Etiket: Ali Akar

Ali Akar – Ankebut

Ali Akar – Ankebut

Atası Âdem(a.s.) olan bir insanlık tanıtır bize Kur’an… Tufan sonrasında gemiden inenlerle başlayan tarihte, ikinci ata Nuh’tur (a.s.) . Ceddimiz, dinimizin önderi ise İbrahim’dir (a.s.). O, bizzat kendisine verilen bir torunla anıldığı gibi kendisinden sonra yolunu sürdüren fikir ve iman torunlarının da dedesidir.

Kâfir dünyanın da atası dedesi, şeytandır. Onun soyu da insanla birlikte zaman içinde akıp durmuştur. Ankebut Suresi’nde Allah’ı devre dışı bırakıp kendilerine göre bir hayat kurgulamaya çalışan kâfirlerin yapı ve yapılanmalarını Rabb’imiz örümceğin evine benzetmektedir. Görünüşte örümceğin evi çok sanatsaldır. Bağlamalar, bağlantılar muhteşemdir. Hesaplanmış, düzenli bir teknoloji harikasıdır. Ne var ki evlerin en zayıfı örümceğin evidir. Yıkılışı, parçalanması çok kolaydır. Düşmanına iyi bir tuzaktır ama dostlarına güvenli bir barınak değildir.

Ankebut Suresi kurdukları sistemleri örümceğin evi gibi olan yeryüzü kâfirlerinden örnekler verir. İlk önce Nuh (a.s.) ve kavmi gündemdedir. “Binden elli az” yani dokuz yüz elli yıllık bir mücadele bize tanıtılır. Yeryüzü zamanlamasında uzunca bir süre görkemli şekilde zulümlerine ve inkârlarına devam edenler, dokuz yüz kırk dokuz yıllık iktidarlarının son bulacağını düşünmemişlerdi. Oysa onların sistemleri de çürüktü ve sonunda sularla boğulup yok edildiler. Sadece Nuh’a(a.s.) gelen vahye ve onun emrine uyanlar gemiyle kurtuldular.

Surede tanıtılan diğer atamız İbrahim(a.s.) kavminin bütün tabakalarıyla bir mücadelenin içine girdi. Nemrut’tan din adamlarına, babasından en gariban köleye kadar davetini her kesime duyuran İbrahim(a.s.), onlara rızkın Allah’ın elinde olduğunu, yaratanın ve yine yaratıp hesaba çekecek olan, dost edinilip emrine uyulması gereken biricik ilahın O olduğunu, buna uymayan evvelkilerin nasıl yıkıldığını anlattı. “Onu öldürün veya yakın.” dediler. O’na sadece eşi Sare ve yeğeni Lut iman etti. Beraberce hicret ettiler. Bu fedakârlığın ve çabanın karşılığı olarak Yüce Allah İbrahim’e önce İshak’ı oğul, sonra Yakup’u torun olarak verdi. Ku’ran’da Yakup’un torunluğunun “nafile” (ganimet) kelimesiyle ifade edilmesi çok güzeldir. İşte peygamberler ve kitapların onların soyundan gelmesi de Allah’ın bir lütfudur. Rabb’imiz iyilik yapanları dünyada bile ödüllendirir, ahiretteyse salihlerin yanına konulmak büyük bir mükafattır.

Bir başka dedemiz de Lut(a.s.) surede bize tanıtılan. O yeryüzü toplumlarının hiçbirisinin bu kadar legal, hayasızca ve aşikâr işlemediği bir günahı fütursuzca işleyen bir kavme gönderilmişti. Zevklerini sektör haline getirmiş, kadınlarla yetinmeyip erkeklere yönelmiş, oturumlarında cinselliği edepsizce dillendiren, göz ve gönüllerinde sadece şehvetleri olan bu toplum, yollara oturur, gelip geçene sataşarak kendi ticaret ortamlarından onları alışverişe zorlarlardı. Lut’un çabası ancak onların azgınlığını artırdı. Yok edici melekler geldiğinde Lut ve kızlarından başka iman eden hiçbir kimse yoktu kavimde. Sabaha yakın alt üst edilerek taşa tutulan bu toplum feci bir şekilde yok edildi..

Ankebut Suresi’nde Şuayb peygamber de bize anlatılır. Çünkü peygamberler bizim iman, amel noktasında atalarımız, örneklerimizdir. Müslümanca bir hayatın yaşanılırlığını öğretirler onlar bize. Kavimlerin modeli örümceğin eviyken, Müslümanlara örnek olarak anlatılan evin yiğitleri peygamberlerdir. Şuayb(a.s.) Medyen kavmine bütün peygamberlerin söylediklerini söyledi. Hud’un ve Salih’in sözleriyle. O’na Medyen de Semud’un ve Ad’ın cevabıyla karşılık verdi. Sonrasında Karun, Firavun ve Haman da Musa’ya aynı karşılığı verecekti. Ama hepsi de bir evin sahipleri olarak kolayca fakat değişik yıkımlarla yok edildiler.

Öyleyse peygamberleri dedesi, atası kabul eden Müslümanlar “iman ettik” demekle kolayca imtihandan geçmeden, denenmeden bırakılacaklarını düşünmemelidirler. Sadakat ve fedakârlık sınanarak ortaya çıkar. Allah’a kavuşmayı umanlar kendileri için yetkin bir mücadelenin, mücahedenin içine girmelidirler. Böylesi bir kavgaya benim ihtiyacım var. İman ve salih amel merkezli bir hayatın karşılığı yaptıklarımızın en güzeli olacak bunu bilmeli Müslüman. İhsan ve iyilik üzere olmak ve ölmek en büyük kazançtır. Ve bu özellikle ana-babaya iyilikle başlamalıdır. İnsanlardan gelen sıkıntılar Allah’ın vereceği azap gibi değerlendirilmez, bu yolda caydırıcı olamaz ve unutulmamalı ki yaptıklarımızın yükü omuzlarımızdadır. Ve bu yükü kimse yüklenesi değildir.

Bize vahy edilen bir kitap var. Okunup anlaşılmayı bekliyor, anlaşılıp amel edilmeyi… Amellerin, ibadetlerin en güzeli ise her türlü hayasızlıktan, aşırılıktan ve kötü işlerden alıkoyan namazdır. En büyük işimiz Allah’ı gündemde tutmaktır ki bu bizi de büyüten bir zikirdir, namaz bunun kalkış noktasıdır.

Kur’an ayetleri iman edenlerin kalbinde apaçık bir belge olmalı. Hayatı ve ölümü, sonrasını, görünen ve görünmeyeni bilenden okunmalı. Başkaca orijinallikler beklememeli. Şu bize okunan kitaptan başka neye ihtiyacımız olabilir ki. İbret de rahmet de onda. Evet, kâfir dünya, imana ve Müslümanca bir hayata yer bırakmamaya çalışacaktır. Ancak Allah’ın arzı geniş, kulluk için pek çok mekân var. Ölümün var olduğunu bilenler için iman ve salih amellerden başka gözlenen ne olabilir ki? Sabır ve tevekkül öyleyse… Örümcek evinin sahiplerinin tüm korkusu, endişesi rızık, ekmek ve dünyalık. Oysa rızkı gökten indirenin kim olduğunu bilenler için dünya hayatının bir oyun ve eğlence olduğu, asıl yurdun ahiret olduğu temel bir gerçektir.

“Benim yolumda cihat edenlere gelince onları da her biri dosdoğru cennete ulaştıran yollarımıza ileteceğiz. Allah iyilik yapanlarla (muhsinlerle) daima beraberdir.” Ankebut Suresi 69

Ali Akar – Bismillahirrahmanirrahim Yolu İle Allaha Yürümek

Ali Akar – Bismillahirrahmanirrahim Yolu İle Allaha Yürümek

Yeryüzüne inen, indirilen Adem ve Havva bir izin peşinden yürüdüler hep… Cennetten şeytanın izini,adımlarını takip ederek çıktılar .Yeryüzüne düştüklerinde kendilerinin izinden başka bir iz yoktu arz üzerinde; ancak ya Allah’tan gelen vahyin takibinde ya da şeytanın vesvesesinin, yol ve yönteminin peşinde bir hayat süreceklerdi…

Kıssa bir izin ardında tüketilen hayat hikayesi demektir birazda..Dinleyene de okuyana da yürünecek bir yol gösterir. Kasas Suresi böylesi yürüyüşlerin gündem yapıldığı güzergahlardan bazılarını bize anlatır .Gündemindeki ana karakter Kur’an’da zikri en çok geçen Musa peygamberdir. Yolculuklar O’nun yaşadığı zaman ve mekandandır fakat bize sunduğu yol bütün zaman ve mekanlarda geçerlidir.

Yeryüzünün en kibirli,despot,zalim lideri;Kuranın ifadesiyle müstekbirlerinden olan firavun ve onun rol arkadaşları karun, haman ve orduların tanıtımıyla başlar suremiz. Onlar Mısır arazisinde ora halkını gruplara, parçalara ayırmış, aralarında özellikle Müslüman olan İsrailoğullarını iyice sömürüp, güçsüzleştiren bir uygulama başlatmışlardı. Onların erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Biliyorlardı ki onların iktidarını devirecek fikri ve imani potansiyel ancak bu halkta var. Yine de kendilerine kölelik, hizmetçilik edecek bir kesimin devamlılığı için bu öldürme işi katliama dönüşmeden nüfus kontrolü şeklinde sürdürülüyordu .Çocukların öldürülmediği yıl doğanlar için eğitim sistemi, zorlu rızık yolları, değişik aşağılama yöntemleri vardı ki bu da başka bir öldürülme biçimidir. Yiğitliklerinden, imanlarından, erkekliklerinden soyutlanacaklar böylece… Erkekleri azaltılmış bir halkın kadınları hayatlarını omuzlamakla karşı karşıyadırlar. Sokaklarda, iş ortamlarında törpülenen fıtratlar, fuhşa, edepsizliğe sürüklenmek durumunda bırakılır Müslüman kızlar..Vahyi omuzlayacak toplumun analarını da böyle tüketiyorlardı…

Fakat Yüce Allah’ın muradı daha başka. İnsanoğlu hep güncel olanın peşinde,onun büyüsüne kapılıp korku ve sevinçlerine esir.Oysa Allah yeryüzü Müslüman müstazaflarına, ezilenlerine lütuf da bulunmak, onları imam, önder ve arzın mirasına varisler yapmak istiyordu.Yürüyüşlerde bu noktada başladı…

Musa’nın anasının gönül kulağı, vahyin sesine ayarlıydı. Allahın emriyle “öldürme yılı” doğan oğlunu emzirdi, sandığa bıraktı, sandığı da nehre. İlkin suda yürüdü böylece Musa firavun sarayına doğru.Kalbi Musa’sının ardından bomboş olan annenin Allah imanına sebat vermeseydi bunu açık edecekti.Yüreklerimizin sahibi olana iman teskin etti onu..Ancak bir şeyler de yapılmalı, tevekkülün gereği pasiflik değildir. Musa’nın ablasına -ki imani bir uyanıklığa sahip idi-sandığı takip etmesini söyledi .İşte bu suremizdeki ikinci yürüyüştür. Gizlice ,akıllıca geleceğin umudu vahye ağız olacak peygamberi izleyen bir abla…

Saray sahilinde Musa’yı kucaklayan eller firavunun imanlı eşine aitti,onun yüreği ise Allah’a. Artık sarayda düşmanın yanı başındaydı Musa.Fakat süt verecek kimse yoktu ona, çünkü göklerin,yeri ve ikisi arasındakilerin sahibi Allah’ın bir isteğiydi bu.Abla ortaya çıktı ve belli etmeyen ifadelerle Musa’nın anasına kavuşmasına sebep oldu .Böylece annesinin gözü aydın oldu ,gam ve kederi bitti.Anladı ve anladık ki Allahın vaadi, sözü haktır.O yalan söylemez; ancak pek çok kişi bunu bilmez,anlamaz.

Bir başka yürüyüş Musa gençlik çağında,güçlü,ilim ve hikmetle dopdolu olduğu yıllarda gerçekleşti.Bir gün saraydan şehre doğru yürüdü ,halkın içine karıştı.Bir kavga ortamında kendisinden yardım isteyen Müslüman kardeşinin yardımına koştu,zalimin zulmünü durdurmak istedi ve firavunun adamına vurdu.Adam oracıkta ölüverdi..Net bir imtihandı bu.Hayat hepaynı şekilde devam etmez.Sanki makas değiştiren olaylar yaşarız,mevcut gidişatı değiştiriveren.Bu hadiseyle Musa’nın saraylı hali sona ermiş yeni bir denenme ve yürüyüş dönemi başlamış oldu.Bir sonraki gün firavun ve adamlarının onu öldüreceği haberini alınca şehirden çıkmak zorunda kaldı. Suremiz bize bu öldürme kararının haberini veren adamın koşarak(say ederek) geldiğini söyler,bu da sanki başka bir yürüyüştür.

Şehrin çıkışın da “Rabbim beni zalimler topluluğundan kurtar” Medyen tarafına yöneldiğinde ise “Umarım Rabbim beni yolun doğrusuna iletir.” diye dua etti..Allah karşısında acziyeti kabul edip, yolu, yöntemi ondan istemek kulluk yürüyüşünün bir gereğidir, olmazsa olmazıdır.

Zorlu bir yolculuk… Medyen kuyuları… Çobanlar ,koyunlar,develer ve hayvanlarının yanı başında bekleyen iki kız …Hayatı Allah’ın dediği gibi yaşamak isteyen kişi için her an bir salih amel fırsatıdır. Beklentisi olmaksızın onların hayvanlarını suladı. Çünkü o kızlar erkekler koyunlarını sulamadan onların arasına karışarak bu işi yapmazlardı, ancak babalarının ihtiyarlığı sebebiyle bu işi yapmak zorunda olan iffetli, edepli kızlardı. Gölgeye çekilen  Musa ‘nın dilinden dökülen yakarış belki de Kur’an’ın en acıklı ,yakıcı kelimeleridir “Rabbim doğrusu ben indireceğin her hayra fakirim, muhtacım…!” Tüm sesleri işiten bunu o kızlardan birine işittirdi, oda ihtiyar babasına.Sözü ilk duyan anlamamıştı ancak aktardığı bilgebaba bunun aç bir adamın iniltisi olduğunu kavradı ve kızını, onu davet etmek için yolladı.

Suremizin 25. Ayetinde bu kızın yürüyüşünü Yüce Allah “istihya” (utana sıkıla edepli yürüyüş) diye ifade eder.Bu da başka bir yol,yürüyüş hikayesidir öyleyse.Artık Musa için Medyen’de bir ev,aile ve çobanlık işi vardır.Yolu insan yürür ama yolun sahibi Allah’tır.

Feraset dolu bakışlar, incelikli değerlendirme ,dikkatli bir konuşma, edep dolu görünüm bununla birlikte hayanın engellemediği açıklayıcı ifadeler. Hem Musa’nın ablasında hem kuyu başında yardım edilen kızlarda ,özellikle ona babasının davetini ileten, babasına da Musa’nın ücretle tutulmasını teklif eden kızda ortaya çıkan bu özellikler onların yürüyüşleriyle de bize anlatıldı surede. Belki yıllar sonra eşi olarak Medyen’den Mısır’a dönerlerken çölde yolu kaybettikleri gece Musa’nın yanında ki hanım bu kızdı. Eşini yanında tevekkülle yürümüş, Musa Tuva Vadisinde gördüğü ışığa doğru giderken de sabırla beklemişti onun dönüşünü ‘’dur’’ dediği yerde…

Musa’nın firavun ve kavmine doğru vahiy ve belgelerle donatılarak yürütülmesi var sırada. Yıllarca kaçak, sürgünde çobanlık yapmış bir kişi şimdi en yüksek rütbe ve buna bağlı olarak güçlerle desteklenerek yeryüzünün o döneminin en zalim lider ve topluluğuna bir uyarıcı, davetçi olarak Allah tarafından gönderiliyordu. Merhameti bol olan Allah’ın tanıdığı bir imkandır bu.

Suremizin sonunda başkaca bir yürüyüş vardır. Bu güzel nezih kişilerin anlatımının ardından kibir ve azgınlık dolu necis bir yürüme gündemde.76.ayetten itibaren Karun’un hikayesi anlatılır. Musa’nın halkından birisi o. İsrailoğulların’dan,varlıkta zirve. Bu varlık onu şımartmış, firavun zulmünün saç ayağından biri yapmıştı. Uyarılara kapalı kulak ve gözler, dünya nimet ve zevklerineyse açıktı. Dünya hayatını esas kabul eden zihni; ahireti yok saymıştı ve kendi kazanımları için her türlü bozgunculuk ona göre mubahtı. Bütün elde ettiklerini kişisel zeka ve becerileriyle elde ettiğini, tecrübe ve birikimleriyle kotardığını düşünüyor, savunuyordu. Böylece rızık veren bir Yaratıcıyı da kenara itiyordu.

Karun bütün ihtişam ve debdebesiyle göründü, dünya kokan bu görünüm maddi olana meftun olanları etkiledi, onu çok şanslı buldular ve onda olanların kendilerinde de olmasını arzu ettiler .Sadece bilgilenmelerini vahiyle yapanlar  “iman ve salih amel yapanların kazanımları daha değerlidir” dediler .Sarayı, sahip oldukları yerin dibine kendisiyle birlikte geçince dün batıl değerlere göre değerlendirenler bütün gücün Allah’ta olduğunu ve nimetlerin imtihan demek olduğunu anladılar.

Hayat ve ahirete dair anlaşılması gereken her ne varsa bu ancak,  Allah’tan gelen vahyin kılavuzluğu ile olabilir .Bize nimet olan kitaba yönelip Rabbimiz’in yol göstericiliği ile yola düşmek gerek.

Ali Akar / ‘’…Rabbim Beni Rahmetin Sayesinde Tertemiz Kullarının Arasına Kat’’

Ali Akar / ‘’…Rabbim Beni Rahmetin Sayesinde Tertemiz Kullarının Arasına Kat’’

K ur’an sıralamasında Neml Sure­si Şuara Suresinden sonra gel­mektedir. Ve Şuara Suresi biter­ken bizi şairlerin gezdiği vadile­re götürür. Yeryüzünde yaşayan insanoğlu imtihan ortamında görüldü görüleli bir zikr ,gündem savaşı içine düşmüştür .Allah’ın zikri ,gündemi ve O’nu seslendiren resuller… Şeytan zikri ,gündemi ve onu dillendiren şairler, sihirbazlar, bilim adamları vd. Şeytan vahyiyle, vesvesesiyle, seslenişleri ve fısıltılarıyla onlara ,o yalancı, günahkar düzenbazlara iner.. Onlar ge­nellikle memleketleri yönetenlerdir ve halkı al­datmak için sanatçıları kullanırlar. Onlarda yaşa­madıkları hayatı, inanmadıkları fikirleri, bilme­dikleri dünyayı anlatırlar. Ku’ran bize onların her bir vadide başıboş dolaştıklarını söylemektedir.

Vadi kavramı Kuranda sanki bu iki cepheyi ifade etmekte…Özellikle Musa (a)’a vahyin ilk defa verildiği ve ‘beyaz el’ ve ‘’asa’’ mucizelerinin tanı­tıldığı mübarek Tuva vadisi ,İbrahim peygambe­rin eşi Hacer ve oğlu İsmail’i yerleştirdiği Mekke vadisi gündemini Allah’la belirleyenlere örnektir .Şairlerin ve Ad kavminin vadisi ise Şeytanla şe­reflenenlere…

Fakat Neml Suresinde karşımıza bir vadi daha çıkıyor .Allah’ın adı ve dinini yüce tutmak için sefere çıkmış bir peygamber Süleyman (a)’a hamd etmeyi hatırlatan karıncanın vadisi ilk va­dilere bir örnektir. Suremiz Kur’an’ı bize hatırla­tarak başlıyor.. Evet Kur’an müminler için bir yol gösterici ve müjdedir. O müminler namaz kılar , böylece bedenine ait ihtiyaç ve sorumlulukları­nı Allah’ ın istediği gibi belirler .Zekat verir ,eko­nomik ve toplumsal ihtiyaç ve sorumluluklarını yine Allah’ ın dediği gibi ayarlar.Bir de yaşanılan bu dünyanın mutlaka bir hesabı olduğunu, ahir günde hesaba çekecek olanı hesaba katarak ya­şamak gerektiğini bilirler .İşte onlar için yol ta­rifleri , dünya ve ahiretin mutluluk reçeteleri bu kitapdadır.

Böylesi müminlere örnekler tanıtılıyor suremiz­de.İlk olarak Musa( a) ve O’na verilen mucizeler, ilk vahyin sözleri anlatılıyor bize….Sonrasında Davut ve Süleyman peygamberler…Onlar ken­dilerine verilen nimetlere hamd etmekteler.Öy­leyse kulluk şükürle başlar bilmeliyiz.

Süleyman(a)’ın kıssası ayrıntılı anlatılıyor sure­de.. Onun halkına yaptığı ilk konuşma muhte­şem .Kendine verilen nimetleri dile getiriyor. Bi­lirsiniz nimetleri dillendirme şükrün ilk ifadesi­dir; bununla birlikte bir idareci için bu sorumlu­lukların belirlenmesidir. Ardından da cihad yo­lunda görüyoruz O’nu ….Kuşlardan, cinlerden ve insanlardan oluşan ordusunu sevk etmiş. Allah’ın adı ve dini en yüce tutulsun diye…Fa­kat bir vadiye gelirler;karıncalar vadisine.Onla­rın hedefi ve muhatabı olmayan varlıklar. Oysa onlarda Rahmanın kulları onlar da ,tesbih eder ve O’na boyun eğmiş…

Karınca halkına sesleniyor’’evlerinize girin !Bu gelenler kendilerinden başka dünyaların oldu­ğunun farkında olmayan insanoğludur,sizi bil­meden ezmesinler.’’Fakat karıncanın da bilme­diği bir şey var .Bu gelen dünya krallarından bi­risi değil vahyin temsilcisi Süleyman’dır ve O Allah’ın kendisine bildirmesiyle karıncanın söz­lerini anlamıştır.Rabbinin bu nimetine hamd ediyor ve karıncanın konuşmalarına tebessüm ediyor.Bir benzerini Ahkaf Suresi 15.ayette kırk yaşına giren adamın yapacağı bir dua olarak gördüğümüz duayı yapıyor.

‘’Ey Rabbim gönlüme öyle duygular ilham et ki,bana ve ana- babama bahşettiğin nimetler için sana şükreden bir kul olayım ve daima se­nin hoşnut olacağın güzel ve yaralı işler yapa­yım.Rabbim beni rahmetin sayesinde tertemiz kullarının arasına kat’’(Neml Suresi; 19)

Hz.Süleyman ve hüdhüd arasında da böylesi bir kounşma geçiyor.Hüdhüd kuşu Süleyman’a; ‘’ben senin bilmediklerini biliyorum’’diyor ve Sebe kavmiyle alakalı bilgi veriyor.Biz anlıyo­ruz ki her bilen üzerinde bir bilen vardır.En bilen,mutlak bilen ,bilgiyi kendisinden alacağı­mız varlığın Allah olduğunu bir kez daha anlıyor ve iman ediyoruz.

Kur’an bize Melike’nin yönettiği Sebe kavmi­ni tanıtıyor.Güneşe tapan bir toplum,şeytan on­lara bu amellerini güzel göstermiş.Sapmışlar ve yolu bulamıyorlar.Güçlü bir iktidarları,oturmuş bir devlet gelenekleri var.İhtişamlı hayatla­rı onları kibre ,büyüklenmeye sevk etmiş,güç akıllarını örtmüş…Sadece kraliçeleri Bel­kıs bu tuzağa düşmemiş fakat O da haya­tı mal ve paraya göre değerlendirmekte… Namus,şeref,ahlak,sevgi,vefa kaç lira eder?Ölçü para olabilir mi? Ancak O da Süleyman’la olan ilişkisi sayesinde vahiyle tanıştı.Değerler siste­mi vahye göre şekillendi. Peygamberle yol arka­daşlığı yapan cennete doğru evrilir.Günbegün sapkınlıklardan,yanlışlardan kurtulur doğru yolu bulur .Belkıs da bunu yaşadı ve Süleyman’la köşke girerken Alemlerin Rabbine teslim oldu.

Suremiz son bölümde bizim içinde yolu şöy­le çizdi. ‘’Her kim de O’nun huzuruna bir iyilik­le gelirse ,ona bundan daha iyi bir karşılık var­dır; üstelik onlar o dehşetli günün korkusun­dan uzak, güven içinde olacaklardır .Ve kim de O’nun huzuruna kötülüklerle gelirse ,onlarda yüzüstü cehenneme atılacaklardır.Yaptıklarınız­dan başkasının mı cezasını çekiyorsunuz’ deni­lecektir.(Neml Suresi; 89 ,90)

Ali Akar – Nebiler ve Şairler

Ali Akar – Nebiler ve Şairler

Tarih nebilerin ellerinde şekillenmiştir. Vahyin inmediği hiçbir arz parçası yoktur. Ve yeryüzünün sakini olan bütün halklar uyarıldılar. Her peygamber doğruyu halkına apaçık, anlaşılır bir şekilde duyurmak için neredeyse kendilerini paralamıştır. Cehennem bilgisine kesin iman etmenin kaygısıyla ortaya çıkan bir çabadır bu… Böyle umarsız yaşayan toplumların sonunu görebilmenin acısıyla kendilerine sert davrananları bağışladılar.

Yaradılmış olan evren, gelmekte olanın net haberleriyle doludur gören gözlere. Ne var ki vahyin muhatabı olan insanlar çoğu kez bundan yüz çevirirler, kendilerini uyaranları da yoklarmışçasına karşılarlar. Fakat onların bu aymazlığı, hoyratlığı ve alaycılıkları bütün izzet ve şerefin, güç ve kuvvetin tek sahibi, hâkimler hâkimi Allahın mülkünden bir şey eksiltmez. Kayda değer olmayanların kayıt dışı oluşu bir üzüntü oluşturmaz. Aziz ve Hakim olana kulluk ancak O’na ibadet edene bir şereftir.

Toplumlardan kimisinin öyküsünü Kur’an bize anlatır, kimisinden sadece kısa bir anma yapar, diğer pek çok toplum ise Kitab-ı Mübine konu olmamıştır. İşte yeryüzü tarihinin en görkemli olaylarından birini Şuara Suresi bize gündem yapar. O da Rabbimizin Musa(A.S.)’ya Tur’daki seslenişidir. Ona “zalim bir kavme, Firavn halkına git!” demişti. Onları takvaya, sakınmaya davet etmeliydi. Fakat Musa(A.S.) da bir insan, isyan etmez ama yeryüzünün bu en zorba, en azgın toplumundan ve onların zalim liderinden çekinmektedir. Yüreği daralır, yardım ister Rabbinden… Elbette isteği ona verilecektir. Allah yolunda bir hayattan kaçınmak yok ancak yine de O’ndan yardım istemek gerek…

Takati zor bir mücadeledir Musa(A.S.)’nın çabası… Hem Firavun ve kavmine, hem de yıllarca onun düzeninde ezilmiş, sindirilmiş Müslüman İsrailoğullarına yönelik bir uğraş. Gerçekleri güzelce anlatmak gerek, böylece iman eden bilerek inansın, yalanlayan da bile bile yalanlasın… Musa’nın tertemiz anlatımını sihir olarak nitelediler ve ona karşı kendi sihirbazlarını çıkardılar. Fakat dönemlerinin bilim adamı olan sihirbazların oyunu vahyle bozuldu. Asa onların yaptıklarını yuttu. Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar,  “Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik.’’ dediler.

Sihirbazların imanıyla yenilgisi netleşen Firavun yine de onları acıklı bir şekilde öldürdü. Fakat onlar böylesi bir ölüme sevinçle gittiler… İman insana nasıl da şeref katmaktadır! Sonraki günler Müslümanlar için çekilmez oldu. Bunun üzerine Rabbimiz hicret emrini verdi. Geceleyin yürüdü Allahın kulları… Terk etmek gerek batıl sistemin tüm unsurlarını önce yürekte, Bu ancak iman ile olur. Sonra günahkâr ve yanlış hayatlarından sıyrılmak gerek, bu da amelle olur. En sonunda Allah imkân verirse ayrılmak gerek mekânlarından bu da hicretle olur…

Silindi böylece Firavn’un ismi tüm gönüllerden ve mekânlardan. Çünkü İsrailoğullarını yakalamak için bütün güç ve ordusuyla saraylarından tüm yaşam alanlarından çıktı. Bırakılmaz mekânları terk ettiler. Gözlerini bürüyen hırs, ağızlarındaki büyük kelimeler onların sonu oldu. Ve İsrailoğullarına açık olan yol onlara kapandı. Aziz ve Hakim olan Allah’ın kararı gerçekleşti de O’na rağmen kararlar alanlar yok oldu.

Sırada İbrahim(A.S.) var, Şuara Suresi’nde anlatılan nebilerde… O da hem kavmine, hem babasına, hem de toplumun lideri Nemrud’a Rabbinden gelen kelamı söylemek için tüm imkânlarını kullandı. Onlara yaratan, yol gösteren, doyuran, içiren, şifa veren, öldüren ve yeniden dirilten, hatalarımızı affetmesi umulan bir Rabbi tanıttı. Bu davetin, Allah’a çağrının yanında kendi ihtiyaçlarını da Allah’a arz etti, yardımını istedi, O’na dua etti. Bağışlanma ve cennet talebi bu dualarının temel konusu oldu.

Misaller devam ediyor surede… Nuh(A.S.)’un kavmi de elçilerini yalanladı. Allah’ın hayata elçiler göndererek karışmasını kabul etmediler. Oysa elçiler Allah’a karşı olmayan temiz bir hayata ve O’nun yol göstericiliğini kabule davet ediyorlardı. Bu çağrıyı yaparken onlardan bir ücret, bir beklenti içinde değillerdi. Nuh’un kavmi sosyal sınıfları problem etti. İman edenler aşağı tabakadandı onlara göre. İnatla reddettiler, sonunda Allah Nuh ve beraberindeki müminleri bir gemiyle kurtarırken kibirli toplum sulara gömüldü.  Tüm bu olanlar iman edenlere bir ayet, cennet yolunu gösteren bir işarettir. Pek çok insan bu işaretlere güven duymasa da Allah onur ve şerefin tek kaynağı, hüküm ve hikmetin tek membaıdır.

Maddeci bir hayatı kucaklayan Ad kavmi de kendilerine gelen elçiyi yalanladı. Hud(A.S.) da onları aynı gerçeklere davet etti. Bütün nebilerin dili aynı… Vahyin rengi, tınısı seslerinde… Göklerin, yerin işaret ettiğine dikkat çektiler aynı tavır ve kararlılıkla. Ancak bu kendini beğenmiş toplumda yapı ve yapılanmalarıyla, kuvvetleri ve saldırı güçleriyle aldandılar. Öğütler onların durumunu değiştirmedi. Allah’ın bugüne karışmasını reddettikleri gibi yarın onları hesaba çekeceğini de kabule yanaşmadılar. Bu da onların sonunu hazırladı…

Onlardan sonra gelen Semud halkı da cenneti yeryüzünde kurmaya kalkıştı. Daha güvenliydi güya şehirleri. Fakat Salih (A.S.) ve Allah’ın onlara işaret olarak gönderdiği deveye yaptıklarından sonra aldıkları önlemler bir işe yaramadı, onlar da silindi tarih sahnesinden. Lut (A.S)’un kavmi ise haz ve eğlenceyi din edindiler. Utanmazca kadınları bırakıp erkeklere yöneldiler, elçinin uyarılarını kulak ardı ettiler. Benzersiz bir şekilde helak edildi bu zalim toplum…

Şuara Suresi son olarak mal ve mülk kazanma yolunda her şeyi helal gören Eyke kavmini gündem yaptı. Elçileri Şuayb(A.S.) onları bütün ölçü ve tartımlarda doğru olmaya çağırdı. İnsanların mallarını gasb etmekten, haksız kazanç ve sömürüden vazgeçmeleri için uğraştı. İbadetlere karıştığı gibi siyasal ve ekonomik dünyada da Allah’ın kurallarının geçerli olduğunu onlara defalarca söyledi. Onlar da onu sihirbazlıkla, insan peygamber oluşla suçladılar ve davetini reddettiler de gölge gününün azabıyla yok oldular.

Mevla’mız tüm bu örneklerle peygamberimize, O’nun nezdinde ümmetine moral vermektedir. Tarih yalanlanan peygamberlerle doludur. Onlar kendilerini paralamadan mücadele ve tebliğlerine devam ettiler. Bize düşen de budur. Bu Kitap Allah’tan gelmedir. Şeref veren bir sözdür, insan zihninin ürünü değildir. İnsan ve cin şeytanlarının müdahalesinden korunmuştur. Oysa insanların yazıları, felsefeleri, düşünceleri öyle değildir. Hakikatle yalan, yanlış yan yanadır. İnsani duygu, arzu ve beklentiler sözün içeriğine sızar. En görkemli yazılar için bile bu geçerlidir. Oysa bu kitap Allah’tandır. Bundandır ki boş, yersiz ifade barındırmaz. İnsanlığın tüm ihtiyaçlarına cevaplar vardır bu kitapta. Kendisine muhtaç olduğumuz bu kitap Rasul’e ne emrettiyse bize de buyruktur. İman sadece Allah’a olmalı bu bir. En yakından uzağa doğru uyarı yapılmalı bu iki. İmanlılara kol kanat gerilmeli bu da üç… Kabul ederlerse ne ala, etmezlerse işin sahibi Allah’tır, O’na bağlanmalı çünkü O işitendir ve her şeyi bilendir.

Açıktır ki yeryüzü tarihinde savaş vahyin belirlediği bir hayatı yaşayanlarla şeytani aklın ilham ve sezgileriyle, bulgu ve bilgileriyle hareket edenler arasında olmuştur, olacaktır. Vahye kulak verip onunla düşünenler olduğu gibi şeytanın sözlerine kulak kesilerek söylemlerini oluşturanlar vardır. Kur’an’ın indiği yıllarda özellikle şairler topluma yön veren seslerdi. Hayata dair her konuda insanların referansları durumundaydılar. Böylece Firavunlu yıllarda sihir merkezli bilimsel dünya görüşü, İbrahim’in karşısındaki gök cisimlerine dayalı yeryüzü kurgusu, Nuh’un kavminin toplumu tabakalara ayırışı Ad kavminin gücü, maddeyi yüceltme anlayışı, Semud’un teknolojiyi, sanatı merkezlendiren felsefeleri, Lut kavminin hazcılıkları, eğlenceyi din edinmeleri, Eykelilerin ekonomik kalkınmayı değerler sisteminde tek ölçüt görmeleri Mekke toplumundaki şairlerin konumuyla ilgili bize ipucu vermektedir.

Suremiz şairlerin her vadide/alanda şaşkın dolaştıklarını ve yapılması mümkün olmayan bir hayatı dillendirdiklerini söylüyor.Anlıyoruz ki eylemleri düzensiz söylemleri slogandan ibarettir.

Oysa iman eden,salih ameller işleyen,Allahın adını çokça anan,gündeme getirenler öylemi? Onlar yardım göreceklerdir.Ve zalimler mutlaka devrilecektir.

Ali Akar – Rahmanın Kulları

Ali Akar – Rahmanın Kulları

Allah’a teslim olunmuş bir haya­tın inşası için gereken ilk şey­lerden biri de O’nun güç, kuv­vet ve nimetlerinin farkına var­maktır. Kulluk da işte burada başlıyor.’’tebareke..’’diyerek hayranlık, yüceltme, teşekkür ve tesbihi birlikte haykırıyoruz. Dil, gö­nül ve amel düzeyinde ‘’Ya Rabbi! Ne mübarek­sin! Ey kuluna Furkanı indiren Allah!” diyoruz…

Hayat ve görüşlerini Allah’tan başkasına tes­lim eden kâfir dünya O’nu çocuklu, eşli, ortak­lı tanımlamaya kalkıştı. Fayda ve zarar yetene­ği olmayan, bir şey yaratamayan, kendileri yara­tılmış, ölüme, hayata, yeniden dirilmeye güçle­ri yetmeyen varlıklara kulluk ettiler. Oysa O’nun ortağı yok, göklerde ve yerde mülk Onun. Ço­cuk edinmedi çünkü her şeyi yaratan O… Varlı­ğa yasalar koydu, kaderlerini ve ölçülerini oluş­turdu.

Buna karşın kâfir dünya üç yönde savaşı sürdür­dü: Allah’ın zatı, vahyin gelişi ve Rasülün kimli­ği… Ancak hepsinin ardında yatan asıl düşman­lık konusu ölümden sonraki diriliştir. Çünkü on­lar dünya hayatını asıl kabul ettiler. Buna göre hayatın hesapları buradan olmalıydı. “Ahiret var.’’ denildiğinde hesapların ayarı değişecek“ değer­leri, ölçüleri Allah bilir.’’ demek zorunda kalacak­lardı. Buysa Allah’ın elçisiyle değerlendirme ya­salarını kullarına indirdiği, gönderdiği gerçeğini kabul etmek anlamına gelecekti. İşte asıl tepki Allah’ın varlığına, yaratıcı olduğuna değil; mül­kü üzerinde kendi yasalarını uyguladığı gibi kul­ları için de bu yasaların uygulanmasını isteme­sineydi.

Bundandır ki ahiret düşüncesiyle alay ettiler, peygamberin kimliği üzerinden polemik yap­tılar. “Vahyi o uydurdu, bir topluluk da ona yar­dım etti.’’ dediler.” Mitoloji, efsane, masal, bu söz­leri ona yazıyorlar o da bize okuyor.’’ dediler. Böylece hem vahyi gerçeklerden uzak romantik sözmüş gibi değerlendirdiler hem de Allah sö­zünü insanileştirerek aşağıladılar. Peygamberin insan oluşunu, yemek yemesini, sokaklarda gez­mesini eleştirirken uyarıcının melek olmasını talep ettiler. Böylece ya kendi yasa ve kanunla­rına benzeterek ya da kutsal bir ton vererek ha­yat dışı yapacaklar onu. Hazinesi, verimli bahçe­si olmalıydı, ekonomik teklifleri, cazip getirile­ri olmalıydı dinin… Oysa Allah’ın gücü bunlar­dan daha hayırlısına yeter ve cennet de işte bu­dur zaten. Ancak kâfirlerin asıl reddettiği ger­çekte budur fakat inkârları azaplarını savma­ya yetmeyecek ve cehennem uğultusuyla onları karşılayacak, onun dar yerlerine atılıp sıkıştırıla­caklar. “Ölüm nerdesin!” diye feryat edecekler… Öte yandan Allah’ın istediği bir hayatı yaşayan­lara yani muttakilere cennet var. Orada da iste­dikleri her şey…

Dünyacı bir hayatı kucaklayanlar kendilerine ve­rilen nimetlerle azdılar, şımardılar ve böylece zikri unuttular. Allah’ı gündem yapmayı, O’nun istediği gibi yaşamayı, vahyi düşünüp ibret al­mayı, iman etmeyi unuttular. Boşa gitti tüm amelleri de. Kıyamet günü bu kendilerine ya­zık eden zalimler öfke, pişmanlık ve kederle par­maklarını ısırarak şöyle diyecekler: Keşke yolum peygamberle yürünen bir yol olaydı, onun arka­daşlığında, rehberliğinde bir hayat yaşasaydım. Onun yolunu yol edinseydim. Şu falanları, şey­tanın önerdiği kimseleri, varlıkları yoldaşım ka­bul etmeseydim. Çünkü beni zikirden, Allah’ın gündeminden, uyarıdan alıkoydular; farklı he­defler koydular önüme; açıyı bozdular, bakı­şım ve değerlendirmem değişti, makas değiş­tirdiler rotamı saptırdılar.” Onlar böyle söylerken peygamber de şöyle diyor: “Ya Rabbi! Şu benim kavmim, toplumum Kuran’ı hayat dışı yaptı, şe­hirlerinden kovdu, gündemlerinden çıkardı, on­suz bir hayat kurguladılar.”

Bu toplum Kuran’ın tek bir hamlede gelmesini isterken onu yine yaşanmaz hale getirme der­dindeydiler. Oysa Kuran bölüm bölüm, birim birim geldi. Öğrenildi, iman edildi, hayat hali­ne getirildi. Kalbte sebat bulsun, diye elçiye ağır ağır okundu. O da bize ağır ağır okudu tertil ile… Ve şimdi biz aynı tutum ile düşünerek, an­layarak, hayatı değiştirmek, Rahman’ın istediği hale dönüştürmek için okumalıyız.

Çünkü bu hayatı hayırla yaşamak ve sonuç­ta cennete varmak Rahman’a kulluk yapanla­rın mükâfatıdır. Ve Rahman’ın kulları da önce­likle bu kulluğu kabul ederek kendilerine ge­len zikrin gerçeği gündem yapar, Kuran’ı güzel­ce okur ve onunla salih ameller gerçekleştirirler. Zikreder, şükrederler. Bir de halife olarak yaratıl­dıkları bu yeryüzünde yürürken ne için var edil­diklerini unutarak kibir ve inatla değil tevazu ile kullara yaklaşırlar. Allahsız, kitapsız, ahiretsiz bir dünya kurmak isteyen cahillerle karşılaştıkların­da söz ve söylemleri “selam” dır. Allah’la, evren­le, kullarla, kendileriyle barışın tesis edilmesi an­cak Allah’a teslim oluşla mümkün olabilecektir. Bu kullar geceleri ise secde ve kıyamdadır. Du­alarında, talep ve isteklerinde en esaslı unsur “cehennemden kurtulabilmektir.” Çünkü bilir­ler ki o ağır bir cezadır, ondan kurtulmak gere­kir. Ekonomik, sosyal endişeler, dünyevi kaygılar zihinlerini, kalplerini uzun süreli işgal etmez fa­kat hayatın gereklerinden de uzaklaşmazlar. Ya­şarlar, harcarlar… Ama harcamaları ne az ne de çoktur, tam kıvamındadır.

Aşırılıklar yanlışların habercisidir. En korkunç günah da Allah’tan başkasına kulak vermek, yürekte yer vermek, Allah’la beraber başkası­na dua etmek, çağırmaktır. Onlar öldüren ve di­rilten Allah’ın yasasına göre öldürürler, başka­ca cana kıymazlar. Nikâhta da Allah’ın dediği olur, zina etmezler. Lakin bir hataya düştüklerin­de ısrar etmezler; dönüşleri, tevbeleri Allah’adır. İmanlarını yeniler ve salih amellere yönelirler. Kötülükleri iyiliğe dönüşecektir çünkü Ğafur ve Rahim bir Allaha kulluğa evet demişlerdir.

O kullar yalana, yalan bir hayata tanıklık etmez­ler. Boş bir iş, söz, eğlentiyle karşılaştıklarında güzelce sıyrılır, geçip giderler. Yaradılış amacın­dan, kulluktan uzağa düşürecek her söz, görü­nüm tehlike içermektedir çünkü.. Ve Rabbleri­nin belgeleri, bilgileri, ayetler kendilerine hatır­latıldığında/gördüklerinde ilgisizce, kör ve sağır durmazlar. Tüm benlikleriyle ondan etkilenirler ve şöyle derler: “Ya Rabbi! Bize işlerimizde ço­cuklarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler ver. Bizi de sana karşı gelmekten sakınan müttakile­re önderler, öncüler eyle!”

İşte tüm bu tavırları, sabırla Allah yolunda kal­maları, yürümeleri sebebiyle cennette en gü­zel ikramlar, karşılanmalar ve selamet vardır on­lara… Şimdi biz de böylesi bir lütfu arzuluyo­ruz. Bu noktada Furkan Suresi’nin ilk ayeti bizi Kuran’ı okuyup anlamaya çağırırken son ayeti kulluğumuz olmasa bir değerimizin de olmaya­cağını bize söylüyor. Rahman’ın kullarından ola­bilme duasıyla…

Ali Akar – Doğuya ve Batıya Ait Olmayan Mübarek Zeytin Ağacından Gelen Işık

Ali Akar – Doğuya ve Batıya Ait Olmayan Mübarek Zeytin Ağacından Gelen Işık

Içine düşüp savrulduğumuz şu dünya hengâmesinde durup düşüneceğimiz en önemli gerçek bizi yaradan Allah’ın bize net, anlaşılır, kavranabilir belgelerle seslendiği ve peygamberleriyle de eski kuşakların yaşadıkları imtihanı ve sonuçlarını bize duyurduğudur. Bu bildirilenleri kavrayıp kendi hayat duruşunu sorgulayan, yaşamakta olduğu sınavın çetinliğini fark edecek bir titizliğe sahip olanlara da rehberlik edecek öğütler göndermiştir Allah…

Ve O göklerin yerin, doğuların ve batıların nurudur. Tüm zaman ve mekânların aydınlatıcı bilgisine sahiptir ki insanın ulaşabildiği hiçbir bilgiyle kıyaslanamaz onun ışığı… Bu nurun çerağı ancak Allah’ın izin verdiği evlerde, mekânlarda yanar. Allah adına yaşanılan, O dedi diye yapılacak ve yapılmayacakların belirlendiği ortamlarda, O’nun isminin anıldığı yerlerde sabah akşam zihinlerinde, dillerinde, eylemlerinde kendilerine öğretildiği gibi yaşamayı, konuşmayı, düşünmeyi dert edinmiş adamlar vardır…

Evet… Adam gibi yaşanılacak bir dinin anlatımında önce evleri sonra evlerdeki adamları gündem yapar NUR suresi… Ne alış veriş, ne ticaret… Ne dünya pazarlıkları ve pazarları, ışıltılı sermaye, parlak servet kazanımları ne de renkli arzular onları gerçek ışıktan vazgeçiremez. Çünkü yürek, dil ve beden Allah’ı hep gündemde tutmadadır. Namaz, kulluk uğraşlarının merkezi; zekât ile malın paylaşımı ise dünyaya ve dünya değerlerine bakış açılarıdır. Bu güzel adamlar her şeyden öte ağır bir yürek korkusu taşırlar ki göz ve gönüllerin değişime uğrayacağı bir günün tedirginliğidir o… Ancak bu korku ve tedirginlikle vahyin öğrettiği samimi bir

hayatı yaşayan yiğitlerin amellerinin en güzeli hangisiyse o baz alınarak mükafaatlarını verecek ve daha da artıracak Cömert bir Rabbleri vardır.

Oysa karanlığın adamlarının, vahiyden uzak bir hayatı yaşamayı tercih edenlerin, çöl yalnızlığında geçen hayatlarında zaman zaman buldukları çıkış ve çözümler gerçekte yanına yaklaşıldığında kaybolan seraptan başka bir şey değildir.Yada bela, musibet, sıkıntı, bunalım, açmaz dolu bir hayatın örneği olarak yürek, zihin, beden kuşatmasında toplum, tarih, tabiat karanlığında yardım isteyen elini, kendini bile görmekten aciz fırtınada denizin, bulutların, yağmurun, gecenin karanlığını yaşayan adam gibidir onlar..

Bize sunulan yollar işte bunlar… Aydınlık ve karanlık. Bir yanda kirli bir hayat; zina, edepsizlik, haram lezzetler, insani olmayan hazlar, çıplaklık, söz ve dilde karalama, taşkınlık. Evler kasvetli, mahremiyeti yok. İlişkiler aşikar, vitrin bedenler ve kimsesiz ruhlar… Diğer yanda ise nikahlı hayat, temiz evlilik, dil ve gönül iftiradan arınmış, göz korunmuş, beden dikkatli, evler sükunetli, adablı, vakitler seçkin, paylaşımlar insani… Modelimiz Elçimiz. O’na olan saygımız, itaatimiz yolu aydınlatıyor; belirginleştiriyor. Şeytan ve dostlarının çağrısına, onları izlememizi istemelerine kulak tıkıyoruz. Bunu namazla, zekatla, elçiye itaatle gerçekleştiriyoruz. Hatalar yaptık mı biliyoruz tevbemiz var, hatalar yaptı mı kardeşlerimiz affediyoruz, bağışlıyoruz bağışlanmak için… Ve cömertçe veriyoruz Cömert Olanın ikramından mahrum olmamak adına…

Var oluşları Âdem ve Havva olarak başlayan insanoğlunun en zorlu bireysel ve toplumsal imtihanı da yine bu nokta da olmaktadır. Zina ve nikâhın kavgası… Bu haram ve helali kimin belirleyeceğinin tartışılmasıdır aslında. Yasayı Allah mı yeryüzü sakinleri mi koyacak?

Biz öğreneceğimizi şerefli kitabın bu bölümünün ilk cümlesinden öğreniyoruz “Bu bir suredir ki bunu Allah indirmiştir…’’ ve son cümleyle imanımız artıyor bu bilgiye “…ve Allah her şeyi bilendir.’’

Ali Akar – Firdevs Yolu

Ali Akar – Firdevs Yolu

İnsanın varoluş amacı felaha ulaşmaktır. Yürekte, zihinde, bedende, toplum içinde, varlık arasında bu dünyayı yaşarken ama nihayetinde ahirete intikaliyle hep felaha, kurtuluşa, başarıya, sükûna, selamete ulaşma niyet ve amacındadır insan. Türlü yollara başvurur insan kendince, kendi adedince… Evet, felah her kişide ayrı ayrı tebarüz eder, ancak yöntemin ana ilkelerini Yaradan tespit etmiştir.

“Ancak müminler felaha ermiştir.” Mü’minun / iman edenler suresi böyle başlar ve hemen oyalanmadan o iman etme özelliği taşıyanların diğer vasıflarını, olmazsa olmazlarını bize tanıtır. Önce iman… Hayatın sahibinin ve yönlendiricisinin Allah olduğunu kesin kabul. Onun istediği gibi düzenlenmiş bir evren içinde, Onun istediği gibi olmaya evet demek… Ardından bunun en net ifadesi namaz… Kul oluşu belirginleştiren ruh ve beden tavırları… Maddem ve manam, hedefim, yönüm, içsel hesaplarım… Zaman ve mekân içinde iç ve dış yansımalarıyla kulluk… Ve bunda da en belirgin yan ‘Huşu’. Kibirsiz bir akıl ve kalp, kimin huzurunda durduğunu, kulluğunu kime yaptığını bilen, kendi acz ve zavallılığının farkında fakat bu durduğu konumun yücelik ve kazanımlarından da haberdar bir hassasiyet…

İşte bu müminler hedeflerine kilitlenmiş kimseler. Göz ve dillerinde, zihin ve yüreklerinde yürüdükleri yolu, çıktıkları zirveyi ilgilendirmeyen şeyler olamaz. Oyalayıcı, engelleyen şeylerden yüz çevirirler. Yine de bu onları mekanik bir robot, hedefe giden bir mermi yapmaz. Bilakis onlar insanlıklarından çıkmadan kuldurlar. Çünkü örnekleri olan elçi, hanımının dizine başını koyan, iyi pişmiş bir ete iştahla besmele çeken, buz gibi desti suyundan içen, düşmana ok fırlatan bir kulluk modeli ortaya koymuştur… Bu müminler kulluğa engel olan şeylerden uzaklaştıkları gibi kendilerini, mallarını da kirden arındırma çabasındadırlar. Çünkü Allah’ın yasasının uygulanmadığı her konuda kirlenme yaşanır. Oysa iman hayatı Allah’ın isteklerine göre oluşturma kararlılığıdır. Bunun için mal, mülk üzerinde de tasarrufu Allaha bırakarak temizlik yaparlar. Yine kadınlık ve erkeklik noktasında da Yaradan’a teslim olmuş bir zihinleri vardır bu imanlıların… Kimliğimizin sınırlarını, ihtiyaçları giderme yöntemlerini ‘O’ belirler… Ne azgınlık ne de insanlığımızı görmezden gelme değildir iman.

Felahı yaşamak derdinde olan imanlılar, Allah’a ve Onun tercihlerine güvendikleri gibi kendilerine de güvenilen kimselerdir. Yanlarında emniyet bulur her insan, her canlı… Üzerlerine aldıkları söz ve sorumlulukların gereğini yaptıkları gibi, kendilerine verilen her türlü nimetin kadr ü kıymetini bilirler. Çünkü bilirler ki hayatın tamamı kulluğun içindedir ve kul oluşlarını korumak her anı Allahın dediği gibi yaşamakla olabilecektir ve böylesi bir hayatın sonucu FİRDEVS cennetidir. Orası ebedi olarak kalınacak bir yurt; felah, kurtuluş, başarının gerçek adresidir.

Ancak insanı böylesi bir yoldan çeviren kibridir, büyüklenmek ve kendini merkez kabul etmektir. Oysa insanın yaratılış mayası ortada… oluşumu, meydana gelişi acz dolu… Tüm güzelliği onu yaratandan kaynaklanmaktadır. Tek ve en güzel yaratıcı olan Allah ne muhteşemdir! Çünkü hem var eden hem de öldürüp yeniden diriltme gücüne sahip olandır.

İnsanı ve insana lazım olan her şeyi, göğü, yeri yağmuru, rüzgârı var eden; Yarattıklarından habersiz de değildir. Onları doyurmakta, ihtiyaçlarını bilmekte ve karşılamaktadır. Demek ki rızık programında Allaha mecbur olan insan hayatı konusunda da yetkiyi ‘O’na bıraktığında iflah olacaktır.

Fakat tarih sahnesinde NUH ve benzeri pek çok peygamberin toplumları felah bulamamış, yıkımlar yaşayarak helak olmuşlardır. Elçilerinin onlardan olması çağrının onlara uygunluğunun bir göstergesi olması gerekirken, bunu yalanlamalarının bir sebebine dönüştürdüler. Ölüm ve hayat çevrelerinde sürekli devrettiği halde ölüm sonrası bir hesabı kabule yanaşmadılar… Bu iki karşı çıkıştaki asıl niyet Allah’ı hayatlarına karıştırmama derdiydi… Felahı, kurtuluşu peygamberlerinin getirdiğinde aramayan bu insanlara rağmen, Allah elçilerine şöyle emretti: temiz, helal olandan yeyin ve güzel, salih ameller yapın, ben yaptıklarınızı biliyorum. Böylece kime yönelik iş yapacağımızı, kimi hesaba katacağımızı daha iyi anlıyoruz. Ve yapacaklarımız… Bize sunulan tertemiz nimetleri helal bir tarzda değerlendirmek ve şükranımızı salih amel olarak sunmak…

Onlar Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar;

Rablerinin ayetlerine inananlar;

Rablerine ortak tanımayanlar;

Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar; İşte onlar iyiliklere koşuşurlar ve bunun için yarışırlar…

Salih eylemlerle dolu bir hayat bile eksiklerle doludur.

Bu durumda son sözümüz ‘De ki: Bağışla ve merhamet et Rabbim! Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.’

Ali Akar – Hac Suresiyle Yürümek

Ali Akar – Hac Suresiyle Yürümek

Nice sesler duydu insanlık çağlar boyu, kendisine “Ey insanlar!” diye seslenen. Onu bir yola, yordama çağıran… Ama yolu, yolağı, yordamı, azığı, varılacak noktayı BİLEN’in çağrısı bu kez onun kulaklarında bir rahmet sarsıntısı oluşturarak yankılanıyor. ”GEL” denilen yer takva; yani hayatı Allah’a dayalı yaşama, bütün soruları O’na sorma ve bütün cevapların O’nda olduğunu bilme… Var edenin ve yok edenin O olduğunu bilip varlık problemlerimizin çözümünü yine O’ndan bekleme… Bütün korkuların üstesinden gelip tek korkulacak olanın korkuttuğu şeyle titreme, kendine gelme ve teyakkuz halinde yaşama… Çünkü çetindir O’nun korkuttuğu, muazzam bir gündür kıyamet saati. Beslediklerini analar, yükünü koyuverir taşıyanlar ve aklı yerinde olanlar sarhoş gibi yalpalamaktalar. Zira korkunçtur azabın şiddeti…

Bu kesin oluşa rağmen dayanaksız, kof bilgilerini Allah’a karşı kullanan insanlar ve onlara rehberlik eden yoldan çıkarıcılar da hep olacaktır. Oysa bu yoldan çıkarıcının/şeytanın yoluna yollananın yazgısı hep ateş azabına çakılmaktır. Dünya ve ahiret sancıları yaşamaktır.

Yeniden diriliş benliğimi inşa etmenin olmazsa olmazıdır. Bundan şüphe, varlığımdan şüphe etmektir. Oysa varlığımın maddeleri, işte çamur, sonra bir çiğnem et… Çocukluk ve yaşlılık… Dönüşler ve geçişler… Meydana geldiğim toprak da gözlerimin önünde. Baharla kabaran, depreşen, bitkilerini bitiren toprak ölmüşlerin diriliş günü olan kıyamet sabahını ne hoş anlatmakta gözü olana…

Hak, gerçek sadece Allah’tır ve hak Allah’tan gelendir. Ölüleri kıyamette ve ölmüş ruhları şimdiki zamanda dirilten O’dur. Buna da gücü yeter çünkü her şeye kadir olan sadece O’dur. Kıyamet gelmektedir bunda hiç şüphe yok ve kabirdekiler bir sese kulak kabartmış beklemektedirler…

Böyleyken nasıl olur insanın savaşı Allah’la? Bilgi yok, yolu gösteren yok, durumu aydınlığa kavuşturan bir kitap da yok ellerinde. Yine de engellemek için çırpınıyorlar diğerlerini Allah yolundan. Oysa böylece aşağılanıyorlar dünya ve ahirette. Ve kendi kazanımları azaba sürüklemiştir onları. Bir de kulluğu kıyıdan, rizikosuz sürdürmek isteyenler var. İslam oluşlarının getirisi varsa mutludurlar, yok bir sıkıntı, fedakârlık isteyen bir dert sardıysa onları, dönerler imanlarından. Kayıpları yine hem dünyayı hem ahireti kapsamaktadır ve bu da net bir yıkımdır. Zararı faydasından daha yakın olan şeylere davet eder, çağırır hayatlarını da onların istediği programla yaşarlar. Günü kurtardıklarını zannederken neyi kaybettiklerini anlayamazlar. Allah’a ve gönderdiklerine karşı oluşturdukları cephe ne kötü. Oysa tüm risklere rağmen iman ve gereğince ameli, eylemi tercih edenleri bekleyen sonsuzluk cennetleri vardır ve bu imkânları verecek olan sorgulanamayan Allah’tır. O Allah ki kuluna vahiy gönderdiği gibi yardım da gönderir. Kim ki ona geleni engellemek isterse aslında sadece kendini tüketir. Kin ve öfkesi yıkımını artırır çünkü. Engellenemez olana savaş açmak, kaçınılmaz azaba evet demektir.

Öyleyse apaçık bilgileri indirenin gönderdiklerine ilgili davranıp yolu aramak, aralamak lazım. Evrende her ne varsa kulluğu O’na yaparken buna nasıl kayıtsız kalabiliriz ki? Söz gurbetimizin feryadıdır, secde ve amel ise kavuşturur, yaklaştırır. Alnı koymak yüceltir, yücelik taslayıp kaçınanaysa aşağılanma yolu açılmıştır.

Tercih iki… Kendi kostümünü, rolünü, senaryosunu kendisi belirleyene ateş elbiseler, demir kamçılar, çıkılmaz bir gam var. Hayatının kararlarını her şeyin sahibine bırakan ve bu konuda yaradanına tam güven besleyene bir de bu imanını O’nun istediği eylemlerle donattığında altın bilezikler, inciler, ipek elbiseler ve cennet var. Böyle olanlar sözün en güzeline talip olduklarından dillerine de güzellikler serpildi. Kitabın cümleleriyle hayatlarını, zihinlerini, yüreklerini donatanlar kelamın tınısını ağızlarında buldular. Artık söylemleri, deyişleri evrensel hikmete ters düşmez ve yolları, yol alışları da övgüye değer olur. Beğenmesi gerekenin onayladığı yolu değerlendirmesi güzel olanlar da beğenir.

Bu yolda İbrahim’i görüyoruz. Allah’ı ortaksız bilerek bir kulluk sergilemesi için mekân olarak kendisine Beyt-i Atik gösterildi. Böylesi kulluğu tüm boyutlarıyla yaşamaya talip olanlar için orayı tertemiz tutması emredildi. Evet, hem temiz tutacak ve kulluğun genel provası olan hac için çağırıcı olacak. Ki Allah kulları, yeryüzünün her köşesinde sergiledikleri kulluklarını bir de bu ortak zeminde, zamanda gerçekleştirmek adına bütün imkânlarını kullanarak gelecekler ve görecekler o güne kadar bilemedikleri faydaları; Allah adına yaşamanın, O’nun adını gündemde tutmanın ne şerefler getirdiğini. Böylece bütün nimetlerin farkına varılacak, varlık var edene sunulacak, O’nun harca dediği yere, verin dediği kullara verilecek. Yürekler temiz, bedenler pak, bakışlar duru dönülecek, tavaf edilecek.

Amma vahye tabi bir hayat yaşamak isteyen bilecek ki her salih amelin yanı başında kaygan bir zemin vardır. Her vahiy çağrısının benzeri bir şeytan fısıltısı kulaklara üflenir. Doğru yolun kenarında “ben de doğruyum” iddiasında görüntüler gözleri, gönülleri bulandırmaktadır. Ancak sözün güzeline talip olanlar Kelamı yoğun ve dikkatli okur, Rasulü izler ve onun yap dediğini yapar, yasağına hürmet eder, yürüyüşünde sabırlı, ibadetinde devamlı, fedakârlığında içten olursa yol önünde belirginleşir, çağrı netleşir…

Öyleyse Allah’ı doğru, O’nun bize kendini Kuran boyunca tanıttığı gibi tanımak lazım. Zaaf, zayıflık içerisinde, kendisi muhtaç olanların sunduğu programları, güya şerefleri, imkanları reddedip evrenin bize görünen ve görünmeyen tüm unsurlarının sahibine yürekten bağlanmalı; kulluğu bireysel ve toplumsal planda gerçekleştirip hayrın, iyiliğin peşinde koşmalı ve bu konuda nasıl gerekiyorsa öyle gayret gösterilmeli. Çünkü dostumuz, sahibimiz, karar merciimiz Allah’tır. O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.

Ali Akar – Ve Size Şerefiniz Geldi

Ali Akar – Ve Size Şerefiniz Geldi

Yaklaştıkça yaklaşan bir hesap var. Verilenlerin nasıl, ne şekilde ve kim dedi diye kullanıldığının hesabı… Uzak zannedilen, gelmez diye düşünülen, gelse bile kolay sıyrılırız diye avunulan; habersizmişçesine duyarsız, bigâne, gafil kalınan… Oysa hatırlatan, gündeme koyan bir öğüt de yüreğimizin, gözümüzün, kulağımızın önüne geldi. Ama bilinç çeperlerine çarpıp çarpıp kırılan, dökülen bir ses olarak. Bir oyun oynaş tutsak etti insanı, dalgaya aldı uyarıyı bazen ya da oynadığı yalan oyunu aşırı ciddiye alarak gerçeklikten koptu. Yürekleri ele geçiren başkaca hedefler buldu insanoğlu… Değerini anlayamadılar vahiyle gelen zikrin; böylece kendi değerleri de olmadı. Değerlerini kendisinin belirlediği bir dünyada insanın bir önemi de kalmadı.

Uyarıyı bize taşıyan, kendisi de canlı bir uyarı olan elçiyi bizden biri diye reddederken kendileri gibi olanların sözlerini, kelimelerini vahiymişçesine gizlice, içlice fısıldadılar birbirlerine, benliklerine… Evet, onlara  zik ri getiren onlardandı ama uyarıyı yollayan göklerin yerin tüm söylemlerini duyandı, bilendi.

Hayatı ve hayatı yaşarken gerekli olan her şeyi yaradanın hayatı hayat gibi yaşamamız için bize gönderdiği şerefi nasıl yok sayabiliriz ki? Bıze kitabı indiren yağmuru da gökten indirendir ki onda bereket ve rahmet var. Kitapta ise zikrimiz, şanımız, şerefimiz var. Öyleyse okumak, söyleşmek, üzerinde düşünmek, hissetmek ve akletmek gerek ve gereğince yaşamak… Hayatı sahiden yaşamak istiyor. Oyun için yaratılmadık. Varedenin de oyuna ihtiyacı yok. Yine de bir rolümüz olacaksa bunun repliklerini Yaradanımız belirlemeli. Çünkü evrenin gündemini, zikrini, değerlerini O blirliyor. Her şey ve herkes Onun adına, Onun dediğini yapıyor. Bir de O sorgulanmaz, sorgular. Yaşayışımızı Onun adına şekillendirmek, yaklaşan hesap günü için gündemine, değerlerine, şeref kaynaklarına cağırıyor. Bu çok gülünç. Ben yeryüzünün şeref kaynağına gözümü diktim, ağzım onun damlaları na aşina olmaya başladı, yüreğim onu özlemeyi öğreniyor… Bu benim, benimle aynı yoldaki yoldaşların ve öncekilerin gündemi, şerefi, zikridir. Musa ve Harun’un.. Onlara hakla batılı ayıran furkan, yolu aydınlatan ziya ve muttakilere zikr olan kitap verilmişti. İbrahim’e de evvelce rüşd/olgunluk böylece verildi. Hem Lut, İshak ve Yakup da onunlaydı. Onlardan önce ise Nuh.. Onun şerefi de vahiydeydi ve duası şerefi oldu/duasıyla gündem oldu. Sonrasında baba Davut, oğul Suleyman… Babanın emrindeydi dağlar, kuşlarla aynı tesbihi şakıdı ve demir elinde sekillendi. Şükür içindi tüm bunlar. Oğulun rüzgârlar emrine verildi, düşman şeytanlar ona hizmetkâr olmak zorunda kaldılar, çünkü rolleri belirleyen böyle istedi. Bir de Eyyub.. Ona şeref nimetler alınarak verildi. Sıhhat ve afiyet alındı, sabır verildi. Ismail, İdris, Zulkifl… Bunlarin da sadece adı söylendi, rolü bildirilmedi. Bilmemiz gerekenden fazlasına talip değiliz. Bildiklerimiz bizi şereflendirmeye yeter demek ki. Sırada Yunus.. Sıkıştırılmayacağını düşündü bir an. Oysa beklemeliydi emri. Sabırda  kaybetti,  tevbeyle kazandı şerefi. Darda niyaz etti içlice, kurtuldu böylece. İşte müminler için sonucu Allah böyle belirledi. Ya Zekeriyya? “Tek başıma bırakma” diye niyaz etti. Anladık ki hep bir niyazı var nebilerin. Duası şerefi insanın. Onun duasının cevabı “Yahya” oldu. Ailecek onlar hayır yarışındalar, korku ve ümitle yalvarırlar, yürekten ürperirler. Bir de kendisi de oğlu da âlemlere ayet/belge olan Meryem var. Hepsi aynı yolda aynı şerefle yükseldiler. Başka yol yok bizim için de. Cennet yolu şeref yolu buradan gider. Mümin olarak salih amel isleyenlerin koşuları çabalari boşa gitmeyecek. Kitabı yazan amelleri de yazıyor. Öyleyse dönüp ona yalvarıyoruz. “Rabbimiz hakla hükmet”, ve “Rabbimiz onların tüm değerlendirmelerine karşın sığınılacak merhamet kaynağı olan RAHMANdır.”

Ali Akar – Sana Musa’nın Haberi Geldi Mi?

Ali Akar – Sana Musa’nın Haberi Geldi Mi?

/Yolsuzum, ışıksızım… Ne sıcaklık var, ne de ısınacak bir ateş…/ Ama yola çıkılmadan kılavuz bulunmaz, darlığa sabretmeden bolluğa ulaşılmaz. Titremeyi bilmeyen sıcaklığın kadrini anlayamaz.

/Ey Taha! Sana gelen bu teklif, darlığına darlık, bununa bun, cefana cefa katmak için gelmedi. Yüklerine yenisini eklemez. Soğukluğu, karanlığı çoğaltmak, yolsuzluğunu artırmak amacında değil./

Kulluğun yükünü yüklenen diğer ağırlıkları atar omuzlarından. Bin evhamın marazla doldurduğu kalpler bir vahiy belgesiyle şifa bulur. Ve vahiy titretir yüreği de orada olmaması gerekenler dökülüverir. Çünkü gelen söz Yüce olandandır. Yüksek gökleri ve yeri var eden, varlığı ve hükümranlığını merhametiyle yürüten, gizliyi, gizlinin gizlisini ve açığı bilen, EN GÜZEL İSİMLER’in sahibindendir söz ve en güzel tanımları da isimlendirmeleri de O yapabilir ancak…

/O Allahın kulları arasında benim gibileri var biliyorum.. Çöllerinde kaybolmuş, üşümüş, yalnız kalmış. Fakat bir ateş yüreğini ısıtmış önce, gözlerinden kalbine bir ünsiyet yayılmış sonrası.. Dilinde bir umut ehliyle paylaşmış… Yürümüş, yönelmiş ateşe insanca… Beklentisi kılavuz, umudu sıcaklık… Ama bulduğu bir kelam… Sözlerin en güzelini en güzel sözü söyleyebilecek olandan duymuş… Şimdi ne sıcaklık ihtiyaç ne kılavuza muhtaç… Lakin hem yol aydın hem de yürek sımsıcak…/ Kelam, söz başkalaştırır insanı ve ardından başkalaşır sahip olduğu her şey… El  o el değildir artık,   o asa sadece dayanak değildir şimdi. Nasıl ateş başkalaştıysa, ağaç değiştiyse imkânlarımızı açar, şerh eder Allah… Kalp sözle şerha şerha olur da nice yürek kapasitelerine vakıf olur kişi. Bedenini kullanmaya alışmış olan ruhuyla tanışır kelamla… Ve ruhunun biçimlendirmesiyle bedeni de başkalaşır, o kişiye bakılınca Allah hatırlanır.

Ama söz ağırdır. Taşınacak yük sıradan değil. Kalp darda, iş zor, dil kifayetsiz. Ruhun anladığını dilin ifade etmesi gerek. Dilin de söylediğini kulakların kavrayacağı şekilde demesi lazım.

/Yardım et ya Rab! Bana lütfettiğin görevi reddetmiyorum, sunulan bu şereften vazgeçemem… Ancak bildiğim ben zayıf… Desteğine muhtacım. Kulun işi istemek, yanımdan yöremden yardımcılar ver bana… Seni anmak benim işim, gündemde hep sözün dursun. Bunun için çabalayacağım ama sadece bende kalmasın söz, birlikte söyleyelim… Böylece kuvvetli çıksın sesimiz!/

Dualar yükseltir bizi, duaları da güzel eylemler yüceltir. Her salih amel bir isteğe rampadır. Dilden yapılan duanın yolu uzun, gönülden yapılan ise kanatsız… Salih  amel le sanki bütün beden dilekçe olur ve makamın önünde durursun.

/Sen söylemeden, dillendirmeden ihtiyaçlarını bilip de veren, seni seçen, sana istemediklerini, istemeyi bile bilemediklerini veren, cevabını, karşılığını verecek şimdiki dualarının da/

Fark etmediğimiz nice tecrübeler yaşatılır bize… Barındırılır, yol öğretilir, varlıklanırız ayırt edemeden tüm bunları… Doğmak, beslenmek, ayrılmak, kavuşmak… Kaybolmuşluğun, sapkınlığın içinde yol bulmak ne güzel nimetlerdir. Bütün nimetleri fark ettiren nimet ise vahye muhatap olmak, Allah’ın kelamıyla şereflenmektir.

/Öyleyse korkma, durma ve kımılda… Kötülüğün üstüne yürü güzel ve güzelleştirici kelimelerle… Sağaltan bir söyleyişle sözün güzelini, kolayını ve yumuşağını söyle! Azgınlık ve kötülüğün dozu bizim kimliğimizi etkileyemez. Karşımızdakine göre değil bizi gönderene göre şekillenmeliyiz. Benim sahibim sözümün sahibi olan Allah. O’nun ol dediği gibi olmak bana yaraşır. Yüreğim korku dolsa da, insani endişeler sarsa da içimi yürümem gerek bu yolda işiten ve gören bir Allah’ın korumasıyla/

Rabbimizin yüklediği yük iki taraflı… Bir yanı anlatmak, tanıtmak, çağırmak tüm güzelliğiyle, bir yanı sahip çıkmak mazluma, zulmü engellemek, başını okşamak yetimin, doyurmak miskini, fakiri.. Bir yanıyla Allah’a kulluk, bir yanıyla O’nun kullarına merhamet…

Ve söylenmesi gereken her  ne varsa yiğitçe söylenecek. Israrla ve güvenle iman/vahiy hep gündemin merkezi olacak. Batıl sözü, fikri hep başka mecralara akıtmak derdindedir. Yüreklerde başka telaşlar, fikirlerde değişik endişeler, arzularda sapkın hevesler oluşturmak ister. Oysa vahyi taşıyan vahiy aldığı Rabbini çok iyi tanır, iman eder ve O’nu ısrarla ve güzelce anlatır… Yaratan, yol gösteren, bütün bilgileri kendinde barındıran, unutmayan, şaşırmayan, yeryüzünü insan için hazırlayan, onda yollar var eden, hayatın devamı için gökten su indiren ve o suyla çeşit çeşit bitkiler bitiren O’dur. Yanlışı görüp bertaraf edecek donanıma sahip olanlar bundan, bu belgelerden alacağını alır da hem hayatını Allah’a göre yaşar hem de varlığının yeniden O’nun huzurunda bir hesap için tekrarlanacağını bilir.

/Eğer en güzeli indirenin sözü yüreğime indiyse sorumluluğum ağır biliyorum. Şunu da biliyorum ki kabul ettiğim yük dilime açıklık, sadrıma şifa, pazuma kuvvet, bedenime görkem kazandıracak. Bir de düşmanım sıkı, mücadelem ciddi, uğraşım yorucu olacak… Evet, biliyorum dostlarım yorgun, aç, zavallı biçarelerden yanımda yöremdekiler de miskin, yetim, mağdurlardan oluşacak./

İçimizdeki selamet, esenlik ve güvenliği dışarıya aksettirmek istediğimizde kaosun, kargaşanın ve çatışmanın sahipleri,  bölünmüşlüğü ve parçalanmışlığı seçenler en seçkin etkileyiciliklerini, efsun ve sihirlerini ortaya koyacaklar. Kelam teslimiyetin ve tevhidin eseridir. Bütünlüğünü sağlamış bir yürek ancak ‘esma’nın dili olabilir. Parçalanmış, şirk dolu bir dimağın ürünü görsel etkileşimdir sadece. Göz doldurmayı, görüntü çokluğunu başarı zanneder. Kargaşayı zenginlik gibi sunma derdindedir.

/Hayatımın      her      hamlesi O’ndan… Varlığıma karar verenin kararlarına uymam gerek. At dediğinde atmam, bırak dediğinde bırakmam, vur dediğinde vurmam gerek. Çünkü gönlü razı olanın işi asan olur./ İşte o zaman secdeler başlar, kulluk meydanları doldurur. Başarıyı maddi olanda arayanların kalbi iman ışıltısıyla gerçek kazancı yakalar… dönüştüren sözün bereketini umup bulanlara ne mutlu…