Etiket: Ali Haydar Haksal

Ali Haydar Haksal – Hayat ve Düşünce Disiplininde Özgün Bir Dost İbrahim Demirci

Ali Haydar Haksal – Hayat ve Düşünce Disiplininde Özgün Bir Dost İbrahim Demirci

Erzurum’da üniversiteye girdiğim 1975 yılının Ekim ayının o ilk anından itibaren kendimi okuyan ve düşünen arkadaşlar arasında bulmam benim için sonsuz bir mutluluk dönemiydi. Elâzığ’dan âdeta bir başına biri olarak gelmiş gibiydim. Geldim ama birden oldukça geniş okuyan bir arkadaş gurubu içinde buldum kendimi. Sınıftaki arkadaşlarım dışında aynı ve diğer fakültelerde okuyan arkadaşlarımla geniş bir halkanın içinde bulduk kendimizi. Bunların bir kısmı Edebiyat dergisinde yazıyorlardı. Benim için asıl heyecanlandırıcı olan bu oldu. Edebiyat idealimi edebiyatla doğrudan bağlantılı olan ve yazan İbrahim Demirci, İbrahim Sarı [Müstear adı İbrahim Gafarlı], Ali Fuat Altınsoy, Ali Göçer, İlhami Çiçek gibi arkadaşların arasında kendimi bulmam benim için heyecan vericiydi. Bunların tamamının edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayımlanıyordu. Arif Ay kısa bir süreliğine Erzurum’a geldi, yurtta benim odamda ağırladım bir süre, sonra ayrıldı. Erzincan Kapı’da bu arkadaşlar ortaklaşa bir kitapevi açtılar. Hemen her gün uğrak yerimizdi. Katkı olsun diye aldığımız kredileri buraya verir, bize harçlık lazım oldukça gider peyderpey alırdık. Tabii kitap, dergi, gazete okumaları bu mekânda yoğundu. Bir bakıma birbirimize olan katkısını unutamam. İstanbul’a geldiğimde Moda’da Sahaf Ferda Anaoğul ile tanıştım, ondan bulunmayan kitapları alıyordum. Bir koli dolusu Osmanlıca kitabı oradan aldım, arkadaşlara katkım olsun diye Erzurum’a gönderdim.

İbrahim Demirci bizim bir üst sınıfımızda idi. Amfilerimiz alttan üste doğru gidiyordu. Birinci sınıf alt katta, ikinci sınıf onun üzerinde idi. Ben zaman zaman üst kata çıkar İbrahim Demirci ile buluşurdum. Orada başka arkadaşlar da vardı ama ben onlarla pek görüşmüyordum. Hem yazıyor olması hem de çok kitap okuyor olması benim için önemliydi. Ders aralarında onu amfide yerinden kalkmadan kitap okuduğuna tanık olurdum. Elinde Yahya Kemal’in beyaz kapaklı kitaplarını görürdüm. Ya da A. De Saint Exupenry’in herhangi bir kitabını… Onların okuduğu kitapları ne yapar eder edinirdim. Saray Kitapevi kitap yönünden zengindi. O kitapevinin en kuytu yerlerini kurcalar aradığımız kimi kitapları oralarda bulduğumu iyi anımsıyorum. Exupery’in Yankı yayınları arasında çıkan birçok kitabını böyle edindim. Yahya Kemal’e nedense uzak duruyorduk, ben veya bazı arkadaşlar. Nedeni onun özel yaşamıydı. Bir başka deyişle de onun hakkında oluşturulan olumsuz propaganda olmalıydı. Necip Fazıl tercihi dururken Yahya Kemal’e uzak kaldığımızı düşünüyorum. Psikolojik bir gerekçe. İbrahim Demirci’nin elinde onun kitaplarını görünce bu anlamda biraz da şaşırmıştım. Oysa fakülteye başlar başlamaz Yeni Türk Edebiyatı kürsüsünde hocamız Doç. Dr. Orhan Okay bir bibliyografik liste yapmış bizlere dağıtılmıştı. Listede Yahya Kemal’in bütün eserleri de yer alıyordu. Yahya Kemal’in eserlerini alışım ve okuyuşum bundan sonradır. Benim için heyecan verici bir durumdu bu. Yıllarca bir başıma kendi kendime yol bulmaya çalıştığım bir dönemden sonra bir arkadaş grubu içinde kendimi bulmam son derece mutluluk verici bir durumdu.

Erzurum İstanbul’a oldukça uzaktı. Biz kardeşler bir yanıyla da İstanbul’a yerleşmiştik. Yaz tatillerinde İstanbul’a gelir Perşembe pazarında çalışır, okul dönemlerinde Erzurum’a giderdim. Bizim sınıftan arkadaşlarım İskender Pala ile Mehmet Kahraman İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kayıtlarını aldılar. Ben de alabilirdim. Bulunduğum arkadaş gurubu ortamından olan mutluluğumdan ötürü böyle bir girişimim olmadı. Şimdi düşünüyorum da iyi ki olmamış. Burada anlattıklarımdaki asıl amacım kendim değil. Erzurum’daki bu güzel ortamı anlatmak için.

İbrahim Demirci ve diğer arkadaşlar oldukça soğukkanlı, sadece kitap okumayı ve düşünmeyi ilke edinmişlerdi. Biz bazı arkadaşlarla onların evlerine gider saatlerce oturur, çay içer kitap okurduk. Benim bu arkadaşlar arasında yukarıda isimlerini andıklarımın dışında Kadir Atlansoy, Selahattin Şimşek, Mehmet Terzi, Mustafa Baydemir, Mehmet Bayyiğit –bu iki ismi soyadlarıyla hep birbirine karıştırmışımdır-, Ahmet Nedim Çeker, Rıdvan Canım, Kadir İriş, Mehmet Törenek, Ali Rıza Demirci ve daha birçok arkadaş. Kitap edinme hızım bu dönemde daha da artı. Onlar Edebiyat dergisinde yazıyorlardı, ben veya birçok arkadaş bir arayış içindeydik. Mehmet Kahraman’ın Tanpınar üzerine olan çalışması her ay düzenli olarak yeni yayımlanan Mavera dergisinde yayımlandı. Ben o sırada bir düşünce gazetesi olarak yayımlanan Yeni Devir’e şiir, deneme ve öyküler göndermeye başladım. Şakir Kurtulmuş gazetenin kültür sanat sayfa yöneticisiydi. Onunla sık mektuplaştık. Yazılarım orada yayımlandıkça İbrahim Demirci ve diğer arkadaşların beni cesaretlendirmesini unutamam. Yeni Devir’de Yasir Vurgun imzasıyla yayımlanan bir yazıma Nuri Pakdil Edebiyat dergisinde gönendirici bir değinide de bulundu. Bu benim cesaretimi daha da arttırdı. İbrahim Demirci, İbrahim Sarı, Ali Göçer ile bu konular üzerinde sık konuşurduk.

İbrahim Demirci sadece yoğun bir okur değildi, okuduklarını içselleştirirdi. Hayatı da öyle idi. Şiirleri kısa ama duruşu gibi yoğundu. Deyim yerindeyse fazlalıklardan ve aşırılıklardan uzaktı. Kendisi gibi oldukça ağırbaşlıydı. Bu durum onun hayatını bir bütün olarak bir disiplin örneği olarak tanımlatabilir. Yazı hayatı da bunun üzerine kuruldu. Doktora çalışmasını Ahmed Haşim üzerine yaptı. Aşırı titizlik ya da duyarlığın onu kimi yönlerde sınırladığını düşünüyorum. Onun gibi birkaç arkadaşımız daha var, isimlerini vermeyeyim. Bu anlamda onların yapabilecekleri çok şeylerinin olduğunu düşünürüm. Ahmed Haşim ile ilgili çalışması tamamlandı mı, bilmiyorum. Ben o eserin önemli bir boşluğu dolduracağı kanaatindeyim. Çünkü çok titiz çalışıyordu. Eksik kalan bir alan olduğunu düşünüyorum.

Kimi büyük sanatçıların içlerinde akan nehri durdurmadıkları ve sürekli yazdıkları bilinen bir gerçek. Dostoyevski buna verilebilecek en iyi örnek. Edebiyatımızda da bunun örnekleri var. İbrahim Demirci’nin şiir, deneme ve inceleme dışında birçok alanda eser üretebileceği düşüncem hep olmuştur. Yaptıkları küçümsenir cinsten değil, bu büyük kültür ormanında onun birçok eserinin daha olmasını dilediğim ve düşündüğüm için bu vurguda bulunuyorum.

Yeni Şafak gazetesindeki yazıları da bunun bir örneğiydi, sonra bıraktı. Orada kritikler yaptı, eleştirilerde bulundu.

İbrahim Demirci ile sonraki yıllarda birbirimizden uzak kaldık. Yedi İklim dergisini uzun yıllar kendisine gönderdik. Bu bağlantımızı oluşturuyordu. Sonra kesildi. Kendisiyle birkaç kez görüşebildim. Konya’ya gidişlerimde ya da telefonla haberleşiyorduk.

Gönül dostluğum ve arkadaşlığım, sık görüşmesek bir araya gelmesek de o günlerdeki gibi sıcak duruyor. Sevgim o zamanki gibi. Erzurum ortamındaki o sıcak ilgiyi yakınlığı ve dostluğu asla unutamam. Belleğimde o gülümseyen ve nahif yüz ifadesi hep canlı duruyor. Yıllar bizi eskitse de yollarımızı ayrı düşürse de o dostluk ortamı gönlümüzde sürüyor.

Abdullah Harmancı – Sarıldığım Sıcak Bir Hayal

Abdullah Harmancı – Sarıldığım Sıcak Bir Hayal

Ali Haydar Haksal adını ilk kez ne zaman duydum? Sanırım Konya İmam Hatip Lisesi’ndeyken, sınıf arkadaşım Hakkı Biçer’in elinde bir kitabını görmüştüm. 1988 1992 senelerinde bu okulda öğrenci olduğuma göre, Haksal’ın kitaplarıyla tanışmam bu senelere denk geliyor. 1993, öykü yazmaya karar verdiğim, daha doğrusu öykücü olmaya karar verdiğim yıldır. Haksal’ın kitaplarını okumaya ve birbiri ardınca yayımladığı öykü kitaplarının sıkı bir izleyicisi olmaya başlayışım üniversite senelerimde: 1992–1996 seneleri.

Şu an elimde Ali Haydar Bey’in 2001’de yayımladığı İçim Su Berraklığında adlı öykü kitabı var. Kitabın başında ise, yazarın başlangıcından 2001’e kadar yayımladığı öykü kitaplarının listesi. Bu listeyi okurken, gençlik senelerim de bir bir gözlerimin önünden geçiyor. İlk öykü kitabı Evdeki Yabancı 1986’da çıkmış. Sesim Bana Yetmiyor, Sarıldığım Soğuk Bir Ceset, Sokağın Adı Issız, Ay Işığında Vav’ın Odası 1987 – 1991 senelerinde yayımlanmışlar: Benim, şiirler yazdığım ve Konya’nın mahalli gazetelerini şiirlerle donattığım (!) yıllar… Demek istiyorum ki, ne öykü ne de Ali Haydar Haksal henüz dünyamda yok. Ama üniversite seneleriyle birlikte, hem öykü hem de öyküyle ilgili her şey yoğun bir biçimde kaplıyor hayatımı. 1994 yılında yayımlanan Zamanların Öyküsü’nü kitapçılarda aradığımı, uzun bir arayıştan sonra bulduğumu ve bir çırpıda okuduğumu hatırlıyorum. Ve tabii, gene büyük bir hız ve yoğunluk içinde, Haksal’ın ilk kitabından itibaren tüm öykülerini sular seller gibi okuyup bitiriyorum. Bütün hayalim, öykücü olmak ve Ali Haydar Haksal gibi çok sayıda öykü kitabı yayımlamak.

Günlerimi, sadece onun değil, bütün önemli Türk öykücülerinin kitaplarını okuyarak geçiriyorum. Ama bu, okumaktan daha öte bir durum. Bunu mutlaka söylemeliyim. Elime bir öykü kitabı alıp saatlerce sayfalarını karıştırıyorum. Müstakbel kitabımın hayaliyle yaşıyorum. Bir gün ben de böyle bir kitap, böyle bir kitap daha, bir kitap daha çıkaracağım. Beni yaşatan hayal bu. Öyküye sımsıkı sarıldığım bu dönemde, Haksal’ın da en velut seneleri. Demek ki, Haksal benim için biraz da bu sebeple önemli.

Bu duygusal bağın ötesinde, bir öykü yazarı adayı olarak da, zaman zaman Haksal’ın öykülerini kendimce yorumluyorum. Çok fazla içine kapandığını, çok fazla kendi ses’ine odaklandığını düşünüyorum örneğin. Sarıldığım Soğuk Bir Ceset adlı öykü kitabına adını veren öykü ve bununla bağlantılı ikinci öykü, Haksal’ın öykücülük serüveninde zirvedir, diye düşünüyorum. O zaman da böyle düşünmüştüm, şimdi de aynen böyle düşünüyorum.

Bunun sebebi de, söz konusu öykülerin, toplumun taa içinden bir kadını, eşi tarafından terk edilmiş bir kadını ve onun kocasını bütün doğallığı içinde anlatmış olmalarıdır; kendi anlatım imkânlarından taviz vermeden. İnsanın içine dokunan, toplumsal karşılığı olan ve psikolojik çözümlemelerle örülmüş sımsıcak öyküler. Haksal’ın öykülerinde, bir boğuntu içinde yaşayan kişilerin neden böylesine acı çektikleri genellikle cevaplanamayan sorulardandır. Belki de Sarıldığım Soğuk Bir Ceset adlı dosyanın başında yer alan bu öyküler, bu soruyu cevaplamış oldukları için böylesine etkileyicidirler.

Şimdi biraz daha geçmiş zamanın izinde yürüyelim: Aynı yıllarda Yediiklim dergisi de oldukça faaldi. Mesela bir Konya dosyası yapılmıştı ve ben rahmetli Safa Odabaşı’nın adını ilk kez bu sayıda okumuştum! Çok ayıp! Gene aynı senelerde, Konya’da bir dergi paneli yapıldı. İbrahim Demirci’nin de Edebiyat dergisini tanıttığı bu panelde, Haksal’la ilk defa karşılaştık. Kitaplarını okuduğum, kendimce yorumladığım öykücü karşımdaydı. İnsanlarla iletişim kuramama gibi bir hastalıkla malûl olan ben, o zaman da Haksal’ı uzaktan dinleyip evime yollanmıştım.

İlk öyküm 1995’te Dergâh’ın Ocak sayısında çıktığına göre, ondan hemen sonraki günlerde Yediiklim’e de öykü göndermiş olmalıyım. Fakat burada çok önemli bir noktayı atladım: Konya’da çıkan Aşiyan dergisinde benimle bir söyleşi yapılmıştı. Sevgili Akif Kuruçay tarafından. Bu dergiyi gören Ali Haydar Bey, derginin dizildiği Rampalı çarşıdaki dükkânın telefonundan bana ulaşmaya çalışmıştı. Ben kimim?  Bel ki birkaç öykü yayımlamış bir genç. İşte bu “iyilik”ti. Dileyen “salih amel” diye de okuyabilir bu “iyilik”i. Haksal, bir dergi editörü, bir öykücü olarak, Konya’da yaşayan bir öykü heveslisini arama gereği duyuyor. Telefonunu bırakıyor. Sanırım bin bir gerilimden sonra ben de kendisini aradım. Konuştuk. Bana öykü üzerine yazılmış bazı metinler önerdi. İşte Yediiklim’e öykü göndermeye başlayışım belki de bu görüşmeden sonra oldu. Birkaç öykümün yayımlandığını, birkaç öykümün yayımlanmadığını filan hatırlıyorum. Bu tür şeyler hep olur ya… Yayımlanan öykülerimden birinin beklemediğim kadar çok değiştirildiğini görüp üzülmüştüm. Sanırım Yediiklim’e bir daha öykü göndermedim. Genç olmak böyle belalı bir şey. Abarttıkça abartırsınız. Şimdi elbette gülümsüyorum. Öyküm değiştirildi diye, bir dergiyle irtibatı büsbütün kesmek… Çocukça… Bugün öykücüler üzerinde konuşurken, “Hımmm… O mu, o Yediiklim’den çıktı.” diyoruz. Sanırım benim için bu cümle kurulamaz. Ben bir ihtimal Dergâh’tan çıkmış olabilirim. Çıkmamış olma ihtimali de var tabii, o kadar umutlu olmamak lazım.

Yediiklim’le ilişkim bir öykücü adayı olarak, başlamadan bitmiş de olsa, Haksal’ın eserlerini izlemeye devam ettim. Yediiklim’in Haksal özel sayısını görünce, böyle bir sayıda olmadığıma hayıflandım.

Haksal, gerek yayıncılığı, gerek öykücülüğü, gerekse incelemeleriyle edebiyatımızda kendine bir yer edinmiştir. Edebiyatımıza yeni imzalar kazandıran uzun soluklu bir derginin kahrını çeyrek asırdır çekiyor. (İnşallah bir çeyrek asır da, biz, Mahalle Mektebi’nin kahrını çekeriz.)