Etiket: Akıl

Fatih Kap – Kalp ve Fonksiyonları

Fatih Kap – Kalp ve Fonksiyonları

Islam ilim geleneğinde insanın doğasını anlamak için başvurulan temel kavramların başında hiç şüphesiz kalp gelmektedir. İslam medeniyeti Batı medeniyetinin aksine insanın merkezi olarak kalbi görmektedir. İslam medeniyetinin en asli kaynağı olan Kuranı Kerim’e baktığımızda bu gerçek çok açık bir şekilde görülür. Kuran’da kalp kelimesi muhtelif kullanımlarıyla yüz küsur yerde geçer.(1)

Kalp kelimesi Arapça bir kelimedir, “K-L-B” kökünden gelir. Lügatte bir şeyi bir yönden öteki tarafa çevirmek anlamına geldiği gibi, bir şeyin içini dışına yahut altını üstüne getirmek anlamlarına da gelir. Ayrıca devirmek ters çevirmek gibi anlamları da vardır. Arapçada kalbin nerede, kalbin seninle beraber değil denilir. Bu, “Aklın nerede, nasıl böyle bir hata yaparsın?” anlamındadır.(2) Kalp kelimesinin insan gönlüne ad olması, o duygudan bu duyguya; o düşünceden bu düşünceye geçiş yapmaya müsait olması; kalbin, müspet ya da menfi her duygu ve düşüncenin kaynağı olmasındandır. Bu meyanda Türkçedeki gönül kelimesine bir açıdan benzemektedir. Lügatte gönül, kalpte varsayılan duygu kaynağı anlamına gelmektedir.(3) Kalp, İslam düşüncesinde Rabbani latife, İlahi cevher olarak da adlandırılır.

İslam medeniyetinde insanın merkezinin kalp olarak kabul edilmesinin nedeni sadece duyguların kaynağı olarak değil; aynı zamanda karihanın da( düşünme gücü) menbağı olarak görülmesidir. Kuran akl eden kalpten bahseder:

“Kalpleri vardır onlarla akl etmezler.”(4)

“Onlar biraz olsun arzı gezip dolaşmadılar mı ki (bu sayede) akl edecek (düşünüp anlayacak) kalplere (gerçeğin sesini), işitecek kulaklara sahip olsunlar.(5)

Bu bağlamda Kur’an’ın kalp- beyin düalizmine yer vermediğini görüyoruz. Yani duygular ve düşünceler birbirlerinden bağımsız değildirler, ayrı ayrı kaynaklardan neşet etmezler. Belki duygular ve düşünceler aynı kaynaktan yani kalpten birbirleriyle sarmaş dolaş bir vaziyette neşet ederler. Vücut da kan dolaşımını sağlayan bir organ olan kalple ilişkisi olmakla birlikte ondan ayrı olan kalp Kur’ani bağlamda bilgi, düşünce ve duygunun kaynağıdır.

İnsanın iç dünyasında, olup bitenlerin kişinin içinden geçirdiği, kendi kendine söylediği sözlerin, telkin ettiği gizli duyguların, vehimlerin, kararların kaynağında kalp vardır.

Fikirleri saptama ve belirlemelerin temelinde kalp vardır. Kalp birçok duygunun, düşüncenin geçtiği kavşak noktasına benzer. İslam düşüncesinde akıl, başlı başına bir meleke değildir. Akl etme işi kalbin bir eylemidir.

‘Kalpleri vardır onlarla akl etmezler’

Yukarıdaki ayette akl etme işi fiil kalıbında gelmiştir. Bunun dışında Kur’an’da akıl kelimesi biri geçmiş, diğerleri geniş zaman kipinde olmak üzere kırk dokuz yerde fiil şeklinde geçmektedir.(6) Akl etme kalple alakalı bir fiildir. Yoksa akıl’ın müstakil bir varlığından söz edilemez. (8) Fahreddin er-Razi kalbin hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırt etme, iyi ile kötü arasında tercih yapma özelliğine işaret ettikten sonra bilgi, algı, duygu, düşünce ve inancın merkezinin kalp olduğunu belirterek bunun delillerini anlatmış; düşünce ve bilginin merkezinin beyin olduğunu söyleyen bazı filozofların görüşlerini ve dayandıkları delilleri aktararak eleştirmiştir.(9) Tasavvufi literatürde kalp genellikle fiziksel kalp organına iliştirilmiş bir sır olarak mütalaa edilir ve ancak bu sırdır ki insanın içinde doğruluğu ayakta tutar. Kalp; ruh ve bedenin arkasındaki bütün kudret olarak tanımlanır. Bu yaklaşımda kalp benlik ve ruha tekabül eder. Bir diğer görüş ise bütün idrak ve anlamayı kalbe bağlayarak beynin kalple ilişkili olduğunu ima eder. Bu görüşte beyin sadece idraki ortaya çıkaran ilave veya yardımcı araçtır. Mutasavvıflar için kendini bilmenin merkezi akılda değil, bedensel bir organ olan kalp, çarpıntısı hem hayat veren hem de hayatın varlığını belirten, göğüs boşluğunda yerleşik bir et parçası olan kalpte yatar. Orada, kalpte, sır ve bilincin gizli evi durur. O sır ki kıyamet günü açığa vurulacaktır. Aklın bilme melekesinin tahtı kalptir, beyin değil. Kalp aynı zamanda bütün ahlaki sâiklerin, kötü arzular ve içgüdülerle bunlardan kurtulma mücadelesinin ve ilahi öğretiye dikkat kesilmenin tahtıdır. (Shafii, Freedom from the self, New york: Human sciences, Kemal Sayar, Ruhun labirentleri kitabında, S,84 belirtilen kaynaktan aktarmış) İnsan aynen gözleriyle gördüğü ve kulaklarıyla duyduğu gibi kalbiyle anlar. İşitmeyen ve anlamayanların gözlerinin değil, göğüslerindeki kalplerinin kör olduğu Kur’an’da dile getirilir. Kalp, Kur’an’da idrak unsuru olmakla birlikte diğer duygusal ve duyumsal güçleri de ihtiva eder.

Bu cümleden olarak kalp, isteme ve reddetme (10) şüphe/tereddüt (11) korku (12) sevgi (13) re’fet ve merhamet (14) ürperti (15) ve itmi’nan (16) gibi içinde pek çok duygunun bulunduğu ve bu duyguların kaynaklığını yaptığı yer olarak kabul edilir. Bu meyanda Elmalılı Hamdi Yazır’ın ortaya koyduğu tarif meseleyi en veciz şekilde açıklıyor: “Akıl; madeni kalpte, şuası dimağda bulunan manevi bir nurdur ki insan bunlarla beş duyusuyla hissedemediği şeylerin farkına varır.”(7) Buna göre aklın kaynağı kalptir fakat akıl bütünüyle kalp değil, belki kalbin fonksiyonlarından en önde gelenidir. İslam düşünce geleneğinde insan duyguları itibariyle hem meleki hem de hayvani ve şeytani tarafları olan bir varlık olarak kabul edilir. Böyle bir potansiyele sahip olan insanın istikamet ve saadeti ancak kendisindeki menfi kuvvenin, müspet kuvvenin emrine girmesiyle elde edilebilir. (15) Şurası kesin ki insan olarak içimizde hem iyiliğin hem de kötülüğün tohumları mevcuttur. Bu tohumların kuvveden fiile çıkması, boy atıp yeşermesi, derken kuvvet bulup kökleşmesi, özgür irademizle yapacağımız tercihlere bağlıdır. Kalbin hem hayra hem de şerre meyil gösteren doğası üzerinde mutasavvıflar detaylı açıklamalarda bulunmuşlardır. Mutasavvıflar açısından insan kalbi hayrı temsil eden melekle şerri temsil eden şeytan arasında mücadelenin sürgit devam ettiği bir alandır. Tasavvufi terminolojide kalp, insanın hem iyilik, hem de kötülük arzularının kaynağıdır. Aynı zamanda öğrenmenin, dini kavrayışın ve gaybi tezahürlerin de merkezi olarak kabul edilir. Mesela El-Kuşeyri, Risalesinde şunları söyler: “ İnsan kalbinde zuhur eden manalar vardır. Bunlar bazen şeytandan ve nefisten, bazen Allah Teâla’dan bazen de meleklerden gelir. Şeytandan gelenlere vesvese, nefisten gelenlere hevacis, meleklerden gelenlere ilham, Allah’tan gelenlere Hatır-ı hak denilir.”(16) Burada şu hususu da belirtelim ki Kur’an-ı Kerim’e göre beşer; içindeki kötülüğün, kuvveden fiile çıkması husususunda hevadan çok daha fazla şeytandan sakındırılmıştır. Zira uyuyan kötü düşünceler hep onun tarafından tahrik edilir. Ekseriyetle nefsin arzularını ve kişilerin zaaflarını vasıta edinerek insan kalbine girer ve onu günaha davet eder. Nitekim Gazali şeytanın insandaki nefsanî duyguları tahrik eden, hatıraların kaynağı bir yaratık olduğunu bildirir.(17) Ve yine Ebu Mansur el Maturidi onun telkinleriyle kalbin tefekkür, niyet ve düşüncesi üzerinde etkiye sahip olduğunu belirtir. Şeytanın kalp üzerindeki tesiri mikrobun vücut üzerindeki tesiri gibidir. Nasıl mikrop bünyenin zafiyetini fırsat bilip tahrip etmek için bu zaaf anını beklerse şeytan da böyledir. O da insanın iç dünyasında zafiyet ve hastalığa düşmesini bekler. Ve nihayet aradığı fırsatı ele geçirir geçirmez de kendisine has vesvese ve kışkırtmalarıyla ona saldırır. Bu itibarla her insan, kalbini şeytana ait vesveselerin giriş kapısı olan kalp hastalıklarından korumak zorundadır. İnsan kendi hâkimiyetini kendi içinde elde etmeli, bilgi ve bilincin kaynağı ve rabbani bir latife olan kalbini karartmamalıdır.

Kur’an’a göre Şeytan, vesvesesiyle insanı etkisi altına alır. Kur’an’da şeytanın isimlerinden biri de “vesvasil hannas”tır. Vesvas’ın anlamı, defaatle tekrar tekrar vesvese verendir. Bu tekerrür eden gizli bir ses şeklindedir. Vesvesenin anlamı ise insanın kalbine sinsi bir şekilde peş peşe kötü fikirler sokmaktır. “Vesvese” kelimesinde yapılan fiilin sürekliliği tekrarı söz konusudur. Tıpkı zelzele kelimesinde olduğu gibi ikisinin de fiil kalıbı aynıdır. Çünkü insanı bir kere kışkırtmak yetmez. Ona bir cürümü işletebilmek için onu tekrar tekrar kışkırtmak gerekir. İşte bu faaliyete “vesvese” denir. Vesveseyi verene de “vesvas” denilir.

“Hannas’ın, bir başka ifadeyle “hunus” kelimesinin anlamı gizlenmek, sonra dönüş yapmaktır. “Hannas” kelimesi “hunus” kelimesinden türemiştir. “Hannas” kelimesi “hunus”un mübalağa sigası şeklinde gelmiş halidir. “Hannas” kelimesi açığa çıktıktan sonra geri gizlenme işini veya ileri çıkıp sonra geri çekilme fiilini çokça yapan, tekrarlayan anlamına gelir. Burada vesvese verenin vesvese vermek için kah sokulup kah geri çekilmek suretiyle insana tekrar tekrar gelmesi ifade edilir. “Vesvas” kelimesinin yanında “hannas” sıfatının da belirtilmesiyle şeytanın işini nasıl yaptığı açık bir şekilde nazara verilir. Şeytan vesvese verir geri çekilip gizlenir fakat bu işi sonlandırmaz tekrar tekrar gelerek vesvese vermeye devam eder. Başka bir ifadeyle şeytan ilkinde muvaffak olamadığında ikinci, üçüncü, dördüncü defa dener.(18) Çok vesvese veren şeytan insanın ezeli düşmanıdır. İç bene (nefse) verdiği vesvese ve gizli telkinlerle duygu ve düşünce dünyalarında kör düğümler atar. Kuranda “vesvas” olarak belirtilen sinsi vesveseci sadece gözlere görünmeyen cinler değildir. Görünen bir tehlike olarak, günah ve kötülüğe sevk eden insanlar da sinsi vesveseci tanımı altında mütalaa edilir.

Şeytanın vesvesesine açık olan insan kalbi, aynı şekilde meleğin etkisine de açıktır. Allah insanı şeytanın taarruzundan dolaysız bir şekilde koruyacağı gibi meleklerle de koruyabilir. Bu husus Tirmizi’nin “Sünen”inde tahriç ettiği bir hadiste bildirilir: “Şüphesiz ademoğlunun kalbinde şeytanın bir lümmesi (dürtüsü), meleğin de bir lümmesi ( dürtüsü) vardır. Şeytanın lümmesi şerre yöneltmek ve hakkı tekziptir. Meleğin lümmesi ise hayra yöneltmek ve hakkı tasdiktir. Kim bu ikincisini kendisinde hissederse bilsin ki O Allah’tandır, o zaman Allaha hamd etsin; kim de diğerini fark ederse tard edilmiş şeytandan Allaha sığınsın.”(19)

İyilik, Allah tarafından insanların, şuur dışı olarak fıtratlarına yerleştirilmiştir. Ahlak bakımından hangi şeyin iyi, hangi şeyin kötü olduğunun bilgisi özüne derc edilmiştir. İşte insan, fıtratında var olan bu eğilimin neşvü nema bulabilmesi için, iradenin yanında meleğin yardımına da ihtiyaç duyar. Ayrıca kalbin üzerinde hevanın da etkisi bulunmaktadır. Heva

Kuran’da kendisine uyulmaması gereken bir etken olarak sunulur. Heva nefsin şehvetlere meyli veya şehvetlere meyl eden nefs anlamına gelmektedir.(20) Heva kökünden gelen haviye kelimesi aşağıya düşen, şehvete eğilim duyan, bedenin süfli arzularına uyan anlamına gelir. Heva; insanı, insan nefsinin bayağı arzularını temsil eden bir itici güçtür ve insanı her türlü kötülüğe sevk edebilen kuvvetli bir sâiktir. İnsan fıtratına yerleştirilmiş bulunan her türlü şehevi arzu, istek ve kaprisler; kin, öfke ve inat gibi belli hikmet ve gayeler gözetilerek insanoğluna verilen negatif duyguların kaynağı hevadır. Heva insan aklını hükmü altına alınca insan hiçbir şeyi idrak edemez; duyamaz, düşünemez hale gelir. Heva insanın akli melekelerini dumura uğratır. Bu iki mekanizma birbirine karşıt işler. Şu kadar ki vicdan mekanizması güçlü olduğu durumda söz konusu bu negatif gücün pozitif bir güce dönüşüp insanın terakkisine hizmet eder. Ancak hevanın güdümündeki bir vicdan paslanıp kararak işlemez hale gelir. İnsan fıtratında tatmin edilmesi gereken duygular ve bu duyguların doğurduğu ihtiyaçlar vardır. İşte bu noktada İslam’ın istediği bu arzuların köreltilip yok edilmesi değil, onların insanın yapısına ve gayesine yaraşır bir şekilde düzenlenip terbiye edilmesidir. Eğer insanlar, bir hikmet ve maslahata binaen tabiatına yerleştirilen bu çeşit arzularını dinin ehlileştirici disiplinlerine tabi tutarak yararlı hale getirmezlerse, onların zarar veren etkilerine maruz kalmaları kaçınılmazdır. Söz gelimi insanda öfke gazap duygusu vardır. Bu duygu olmazsa insan kendisine yönelen taarruzlara karşı nefs-i müdafaada bulunamaz ve varlığı tehlikeye girebilir. Yine insanda şehevi güç vardır ki onsuz insan neslinin devamı imkânsız hale gelir. Şu halde bu mevzuda yapılması gereken, insanın meşru dairede kalarak bu türlü güç ve duygulardan kendi terakkisi adına istifade etmesidir. Allah her insana kötülüklerden korunma kuvvet ve istidanı vermiştir. Ancak yaratılışta safvet ve istikamete programlanmış bu duyguların günahlarla karartılması her zaman olasıdır. Kur’an’da insanı koruyacak olan melekenin yani takva donanımının, salih işler yapmaktan daha öncelikli olduğunu görüyoruz. Kalbin safiyetini koruyabilmesi için öncelikle günahlardan uzak tutulmasının lüzumu üzerinde durulmaktadır. Şurası açık ki vahyin ana gayesi insanı erdemli kılmaktır. Kuran’a göre her şeyi yoktan var eden yaratıcının varlığına inanmak, varlık düzeyinde hiçbir şeyin tam otonomluğa sahip olmadığına inanmayı da gerektirir. Çünkü Allah’tan bağımsız alan yoktur. Bu bakımdan yaratılan varlık olan insan da tam anlamıyla bağımsız değildir. Rabbine karşı sorumludur. İşte bu sorumluluk bilincine İslam literatüründe takva deniliyor. Takva kelimesi Arapçada “vikaye” kökünden gelir. “Vikaye” korumak, takvada canı tehlikeden, korkulacak şeylerden korumak, ittika ise korunmak demektir. İttika kökünden türetilmiş fail ismi olan muttaki; korunan, takva sahibi demektir. Arap dilinde canlı bir varlığın dışarıdan gelecek tehlikelere karşı kendini korumasını ifade eden takva kelimesi Kur’an’ın düşünce evrenine girince önemli bir muhteva kazanmıştır. Takva, Kur’an’da gözle görülebilen maddi bir tehlikeden değil, İlahi azaptan ve insanı bu azaba sürükleyecek kötü işlerden korunmak demektir. Kelime zamanla daha da zengin bir anlam kazanarak temiz, saf dindarlık anlamını kazanmıştır. Takva Allah’a karşı duyulan derin saygının adıdır. Bu saygı muttakinin yüreğinde öylesine kökleşir ki artık o Allah’ın çizdiği sınırlara riayet hususunda fevkalade duyarlılık gösterir. Hayatın olağan akışı içerisinde irili ufaklı bütün yapıp etmelerde takva duyarlılığı sahibini korur. Esasen Kur’an ahlakının temelinde de bu duyarlılık var. Bu sebepten muttakinin ahlakı, şartlara bağlı değildir. O her zaman her yerde ve her şart altında ahlak sahibidir. Takva duyarlılığının en tepe noktasına ihsan denilir. İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına kulluk ortaya koymaktır. Takvada sakınma üzerine bulaşacak günah kirlerinden korunma varken ihsanda bir adım daha ileri gidilerek Rıza-ı Bari’nin teveccühüne mazhar olacak güzel işler yapmak da vardır. Ayrıca takva kelimesinin “ veka, yeki, vikaye” kökünden geldiğini de dikkate alırsak; nitekim Müddessir suresinin son ayetinde Cenabı-ı Hak için “ Hüve ehlü’t takva ve ehlül Mağfireh” denilmektedir ki buradaki takva kelimesinin “koruma, himaye etme” anlamına geldiği kanaatindeyiz. Zira farklı meallerde “sakınılmaya layık olan da mağfiret sahibi olan da odur.” anlamı da verilebilmektedir. “Ehl” kelimesinin ifade ettiği “sahip” anlamından hareketle, bu ayetin zorlamaya gidilmeden “koruyup, himaye eden” anlamının daha uygun düşeceği açıktır. Yani takva, koruyucu istidat veya meleke şeklinde düşünülmelidir.

(1)İbni Manzur, Lisanu’l Arap 1, 685

(2)T.D.K c.1. s. 561

(3)Abdulbaki. Mfuad, Mucemul Mufehresli Elfazıl Kuran Darul Hadis, Kahire

(4)Araf Suresi,ayet179

(5)Hacc Suresi,ayet46

(6)Ragıp el-Isfehani,“akl” maddesi

(7)Hak Dini Kur’an Dili, Yazır Elmalılı Hamdi C 1 s. 566

(8)Öztürk Yener, Kur’anda Kalp ve Mühürlenmesi s.81

(9)Mefatihul Gayb 5,544-547

(10)Tevbe,ayet8

(11)Tevbe, ayetler 45, 110

(12)Sebe, ayet 23

(13)Hucurat, ayet 7

(14)Hadid, ayet 27

(15)Hadid, ayet 16

(16)Rad, ayet 28

(15)Eddehlevi Huccetullahul Baliğa, C1, s. 99

(16)El Kuşeyri, Abdulkerim b. hevazin, Kuşeyri Risalesi,s.83-84

(17)El Gazali, İhya, C.3S.2

(18)Tefhimul Kur’an, Mevdudi C.7, s. 337, Nassuresi

(19)Tirmizi, Tefsirus Sure, C.2, s. 35

(20)El-İsfehani, El-Müfredat, s. 796

Hasan Arslan – Çağ Ezer, Sohbet Diriltir

Hasan Arslan – Çağ Ezer, Sohbet Diriltir

Anacığıma…

Muhammed Aleyhisselam’ın yeni doğmuş çocuğun damağına, önce kendi ağzında yumuşatıp son­ra mübarek elleriyle sürdüğü hurma tadıdır sohbet.

Tadı damağımızda kalır. Ruh emer sohbetin memelerinden. Ana sütü gibi ak olan sohbet, çağın zeh­rini soluyan insana ab-ı hayat bahşe­der. Sohbetten izler, işaretler taşıyan zaman da katılır sohbete. Kendi sır­rının anlaşılmasına katkı sunar. Za­manın desteklediği sohbet ömrün zi­yadeleşmesine, fikrin arınmasına, ruhun neşe bulmasına doğru yücel­tir insanı.

Hayatın amacı, varlığın nede­ni göz kırpar, el eder bakışları donuk çağ insanına bu sohbetler zamanın­da.

Kalp kalbe dokunur, kalp kal­be akar, kalp kalbi yoğurur.

Ruh ruhu arar, ruh ruha ula­şır, ruh ruhu anlar, tanır, sayar, se­ver, sevgili kılar.

Anlamak güzeldir, tanımak da. Sevilmek güzeldir, sevmek de. Bu güzellikler bağının reyhan koku­sudur sohbet; teni, ruhu, zihni bu reyhan kokusu kuşatır. Bu koku in­sana çocukluğun masumiyetini ha­tırlatır yeniden. Kör kuyulara ip sar­kıtır sohbet bilmeden tasarlamadan, Yusuf’a ip sarkıtan kervanın sucusu saflığıyla tutar insanın elinden çıka­rır gün yüzüne.

Ruhun, aklın, gönlün ve fikrin şifasıdır sohbet. Sohbet insanı büyü­tür, kederini anlamlı hale getirerek, anlamlı hale gelen kederin altında ezilmeden büyütür insanı. İnsan ke­derle büyür. Sohbet tarihin, toplu­mun, insanın aşkın kederine bir an­lam katar, altında ezildiği yazgısına bir kapı aralar, tutar elinden insan­lığın engellerini aşması için yüreği­ne güç, aklına zindelik, ruhuna aşk üfler. Sohbet olgunlaştırır dona uğ­ramış ham meyveyi, katılaşan kalp ateşte pişirilir, yeniden yeşermesi­ni, yeşillenmesini, dal budak sal­masını sağlar; insanlığın ulu çınarı­nın göğe doğru serpilip boy atması, muhteşem gölgesiyle çevreyi kuşat­ması arzulanır. Yaraları sarar sarma­lar, onarır. Kurumaya yüz tutmuş fi­lize can suyu olur yeniden bir daha. Toprağın çakıllarını ayıklar, topra­ğın özüne ulaşır, güneşin ulaşması­nı sağlar her insanda bulunan, ama yeteri kadar özen gösterilmediği için çoraklaşmaya yüz tutmuş insan top­rağını besler, onu havalandırır, hare­ketlendirir, doyurur ve has toprak kı­lar varlığı topraktan olan insanı.

Zamanın bereket bulduğu anda söz sohbete dönüşür, bulgu­run taşları ayıklanır bu sofrada, ayrık otları temizlenir ruhun tarlasında. Toprak temizlenmeden, fikir arın­madan ruh merdiven basamakların­da yol kat edemez. Yolda sırtımızın desteği olur yüce dağlar gibi, zede­lenmiş omurgamızın iliği olur, dik­leştirir insanlığın onurunu, hayat neşesi katar ezilmiş, küçülmüş, sığlaşmış bakışlarımıza.

Yol kat eden insan yol hakkında derinleşir, yola çıkmayı göze alabilenler ardındakilere yol tarifinde bu­lunabilirler doğallıklarını yitirmeden, ezmeden, ezdir­meden. Ezilenler anlar ezilmişliğin korkunç sillesinin insanda oluşturduğu derin yarayı.. Dağı aşmaya cesa­ret edenler ümit verebilirler yolun başlangıcında ümit­leri tükenenlere.

Her insan tüm zamanlar bütününde yeniden yola çıkmak durumunda kalır onca yolu aşmasına rağmen. Mürşit yeniden mürit olur. Asıl olan yolun mürşitliğidir. Yol mürşidi müridi, müridi mürşit kılar. Böylece sohbe­tin sürekliliği her dem tazelenir, boyutu kulvar kulvar farklılaşır insanlığımızın derinliklerine doğru akar yağ­mur gibi…

Ve çağ ancak ezmek için vardır. Sindirmek, sıra­danlaştırmak, vatandaş kılmak için vardır çağ.

Çağ ezer, sohbet diriltir.

Gönül yangınına dökülen şifa suyudur.

Alabora olmuş ruha can simidi.

Enginlerde kaybolmuş fikre, sığınılacak limandır dost sohbeti.

Başımızı sokabileceğimiz saadet hanesidir.

En bereketli okuma biçimi olarak sohbet; sami­mi ruhların, düşünceyi azık edinmiş insanların harcıdır. Ancak onların kelimeleri, cümleleri duru bir su kıvamın­da akar sohbet suretine bürünerek.

Ruh ruha karışır, akıl akla dost olur.

Çıplak kılar sohbet.

Hakikatin çıplaklığı elbise olur, örter ayıp yerle­rimizi.

Ateşin, İbrahim’e esenliğidir sohbet.

İsa’nın nefesidir, ölü bedene hayat veren…

Musa’nın asasıdır, Kızıldeniz’i ikiye yararak köle­leri heyecanlandırıp hürriyete yol açan…

Sohbet acıya katlanabilecek donanımla donatır in­sanı. Sohbet sofrasına oturan insanın acısını hüzne, hüz­nünü hakimane bir bakışa doğru çevirir insanın gözbe­beklerini.

Sohbet saatlerinde süslenir insan kendine vakit ayıramadığı çabuk geçen zamanlar aralığında. Zamanı tambur dokunuşları ile okur sohbet. Sözün müziği olu­şur bu zamanlarda. Kelimeler akla ve ruha doğru yol alır bu zamanlarda. Tam da olması gereken yerde sahne alır bu kelimeler.

Çağ ezer, sohbet diriltir.

Hüzeyme Yeşim Koçak – Acemisiyim Ben Bu Yolların

Hüzeyme Yeşim Koçak – Acemisiyim Ben Bu Yolların

Akıl ve duygular. Sonra karar­lar, yol alışlar…

Her yaşanan; ilerisini, ötesini, bir arka planı, bir sebebi, rengi işaret­lemekte. Ve hayatımıza çizikler, sa­tırlar, izler eklemekte. Çoğaltıp ek­siltmekte ya da bitirmekte.

Geriye bir an baktığımda; de­neyimsizlik, gücün odağında çaresiz­lik, gözlemlerinizdeki eksiklik, müşa­hedelerinizdeki eğrilik veya yetersiz­lik, üstüne basılmış bilgisizlik. Eski­miş, geride kalmış, sonlandığını san­dığımız haller, durumlar, vukuatlar, insanî şartlardaki değişim, yenilik… Bütün saplantıları, çıkarımları, senar­yoları alt üst eden rüzgârlar, dalgalar; zar(ar)lar ve kârlar…

Yaş, tecrübe, birikim ne olur­sa olsun yaşadığımca daima bunu gö­rüyorum.

Ben bütün yolların acemisiyim. İnsanlar, hayaller, hikâyeler hep şa­şırtıyor. Ezberim bozuluyor mütema­diyen, öngörülerim gerçekleşmiyor. Hedefler, plânlar, yaldızlı akıllar çoğu defa tutmuyor. Göklerdeki program herhâlde hiç şaşmıyor.

Pek az şeyi bildiğimi, âşina vâkıf olduğumu zannettikleriminse az sonra değişik yollarla girdiğini, bo­zulup dönüştüğünü, farklı yüzleri ol­duğunu; ölçü(m)lerimin hatasını ya­hut bana verili, insana özgü değerle­rin esasen ne kadar önemli olduğunu bilmediğimi fark ediyorum.

Keşiflerimin yanlışlığını, anla­yışımın kıtlığını, penceremin darlığı­nı, kapı kilitlerimin paslandığını, ca­hilliğimin tescillendiğini, ama yürü­dükçe her varlığın dillendiğini, ümit­lerin filizlendiğini, aslî güzelliklerin ebedîliğini görüyorum.

Bir bilgi aradığım. Sönme­yen, eksilmeyen, tükenmeyen, ışığı­nı sürdüren. Aranan, bulunan, koşu­lan, karşılaşılan, rastlanan kandırmı­yor yetmiyor.

Algıladıkça, ilerledikçe, geçtik­çe yabanlığınız, hayret ve hayranlığı­nız artıyor.

“Nereye baksam Sensin” di­yordu şair. “Sen’ler” şaşırtıyor. Taş­lardan “Sen” fışkırıyor.

Acemisiyim hep yolların.

Bu caddeden binlerce kez de­ğil de ilk mi geçtim? Meğer sokak üs­tünde kestane ağaçları varmış. Niha­yetinde kimi zaman; patikalar, darbo­ğazlar, dolambaçlar ve kâbuslar da mı anayola çıkarmış.

Bazen dipsiz karanlıklarda gö­rüyorum. Bazı yalınayak, ışıklı yollar­da takılıp sendeliyorum. Gözlerim­den çeşmeler akıyor; gözeneklerimde ağaçlar terliyor; beynimin servilerin­de aklım uçuşuyor. (BAZEN)

Madde(m) önüme dikiliyor. Nelerin gölgesi, bendesi olduğum ür­pertiyor.

“Buhara’da hiçbir cenazenin, medresenin önünden geçmesine mü­saade etmezler. Bunu görüp de tale­beye tahsilden soğukluk gelmesinden korkarlar; çünkü talebeler, şan ve şe­ref sahibi olmak, arkadaşları ve ben­zerleri arasında yükselmek, halk ara­sında büyük mevkilere geçmek, her­kesin üstünde bulunmak, parmak­la gösterilmek, servet ve mansıp ka­zanmak, kadılık ve müderrislik gibi mevkiler işgal etmek maksadıyla okuyorlar.”(Sultan Veled, Maârif)

Niyetler ve eylemler. Ruha mâl edilmemiş bilgiler, yüksüz cümleler. Ürkütmesin nefis katırını, mevtalar­la, dîvâneler, bilgeler. Neyleyim, gü­nahları taşıyamaz artık şıkır tıkır, tombul keçiler.

Asırlar öncesinden süzülen yakîn, sarsıcı, onarıcı kelimeler. Ba­zen.. adım başı güzeller… ÇEKİCİ­LER. Sarılıp insanı hiç ederler. Ki Meczup Aşk da onlara meyleder.

Haşmetinin ağırlığı altında ezi­liyorum.

Zulmet, ufûnet boğuyor. Hâlbuki Güneş bir tane.

Damıtılmış, göklerden süzül­müş tek bir bilgi aradığım. Dünyayı onunla tarttığım ve boş(luk)ları çı­kardığım. Seçilmiş, Salih, gönüllü bir akıldır, pusulamdır içimden çıkardı­ğım.

Bazen bir toz zerresinin dan­sıyla mestim. Bazen de mektuptur, bir imdat çağrısıdır; deryalarda yalpa­lar durur testim.

Yollarda ip atlar, cam toplar, sek sek sekerim.

A Canım işte talebeyim.

Ben bu yolların hep acemisi­yim.