgütlenme” alanı ola­rak da karşımıza çıktı. İsviçreli yazar Alain de Bot­ton bu durumu: “Bana göre sosyal medya, kalaba­lıklara cesaret vermesi açısından önemli. Demok­rasinin vaat ettiklerini yeni bir alana taşıyor” sözle­ri ile yorumluyor. Pirincin twitini ayıklarken karşı­mıza çıkan “hashtag”ler bu örgütlenmenin önem­li bir argümanı. Yukarda bahsedilen “Arap Baha­rı” ya da “Occuyp Wall Street” gibi toplumsal ha­reketlere kaşık atarken bir taraftan da yenilenme­si düşünülen ehliyetlerin fiyatını 101 liradan 15 li­raya (tatlı niyetine) düşüren bir örgütlenme plat­formundan bahsediyoruz. Ya da geleneksel med­ya sistemi içinde pek adlarını duyuramayacak “si­vil toplum kuruluşları” sosyal medyada daha işlev­sel hale dönüştürüyor kendini. Bu durumda Hal Niedzviecki’nin “Dikizleme Kültürü”nde sosyal medya için bahsettiği: “Birbirine yabancı insan­ların karanlık odalarda oturup çaresizce içtenlik araması”ndan kurtarır mı bizi bu olumlu yanlar? Ya da Manuel Castells’in “İnternete bağlı olma­mak bir anlamda toplum dışında kalmak ve dış­lanmak anlamına gelmektedir” sözlerine kulak mı vereceğiz? İletişim gereksinimlerini kolay, hızlı ve ücretsiz bir şekilde bu ortamlarda karşılayıp, yüz yüze iletişimi tercih etmeyen bir topluma evrilmiş­ken biz kendi askımıza neleri asmaya devam ede­ceğiz? Bu konu için bunun gibi sorular uzuyor el­bette. Varoş kültürün “kendi varlığını” arabeskle bulduğu yıllardan, apartman binalarına sıkışıp ka­lan çocukların yalnız büyüdüğü günümüzde han­gi şarkıları çalmaya devam edeceğiz? Artık önemli olanın “söz değil, ne söylediğimiz ya da nasıl söy­lediğimiz değil, söylerken nasıl göründüğümüz” olduğu bir zamanda Vural Kaya’nın dayısının ölü­mü üzerine yazdığı, Mahalle Mektebi’nin 10. sayı­sında yayınlanan “Çocukluğum da Öldü Dayım­la” şiirinden birkaç mısra ile ben burada sözleri­mi bitiriyorum:

“Dayım öldü fakat dayım facebook’ta yaşıyor hala                                          
Dayım aslında talihli adam, talihi nereden geliyor                                        
Derseniz onu ben de bilmiyorum”

Mustafa Alperen MERCAN (2): Yukarda sorular uzamışken konuya dair, konunun içeriği­ne dair değinmemiz gerekenler de çoğalıyor. Yu­karda Abdullah ağabey’in bahsettiği gözetlemeyi Anthony Giddens: “modern toplum gözetleyen­dir” sözleriyle yorumluyor. Tabi bu gözetleme­nin sonuçlarından en dikkat çekici olan durumla­rın başında, bana göre modern toplumun şiddet eğilimleri geliyor. Siberzorbalık olarak tanımlanan bu durum; sürekli mesaj gönderme, rahatsız edici şekilde paylaşımda bulunma, cinsel içerikli metalar yayma olarak kendini göstermekte. Sosyal medya­yı büyük bir mahalleye benzetecek olursam, evi­mize gitmek için sokaktan geçerken her an yukar­dan başımıza birileri bir şeyler atacak gibi duruyor. Yapılan araştırmalara göre de bu tip siberzorbala­rın genelde evden çıkmayan, eve kapanan kişilik­lerden oluştuğu tespit ediliyor. Bir de şunu da söy­lemem gerekir ki şiddet sosyal medyada normalle­şiyor. En ağır hakaretler bile, bir “sil/ düzenle” tu­şuna bakıyor. Yukardan kafamıza atılan taşlar bir ipe bağlı gibi. Hemen yukarı geri çekilip “suç ale­ti” ortadan kaldırılıyor. Bu da “güvenlik” endişesi doğuruyor. Daha doğrusu güvensiz ortamda “hak arama” kısıtlaması yaratıyor. Siber suçlarla müca­dele gibi birimlerin oluşturulması ve bu tip suçla­rın bertaraf edilmesi çabaları ise yetersiz kalıyor. Çünkü taş atılan eve çıkıp hakkımızı aramaya kalk­tığımızda çoğu zaman taşı atan o insan o evde ol­muyor. Mesela bu durum en bariz şekilde kendini “başkasının adına hesap açmak” olarak gösteriyor. Kolay bir şekilde başkası adına paylaşımda bulu­nup “adı kötüye çıkarıyoruz”. Bir de “hesabı ele geçirme” suçları var. Bu şiddet göstergesinin bo­yutları ise çok farklı. Kişisel mesajların okunma­sı, o kişinin arkadaşlarından para talebinde bulu­nulması gibi durumlar… Fakat tüm bu risklere rağ­men, sosyal medyanın cazibesinin her şeyin önüne geçtiğini görüyoruz. Çünkü eşlerin birbirine sos­yal medya hesaplarının şifrelerini vererek bir “sa­dakat” göstergesi sunduğu bir platform var kar­şımızda. Birbirimize bağlılığımızın yolu bile ora­dan geçiyor. Sözlükte anlamı en derin kelimeleri bile sosyal medya ile yeniden tanımlıyoruz. Sev­ginin göstergesi, sevdiğimizin her şeyini beğen­mekten geçiyor. Sevmediğimiz insanları hesapla­rını “takibi bırak” tuşu ile Allah’a havale ediyoruz. Martin Lüther King “Şiddet, ahlak dışıdır. Çünkü sevgi yerine nefret üzerinde yol alır, toplumu yı­kar ve kardeşliği olanaksızlaştırır.” diyordu. Sos­yal medya her gün içinden geçip evimize gittiği­miz bir mahalle ise bu yol Lüther King’in nefret için bahsettiği yola çıkıyor. David Trend “Med­yada Şiddet Efsanesi” kitabında bunca “şiddete karşı duyarlılığımız olmasına rağmen” neden ha­len şiddetin bu platformda çoğaldığını sorguluyor. İlk cevabımda tuhaf olanın bu durumlardan kim­senin şikâyetçi olmaması olduğundan bahsetmiş­tim. Acaba şiddete karşı durur gibiyken içimizdeki şiddetin oraya yansımasından haz mı duyuyoruz? Bu hazzı taşıyanlar bir taraftan da kardeşine, eşine, yakın çevresine “hesaplarını kapatması yönünde” baskı da kurabiliyor. Her şeyin neden bu şekilde iç içe geçtiği sorusunun cevabını da, aslında yukar­daki metinlerde de neden soruların çoğalıp durdu­ğunu, konuya dair söylenmesi gerekenlerin aslın­da bitmediği üzerinden değerlendirebiliriz. Çünkü hepimiz halen sosyal medyanın içindeyiz ve evet “gösteri süreci” devam ediyor.

Yıllar geçtikçe sosyal medyanın içinde bulun­duğu kabın şeklini alıyoruz, olumlu ve olumsuz yönleriyle. Yıllar geçtikçe sosyal medyada tanıdığı­mız, takip ettiğimiz insanları hayatımızın içine alı­yoruz, olumlu ve olumsuz yönleriyle. Çocukken her sabah erkenden uyanıp çizgi filmleri bekledi­ğimiz gibi hakkımızda atılan bir tweeti, bir beğeni­yi görmek için sabırsızlıkla bekliyoruz. Ferdi Tay­fur ise “Hatıran Yeter” şarkısında “Bir gün gitsen bile hatıran yeter” diyordu. Sosyal medyada yaşa­dıklarımızın da -iyi ya da kötü- hatırası bize epey yetecek gibi.

Ebuzer ŞAMİL (2): Abdullah ağabey’in yazı­sında belirttiği ve “gözetleyici/ gözetlenen” duru­munda sahnede olan insanın sürdürdüğü bu gös­terinin sürekliliğin doyum eşiğinin gelmiyor olma­sı sürekli bir kimlik krizine neden oluyor. Buradan hareketle Zeynep abla’nın bahsettiği “sanal ve reel ayrımında -biz-“ sorusuna dönebiliriz. Ben burada “biz” kelimesini tekil şahısın kendisini bölüştür­düğü kişilikler olarak tanımlamamızın daha doğru olacağını düşünüyorum. “Farklı ol/ Be different” sloganını kendini kanıtlama çabası olarak düşü­nürsek bu şekilde sosyal medyada paylaşılan her türlü materyal bölüştürülmüş kişilikleri bir araya getirerek “biz” dediğimiz bütünü oluşturur. Olu­şan bu kimliğin sağlıklı olduğu ve insana çok şey katarak onu bir seviyeye getirdiği görünürde doğ­rudur. Fakat böyle bir kimliğin geçici hazların pe­şinde koşması/ koşturulması inkâr edilemeyecek derecede gerçektir. Sosyal medyada her gün de­ğişen gündemlerin ve hatta en ufak olayların bile “Sosyal Medyayı Salladı” şeklinde haberler yapıla­rak abartılması ve servis edilmesi öze dair yakla­şım ve algılayışımızın rahatsız ve taciz edilmesi bir anlamıyla siber zorbalıktır. Kendisini bu siber zor­balık ve gündem dediğimiz kara delikten kurtaran ve öze bir şekilde temas eden insan, kitlenin hare­ kete geçirilmesinde sosyal medyayı etkin bir şekil­de kullanabiliyor. Arap Baharında sosyal medya­nın etkisi yadsınamaz veya toplumsal bir tepki ola­rak kitlenin harekete geçirilmesi ve gündem oluş­turulmasında sosyal medya bazen Firavun’un bü­yücüleri bazen de Musa’nın asası olabiliyor. “Söy­lerken nasıl göründüğümüzün önemli olması” di­yerek başlayan yazısında Abdullah ağabey’e katılı­yorum çünkü sosyal medyada İslami içerik paylaş­manın kişiyi Müslüman yapmayacağı gerçeği ama tatmin noktasında kişinin bu içeriklerle kişiliğini ortaya koyması belli başlı sorunlarımızdan bir ta­nesidir. Bu sorunu biraz daha açar ve net bir şekil­de ortaya koyarsak şöyle diyebilirim: “Sosyal med­ya, bireylerin kendi fıtratları ile baş başa kalma­sı ve boşluğa düşmeleri nedeniyle ortaya çıkarıl­mış modern bir mağaradır”. Bireyler bu mağarada yalnız kalmamak ve yaşanılan hayat şartlarına iti­raz etmek için sosyal medya kullanıcılarının katıl­dığı büyük organizasyonlara ve büyük etkinlikle­re davet ediliyorlar. Aslında kendilerinin düzen­lemediği, kendilerine teklif edilen fakat kendile­ri olmadan bir anlam ifade etmeyecek ve dünya dengelerini değiştirecek hareketlere zemin hazır­layan bu örgütlenme sıradan insanların sıra dışı iş­ler yapmasına neden oluyor. Kitlelerinin hareke­te geçirilmesinde bu yöntem çoğunlukla başarılı fakat sosyal medya üzerinden yürütülen psikolo­jik savaşlara da bakmak gerekiyor. Düşman olarak lanse edilen hedef kitlenin arkasında yer alan halk desteğini etkilemek ve düşünceleri üzerinde ope­rasyon yapmak için sosyal medyanın içerisine atı­lan materyallerle çok büyük casusluk olayları yapı­labilmekte. Dünya genelinde sosyal medyanın bu kadar önem kazanması, sadece kişilerin bunalımı veya boşluğu değil aynı zamanda kitleyi kontrol et­mek isteyen egemen güçlerin savaş meydanı olma­sıdır. Müslüman her ferdin bir sosyal medya he­sabı olması bu savaşı ne destekler ne de engeller. Ferdin Müslümanlığını belirleyen ilahî kitap, haya­tına dair bir yaşam çizgisi çıkardığı gibi bu, onun sosyal medyadan uzak durmasını gerektirmez. Çünkü evrensel düşünce sistemi olan İslam’ın ve takipçilerinin sosyal medyadan uzak kalması düşü­nülemez. Aksine Müslüman, sosyal medyada uy­gulanan stratejik savaşın bilincinde olarak bu sa­vaşın algı yönetiminde etkin bir güç olmak duru­mundadırlar. Bu algı yönetiminde etkin bir güç ha­line gelen ve Arap Baharı’nı ortaya çıkaran sosyal medya kullanıcıları bu stratejik savaşın bilincinde olarak kitleleri harekete geçirdiler. Sosyal medya gibi geniş bir konuda konuşulacak, gündeme ge­tirilecek çok şey var. Fakat sosyal medyanın gün­cellenebilir ve hayat şartlarına alternatif bir dünya gibi öne çıkartılmaya müsait olması kimin elinde­dir veya bu iş kimler vasıtasıyla yapılır, burası, sos­yal medyanın karanlık yüzüdür.

Zeynep TENEKECİ (2): Sosyal medyayı ne kadar konuşsak da işin içinden çıkamıyoruz aslın­da. Ya da Baudrillard’ın ifadesi ile “Gerçeğin ya­lanlarla mücadele edecek gücü kalmadı.” Aslında gerçek kavramını da Alperen’in bahsettiği pek çok kavram gibi sosyal medya üzerinden bir kez daha tanımlamaya ihtiyacımız var. Tam da burada Bel­çikalı ressam René Magritte’nin “İmgelerin İha­neti” tablosunu hatırlamak yerinde olacaktır. Pi­ponun gerçekliği, iyi bir taklidi olan iki boyutlu bu piponun altındaki “bu bir pipo değildir” yazısıyla ilk anda çelişir gibidir. Ancak modern birey, ger­çekliği görünür olana indirgemekle ve bir nokta­da neo-paganist bir yaşam biçimi kurmasıyla böy­le bir uyarıya olan ihtiyacını dile getirmiş kabul edilebilir. Foucault’un belirttiği nesnenin gerçek­liği ile onu gösteren görüntünün gerçekliği arasın­daki ontolojik ayrım, modern dönemde gerçeğin ontolojisinden çok görünürlüğünün ön plana çık­masına doğru evrilmiştir. Gerçekliğimizi göster­mek adına yapıp ettiğimiz her şeyi ve hatta mahre­mimizi sergilemeyi, “gösteri toplumu” içinde artık şaşırtıcı bulmasak da etik düzlemde bunun tartışıl­masına ihtiyaç duymaktayız. Sosyal medyanın gös­teriye ve görsel teşhire dayalı dünyası bir yandan görünürlüğü artırırken diğer taraftan mahremiyet haklarını ihlal etmektedir. İsveç’in Göteborg şeh­rinde Aralık 2012’de bazı öğrencilerin, arkadaşları tarafından, fotoğraflarının ahlaksızca yakıştırma­lar ile sosyal ağlarda paylaşıldığı gerekçesi ile dü­zenlediği protestolar giderek büyümüş ve taşlı so­palı saldırılara dönüşmüştür. Hem ahlaki hem de hukuki zafiyet açıkça görünmektedir. Bu noktada belki de en büyük görevi üstlenmesi beklenen sos­yal medya kurucuları/yöneticileri ise “mahremiyetin modası geçti” ya da “saklayacak şeyiniz var­sa paylaşmayın” diyecek kadar sorumsuzca dav­ranabilmektedir. Marx’ın teknolojinin düalist ya­pısına ilişkin, insanı özgürleştirebilir ama serma­yenin elinde köleleştirir dediği yer tam da burası gibi. O halde kapitalist koşullar içinde insanın düş­manı addedilebilecek teknoloji neden onu kendi­ne bağımlı kılar sorusuna cevap aramak gereke­cektir. “Sosyal” medya ile paradoks oluşturacak şekilde bireyin yalnızlığını ele aldığımızda Peplau ve Perlman’ın yalnızlığı, tek başınalık şeklinde de­ğil, sahip olunan sosyal ilişkiler ile olunması arzu­lanan ilişkilerin farklı olduğunun algılanması ola­rak tanımladıklarını hatırlamak yerinde olacaktır. Bunu sosyal ilişkilerden “ideal ben”e doğru genel­lemek de mümkündür. Sosyal medyanın gerçek­liği, bireyin istediği gibi olmasına, “be different” çağrısına cevap vermesine mükemmel bir zemin hazırlamıştır, nasılsa. Descartes varlığını düşünü­yor olmakla anlamlı kılmışsa da Sartre “ünlü in­sanlarda” varoluşun özden önce geldiğini söyle­miştir. Siber dünyadaki her birey ünlü olduğuna göre, Ebuzer’in temas ettiği gibi istediği kimliği ile istediği sosyal medya hesabında var olmasına kim ne diyebilir ki? Tocqueville’in demokratik eşitliğin bireyi kendine döndürdüğü ve en sonunda onu ta­mamen kendi yüreğinin yalnızlığına kapama teh­likesi taşıdığını söylemesi durumun grift yapısını daha iyi açıklamaktadır. Her birey sosyal medya­nın paylaşımcı yapısına ortak olarak demokrasi­ye mütevazi katkılarda bulunabilmekte fakat yine bu medyanın yapısı -belki de silinebilir/düzenle­nebilir oluşu- demokrasi ile anarşi, düzen ile kaos arasındaki ince çizgiye vurgu yapılmasını gerektir­mekte, özellikle kitle kültürü içinde bu geçişlerin çok kolay olduğu, iradi ve vicdani kontrolden uzak bir hal alabileceği görülmektedir. Kapitalizm, mo­dernizm ve kentleşme ile öne çıkan birey kavramı ve birey olabilmek için genişletilen mahrem alan, en değerli paylaşım argümanı olarak bedenin teş­hirini gündeme getirmiş ve beden adeta bir pro­je olarak mahremiyeti dönüştürmüştür. Baudril­lard bu durumu, bin yıllık bir püritanizm çağından sonra fiziksel ve cinsel özgürleşme biçiminde be­denin yeniden keşfinin, ahlaki ve ideolojik işlerde tam anlamıyla ruhun yerini alması olarak açıkla­maktadır. Aslında bu durum 1800’lerden itibaren sansasyonel gazeteciliğin yayılması ve mahremiye­tin ifşası ile başlamış, radyo, sinema ve televizyon ile mahremiyetin bir meta ahaline dönüşmesinin kapsamı genişlemiş ve ulaşılabilirliği artmış, sosyal medyada ise paylaşıldıkça değeri artan bir piyasa malzemesine dönüşmüştür. Sosyal medyanın ger­çekten bilgi sağlayıp sağlamadığı sorgulandığında, “Halk enformasyondan çok eğlenceye düşkün­dür” anlayışının geldiği nokta ile bilgiye özgürce ulaşılabilen platformun çıktığı yerin aynı yer oldu­ğu görülmektedir. Ya da Bacon’un “Bilgi güçtür” ifadesi hem daha anlamlı hem de anlamını tama­men kaybetmesi söz konusu.

Sonuç olarak sanal ve gerçeklik karışmakta ve mekân daralmaktadır. Her seferinde Eyfel Ku­lesinden nefret ettiğini söyleyen yazar Guy de Maupassant’ın, neden öğle yemeklerini kulede­ki restoranda yediği sorulduğunda “Çünkü bura­sı Paris’te kulenin görünmediği tek yer” cevabı­nı vermesi bizim bugün sosyal medyanın içinde­ki durumumuzu özetler mahiyettedir. Sosyal med­yanın bizatihi kendisi, sosyal medya gerçeğinin(!) görünmediği tek yer. Hayatlarımıza geri dönüşü olmayan şekilde dâhil olan sosyal medyaya karşı nasıl davranacağımızı, bizden bir önceki neslin te­levizyonla imtihanını referans alarak öğrenmemiz gerektiğini söylemek mümkün fakat kolay değildir. Zira sosyal medya, çocukluk dönemindeki tüm se­vimliliği ve şımarıklığı ile karşımızdadır. Ergenli­ğinde bizi yüz yüze getireceği birtakım hukuki ve ahlaki problemler -ki yavaş yavaş bunun sinyalleri­ni veriyor- bizi, ona karşı daha rasyonalist davran­maya itecektir. Ancak bu da elbette tek başına ye­terli değildir. Modernizmin bireyciliğe yaptığı vur­gu, benliği aşan dini, ahlaki, siyasi meseleleri dışla­mayı salık vermiştir. Oysa bu “görecilik” anlayışı ahlakı -neredeyse- saf dışı bırakmıştır. Etik (içsel) ve deontik (dışsal) ahlak ayrımına girmeden bire­yin evrensel ahlaka ulaşması ve bunun sadece bilgi düzeyinde değil ahlaki duyarlılık gibi görünür un­surlar üzerinden gitmesi, bizi bu yeni dünyamız­da olduğumuz gibi var kılacaktır. Düşünülen ahlak ile yaşanılan ahlakın eşitlenmesi, bizleri her açıdan pozitif ve negatif manada daha imkânlı kılan sos­yal medyada, Kant’ın ahlaklı davranmak ile ahlaka uygun davranmak noktasındaki ayrımında belirt­tiği “mış gibi” ile “ahlaklı” duruş arasında kendi­mizi “ahlaklı” olanda konumlandırabilmemiz için gerekmektedir. Web 1.0 ile başlayıp 2.0 ile gelişen siber hayatımız muhtemeldir ki giyilebilir teknoloji olarak da adlandırılan Web 3.0 ve CBDP (bağlam temelli karar tavsiye sistemi) gibi sistemlerle de­vam edecek. Hayatlarımız her adımda biraz daha reality showa dönerken bilmemiz gereken şey, bu­rada “Truman” çıkışı olmadığıdır. O halde Orhan Veli’nin septik şiiriyle bir daha düşünelim sosyal medyayı:

“Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?
Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?                                                             
Her zaman güzel mi bu kadar,                                                                           
Bu eşya, bu pencere?                                                                                           
Değil,                                                                                                                                
Vallahi değil;                                                                                                     
Bir iş var bu işin içinde.”

Abdullah Kasay – Türk Edebiyatının Kapı Numarası Kaç?

Abdullah Kasay – Türk Edebiyatının Kapı Numarası Kaç?

Böyle bir yazıyı 130 yıl önce bir Fransız Edebi­yat dergisine yazsaydım sanırım başlığı şöyle atar­dım: “Fransız edebiyatı hangi caddede?”. Muhte­melen ilk paragrafta “En Yüksek Kulenin Tür­küsü” şiirinin şairi Arthur Rimbaud’ya adres so­rardım. Vereceği cevap şu olurdu: “Sevdalar Çağı Dönsün / Dönsün Geri Gelsin”. Rimbaud bah­settiğim şiiri yazarken aynı tarihte Paris’te Eyfel Kulesinin inşaatına başlanmıştı. Ve o metal yığı­nı kule, yitip giden sevdalar için şunu dedirtti şai­re: “Uçup gitti göklere”…

Evleri aşan bir kule yapıldığında şairlerin de gündemi değişir… Elbette edebiyatın da… Mekânın anlatı türleri içindeki simgesel yansımaları; yaza­rın, şairin ya da anlatıcının toplumsal kimliğini ve toplumun yapısını çizen bir çerçeve oluşturmuş­tur. Çizilen bu çerçevenin Türk Edebiyatındaki ebatlarına bakmadan evvel hemen 1533 yılına gi­delim. Matrakçı Nasuh bu tarihte yaptığı “İstan­bul” minyatüründe ilk kez başkentin panoramik bir görüntüsü resmetmişti. Evler basit, tekdüze ve sıradandı. Dönemin modern mimarisi için Turgut Cansever bu “sıradanlığı” şöyle yorumlayacaktı: “İnsanlar kolektif-toplumsal mekânın oluşmasına, dünyanın güzelleşmesine ancak bu yolla katılabi­leceklerdi”. Peki, ne oldu da yüzyıllar sonra Be­şir Ayvazoğu o mimariye olan özlemini “Eski Ev” şiirinde: “Nerededir şimdi o sessiz güzel ev / Ya kürek, kazma, ya bir parça alev” mısralarıyla dile getirdi? Sorunun cevabı için balkona çıkıp Sezai Karakoç’un şu dizelerini okuyalım: “Gelecek za­manlarda / Ölüleri balkonlara gömecekler”.

Modernleşmeyle beraber temsili sanatlarda ya da edebiyatta “görme biçimlerimize” dair deği­şimlerin zaman/mekân algımıza yansıması “doğ­rudan” olmuştur. Sözlü edebiyatımızla başlayan, Divan Edebiyatımızla devam eden; Batı’da ede­bi akımların ortaya çıkmasıyla beraber Tanzimat Edebiyatımızla devam eden süreçte mekânın ele alınışı dıştan-içe doğru bir seyir göstermiştir. İçe doğru yönelen bu seyirde özellikle 19. yüzyılın sonlarına doğru batılı manada roman ve hikâye ile tanışmamız belki de dönüm noktamız olmuş­tur. Halk hikâyelerimiz ya da destan gibi türleri­mizden çok daha farklı bir “mekân” algımız vardır artık. Dış dünyada yaşanan zamandan hariç ede­biyatın da “öznel bir zamanı” vardır ve karakter­ler bu zaman içindeki evrenlerinde yaşamaktadır­lar. Mekân simgesel değer taşımaktadır ve karakter psikolojisine bürünmektedir ya da karakterin psi­kolojisi mekâna bürünmektedir. Özellikle roman ve hikâyede mekânın sembolik işlevi; olay örgüsü, hareket ve aksiyonla bütünleşmiştir.

Doğal olandan uzaklaşma ve kentleşme dö­nemi yaşadığımız II. Meşrutiyet sonrasında yazı­lan eserlerde, karakterlerin hem ekonomik hem de sosyal olarak köşk, konak gibi yapılardan uzaklaşıp apartmanlara göç edişine tanık oluruz. Bu şekil­de edebiyatın hikâye, roman gibi yeni sayılabilecek türlerinde geleneksel olanla modern arasında çok yönlü bir çatışma yaşanır ve bu çatışmalar genel olarak mekân üzerine kurgulanır. Çatışmanın ön­cesinde ise özellikle Batı romanı ve hikâyelerinde ev, mahalle ve kente dair izlekler; İstanbul’un kapı­larını Avrupa hayatına ve modasına sonuna kadar açmasına sebep olur. Bu değişim, dönemin yazar­ları tarafından es geçilmemiş hatta mekândan ken­te ve sosyal yaşama dair anlatılarda hep iki şehir karşılaştırılmıştır: İstanbul ve Paris. Öyle ki; Ah­met Mithat Efendi, “Paris’te Bir Türk” isimli ro­manında otel fiyatlarından tutup da, şehircilik po­litikalarına kadar her şeyi ayrıntıları ile iki şehir kı­yası üzerinden anlatmıştır. Öte yandan ise zengin/ fakir ilişkilerinin konak, köşk üzerine kurulan an­latılarında; cariye, hizmetçi gibi karakterlerin evin oğluyla aşk yaşadığına ya da o mekânlarda çekti­ği eziyetlere tanık oluruz. Ev veyahut geniş mana­da mekân artık sosyolojik olarak tüm karakterleri etkilemekte ve toplumsal çatışmanın odak nokta­sına dönüşmektedir. Yani Tanzimat’tan sonra an­latı türleri içinde nesnel bir varlık olmanın ötesi­ne geçmeye başlayan ev, artık kimi zaman sığını­lan bir barınak kimi zaman da realiteden koparak zenginleşmenin, modernleşmenin bir hayali ola­rak karakterlerin dünyasında yer edinmeye baş­lamıştır. Bu süreçte dikkate değer diğer mese­le ise kadın-ev ilişkilerinin boyutudur. Roman ve hikâyede kadınlara uygun görülen mekânlar hep evlerdir. Toplumsal dinamiklerin zede almama­sı için kadın evde olmalıdır ve mekân onun sıkı bir denetleyicisidir. Dış mekân ise sokak, mahalle ya da diğer ortamlarda erkek karakterle bütünleşir. Modernleşmeyle beraber aile ve sosyal yaşamdaki değişimlerin gerçek hayattan kurguya aktarımında, kadın öznesi bu toplumsal dinamiklerin esas be­lirleyicisine dönüşür. Artık kadın sadece evde de­ğil zaman zaman evden kaçma teşebbüsünde bu­lunan ya da kaçıp kendisine sığınma mekânı oluş­turan kimliğe bürünmektedir. Geleneksel sos­yal yaşam biçiminde modernleşmeye çalışan ka­dının gelgitleri, ruhi bunalımları mekânın işlevine dair çıkan sonuçlar iken bir taraftansa roman ve hikâyede geleneksel aile kurumunu devam ettir­meye çalışan da yine kadınlardır. Bu noktada ka­dın ve mekân çatışmasına Fatma Aliye’nin “Mu­hadarat” isimli eserinden örnek verebiliriz. Evin kızı Fazıla, Mukaddem’in kaçma teklifini reddet­miş ve baba evinin ancak babanın razı olmasıy­la terk edilebileceğini düşünmüştür. Çünkü babası bu evliliğe razı olmamıştır. Fakat daha sonra baba evi Fazıla için dayanılmaz bir noktaya gelmiş “ev­lenip kurtulma” fikriyle Remzi ile evlenmiş fakat mutsuz olmuş ve baba evine tekrar dönmek iste­miştir. Elbette romanın devamında aşk – evlilik ve mekân üçgenine dair diğer örnekleri de görme­miz mümkündür. Fakat “sığınma” duygusu için­de eve yüklenen anlam o dönem edebiyatında sık­lıkla gördüğümüz bir durum olarak karşımızda­dır. Bu durumu Gaston Bachelard “Mekânın Poe­tikası” isimli kitabında şöyle yorumlamıştır: “Evi, yargıların ve düşlerin etki alanına sokabileceğimiz bir nesne olarak ele almak yeterli olmaz ve evi­miz bizim dünya köşemizdir, bizim ilk evrenimiz­dir”. Dönemin yazarları yalnızca olay ve hareket­lerin geçtiği yerden ziyade; zihni planda karakterin iç dünyasında yaşadığı fırtınaların, çevresiyle çeli­şik durumlarının yansıdığı bir mekân retoriği kur­muşlardır. Denilebilir ki masal türünün bilinme­yen mekânlarda geçen anlatılarından geçip geldiği­miz yolda, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar ede­biyatımızın içinden çıkmayan ev, insan-mekân iliş­kisinde ağırlığını epeyce hissettirmiştir. Karakter­lerin mekân algısı ve aidiyeti, mekâna dair bireyle­rin sorumluluğundan çıkan çatışmalar, toplumsal değişimin mekâna yansıması, mahalle kültüründe­ki yozlaşma gibi birçok mesele edebi vitrinimizde yerini almıştır.

Hemen devam edelim. Çalıkuşu’ndaki Feri­de, nişanlısı Kâmuran’ın kendisini başka biriyle aldattığını öğrendiğinde evden kaçmış ve soluğu Anadolu’da almıştı. Reşat Nuri Güntekin’in bu ki­tabı yayınladığı 1922, “eve dair” fikri düşüncemiz­deki değişim için önemli bir tarih. Çünkü sade­ce Feride değil, bu yeni dönem edebiyatçıları da soluğu Anadolu’da almaya başlamışlardır. Bir nevi evin pencereleri açılmış, İstanbul manzarasının dı­şına çıkılmaya başlanmıştır. Aydın ve köylü ayrılığı, şehir ve taşralı farkı, alafranga yaşam ve gelenek­sel doğal yaşam… Bütün bunlar yeni hikâyeler ve romanlarda Anadolu ve Anadolu mekânlarının iş­lenmesini tetikler. Diğer taraftan ise aynı dönem­de artık İstanbul, Yakup Kadri Karaosmanoğ­lu gibi yazarların “Kiralık Konak”ı haline dönüş­müştür. Kuşak çatışmaları hızlanmış, ev temelden çatırdamaya başlamıştır. Bunun karşısında Anado­lu ise Matrakçı Nasuh’un 1533 yılında resmettiği minyatürdeki evler gibi tekdüze ve sadedir halen.

Yoğun bir Anadolu yönelişi esasen arka plan­da farklı tahliller de ortaya koymamızı gerektirir. Yine aynı tarihte yayınlanan, “Türk Evi” ismini taşıyan yazısında Yahya Kemal eve dair şu ifade­leri kullanacaktır: “Biz ancak bu son asırda Türk evi bozulduktan beri kirâlık evlerde sürünüyoruz. Eski Türk evini tahayyül, şiir sâhasında kalsın; onu hayatta bir daha ihyâ etmek muhâldir. Cedlerimi­zin evleri ve eşyâsı yaşayışlarının tarzından doğ­muştur. Bağdaş kurmak şilteyi, minderi; sahandan elle yemek leğenle, ibriği, el silecek sırma havluları îcâd etmişti”… Bu icatların halen yaşatıldığı Ana­dolu, işte tam da bu noktada edebiyatımızın yeni mekânıdır artık. Öncesinde Refik Halid Karay’ın Anadolu yönelişi olsa da, mekânın anlatıya yön ve­ren, olayın ilerleyişine katkıda bulunan görevi he­nüz olgun değildir. Yahya Kemal’in bahsettiği ki­ralık evlerde sürünmeyi; bu dönemin başların­da yazılan, “Ayaşlı ile Kiracıları” kitabında Mem­duh Şevket Esendal örnekleyecektir. Evler, Tanzi­mat edebiyatından farklı toplumsal dönüşümlerin merkezidir artık. Apartman hayatıyla tanışılmış, sokaklar daralmaya başlamış, mahalle yapısı iyiden iyiye değişmeye başlamıştır.

Bir sığınak olan evden çıkıp, bir sığınak ola­rak Anadolu’ya yerleşmeye başlayan edebiyatımı­zın “evsizliğe” yönelişi de belki de burada söylen­mesi gereken önemli bir husustur. Çünkü karak­terlerin yabancılaşmanın doğurduğu sıkıntılar kar­şısında öze dönüş olarak Anadolu’yu mekân tut­malarının ardından, arzu ettikleri ile buldukları arasındaki fark; travmalara da yol açacaktır. Sade­ce yaşadıkları şehre yabancılaşmayıp artık gittik­leri her yere yabancılık duymaya başlayan karak­terler, Cumhuriyet dönemi edebiyatın başların­dan sonlarına doğru tabiri caizse sokakta kalacak­lardır. Dönemin yine başı denilebilecek tarihlerde (1942) “Beyaz Ev” şiirinin şairi Ziya Osman Saba, evi dönem içinde yaşayan hayatın sembolü olarak görür. Fakat Saba’dan farklı olarak, özellikle “ev­ler şairi” yakıştırması yapılan Behçet Necatigil, so­kağa adım atışımız öncesinde içsel sıkıntı kaynağı; aynı zamanda mutluluk mekânı olarak ev’i kullan­mıştır. Şairin “İki Başına Yürümek” adlı şiir kita­bında iç ev-dış ev arasında gidip gelen bir anlayış ortaya koymuştur. Ona göre iç ev mutluluk, huzur gibi hisler; dış ev ise, bazen bir hapishaneye bile dönüşebilen mekândır. Necatigil’in bu şiir anlayışı ev üzerinden dış dünya, kent, kır, modernizm ve gelenek arasındaki sorunların bir düzlemidir. Bu­nun gibi 1950 sonrasında yazılan eserler belki de eve dair kırılmanın izlerini taşırlar. Nitekim mima­ri eleştirimizin yükseldiği dönem de bu hemen he­men bu tarih sonrasıdır. Yukarda bahsettiğim Se­zai Karakoç’un “Balkon” şiiri bu anlamda belki de durdurulamaz şekilde çoğalan apartman hayatına karşı, edebiyatımızda manifesto niteliği taşımakta­dır. 80’li yıllara doğru bir taraftan kentleşmemiz devam ederken toplumcu edebiyatımız da yüksel­mektedir. Ataol Behramoğlu, İsmet Özel ve Ca­hit Zarifoğlu gibi şairler; belki de evlerin apartma­na taşındığı bu dönemde sokağa doğru eklemlen­meye çalışılan “sosyal yaşamımız”ı eserleriyle ye­niden tanımlamaya çalışırlar. Nitekim “Stad” şii­rinde Zarifoğlu bulutun bile “Evlerden bir şeyler beklemekte” olduğunu söyleyecektir. Erdem Ba­yazıt, bildiği baharları “Apartman odalarında bü­yüyen çocukların bilemeyeceğinden” bahsedecek­tir. 1945’li yıllarda başlayan fakat esasen 80 son­rası dönemde farklı bir niteliğe bürünen “gece­kondulaşma” gibi sosyal durumlar ise edebiyatı­mızın son 20-30 yılına farklı açılardan damga vu­racaktır. Şehirlerden yalıtılmış yeni şehirler türe­miş, gecekondu/apartman çatışması çoğalmış, bir taraftan da “göç” olabildiğince artmıştır. Çalıku­şu Feride’nin kaçıp gittiği Anadolu bu kez, büyük­şehirlere kaçmaktadır. Yine bu dönem öncesinde Gülten Akın gibi şairler bu sürecin izleklerini eser­lerinde yansıtacaktır. Dönem sonrasında ise Latife Tekin gibi yazarlar gecekondunun “evsizliği” üze­rinden, kendine mekân arayan metinler üretecek­lerdir. Apartman, gecekondu, taşra, kırsal vb. ha­yatımız salt edebiyatta değil Yeşilçam sinemasında da kendini gösterecektir ki Yavuz Turgul, “Muh­sin Bey” filmi gibi bir başyapıta imza atacaktır.

  1. Kubilay Dündar’ın dergilerin dosya çalış­maları için “her dosya eksik dosyadır” dediği gibi Türk Edebiyatı’nın evini aradığımız bu yazıda da tam bir adres bulabilmemiz epey güçtür. Yazının başlığında “kapı numaramızın” ne olduğunu sor­makla hata etmişim. Şöyle sormalıydım belki de: “Türk Edebiyatı’nın hangi evini arıyoruz?”. Ceva­bı elbette yazının başında andığım Arthur Rimba­ud verecek değil. Belki de soruyu Fransız esintisiy­le başlayan modernleşmemize sormak gerek. Ama ben Necip Fazıl’ın “Ahşap Ev” şiirinden mısralar­la yazıyı bitireyim:

“Tek tek kalktı eşyamız, ahşap ev bomboş kaldı;
Güneş gözünü yumdu, has odamız loş kaldı…”

Kaynaklar

Cansever, Turgut (2013), İslam’da Şehir ve Mimari, 8. Baskı, İstanbul, Timaş Yayınları

İnci, Handan Elçi (2003), Roman ve Mekân (Türk Romanında Ev), 1. Baskı, İstanbul, Arma Yayınları

Bachelard, Gaston (2013), Mekânın Poetikası, 1. Baskı, çev. Alp Tümertekin, İstanbul, İthaki Yayınları

Necatigil, Behçet (2002), Şiirler-Bütün Yapıtları, 1. Baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları

Narlı, Mehmet (2007), Şiir ve Mekân, 1. Baskı, Ankara, Hece Yayınları

Özdenören, Rasim (2011), Kent İlişkileri, 3. Baskı, İstanbul, İz Yayıncılık

Mektep Konuşmaları – 1

MEKTEP KONUŞMALARI

“Sanat” hayatımızda nereye denk düşer, “Din” ile ilişkisi nedir?

Ertuğrul RAST: Malumdur ki, Tevrat’ın ‘Yaratı­lış Bölümü’ trajedi ile başlar. Âdem ile Havva’nın yasak meyveden yemesi üzerine, insanlık ‘Aden Bahçesi’nden kovulmuştur. Tanrı şöyle demiş­tir Âdem’e: “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacak­sın.” İnsanoğlu bu lanet üzerine trajedisiyle bir­likte dünyadadır artık, ta ki toprağa dönünce­ye dek. Şimdi buradan Kafka’nın ‘Dönüşüm’üne geçelim: “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düş­lerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu…” diye başlı­yor ‘Dönüşüm’. Ben ciddi bir bağ görüyorum Tevrat’ın ‘Yaratılış Bölümü’yle ‘Dönüşüm’ arasın­da. Kafka inancını tam olarak yansıtıyor, Gregor Samsa’nın sabah uyandığındaki hâlinde müthiş bir çıkmazı, trajediyi, böceklik durumunu (evcil ve yabanıl hayvanlık) ve uyanışıyla birlikte ken­dini ‘Aden Bahçesi’nin ötesinde bulmasını an­latıyor. Öte yandan “trajedi” yoktur bizde diyor Ömer Lekesiz. İslam’a inanan birçok yazarın Kaf­kaesk öyküler, romanlar yazdığını biliyoruz, oysa Allah yarattığı için güzeldir her şey ve biz asla yalnız değilizdir, çünkü Allah bize şah damarı­mızdan daha yakındır, İslam inancı böyle diyor. Yani İslam’a inanan bir yazar veya öykücü Kaf­kaesk bir bunalımı, trajediyi yazdığında bu du­rumda yazar için “inancını bir başka tarafa koyu­yor ve öyle yazıyor” mu demeliyiz?

Abdullah KASAY: Ben inancın sadece trajedi husule gelince değil, herhangi epistemik bir du­rum karşısında da kolayca bir kenara bırakabi­leceğini iddia ediyorum. Sanatın dinle ilişkisi­ni yorumlarken öncelikle inanç ve iman ilişkisi­ne, bundan ziyade farkına bakmamız gerekiyor. Nurettin Topçu’ya göre: “iman, tek başına ru­hun alanını işgal etmek üzere, bütün diğerleri­ni bastırarak veya az-çok onları gözden düşüre­rek gelişen bir inançtır”. Buradan hareketle; ima­nı, kalbi iç dünyada oluşan bir seziş, bir kavrayış olarak tanımlarsak denebilir ki iman, insana dı­şardan yüklenen bilgilerin kabulünün ötesinde bir süreçtir. Yani teslimiyettir. İnanç ise ilk ve ba­sit anlamı ile bir düşünceye bağlı olmaktır. Ak­lın ürettiğini akıl ile yorumlayıştır. Aklın ürettiği­ni akıl ile yorumlayan Yunanlılar, ilk tiyatroların­da trajedi ve komedi sergilemişlerdir. Bu ironik bir ifade olsa da kendi adıma; buna geçerli bir sebep olarak trajedilerde içeriğin, insanın Tanrı ile çatışmasından beslenmesini gösterebilirim. İslam geleneğine bakacak olursak eğer sana­tın, güzelliği yansıtış biçimi olarak ortaya çıktığı­nı görürüz. Bu güzellik ekseriyetle maddi ve ma­nevi olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Maddi güzelli­ği, örneğin İmâm-ı Gazâli gibi İslam düşünürleri, antikite filozoflarından farklı olarak insan bede­ni ile sınırlamamış, daha geniş bir çerçevede bü­tün varlık alanını kapsayarak yorumlamışlardır. Nitekim bunun karşılığı olarak da eşyada gözle­nen güzelliği, Allah’ın esmâ ve sıfatlarının (ma­nevi güzelliğin) tecellisi ile irtibatlandırmışlardır. Burada ben estetik-etik-tevhid üçgeni içerisinde yorumlamak istiyorum biraz sanatı. Bu nedenle sanatın işlevinin sadece estetik bir haz uyandır­mak değil, etik bir haz da ortaya çıkarmak oldu­ğuna inanıyorum. Manevî güzellik olan etik haz da, ruhumuzun kötü duygu ve düşüncelerden arındırılmasına yani katharsis’e hizmet edecek­tir. Tabi bir şeyi vurgulamam gerekirse; burada­ki etik, Aristotelyen etiğe karşılık gelmemekte­dir. Bunu, tenzîlî (vahiy) ve tekvînî ayetler çerçe­vesinde yorumlamak istiyorum biraz da. Vahyin anlaşılması, yani hayatımızda yer edinebilmesi için tenzîlî ayetin karşılığı olan tecellilerin de id­raki gerekmektedir. Tekvinî ayetin özü ve özeti ise; Kalem Suresi 4. ayette Allah tarafından “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” kelamı ile nite­lenen, Hz. Peygamber’dir. Aynı zamanda bu te­celliler, Allah’ın yaratma sanatının tezahürü olan kâinat ve içindekilerdir de. Allah’ın yaratma sa­natının ürünü olan insan da, sanat üretirken bu daire içerisinde yer edinmelidir. Başa dönecek olursak Kafkaesk bir bunalımı, trajediyi yazan bir yazar bence sadece yazma eylemi içerisinde bulunacaktır. Çünkü gerçek manada sanat naza­riyesi ile değerlendirirsek bu eylem güdük kala­caktır. O zaman hakikaten iman etmiş biri, inan­cını (yaptığını düşündüğü sanat için) bir kena­ra koyar mı?

Ömer KORKMAZ: Sanat herkesin hayatında aynı yere mi denk düşüyor? Estetik arayış içinde olan ve bizatihi sanat kaygısı taşıyan insanlar ile muhal farz bir politikacının, belediye işçisinin, memurun hayatında sanat aynı yerde mi duru­yor? Sanat herkes için aynı şeyi ifade etmeye­ceği gibi, herkesin hayatında da aynı yere denk düşmüyor ve aynı yoğunlukta yer almıyor. (An­cak herkesin tatmin edilmesi gereken bir estetik duygusunun olduğunu da söylemek gerek. İleride bu konuya da temas edebiliriz.)Benim hayatım­da denk düştüğü yerden sanat ise; dünyayı an­lamlandırma, yorumlama ve değiştirme gaye­siyle var. Sanat ile insanlık hazinesine ulaşılabilir, bir cevher olan “insanlık” gün yüzüne çıkarılabi­lir. Bu düşünceden hareketle sanat, şekle bürü­nerek hareket kabiliyeti kazanıyor ve yürüyen, konuşan, düşünen bir şey hâline geliyor. Eser­de tebliğe yönelmiş bir derviş oluyor. (Derviş ki, abasından bellidir! Onu konuşturmasını bilene sır­rın anahtarını vermeye muktedirdir.)

Burada “tebliğe yönelmek” deyince sorunun ikin­ci kısmına da giriş yapmış oluyoruz. Sanatın din ile bağlantısı; gayriihtiyari bir bağlantıdır. Şöy­le veya böyle, şu veya bu sanat sahasının icracısı konumundaki kişi, dininin veya dinsizliğinin öğ­retileri/öğretisizliği dairesinde sanat yapıyordur.

Şayet sanatçı dininin vaaz ettiğinden uzaklaştı­ğında içinde bir burkulmayı yaşıyor ise din dai­resinden bağışık sayılmaz. Ancak zaafiyet göste­riyordur. Zaafiyet ise onu inançsızlar dairesinde ele alamaya imkan vermez. Yani bir Müslümanın Kafka benzeri bunalımları vardır ve bunları yazı­yordur -ya da başka şeyler- bu onu dinsiz mi kı­lar? – Kuşkusuz kılmaz. (Özdenören’i Zarifoğlu’nu hatırlayalım) Burada dinin vaaz ettiklerini bile­rek ve isteyerek, salt sanat gayesiyle öteleyen, görmeyen veya reddeden kimsenin hâli de ay­rıca konuşulmalıdır. Hiçbir din dairesi kendisini inkar eden birini mensup kabul etmez. İnceliğe dikkat edelim “içinde bir sızı duyarak yapmak” ve “bilerek-isteyerek terk etmekten” bahsettik. (Bu bahis çok genişletilebilir ancak burada sınır­landırmak durumundayız.)

Gelelim bizce sanat din ilişkisine. Bizce ilişki de­ğil bir ayrılmazlık var. Dininin naslarına sıkı sı­kıya bağlı kimsenin, din/sanat ayrımı yoktur. O her hâl ve şartta dinini yaşıyordur. Yazıp çizme­sinde, oynayıp gülmesinde, su içmesinde, yürü­mesinde… Dünya ahiretin tarlasıdır ve bir takım hareketleri sanattır diyerek bu tarlaya ekilme­miş kabul edemez. Bir Müslümanın hayata ba­kışı böyledir. Şu hâlde bir Müslüman olarak be­nim söyleyeceğim şey tam da budur. “Din ile sa­nat ilişkisi gayriihtiyaridir.”

Ertuğrul RAST 2: Kişinin dinsiz diye nitelenme­si değil elbette meselemiz ve hatta haddimiz de değil. Şer’i hükümlere direkt kastı olmadığı sü­rece kişi dinden çıkmayacaktır, bize bildirilen budur. Meselemiz şairin ya da yazarın şiirini, ya­zısını üretirken inancını merkez olarak ele alıp almadığıdır. Yoğun bir bilinçsizlik devrini yaşa­maktayız, şiirini bir uyandırma -slogan değil- bi­çimi olarak kullanabilecekken İslam’a inanan sa­natçı, inançlarını bir yana bıraktığında, başka bir medeniyetten çıkmışçasına şiiri uyutma işle­vi görmektedir. Kendi adıma risk alarak, söz bize düştüyse, kendi çelişkilerimi de konunun içine dâhil ederek “Sırat-ı Müstakim”den bahsetmek istiyorum. Kur’an-ı Kerim’de “Göklerde ve yer­de olan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yolu” ve “Peygamberlerin, Sıddıkların, Şehitle­rin ve Salihlerin yolu” olarak açıklanıyor bu yol. Şimdi intihardan imrenilecek bir şeymiş gibi bahseden, yoğun bir bunalımı, buhranı, yalnızlı­ğı (şah damarından daha yakın olma durumunu bir yana koyarak) hiç sonu yokmuş gibi bize su­nan veya pornografik unsurlar içeren bir metin, sırat-ı müstakim üzere midir? Genelde buna iti­raz şu şekilde olacaktır: “Hayattaki her şey sana­ta dâhildir.” Elbette bu sorum önce kendime ve kendini İslam inancı içinde gören sanatçılaradır. Kendime “hayattaki her şey sanata dâhildir”in arkasına sığınmayı bırakmayı önermekteyim, çünkü “Sanatçının tükürdüğü her şey sanattır” diyen Kurt Schwitters’a karşı çıkıyorum. Hayat­ta olan her şeyi olduğu gibi yazmak, anlatmak eğer uygun olsaydı, İslam sanatı neden pers­pektifi bırakıp gerçekliği başka bir şekilde ele al­mayı seçti minyatürde? Ya da “hat” neden so­yut sanattı, yani olduğu gibi değildi? Lütfi Ber­gen, Erdem Bayazıt ve İsmail Kılıçarslan şiirine dair eleştiriler getirmişti B Planı dergisinin 3. sa­yısında. Çeşitli alıntılar yaparak şairlerin “okuyu­cuyu ölüme sürdüğünü” iddia etmişti ve “Bura­daki ölümden kastettiğim şey, bu metinlerdeki öz’ün İslam’ın yaşanamazlığı imasını taşımasıyla ilintilidir. Her iki şairin de metin olarak sürdüğü şiirlerin ana vurgusu, modern toplumun getir­diği sıkıntıları aşmanın çaresinin bedenen veya ruhen ölmekten başka bir seçenek bırakmadı­ğıdır. Bu dinin asırlardan beri hasen/hüsna bir dünya kurduğunu, insanlığa ihsan için geldiği­ni biliyoruz. Buna uygun bir dil üretmemiz gere­kiyor ama üretemiyoruz. Eleştiri geleneği kura­mıyoruz. O hâlde biz ne yapıyoruz?” diyerek sö­zünü bitirmişti. Son olarak konu ile ciddi bir ilgi­si olduğunu düşündüğüm için bir şey daha ek­lemek istiyorum. İslamcı edebiyatçıların yan­lış anladığı bir nokta var, sırat-ı müstakim üze­re olmayı sadece pornografik unsurlardan bah­setmemek olarak algılıyorlar, (sanki bir buhranı, bunalımı sonsuzmuşçasına aktarmak doğru bir şeymiş gibi) bu, yanlış bir ahlak bilincinin harika bir örneğidir. Benim sözlerim burada bitiyor.

Abdullah KASAY 2: Ömer’in ve senin söyledik­lerinde mutlak suretle katıldığım noktalar var Ertuğrul. İtiraz ettiklerim de. Fakat bunları yo­rumlamadan önce, yine senin sözlerinin bende çağrıştırdıkları ile başlamak istiyorum. R. Mur­ray Schafer’in, elektronikte yaşanan teknolojik gelişmeler neticesinde ses’in yapay olarak üre­tilebilir ve kontrol edilebilir hâle gelmesi ile sö­mürgecilik ve sömürgeci zihin dünyası ile bire­bir bağlantı kurduğunu okumuştum. Sesin yeni­den üretilmesi ve parçalanması neticesinde bu durumun insanları şizofreniye ittiğini iddia edi­yor Schafer. Bu tespiti önemli görüyorum. Bu şimdilik kenarda dursun. Lütfi Bergen demişken yine eski Yunan’a dönelim. Grek zihninin üret­tiği heykelleri karşımıza dizelim. Ne görüyoruz bu heykellere bakınca? Pornografi. Başka? Ben Tanrı’dan kopan, Tanrı ile kavga eden bunun ne­ticesinde de Tanrı’yı öldüren zihnin, onun yerine kusursuz formda yaratmaya çalıştığı insan’ı koy­duğunu görüyorum. Heykellerin üretim niteli­ği tam da buna karşılık gelmektedir. Yetersiz ge­len Tanrı’yı öldürüp yerine kusursuz insan formu koymaktır. Peki, geldiğimiz noktada ne oldu? Kusursuz insan formu da öldü. İnsanlık ve ha­yat öldü. Sistem çöktü. İşte “asıl trajedi” budur. Yine komik ve ironik şekilde “Eski Yunan” bunu da göremedi. Onlar adına bir kez daha trajedi… Modernliğin yıkımları karşısında, bence bede­nen ve ruhen ölümü koymuyor şu an insan gün­demine. Bunu daha üst perdeye taşıyıp “ölümü öldürmeye çalışıyor”. Bu noktada Ömer’in de­dikleri önemli: “sanat ile insanlık hazinesine tek­rar ulaşılabilir”. Fakat gayriihtiyari bir ilişki tebliğ görevini yerine getirir mi onu düşünmemiz ge­rekiyor. Çünkü sürgit bir yıkımdan bahsediyo­ruz. Bu nedenle sanat-din ilişkisinde vites yük­seltmemiz gerekiyor. Meselemiz şairin veyahut yazarın şiirini, yazısını üretirken inancını merke­ze alıp almaması ise bu noktada Schafer’in de­dikleri önemli. Yapay üretim niteliği taşıyan, öz­süz, kalbî değil zihnî olarak peydahlanan çoğu şey yıkıma yol açacaktır. Bunu açmam gerekir­se eğer: İslam sanatında birinci öncelik her za­man “ahenk” üzere olmuş, sanat bir şeyi anlat­ma ve ifade etme hüviyetinde gelişmiştir. İfade tarzının ahengi kadar, o ifade tarzından neşet eden parçalar da ahenkli olmuştur. Halılar, ki­limler, mezar taşları vb. eserlerde gördüğümüz minimal incelikler hesap ürünü değil, iptidai bil­gi ve kadim kültürün eseridir. Ahengi bozarsak, şizofreni pompalarız. Akıl çağı, anlamsızlaşma çağını doğurmuştur. Her şeyin gözlenebilir ve hesaplanabilir olduğu düşünülen bu çağda, sa­natın hayatımızdaki anlamı Yusuf Kaplan’ın ifa­desi ile “ümmîleşerek” yerini bulacaktır. Bunun üzerine de düşünmemiz gerekiyor. Ve son ola­rak “ölümün bile öldürülmeye çalışıldığı bu çağ­da” ihtiyacımız olan tek şey ölümü sıkça hatırla­maktır. Hayat ve sanat o zaman yeniden hayat üretir, insan yaşatır. Ahenk ve estetik gerçek ko­numunu bulur.

Ömer KORKMAZ 2: Gayriihtiyari bir ilişki teb­liğ görevini yerine getirebilir mi sorusuna ya­nıt vererek başlayalım. Evet getirir. Burada “gay­riihtiyarilik” ile bir çeşit imkânsızlığa işaret edi­yor. İlgili dinin dairesi öylesine sağlamdır ki kişi­nin onu aşarak çıkması, dininin yasak ettiği bir­takım fiillerle örülü bir ürün ortaya koyması ihti­mali yoktur ya da olması gereken budur. Sanatçı bu daireden çıkıyorsa bu en hafif ifadesiyle za­aftır. Yani Abdullah senin deyiminle güdük bir sanat faaliyetidir.

Şimdi, sanat din ilişkisine gelince; bugün sa­natsal verimler olarak baktığımız resim, heykel, yapı, şiir ve halkın belleğinde yaşayan söylence­lerin üretim aşamasında, ilk insan toplulukların­dan itibaren dinin itici güç olduğu, bütün sanat­sal faaliyetlerin evvela dinsel doyuma ulaşma amacıyla oluşturulduğunu biliyoruz.

Buradan hareketle, gelişerek(!) günümüze ulaş­mış insanlığın; modern çağın dinden bağışık alanlar ve dinden uzak nesiller yaratma çaba­sı da göz önündeyken (ya da dini şiddetle tah­rip etmesi ) ve bunu büyük oranda başarmış­ken, sanatsal verimlerin de dinden uzaklaşı­yor olmasına şaşmamalı. “Farklı ol!” söylemleriy­le benlikleri beslenen ve tüketimi çeşitlendiri­len insanlık, ilahi olanın değil gününe belki anı­na keyif malzemesi olanın peşine takılmış du­rumda. Dini değerlerin yerine yüzlerce alaka­nın yerleştirildiği, istikametini tayin kabiliyetin­den mahrum olarak “insanın insan için ürettiği sistemlerin yönlendirmesiyle” yaşanılan bir ça­ğın içinden yetişerek, yine bu çağın insanına hi­tap eden sanatçının faaliyetlerinden ne bekle­yebiliriz? Sanatçı ve eseri ve onu talep eden ke­simin bugün dinden uzaklaşmış olduğunu, dinî değerler içerisinde yaşadığını düşünenlerin de bu duruma “sanat” gayesiyle uyduğunu görü­yoruz. Yani algıları yönlendirilmiş insan yığınla­rının içerisinde kalan sanatçı kitleyle birlikte sü­rükleniyor. (Yukarıda söylediklerimizle çelişki gö­rülebilir ancak, sanat gayesiyle buna uyan kimse zaaf göstermiş oluyor demiştik.)

Peki, durum İslam dünyasında nasıl tezahür edi­yor? Günümüzde yukarıda bahsettiğiniz gibi sa­natın tüm yönlerinde Müslüman sanatçının di­ninden neredeyse bağışık ürünlere imza attığı­nı görebiliyoruz.

Gelenekte ise sanatın amacı/işlevi benim göre­bildiğim kadarıyla;

*Resimde derinliğin reddi, hatta ve mimaride kullanılan geometrik ölçüler, musikide usul ve makamlar, şiirde soyutlama ile görünen üretim biçimi ile Allah’ın emirlerine muhalif hareket et­meden dünya üzerinde bir eser bırakma gayre­tidir. (Bırakılan bu eser hayra yol açıcı mahiyette olmalıdır ki “kim hayra bir yol açarsa arkasından gelecek olanların sevabı da kendisine ayrıca veri­lecektir” mealindeki müjdeye mazhar olunsun.)

*Niyazi Mısri’ye; “Âdeme eşyada esma görünür” dedirten, eşyanın suretinden aksedenle oyalan­ma değil özüne dokunarak onda ilahi bir teza­hürü fark edip bunun neşvesiyle aşk tazeleyen ve bu aşkı eseriyle tamamen ifşa edemeyecek olsa da sezdirmeye çalışan tasavvufi algıdır.

*Mevlana’ya büyük eseri Mesnevi-i Manevide 1221 beyitte ayet ve 745 beyitte hadise yer ver­diren öğretme/bildirme gayretidir. Yani iyiliğe sevk kötülükten men etmek arzusudur.

*Yine gelenek ümitsizliği kabul etmez ve her za­man bir çıkış yolu, bir ışık gösterir. Bu durumun en basit örneği olarak bir asa ile çöller aşan, bir post ile dünya gezen, bir dev yardımıyla cadılar yenen masal kahramanlarını gösterebiliriz. Yani sizin yukarıda onlarca kez söylediğiniz trajedi kavramını baştan öldürmek ve insanları ümide sevk etmektir.

*Tüm bunları yaparken edebi gözetmek, ilahi rı­zayı aramak, nefsi terbiye etmek ve yalnız söz ile değil bütün hareketleri ile özümseyerek üret­mektir.

Dünyanın son durağında dahi sonsuz olanı tes­pih etmek için mezar taşlarına Hüvel Baki (Baki Olan Allah’tır.) yazdıran bir geleneğin çocukla­rı olarak bugün biz ne yapmalıyız? Şunları söyle­mek mümkün:

Bugün kendisinin ve eşyanın özüne ulaşamaya­cak şekilde alakaları çoğaltılmış insanlık namı­na bir yol gösterici olamıyorsa, ürettiklerimizin hiçbir manası yoktur. Öncelikle ürünlerimizin bir mesajı taşıması gerekiyor yoksa sanat adı altın­da yapılan ürünler alakaları çoğaltmaktan öteye geçemeyecektir.

Mevlana hazretleri, “biz pergel gibiyiz bir ayağı­mız şeriatta sağlamca durur, öteki ayağımız yet­miş iki milleti dolaşır” der. Bizler de önce ayağı­mızı sağlam basmalı, sonra ulaşabileceğimiz her insana ulaşmak gayretinde olmalıyız. (Örneğin kullandığımız dil, herkese hitap edecek şekilde olmalı!) Şu hâlde üretilen sanat eserinin doygun olması ve hayra yönelmesi gerekir. Doygun ola­cak çünkü herkese ulaşmak için yaptığınız şey yapılanların en iyileri arasında olmalı, hayra yö­nelecek ki şeriata uysun.

Yaptığımız her işte ilahi rızayı gözetmeli, küfür ve küfre meyil ettirecek şeylerden sakınmalıyız. Bunalım yazılabilir ancak ulaştığı yer tatmin edi­ci bir yer olmalıdır. Dinin net olarak yasakladığı şeyleri ise yazmaktan kaçınmalıyız.

Çatışma ile kendini ortaya çıkarmayı marifet bil­meyecek, sükût ile Hakkın hakkımızda vereceği hükmün dünya halkının bir araya gelerek vere­ceği hükümden üstün olduğunu bilmeliyiz.

Ve son olarak en mühim hadise. İşte bu hadise­nin yokluğu yalnız bütün eserleri/mizi değil, bir bütün olarak insanlığımızı hayatımızı noksan bı­rakacaktır. Bu hadise de muhakkak Aşk’tır. On­suz hiç bir şey olmaya imkan yoktur. Zahiren bir şeyler mümkün gibi görünüyor olsa da as­len yoktur. Bizim bakmamız aşkla olmalı, işitme­miz aşkla, düşünmemiz aşkla, yazmamız aşk­la, ibadetlerimiz aşkla olmalıdır. Nihayet aşktan hâli hiç bir hâl düşünülemez. Kaybettiğimiz her ne idiyse dünyada, bize onu bulduracak tek şey aşktır. Umulur ki şu yazdıklarımız dahi aşkın te­zahürleri, arayışın nişaneleri olsun.

Abdullah Kasay – Dikkat, Felsefe Çıkabilir!

 Abdullah Kasay – Dikkat, Felsefe Çıkabilir!

Felsefe bir şey söylemek değil, bir şey söylemeye doğru hareket etmektir.
Bu nedenle “yolda olmaktır” hep.

Vefa Taşdelen  

 

Neşet Ertaş Gönül Dağı’nda “kalpten kalbe bir yol vardır görülmez” dediğinde, Nietzsche; “her söz bir önyargıdır” demiş ve çoktan bu dünyadan yol almıştı. Kalpten kalbe bir yolun olduğunu düşünenler, çoğu zaman sevmenin peşinde giderken, önyargısızca o yolda yürümüş ve sadece yürümüştü. Kimileri de patolojik olarak önyargıyı insana özgü doğal bir zihin faaliyeti olarak görmüş ve hatta “ön” olarak kaldığı müddetçe, “faydalı” olarak değerlendirmişti. Yola çıkamamışlardı yani…

Yukardaki yargıları pek tabi her birimiz fark­lı değerlendirebiliriz. Fakat ne şekilde düşünür­sek düşünelim, “düşünme” eylemi içerisindey­sek, evet: “felsefe çıkmıştır” artık karşımıza. Vefa Taşdelen’in Mahalle Mektebi, Hece, Bizim Külli­ye gibi çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarının  bir derlemesi olan “Felsefeden Edebiyata” kitabı da “zihin açıcı” bir şekilde çıkıyor karşımıza. Vefa Taşdelen bu kitapta, yazma eyleminin “varoluş­sal” irdelemesini yaparken; bizi içinde Aristo, Yu­nus Emre, John Locke, Fuzuli, İlhan Berk, Platon, Kafka, Behçet Necatigil gibi isimlerin bulundu­ğu bir gemiye bindiriyor. Beş bölümden oluşan kitabı değerlendirmeye başlamadan önce ya­zarın bir hatırlatmasını vurgulamam gerekiyor. Farklı zamanlarda yazılan makaleler arasında tekrar eden durumların mevcudiyetini vurgula­yan Vefa Taşdelen, kitabın son bölümündeki Ba­sitin Poetikasında bu durumun kısmen de olsa aşılabilir nitelikte olduğunu söylüyor.

Kitabın giriş kısmında öncelikle yazarın felsefe ve edebiyat ayrımına dair değerlendirmelerini okuyoruz. Felsefe ve edebiyatın zihnin farklı tu­tumları olarak gözükebildiğini, birimiz öykü ya­zarken bir diğerimizin düşünceyi ürettiğini ve­  yahut her iki eylemin de aynı anda gerçekleş­tiğini söyleyen Taşdelen, bunun yansıması ola­rak felsefe içinde edebiyat, edebiyat içinde fel­sefe bulunduğunu vurguluyor. Edebiyatın te­killer alanında iş görürken, felsefenin daha ge­nel daha kavramsal olduğunu, edebiyatın felse­feyi indirgeyip somutladığını, felsefeyi çözün­meye uğratabildiğini ve bununla beraber fel­sefenin bize yaşamdan uzak bir yaşayış sunar­ken, edebiyatın hayatın tam içinde yer aldığı­nı söylüyor. André Gide’in “En güzel duyguların bile felsefede sesi duyulmaz” sözüne yer vererek belki de felsefe ve edebiyat arasındaki bu ayrımı net bir şekilde görmemizi isteyen yazar; bu dü­şüncelerle demir aldığımız limandan ayrılırken şunu da ekliyor: “Fakat tüm bunlara rağmen fel­sefe ve edebiyat birbirinin karşısında değil ya­nındadır hep”. Çoğu zaman, bir yazıyı yazarken ya da okurken dünyanın “edilgen” bir nesnesi olmaktan çıktı­ğımızı hissederiz. Örneğin, ben bu yazıyı yaz­mışken ve siz okurken aramızda oluşan bağ ya da çeşitli yazarlarla çeşitli okuyucuların “interac­tion” tabirini kullandığı bu durum, bir “etkenli­ğe” dönüşmüş olur. Bu etken durumda ise her birimiz kendi değer sistemlerine göre yargıla­ra varır. İşte bu okuma ve yazma eyleminin sa­hası olan edebiyatı “özneli yazılar” olarak değer­lendiren Vefa Taşdelen “Edebiyat ve Varoluş” bö­lümünde; bahsetmiş olduğum değer yargıları­nı “Günümüz sanat anlayışları esinini önemli öl­çüde, peş peşe yaşanan yıkımlarla aklın ve in­sanlığın yüce değerlerine karşı güvenini yiti­ren, bunun sonucunda da rasyonel olanın kar­şısına akıl-dışıyı, ölçünün karşısına ölçüsüzlü­ğü, düzenin karşısına kaosu, mantıksalın karşı­sına absürdü koyan, bu şekilde evrendeki yeri­ni ve anlamını yeniden sorgulama ihtiyacı his­seden çağdaş insanın ruhsal durumundan alır” sözleri ile açıklıyor. Yazma eylemi ile beraber şa­irin, şiirinde varoluşsal bir durumu yorumladığı­nı; romancı ve öykücünün bir varoluşu anlattığı­nı söyleyen Taşdelen: “Yazıda varoluş bilinci en üst seviyeye ulaşır” derken yol aldığımız gemi­nin rotasını çiziyor. İşte bütün bu varoluşsal ne­denlerden dolayı denilebilir ki felsefenin edebi­yata karşı doğal ve içsel bir eğilimi vardır. Tabi şunu da söylemem gerekiyor bu noktada: Sade­ce edilgenlikten kurtulmak için mi yazarız? Bu sorunun cevabını da Vefa Taşdelen, Sait Faik’in “Yazmasaydım çıldıracaktım” sözlerinden örnek­le: “Yazı, bize varoluşu anlama, yorumlama ve bilinçle, bir güzellik duygusu içinde yaşama fır­satı verir. Bu işlevi başka hiçbir varoluşsal etkin­lik yazı kadar yerine getiremez.” şeklinde cevap­lıyor. Sanat ve edebiyat, her ne kadar kurgu, ta­sarım, biçimleme, imge, kuram, poetika vb. gibi kavramlarla yüklenmiş filikalar gibi gözükse de, “meçhul” insanın dalgalarla boğuşurken attığı kulaçları anlamlı kılıyor. Yani hayatın içinden tü­rüyor ve hayatın içine dönüyor. Bunu: “Edebiyat­çı; bir şair, bir öykücü, bir romancı olarak haya­tı yeniden üreten kişidir” sözü ile açan Taşdelen, hayatın etkin varlığı olan siyasetin edebiyat ile ilişkisini de: “Siyaset ve edebiyat arasındaki ilişki, genellikle tek yönlü, siyasetten edebiyata doğ­ru olmuştur.” şekliyle açıklıyor. Şunu belirtme­liyim ki evet siyaset edebiyat için “bir ters akın­tı” maalesef.

Bu bölümde edebiyatın varoluş evrenini yan­sıtan başka bir durumun “acı” olduğunu belir­ten Taşdelen: “Acı, hayal gücünün elinde, insa­nın yeryüzündeki yazgısının dile geldiği bir ifa­de biçimidir. İnsan, edebiyatla uğraşırken acı­sının peşine düşer” diyor. Belki aklınıza gelebi­lir. Acı ile beslenen bir edebiyatı sorgulayabilir­siniz. Bu hususu ise yazar: “Acıyla acıyı yazmak,  acıyı çoğaltan değil, ona estetik bir değer katan, bir anlam boyutu ekleyen, onu insani bir çerçe­ve içine alan, yaşanabilir kılan, giderek mutlu­luk ve olgunlaşma deneyimi haline getiren bir tutumdur. Bu nedenle sadece “edebiyat farkına varılmış acıdır, demek aynı zamanda edebiyat farkına varılmış sevinç, edebiyat farkına varılmış mutluluk, edebiyat farkına varılmış huzur da de­mek tir.” sözleri ile açıklıyor.

Kitabın ikinci bölümü olan “Felsefe ve Edebi­yat” kısmında gündelik hayatla felsefe arasında ne kadar ve ne şekilde bir ilişki varsa, felsefe ve edebiyat arasında da öyle bir ilişki vardır diyor Vefa Taşdelen. Gündelik hayatın edebi türlerde kendini göstermesi ve tip, metafor, tema, imge gibi unsurların felsefedeki tezahürlerini: “Filo­zoflar, her zaman düz bir anlatım yolu benimse­mezler, eserlerinde imgesel ifadelere de yer ve­rirler” sözleri ile açıklayan Vefa Taşdelen, günde­lik hayat ve felsefe ilişkisinin boyutlarıyla da il­gili olarak: “Felsefeyi gündelik hayattan, teori­yi pratikten ayırmak mümkün değildir. Günde­lik hayatın dinamiği içinde teorik bir boyut var­dır. Teori de kendisini bir deneyime, bir yaşantı­ya dayandırır, pratikle geliştirir” diyor.

Bu ikinci bölümde yine, “Metafizik ve Edebiyat: Metafizik Sorundan Metafizik Gerçeğe” isimli başlıkta çok önemli değerlendirme ve tespitler­den oluşuyor. Metafiziğin öteden beri felsefenin temel bir konusu olduğunu ve kimilerinin me­tafiziği bizatihi felsefenin kendisi olarak gördü­ğünü söyleyen Taşdelen, edebiyatın bu düzlem­deki düşünceden farkını: “Edebiyat eserlerinde Tanrı hakkında bir kavrayış, bir teori, kavramsal düzeyde bir bilgi ortaya koyma hedefi güdül­mez; daha çok bir duyarlılık ortaya koyulmaya çalışılır” sözleri ile açıklıyor.

Kitabın bana göre en ilginç bölümü ise “Türler ve İfade Biçimleri”. Türkçe ’de Şiirin Yüklemi Soru­nu Başlığı altında Vefa Taşdelen, “söylemek” ve “yapmak” arasındaki farklara değinirken; bu iki şekilde beliren edebi metinin ya da şiirin; çeşit­li doğalarda ortaya çıktığını ve tanımlarının fark­lı olduğunu ifade ediyor. Ayrıca: “Ne yazmak, ne inşa etmek, ne de söylemek yüklemi, onun üre­tim biçimini poetik zeminini tam olarak aydın­latabilir” derken, söylemenin yazmayı önceledi­ğini ifade ediyor. Buradan yine İlhan Berk’in “Sö­zün silindiği; anlamı da saptamanın neredeyse olanaksız olduğu yerdedir şiir” sözlerine yer ve­ren yazar: “Bir söyleme biçimi olarak şiirde sa­nat ve zanaat iç içedir. Bir inşa biçimi olarak şiir­se ‘şiir mühendisliği’nin bir ürünüdür. Bu işin bil­gi, teknik ve pratiğine sahip olan kişi, demirden, betondan, tuğladan bir binayı inşa eder gibi sözcüklerle şiirin inşa eder. Bunun için yoğun, ti­tiz ve sabırlı bir şekilde çalışması gerekir” diyor. Edebi türlerle felsefi örneklemelerin devam et­tiği bu bölümde karşımıza “masalları” koyuyor Vefa Taşdelen. Felsefeden önce mitolojinin var­lığına değinen yazar, felsefi söylemin bazı kişile­re zor, soyut, anlaşılmaz ve pratik değeri olma­yan şekilde geldiğini, bundan hareketle de filo­zof söylemlerin masalımsı öğelerin barındırdığı­nı vurguluyor. Bunu: “Bazı filozoflar söylemlerini yumuşatmak ve anlaşılır kılmak için farklı tarzlar denemişlerdir. Bunlardan biri eğretileme/istia­re (metafor) yöntemidir. İşte, felsefede masalım­sı ögelerin yer alması, konunun daha iyi anlaşıl­ması amacına yönelik, denilebilirse, bir ‘örnek’ ve ‘temsil’ dir” sözleri ile açan Vefa Taşdelen bir hatırlatmayı da ihmal etmiyor: “Masal felsefe de­ğil, felsefe öncesidir”. Bu bölümde yine “mektup” ve “biyografi” gibi türlerden örnekler karşımıza çıkıyor. Hangi tür ya da ifade biçimi olursa olsun hep “varoluş” çabasının ya da yansımalarının te­zahürleri olarak karşımıza çıkan bu olgular, fel­sefeden edebiyata giden yolu “aşikâr” kılıyor. İçinde filozof ve yazarlarla dolu gemi hızla yol alırken Vefa Taşdelen’in şu sözüne değinmem gerekiyor: “Yaşam ironik bir çabadır”. Bunu: “As­lında insanın yeryüzündeki bulunuşunda, haya­ta bağlanışında baştan sona ironi vardır. İnsan gerçeği gizleyerek varoluşunu sürdürür. Bulun­duğu hali yadsıyarak, kendi fanilik özünü örte­rek, varoluş gerçekliğini maskeleyerek yaşama­ya çalışır” gibi cümlelerle açıklayan yazar, yine de tüm bunlara rağmen insanın “dünyanın boş” olduğunu söylediğini aktarıyor.

Edebiyat eğitimine dair yazıların olduğu dör­düncü bölümde “Edebiyat Eğitimi: Hermeneutik Bir Yaklaşım” başlığında Vefa Taşdelen, edebiyat eğitimin öncelikle sanat eğitimi olduğunu akta­rırken, “Öğrencinin bir takım bilgilerin yanında, okuma sevgisini, orijinal eserlerle yüzleşme bi­lincini, bu şekilde kendi edebiyat bilgisini üre­tebilme yetkinliğini kazanmasının” sanat eğiti­mi ile mümkün olabileceğini vurguluyor. Ayrıca: “Edebiyat eğitiminde, öğrencinin başarısı, ken­disine dikte edilen tek ve değişmez anlamı anla­masında değil, kendi anlamasını, kendi koşulları içinde gerçekleştirebilmesinde, bu şekilde ken­di bilgisini ve yorumunu üretebilmesinde aran­malıdır” diyor. Edebiyattan önce edebiyat eğiti­minin önemine vurgu yapılan bu bölümün üze­rinde tekrar tekrar durulması gerek. Vefa Taş­delen de eminim ki kitabı derlerken bu bölü­mü önemli görmüş olmalı. Zira Sartre’ın: “Söy­lediğim şeylerden hiç biri, söylediğim şeyle bü­tünüyle ifade edilmiş değildir” sözlerini düşüne­cek olursak edebi ifadelerdeki zenginlik, çok an­lamlılık kimi zaman da belirsizlik; anlama, tanı­ma, yaklaşma, idrak etme tutumlarımızla doğ­ru orantılıdır. Bundan hareketle de denebilir ki; bu çok çeşitli yorumları yapabilmemiz için “ede­bi eğitim” önemli.

Kitabın son bölümü ise “Basitin Poetikası”. Ge­nelde çocuk edebiyatı ile ilgili yazıların bulun­duğu bu son bölümde Vefa Taşdelen şöyle bir soru soruyor: “Çocukluk büyüklerin giderek ya­bancılaştığı ‘farklı bir dünya’ ise, yazarın bir ye­tişkin olarak, bu yabancılığın üstesinden ge­lerek çocukluğa ulaşması ve onu anlaması na­sıl mümkün olacaktır?”. Yine yazarın bu sorunun hermeneutikle ilgisini okuduğumuz kısımda şu cevapla karşılaşıyoruz: “Bu dünyanın kendine özgü dilini ve mantığını kavramak, çocuk ede­biyatının başarısını da gösterir. Ama bu mantı­ğın ne kadar az anlaşıldığı, yetişkin mantığı ile yazılmış ürünlerde görülebilir”. Çocuk edebiya­tı ile felsefe ilişkisini de şu şekilde açıklıyor ya­zar: “Çocuk edebiyatı da çocuğu anlayan edebi­yattır. Onun alanı da, sınırı da çocukluktur. Başlı­ca gerekçisini çocuğa ait olan dünyanın (çocuk­luğun) anlaşılmasında bulur. Bu anlama biçimi, bir çocuk edebiyatının olanağıdır, olabilirlik koşu­ludur”. Ayrıca, “Çocuk edebiyatçısının hermene­utik işlevi, çocuğun dünyasındaki kapalılığı aç­mak, gizliliği ifşa etmek ve yabancılığı aşina kıl­maktır” sözlerini söyledikten sonra bir hatırlat­mayı da ihmal etmiyor: “Çocuğu sevmeyen ve geleceğe dair umutları olmayan bir kişinin ço­cuklar için yazmasının ikna edici bir nedeni ola­maz”. Yine “Çocuk Edebiyatında Yalınlık İlkesi” ve “Yeni Teknolojilerin Çocuk Edebiyatı Üzerinde­ki Etkileri: Eleştirel Bir Yaklaşım” üzerinde hassa­siyetle durulması gereken başlıklar. Denebilir ki bu son bölüme dair, “çocuk padişahı bile attan indirir” cümlesi çocuk edebiyatının hayati öne­mini vurgulamaya yeter. Vefa Taşdelen de bu önemi vurgulamak adına, çocuk edebiyatının felsefesinin doğru kavranması noktasında geniş bir perspektif sunmuş bize.

Felsefe ve edebiyat ilişkisinin her yönü ile kav­ranması adına titizlikle hazırlanan makaleler ve yazıların derlemesi bu kitap, aslında yolun so­nunda ne olacağını göstermiyor bize. Yazının başında kullandığım epigraf sanırım bu düşün­cemin iyi bir özeti ki Vefa Taşdelen de bunu sü­rekli vurguluyor: “Felsefe yolda olmaktır hep”. Fi­lozof ve yazarlarla çıktığımız bu yolculuğun bir sonu yok gibi gözükse de belki şunu söyleyebi­liriz: Kamaramızda Neşet Ertaş ya da Nietzche ile yolculuk yapmak tamamen bize bağlı. Çünkü dünyayı algılayış biçimimiz her zaman farklı ola­caktır ve ister okuyucu, ister yazar olalım her bi­rimiz kendi “varoluş” seyrini çizecektir.

Abdullah Kasay – Bizim Şarkımız

Abdullah Kasay – Bizim Şarkımız

Necip Fazıl Kısakürek’i vefatının 30. yılında anma etkinlikleri kapsamında hazırlanan eserlerden biri de Bizim Şarkımız (Necip Fazıl Nefesi) isimli kitaptı. Öğrenciler için hazırlanan dört eserden biri olan kitapta, gençlerin Üstad ile kuracakları gönül birliğinin köprüsü, İbrahim Demirci’nin kalemi ile inşa ediliyor. İbrahim Demirci bu çalışmasında Necip Fazıl’a büyük bir vefa örneği gösterirken; edebiyat anlayışı gereği de toplumsal bir tavır, duruş ve eylem gerçekleştiriyor.

Bizim Şarkımız bir solukta okunmasına karşın; yoğunluğu açısından tekrar tekrar üzerinde durulması gereken bir kitap. Son zamanlarda edebiyatın tüm şubelerinde yaşanan dil, tutum ve anlatım çıkmazlarına karşın; Necip Fazıl’ı anlamak ve anlatmak adına ortaya konulan bu eser, nitelik tanımı için de önemli…

Necip Fazıl şiirinin kendinden çıkan, bir müddet dışarda soluklanarak tekrar kendine yönelen, bir ben dilinin şiiri olduğunu biliyoruz. Bu ben dilinin tanımını yaparak sözlerine başlayan İbrahim Demirci; bunun egodan farklı bir ben olduğunu hatırlatıyor. Bu dilin nasıl kurulduğunun anlatıldığı ilk bölümde, şairin gençlik yıllarındaki ses örneklerini görüyoruz. Bu seslerin içinde şehirde bunalmış bir adam karşılıyor bizi. Çığlık atan, korkan, ağlayan; çan sesini ayak sesine karıştıran bir şairin buhranlarına tanık oluyoruz. İlerleyen yıllarda ise o şairin, insanı doğadan ve Tanrı’dan uzaklaştıran modern şehirlerden kaçtığını; geometrinin, makinenin ve gürültünün tutsaklığına karşı, özgürlüğü dağlarda aradığını görüyoruz. Tam da bu noktada 1931 yılında kaleme alınan “Dağlarda Şarkı Söyle” şiirini örnek veren İbrahim Demirci, şairin sanat istikametindeki seyrine mim koyuyor. Necip Fazıl’ın dağlara böylesi yönelişini; kendi bohemliğini, mürit ve derviş ruhuyla hiç kavga ettirmeden birleştirmesinin ustalığı olarak tanımlıyor. Bununla ilgili olarak: “Şairin ‘azatlık ufku’nda rastlandığını belirttiği dağlar, bir çeşit semboldür; insanı doğadan, toplumdan ve belki kendisinden bile kurtulup özgürleşerek, metafizik ile buluşmasına yardımcı olan, yücelerle, yücelikle, yücelişle temasını ve alışverişini kolaylaştıran bir geçit, bir sığınak, bir eşik, bir yol ağzı” diyor. Necip Fazıl’ın hayattan kaçış için dağ ile münasebet kurmasını; metafizik bir eşikte durması olarak yorumlayan Demirci, bunun izlerinin daha erken yıllarda da görüldüğünü aktarıyor. Şairin 1926 yılında yazdığı “Yunus Emre” şiirini örnek verirken Yunus Emre ile Necip Fazıl arasındaki kuvvetle bağa da vurgu yapıyor. Bunu: “Sakarya nehri kıyısında gezen Yunus Emre’nin şiirleriyle, Sakarya’nın kardeşleri olan cömert Nil ve Yeşil Tuna’ya kadar uzanan Osmanlı fetihlerini gerçekleştiren ve ‘ardına çil çil kubbeler serpen ordu’ arasında çok derin ve kopmaz bağlar vardır. Necip Fazıl Kısakürek, bu bağları görmüş ve hem eserlerine hem hayatına bütün boyutları ile yansıtmaya çalışmıştır” sözleri ile aktarıyor. Kitabın bu bölümünde Necip Fazıl şiirindeki ses-nefes örneklerini okurken; egodan sıyrılamamış bir dille yazılan niteliksiz ürünleri anımsadım. Sanırım günümüz şiirinin ya da diğer edebiyat ürünlerinin içeriksel yoksunluğunun nedeni; sıkıntı ya da mutluluğu dışa dönük bir alanda aramaya kalkması, bir çeşit ben dilini kendi ruhundan koparmasıdır. Bunu; edebi mecradaki damar tıkanıklığını açacak metafizik bir soluğun olmaması olarak da değerlendirebiliriz. Kitabın nitelik tanımı için önemli bir çalışma olduğunu söylemiştim. Necip Fazıl’ın edebi niteliğini bu yönelişlerin belirlediğini gördükten sonra günümüz edebiyatı için gereken soluğun da ancak kendini içte arayan bir yolculukla mümkün olabileceğini söylemeden geçemeyeceğim.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde “Şair” Necip Fazıl’dan ayrı olarak; bir aksiyon adamı, iyi bir hatip, tarihle bağları kuvvetli bir şahsiyet portresi çiziyor İbrahim Demirci. Necip Fazıl’ın Batılılaşmaya, Batıcılığa, Batı uygarlığına karşı olmasına rağmen, batıyı bütünüyle önemsiz ve değersiz bulduğu anlamına gelmediğinin de altını çizen yazar; Özlediğimiz Neslin Vasıfları isimli konferanstan örnekler veriyor. Bu konferansta Napolyon’un gözü karalığına dem vuran Üstad’ın: “Bizim gençliğimiz mutlaka gözü kara olacak; ama hesaplı gözü karalık, delice değil…” sözlerine yer veren Demirci burada gençler için bir örneklem ortaya koyuyor. Tabi İbrahim Demirci burada aslında sanatçılara da mesaj veriyor. Günümüz sanatçısının Batı eksenli sanat algısı oluşturduğu ve bu doğrultuda ürünler ortaya koyduğu bu dönemde; özü, çevresi, kültürü itibarıyla İslâm’ın varlığından tamamen kopmaması noktasında, bu örneği iyi okumak gerekiyor.

Kitabın Necip Fazıl portresi çizmeye devam ettiği bir başka bölümde yine onun yaşadığı dönemin izleri karşılıyor bizi. Tarihi bağlarından koparılmış bir medeniyetin tanıklığını yapan Necip Fazıl’ın çeşitli gerekçelerle üretilen saptırmaları bertaraf etme çabalarını görüyoruz. Elbette çoğumuz, medeniyetlerin tıpkı insanlar gibi kimlik problemi ile karşılaştığına şahit olmuştur. İnsanın medeniyet inşa edici rolü, bu kimlik buhranının medeniyette de teşekkül edişine kumaş biçmiştir çoğu zaman. İşte bununla ilgili İbrahim Demirci; Necip Fazıl’ın dünyanın ve maddi olanın künhüne inilmeyecek kadar yüzeysel olduğunun farkına varışını aktarıyor. Para ve mülkiyet cinsinden sahip olduğu her şeyi, onu hükümsüz kılarcasına oyunlaştırdığını söylüyor. Aslında burada Necip Fazıl portresi ile İbrahim Demirci portresini de bir arada değerlendirmek gerekiyor. Necip Fazıl tüm edebi eserlerinde bir şey öğretmekten ziyade kendi yaşantısının izdüşümlerini ortaya koymuştur. Bu noktada İbrahim Demirci şahsiyetini de bu minval üzerine değerlendirmek doğru olacaktır. İbrahim Demirci’nin bu çalışmasında Necip Fazıl’a büyük bir vefa örneği gösterirken; edebiyat anlayışı gereği de toplumsal bir tavır, duruş ve eylem gerçekleştirdiğini söylerken aslında tam olarak bunu kastetmiştim.

Şiirin iç yapısıyla dış yapısı arasında bir uyum bulunması gerektiği düşüncesinden hareket eden Necip Fazıl Kısakürek, aslında bunu sadece şiiri ile sınırlı tutmamıştır. Tüm edebi yaşantısında bu uyum üzerine bir varlık ortaya koymuştur. Kitapta bununla ilgili olarak onun şiirinin hafızaya kolay raptolunan yönünün iç bütünlüğe uygun bir dış dizayn ile mümkün olduğunu okuyoruz. Bu dış dizayn aynı zamanda tüm edebi ürünlerini kapsamış, ruhundan, hissiyatından ve düşüncelerinden ipuçları sunmuştur. İbrahim Demirci, Necip Fazıl’ın şairliğindeki tamamlanışın, mütefekkirliğine olan etkisini vurguluyor. Mustafa Miyasoğlu’nun da dediği gibi “Biri olmadan diğerini anlamak veya yorumlamak kabil değildir: Şiir ve fikir öylesine birbiriyle iç içedir Necip Fazıl’da”. Denilebilir ki Necip Fazıl Nefesi şiir söylerken, fikri çağıldamaları Bizim Şarkımızı seslendiriyor. Aslında İbrahim Demirci kitabın ismini böyle koyarken, şahsiyeti üzerinden tabiri caizse bir Necip Fazıl diskografisi ortaya koymuş. Çünkü Necip Fazıl’ın kavramlarla yazdığı şiirleri; fikirlerinin, oyunlarının, düzyazılarının semantik fonksiyonunu yerine getirirler. İbrahim Demirci’nin okuyucu da bu yargıyı oluşturmak adına titiz bir çalışma sergilediğini burada özellikle vurgulamam gerekiyor.

Bir ömre olabildiğince çok şey sığdırmaya çalışan, velûd bir yazardır Necip Fazıl Kısakürek. Bir çok mecrada bir çok fikri dile getirmiş, çağrıda bulunmuştur. Kitabın son bölümlerinde yine Necip Fazıl’ın “Erken Gel” şiirindeki çağrı ile karşılaşıyoruz:

“Ey genç adam, yolumu adım adım bilirsin!
Erken gel, beni evde bulamayabilirsin!”

İbrahim Demirci bu şiiri bize hatırlattıktan sonra şunları söylüyor: “Şiirin kaleme alındığı 1975 yılının gençleri arasında bu çağrıyı işitenler, bu çağrıya uyanlar oldu mu, bilmiyorum. Ama 2013 yılının gençleri, onun yolunu adım adım bilmek ve evine değilse de, eserine ulaşarak onunla tanışmak, onunla gönüldaş olmak imkân ve fırsatına sahip bulunuyorlar. Bu imkânı değerlendirmek, bu fırsatı kaçırmamak gerekiyor”.

İbrahim Demirci’nin bu çağrısına kulak vermek gerektiğini anımsattıktan sonra; Necip Fazıl’ı vefatının 30. yılında anma etkinlikleri kapsamında ilköğretim öğrencileri için Vural Kaya’nın Necipcik, ortaöğretim öğrencileri için Mehmet Harmancı’nın Amcamız Necip Fazıl ve üniversite öğrencileri için Duran Boz’un Büyük Doğu’nun Ruhu isimli kitapları hazırladığını ekleyim. Necip Fazıl’ı anlamak ve anlatmak adına özveri ile hazırlanan bu eserlerin hepimize faydalı olması dileğiyle. İyi okumalar.

Abdullah Kasay – Bıçak

Abdullah Kasay – Bıçak

Son dersim. Köyü avucu içine almış gibi duran dağların tepelerinden buğu kalkıyor. Gittikçe soğuyan hava, titreşerek biriken bulutlar ve yanakları pembeleşen ufuklar… Belli ki kar yağacak. Tayinim çıkalı nerdeyse bir yıl oldu ama hala alışamadım buralara. Pencereden her bakışımda değişmeyen manzara, biraz daha uzak kılıyor sanki beni bu yere. Çocuklar resim yapıyor. Dışarısı içime benzerken, onların resimlerinde hala güneşler doğuyor… Bir müddet sessizce onları izledim. Kâğıtlarında kurdukları hayaller büyümeden zil çaldı. Ödevlerini tembihledim, son sözlerimi söyledim. Sesler birden kirli duvarlardan boşaldı. Köyün dışına kurulan okuldan geriye, içimi burkan tozlu bir gölge kaldı. Masamı toplayıp eşyalarımı aldıktan sonra okuldan çıktım. Lojmana giden eğri büğrü yollarda bir sonraki adımlarımı hesaplayarak, yorgunluğumu eksilterek yürüyorum. Kaygan ve kaygı tutmayan hava, kapalı gişe oynayacak bu akşam da. İçimden gurbet türküleri geçiyor, evin yolunu tutmuş çocuklar el ediyor, gülümsüyor, gelip sarılıyor. Köşeyi dönünce bir sigara yakıyorum. Okuldan uzaklaştıkça yavaşça kendime dönüyorum. İşte bahçe kapısı, işte ruhumun içine girer gibi girdiğim kâgir yapı!

İçerisi dışarıdan soğuk… Birbirine yapışacak kadar yaklaşan duvarların çevrelediği eşyalar donuk. Bir titreme aldı içimi. Kara betona, buz tutmuş göl üstüne adım atarcasına bastım. Elektrik yine yok. Odun ve kömürleri yığdığım antrenin köşesine gidip kuru dalları kucakladım. Soba, alevden atlarını koşturarak bir solukta kırdı soğuğu. Duvarlar genişledi, eşyalar canlandı. Tatlı, insanı içinden tutan bir sıcaklık evin her köşesini kucakladı. Dün akşamdan yaptığım yeşil fasulyeyi hızlıca kaşıkladım. Sobanın üstündeki alüminyum çaydanlığa koyduğum su çoktan kaynamıştı. Gidip özene bezene bir çay demledim. Bu dağ köyünde küçük işlere büyük anlamlar yüklemeyi öğrenmiştim. Hiçbir iş yapmayıp düşüncelere daldığım zamanlarda bile acele etmiyordum. Çay bardağını elime alıp pencerenin önündeki kerevete kuruldum. Duvardaki tozlu saate baktım, ezana daha çok var. Arsız bir rüzgâr esti, açık bahçe kapısının ince tahta gövdesini ırgaladı, tozu önüne katıp evler arasında savruldu. Akşam Bedri ağabeye gitsem, kaç gündür çağırıyor adamcağız. Boş durmak içime dokundu, eğilip masanın üstünde duran doksan dokuzluk tespihi aldım. Gözlerim ile tüm ayrıntılarına vakıf olduğum manzaranın her parçası ayrı bir hal aldı zikre başlayınca. Ağaçlar, evler, eve tutunmuş kuruyan asma ve tahta bahçe kapısı vecd ile yere eğilip kalktı sanki. Ruhumun en izbelerini kavrayıp yücelten bu hâlin verdiği huzur ile bildiğim tüm sıkıntılar, menfi olaylar hayra döndü. Tespih elimde döndükçe, içimde dert namına ne varsa boncuk boncuk boşluğa döküldü.

Ateş geçmişti. Sobaya birkaç odun attım. Kömür koyduğum küçük kasaya baktım, nerdeyse bitmiş. Birazdan kalkıp doldururum, geceleri felaket soğuk oluyor. Çayımı tazeledim. Tutup bir de sigara yaktım. Dışarda kar başlamış. Çobanlar sürülerini getiriyor. Çoğu öğrencim. Arkalarında da Meczup Nurettin, köpekleri peşine takmış geliyor. Bu havada üstünde yine yazlık giysiler var. İlk görüşten beri bu adam, bu köyde kimsenin vaslına eremeyeceği bir dünyaya aitmiş gibi geliyordu bana. Köyün dışında delik deşik, köhne bir kulübede yaşıyordu. İşi gücü, kimi kimsesi yoktu. Köylünün söylediğine göre ana babası çok küçükken ölmüş. Bir başına sağda solda büyümüş. Dışarıdan bakınca deliden farksız gelirdi insana. Gece gündüz kar boran demez dağlarda, kırlarda dolaşır; bazen de günlerce kaybolur, kimseye gözükmezdi. Çocukların korktuğu bu ilginç adama, köyün büyükleri ayrı bir gözle bakıyordu. Kimine göre türlü kerametler gösterirmiş. Hakkında birkaç hikâye de duydum. Birinde kasaba yolunda denk gelir köylüler. Elinden tutup arabaya bindirmek isterler, binmez. Kendi kendine mırıldanarak çekip gider. Köye gelip bakarlar çeşmenin başında ayaklarını yıkıyor. Yahu bu yayan nasıl çabuk geldi bizden önce diye, birbirlerine sorarlar. Akıl sır ermez. Bu olağanüstü havasını, kendisi ile konuşunca tümden hissettirir. Öyle latif, derin laflar eder ki insana parmak ısırtır. Hele dini konularda söyledikleri… Çevre köylerden gelirler kimileri, tutup konuşturmak isterler. Karşısındakini süzer, beğenmezse konuşmaz. Öylece ayrılır yanlarından. Bazen geç vakitlerde büyük elleri ile kapımı yumruklar, misafir olur bana. Kuzinenin yanına, çıplak betona oturur. Acıktım hoca, der. Yediririm, içiririm. Hangi halde olursa olsun karışmam hiç. Kimi zaman uzun bir sohbete başlar. Nerden öğrenmiştir bu dağ başında bunları bir türlü anlayamam. Kimi zaman da saatlerce konuşmadan oturur, derinlere dalar. Yatıya kaldığı vakitlerde bakarım benden evvel kalkmış, dikilir başımda… Bazen de kafası eser sabahı beklemeden kalkıp gider.

Elektrik geldi. Nurettin de evin önüne… El etti bana. “Aleykümselâm”. Nasıl da derin bakıyor göğe, beklediği bir haber var gibi. Uzun süre ardından baktım. O önde, köpekler peşinde. Tırmandılar köhne kulübeye. Evin içinde gezindim, eski bir dolaptan bozma kitaplığıma baktım. Birkaç kitaba dokundum. Canım bir şey okumak istemedi. Kalkıp güğümde ısıttığım suyla küçük lavaboda abdest aldım. Gelip yeniden pencerenin önüne oturdum. İnce ince biriken karın üzerine karanlık hoyratça çöktü. Ezan okunmak üzereyken paltomu giyinip çıktım. Ayaza fazla tutulmamak için hızlı adımlarla camiye yürüdüm. Yolda hep bildik insanlar, çoğu ihtiyar, titrek adımlarla gelip saf tutarlar. İmamız Fahri, bu köyün adamı. Ne kadife sesi var. Namaz sonunda bir el kavradı omzumdan. Baktım Bedri ağabey, hal hatır sordu. Bırakmadı beni. Zaten niyetliydim, misafiri oldum. Duvarları halılarla kaplı misafir odası sıcacıktı. Üşümüşüm, kalkıp sobada ellerimi ısıttım. Bedri ağabey içeri girip çıktı, sigara tuttu. Raftaki radyoyu açtı. Haberler… Herkesten ve her şeyden uzak bu coğrafyada, anlatılanlar hiç gerçekçi gelmedi bana. Kar altında gittikçe silikleşen bu köydekilerden başka kimse yoktu sanki dünyada. Yalnız biz vardık ve biz herkesten yalnızdık. Bedri ağabeyin küçük kızı utanarak içeri girdi. “Hoş geldin öğretmenim”. Sofrayı serdi. Peşinden yemekleri getirdi, yedik. Sobanın tatlı mırıltısı, sıcak hava ve Bedri ağabeyin aynı tondaki sesi tümden gevşetti beni. Göz kapaklarım söz dinlemez oldu, gittikçe aşağı sarktı. Uyumuşum meğer çok utandım. Bedri ağabey aldırmadı, en tatlı uykular bunlardır deyip geçti. Hoş bir sohbet tutturduk. Güngörmüş adamdı doğrusu, cahilliğin izleri pek yoktu üzerinde. Çay içtikten sonra müsaade istedim.

Dışarıda köpekler uluyor, içim ürperdi. Köydeki cılız ışıklar bir bir sönüyordu. İçeri girmeden depodan birkaç kütük çıkartıp kırdım. Kömür çuvalını yanıma katıp eve girdim. Sobayı yeniden alevlendirdim. Kur’an’ı alıp birkaç sayfa sesli okudum. İnsanın kendi sesinin yankısına kulak vermesi yalnızlığını yüzüne vuruyor. Evin içinde birkaç tur döndüm, yapacak bir iş bulamayınca yatağımı sermeye koyuldum. Tam bir saate yakın aradığım uykuyu bulmuştum, kapı çalındı. Hayırdır bu saatte? Ses verdim, Nurettin’miş… Köpekleri deponun önünde duruyor. İçeri buyur ettim, üstünde sadece ince bir mintan. Eli yine de sıcacık. Gelip sobanın yanına oturdu. Belli ki karnı aç. Kalktım üç yumurta kırdım, çay koydum. Zeytin, peynir, ne varsa dizdim sofraya. Usulca yedi. Çay kattım, içti. Karnı doyunca elini çekti sofradan, kafasını eğip uzunca bir şeyler mırıldandı. Kulak verdim, anlayamadım. Oturup yazsam mı şu adamın dediklerini? Anlat hele dedim. Cevap vermedi, kalkıp lavaboya gitti. Sobanın üstündeki güğümü götürdüm, garibim şu soğukta buz gibi suya el sürmesin. Baktım abdest alıyor, istemedi sıcak suyu. Gelip sandalyeye oturdu. Sesi insanın içini tanır gibi, uzaklara alıp götüren bir tonda. Çok konuşmadı; ama anlattıkları yetti doğrusu. Uyku çöktü üzerime yine. Yatağını nereye sereyim dedim, kuzinenin bitişiğindeki çıkıntıyı gösterdi. “Sen yat hoca, benim işim var daha” dedi. Arkamı dönüp yattım, ne yapacak acaba çok da merak ediyordum yine de uykuya yenildim. Ne kadar vakit geçti bilmiyorum. Bir ara gözümü açtığımda ışık halen yanıyordu, tepemdeki gölgeye doğru hafif döndüm. Elindeki mutfak bıçağını bana doğru uzatmış Nurettin öylece duruyor. Bıçak gittikçe yaklaştı; korktum mu, korkmadım mı bilemedim. Nasıl olduysa yeniden dalmışım. Ezan sesine uyandım. Baktım gitmiş. Yatağı hiç bozulmamış, yatmamış bile. Dışarı baktım köpekleri de yok, tüm izlerdi de kar çoktan silmiş. Gidip abdest aldım, bıçak öylece masanın üstünde duruyordu.

Abdullah Kasay – Sanat Bizim Neyimize

Abdullah Kasay – Sanat Bizim Neyimize

Eleştirmen Ömer Lekesiz ’in Batı sanatı, İslâm sanatı, mevcut sanat ortamı üzerine Yeni Şafak gazetesinde yazdığı yazılardan yapılan seçmeler ile sanat adına çeşitli ortamlarda yaptığı değerlendirmelerden oluşan “Sanat Bizim Neyimize” adlı kitabı haziran ayında Profil Yayınları arasından çıktı.

Kitabın ismindeki ironi, sanat kavramı üzerine yazarın tecrübelerinden oluşan gerçekleri vurgulama açısından okuyucunun dikkatini çeken unsurlardan biri. Ömer Lekesiz, “Sanat Bizim Neyimize?” sorusunu, sadece edebiyat üzerine değil; resim, hat, tezhip ve mimari de dahil olmak üzere bütün sanat dallarına sorarak, bu mecrada göz ardı edilmiş, üzerinde konuşulmamış konuların derinine inerek tespitlerini okuyucu ile paylaşıyor. Modern şiir, yeni roman dili, poetikalar, kuramlar vb. hususların hararetle konuşulduğu son dönemde, tam da bu hususlar üzerine zihin esnemesi yaratacak böylesi bir kitabın ortaya konulmuş olması yerinde oldu doğrusu.

“Sorunlar, Sorular ve Tespitler”, “Görsel Sanatlar” ve “Edebiyat”  şeklinde üç bölümden oluşan kitapta yazarın öncelikle sanatın tanımına dair değerlendirmelerini görüyoruz.  Sanatın bizdeki karşılığının duygudan ziyade, imal etmeye yönelik olduğunu vurgulayan yazar sanat ve zanaat farkı olarak sanatçının kimliği ekseninde şekillenen, İslâm bağlamında oluşturulacak sanat algısının nasıl olması gerektiğine dair tespitlerini sıralıyor. Bu düzlemde “bizdeki sanatın” sınırlarını belirleyen, esasında sanatın olmadığı farklı bir algılayış ortamında, niteliği ne olursa olsun “faydacı” bir sanatın tespitini yapmış Lekesiz. Bu faydacılığı gerçekleştirmesi ve zaman içinde değişen ihtiyaçları karşılaması için değişmiş gibi görünen sanatın hat, tezhip, minyatür gibi alanlardaki bariz tesirinin örneklerini gördüğümüz yazılarda; mananın, tefekkürün, ahlakın olmadığı sanat ortamındaki sorunların temel sebeplerini irdelemiş.

Bilimin her şeyi mekanikleştirdiği, buna karşılık insani özü korumak için yüceltilmek zorunda kalınan sanatın, kendi kendisinin putu oluşuna seyirci kalmak zorunda olduğumuz bu dönemde; Müslüman sanat çizgisini “hem Mümin aklını parlatmak, hem de sanatçı kibri içermeden Allah sevgisini yansıtmak” şeklinde belirleyen Lekesiz, sanatımızın kulluk üzerinden değil, mezkûr kabuller üzerinden şekillendiğini de hatırlatmayı ihmal etmemiş. Bu şekillendirmeye maruz kalan sanatta, günümüz sanatçısının batı eksenli sanat algısı oluşturduğu ve bu doğrultuda ürünler ortaya koyduğu gözlemini yapsak da; özü, çevresi, kültürü itibarıyla İslâm’ın varlığından tamamen de kopabildiğini söyleyemiyoruz. Salt sanatta değil her alanda bizim batı ile münasebetimizin bu minval üzerinden evrildiğini, biçimlendiğini biliyoruz, yaşıyoruz. Bunun sentez şeklinde algılanmasının da doğru olmadığını, ihtiyacımız olanın sentez değil, Batı kültürünü kuşatmak ve aşmak olduğunu belirten Lekesiz; bunun önündeki çıkmazlarla ilgili de ilginç örnekler sunuyor.  Batılı sanat algısının son yıllarda doğrudan İslâm evreninde şekillenmiş sanatlara (hat, tezhip, minyatür) kapı aralamasının, doğrudan ilgisinin bu anlamda hangi temele oturması gerektiğini sorgulatıyor bize.

Yaratıcı yazarlık tutumuna ilişkin eleştirilerin, devletin sanata karşı hangi yönde tutum içinde olması gerektiği gibi konuların yer aldığı ilk bölümde bunlar dışında realizmin bizdeki karşılığı ile batıdaki karşılığı arasındaki belirgin farklara vurgu yapan yazar, batı realizmi ile sanatımızı modernleştirmeye çalıştığımızın yanılgısını ortaya dökmüş. Yine batı eksenli olarak Hak’tan bağını kopartmış insanın zihni kirliliğini, aklın sınırlarını keşfe çıkma yanılsamasıyla baş tacı yapmamızın ve bunu da “modernlik” olarak telaffuz etmemizin ne denli tehlikeli sularda yüzdüğümüzün kanıtı olarak karşımıza koymuş. Burada Lekesiz ’in tiyatroya dair tespitlerini de es geçmemek gerek. İslam kültüründe trajedinin yokluğu ve de mizahın salt komedi olmayışı tehlikeli sularda “tiyatro” akıntısıyla da karşılaştırıyor bizi.

“Görsel Sanatlar” başlığı altında, ekseriyetle resim ve minyatür alanına dair yazıların yer aldığı ikinci bölümde Ömer Lekesiz; İslami kesimin benimsediği sanatın, ilk başta geleneğine sahip çıkma, kendi kültürünü yaşatma amacıyla ortaya çıkışından sonra, ikonite ve seçkinlik vasfı yüklenerek tedavül edilişini ele almış.  Bununla beraber İslam’da tasvir yasağının bizde resim sanatını engellediğine dair yanılgıları bertarafla uğraşan yazar sergi ve galeri gibi sanat ortamlarındaki protez mantığı tarihsel süreçte yaşananların tezahürleri olarak aktarıyor. Bunu “Tanzimat’tan bugüne kadar geçen zamanımız tam bir kayıp zamandır ve batılılaşma ne de uluslaşma sürecinde net olarak tanımlanabilir bir sanatla temsil imkânına sahip olamadık” sözleri ile vurguluyor.  “Elinin mürekkebiyle minyatüre karışan” ifadesini kullanarak, mevcut ortamda yer edinen “sanatçıların” varlığından dem vuran Lekesiz; bitmek bilmeyen sorular ve sorunlar yumağına sarıyor kendini.

Yazarın daha çok incelemelerinin bulunduğu “Edebiyat” başlığını verdiği son bölümde yer alan “Hızırla Kırk Saat Şiirinde Kültürel İmgelerin İhyası ve İmhası”, “Mustafa Kutlu’nun Hikâye Poetikası” ve “Esir Şehir Üçlemesi: ‘Geldik Yol Ayrımına” üzerinde hassasiyetle durulması gereken başlıklar. Şuurun şiirden önce geldiğine vurgu yapılan bu bölümde “Kendini bilen Rabbini bilir” hükmünü içeren Müslüman idrakinin özellikle şiirdeki modernleşme sürecinde Tanrı’dan kopan dilin ürettiği şiire nasıl dönüştüğü aktarılıyor. Şiir, öykü ve roman bağlamında; şairlerin, yazarların ve eserlerin incelikli eleştiriye tabi tutuldukları bölüm, daha çok günümüz sanatçılarının yani şair ve yazarların bireysel tutumları, çevre ve ürün karşısında giderek yalnızlaşmış olmalarının nedenleri üzerine eğilen değerlendirme ve tespitlerden oluşuyor.

Ömer Lekesiz yazılarında, yüzyılların birikimiyle oluşturulan, bununla birlikte daha çok ötelenen, inkâr edilen ya da ertelenen sorular ve sorunları ilginç neticelere kapı aralayacak biçimde aktarmış. Edebiyat, görsel sanatlar ve diğerleriyle ilgili algıya, bu algıdaki değişime, yozlaşmaya, taklitçiliğe, muhafazakârlaşmaya ve daha da önemlisi ticarileşmeye münhasır durumları aktarırken aynı zamanda sıralanan tüm konularla ilgili doğru, temiz bir anlatım ve dilin inşası için de gerekli hassasiyeti göstermeye çalışmış. Müslüman Sanatçının tasvirini belki de bu kitaptan sonra tekrar belirlemeye çalışmalıyız fakat ondan evvel;  “Müslümanca idraki idrak etmenin idrakini kavramamız gerekiyor.”

Ömer Korkmaz – Çok Acele Yaşıyoruz

Ömer Korkmaz – Çok Acele Yaşıyoruz

Kadirşinas dost Abdullah Kasay’a...

Bak, onu da kaçırdık gördün mü Abdullah
Kalakaldık istasyon ortasında
Vedalaşmalar, iyi dilekler, el sallamalar kesilmiş
Gidiyor işte tren tıkır tıkır
– Ne çok şeyi kaçırıyoruz biz böyle

Her şey kaçmak için yahut kovalanmaya meyyal
Tren kaçar, otobüs kaçar, talih kaçar
Adam kaçar, kız kaçar…

Bak Abdullah o dilenciye para verelim demiştim
[Neden sana uydum sanki ben de verebilirdim pekala]
He, bir de, su sıçratmayacaktın kızcağızın üstüne
Sonra o teyzeye de yol verecektin
Allah’ın sopası yok abicim bak Treni de kaçırdık işte

– Sahi ne çok acelemiz var bizim
Çok acele yaşıyoruz abicim

Gel üzülme Abdullah bulunur bir çaresi bir başka tren gelir
Kapılarını kilitle arabanın adamın başına ne gelirse
Tembellikten gelir
Bak Abdullah çalışkan adamlar mıdır şu ellerinde siyah çanta
Tiril tiril takım elbiseli adamlar
Eğer öyleyse çalışkanlar hep ateş gibi mi bakar adama
Bana halk gibi sana da öyle; gerçek mi böyle bakışları adamların Abdullah?
Ne dersin dostum bizi hiç görmüyor gibiler oysa biz buradayız, orta yerde
Treni kaçırsak da beraberiz, yürüyoruz işte

– Abdullah ne çok şeyi görmüyoruz!
Yok, hayır, bak bu sefer onlar görmüyorlar.

Haydi boş ver şimdi gidelim başka zaman geliriz geri
Hatta belki bu defa mavi kapak aramaktan daha cesur işler yapacak
Birileri de çıkar karşımıza belki, çıkmasa da olur ya!