Etiket: Alişan Demirci

Alişan Demirci – Yol Hakkı

Alişan Demirci – Yol Hakkı

Askerde izne çıkacaklar için verilebilen bir hak “yol hakkı”. Trafikte seyreden araçların istedikleri bir hak da olabilir; arsalarını, tarlalarını pay eden paydaşların istedikleri bir hak da olabilir. Yolda gördüğümüz bir taşı kenara kaldırmak da yol hakkı olabilir; Alevi-Bektaşi babasının yolculuk sonrası aldığı belirli bir bedel de…

Osman Bayraktar; Finlandiya, Malezya, Singapur, İspanya, Kazakistan, Avusturya, İngiltere, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Mekke ve Medine seyahatlerini anlattığı, Eşik Yayınlarından çıkan 216 sayfalık kitabına da bu ismi uygun görmüş: Yol Hakkı.

Aslına bakarsanız kitabı okumadan önce; Şam, Bağdat, Kudüs, Saraybosna, Tebriz, Beyrut gibi şehirler aklıma gelmişti. Bu şehirler üzerinden üretilen duygusal metinler açıkçası artık heyecan vermiyordu. Osman Bayraktar’ı zihnimde bu şehirlerle birlikte düşünmekle beraber rasyonel bir bakış da canlanabiliyordu. İçindekiler kısmında bu mekânları gördükten ve hem girişte hem arka kapakta yer alan “İtiraf etmeliyim ki ben daha çok kentleri gezmeyi sevdim; insan emeğinin biçimlendirdiği yapıları görmeyi, o yapıların arkasındaki insan ilişkilerini ve düşünme biçimlerini keşfetmeyi. İnsanların yaşadığı bir mekân ve kültür taşıyıcısı olarak kentin dinamik, değişken bir yanı var. Ancak bunu hissetmek içinse bir miktar kaybolmak, şehrin arka sokaklarına girmek gerekiyor; çünkü bugüne ait hayat orada yaşanıyor.” cümlelerini okuduktan sonra şaşırmadım değil. Şaşırdım ama sevindim de. Şehir/kent konusunda böyle bir itirafta bulunmak ve böyle bir arayışa girmek gerekliliğini anlamak ve anlatmak iyi bir yöneliş. Şehrin göbeğinde, kıyısında, köşesinde yaşayıp dağlardan, yaylalardan, çiçeklerden, kuşlardan duygusal metinler üreten birçok yazarımızın da böyle bir bakışa sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Batıya yaptığı ilk yolculuğa çıkarken, Finlandiya’ya giderken kurduğu cümle: “Bir karanlığın içine gider gibi.”

Yazar kendisine karanlık gelen bu bölgelerden bahsederken daha çok somut veriler kullanıyor. Şehrin yapısından, insanların giyim kuşamından, caddelerin durumundan, ülkenin ekonomisinden, nüfusundan vs. bahsediyor. Ama sıra Endülüs’e geldiğinde, Mekke’ye, Medine’ye geldiğinde cümleler yetmemeye başlıyor. Bu somut bilgilerin yanında, yazardan taşan cümleler bir anda aydınlığa çıkıyor. Hislerin ve hissedilenlerin etkisini anlatmak ve yaşatmak için, yolun hakkını vermek için konuşuyor yazar. Çünkü buradaki yollar bir bakıma yazarın manevi dünyasındaki yollardan izler taşıyor. Yollar kesişince mutluluk da, hüzün de artıyor.

“Suud idaresi, Mescid-i Nebevî’yi genişletirken, Osmanlı yapısını büyük ölçüde muhafaza etmiş. Ancak eski yapıya yeni bölümler eklenirken, kapıların üzerinde bulunan kitabeleri orta yerden bölmekte sakınca görmemiş. Sadece bir dikkatsizlikle açıklanamayacak kadar hoyratça bir tutum. Ayakkabıya sığmıyor diye, parmakları orta yerden kesmek gibi bir çözüm yolu. Gördüm: Harflerden göz yaşları damlıyordu.” cümleleri ile bitiyor Medine yolculuğu.

Kitabı bir musahhih dikkati ile okumasam da rahatsız eden bir hata ile karşılaşmadım. Yazar yolun hakkını teslim ederken yayınevi de kitabın hakkını teslim etmeyi başarmış.

Başa dönecek olursak, zihnimdeki algıyı değiştirmek yerine şöyle bir dua ile bitireyim: Allah; Kudüs, Şam, Bağdat, Beyrut yollarının hakkını da teslim etmeyi nasip etsin.

Askerde izne çıkacaklar için verilebilen bir hak “yol hakkı”. Trafikte seyreden araçların istedikleri bir hak da olabilir; arsalarını, tarlalarını pay eden paydaşların istedikleri bir hak da olabilir. Yolda gördüğümüz bir taşı kenara kaldırmak da yol hakkı olabilir; Alevi-Bektaşi babasının yolculuk sonrası aldığı belirli bir bedel de…

Osman Bayraktar; Finlandiya, Malezya, Singapur, İspanya, Kazakistan, Avusturya, İngiltere, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Mekke ve Medine seyahatlerini anlattığı, Eşik Yayınlarından çıkan 216 sayfalık kitabına da bu ismi uygun görmüş: Yol Hakkı.

Aslına bakarsanız kitabı okumadan önce; Şam, Bağdat, Kudüs, Saraybosna, Tebriz, Beyrut gibi şehirler aklıma gelmişti. Bu şehirler üzerinden üretilen duygusal metinler açıkçası artık heyecan vermiyordu. Osman Bayraktar’ı zihnimde bu şehirlerle birlikte düşünmekle beraber rasyonel bir bakış da canlanabiliyordu. İçindekiler kısmında bu mekânları gördükten ve hem girişte hem arka kapakta yer alan “İtiraf etmeliyim ki ben daha çok kentleri gezmeyi sevdim; insan emeğinin biçimlendirdiği yapıları görmeyi, o yapıların arkasındaki insan ilişkilerini ve düşünme biçimlerini keşfetmeyi. İnsanların yaşadığı bir mekân ve kültür taşıyıcısı olarak kentin dinamik, değişken bir yanı var. Ancak bunu hissetmek içinse bir miktar kaybolmak, şehrin arka sokaklarına girmek gerekiyor; çünkü bugüne ait hayat orada yaşanıyor.” cümlelerini okuduktan sonra şaşırmadım değil. Şaşırdım ama sevindim de. Şehir/kent konusunda böyle bir itirafta bulunmak ve böyle bir arayışa girmek gerekliliğini anlamak ve anlatmak iyi bir yöneliş. Şehrin göbeğinde, kıyısında, köşesinde yaşayıp dağlardan, yaylalardan, çiçeklerden, kuşlardan duygusal metinler üreten birçok yazarımızın da böyle bir bakışa sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Batıya yaptığı ilk yolculuğa çıkarken, Finlandiya’ya giderken kurduğu cümle: “Bir karanlığın içine gider gibi.”

Yazar kendisine karanlık gelen bu bölgelerden bahsederken daha çok somut veriler kullanıyor. Şehrin yapısından, insanların giyim kuşamından, caddelerin durumundan, ülkenin ekonomisinden, nüfusundan vs. bahsediyor. Ama sıra Endülüs’e geldiğinde, Mekke’ye, Medine’ye geldiğinde cümleler yetmemeye başlıyor. Bu somut bilgilerin yanında, yazardan taşan cümleler bir anda aydınlığa çıkıyor. Hislerin ve hissedilenlerin etkisini anlatmak ve yaşatmak için, yolun hakkını vermek için konuşuyor yazar. Çünkü buradaki yollar bir bakıma yazarın manevi dünyasındaki yollardan izler taşıyor. Yollar kesişince mutluluk da, hüzün de artıyor.

“Suud idaresi, Mescid-i Nebevî’yi genişletirken, Osmanlı yapısını büyük ölçüde muhafaza etmiş. Ancak eski yapıya yeni bölümler eklenirken, kapıların üzerinde bulunan kitabeleri orta yerden bölmekte sakınca görmemiş. Sadece bir dikkatsizlikle açıklanamayacak kadar hoyratça bir tutum. Ayakkabıya sığmıyor diye, parmakları orta yerden kesmek gibi bir çözüm yolu. Gördüm: Harflerden göz yaşları damlıyordu.” cümleleri ile bitiyor Medine yolculuğu.

Kitabı bir musahhih dikkati ile okumasam da rahatsız eden bir hata ile karşılaşmadım. Yazar yolun hakkını teslim ederken yayınevi de kitabın hakkını teslim etmeyi başarmış.

Başa dönecek olursak, zihnimdeki algıyı değiştirmek yerine şöyle bir dua ile bitireyim: Allah; Kudüs, Şam, Bağdat, Beyrut yollarının hakkını da teslim etmeyi nasip etsin.

Alişan Demirci – Mısır’ın Sesi

Alişan Demirci – Mısır’ın Sesi

Daha önce Ümmü Gülsüm’ü yazmak zor görünüyor demiştim. Bağlam Yayıncılık’ın Müzik Bilimleri Dizisi’nden çıkmış olan Mısır’ın Sesi -Ümmü Gülsüm, Arap Şarkısı ve Yirminci Yüzyılda Mısır Toplumukitabından hareketle yazmak istedim. Kitabın yazarı Virginia Danielson ve kitap Amerika’da 1997 yılında yayınlanmış.

Ümmü Gülsüm’ün kesin doğum tarihi bilinmemekle beraber, Dakhaliye vilayeti nüfus kayıtlarının Tammay el Zahâyra köyü sayfasındaki bilgilere dayanılarak 4 Mayıs 1904 tarihi veriliyor kitapta. Taşrada fakir bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen sanatçının babası, köyün imamı olan Şeyh İbrahim es-Seyyid el Baltacı (ölümü 1932), annesi ev hanımı olan Fatma el-Melîjî (ölümü 1947).

Ümmü Gülsüm 5 yaşından itibaren üç sene boyunca Kur’an ve tecvid dersleri aldı. Babası imamlıktan aldığı düşük ücretle geçinemediği için, kendi köylerinde ya da civar köylerde dini şarkılar söyleyerek para kazanmaya çalışıyordu. Ümmü Gülsüm’den on yaş büyük ablası ve bir yaş büyük abisi de babalarına eşlik ediyorlardı. Bir gün abisi rahatsızlanınca, Ümmü Gülsüm babası ile birlikte gitti. Genelde “umde”nin (köyün reisi) evinde toplanılıyordu. Ümmü Gülsüm’üm 5-8 yaş arasında umdenin evinde yaptığı başlangıç, komşu köyde yapılacak bir kutlamaya davet edilmesi ile devam eder. Bu kutlamada ev sahibi, babasının imamlıktan aldığı maaşın yarısı kadar bir ücret öder Ümmü Gülsüm’e. Dinleyiciler arasında bulunan bazı insanlar; babasından, Ümmü Gülsüm’ü kendi kutlamalarına da getirmesini isterler. Bu sayede ünü gittikçe yayılan sanatçı, bir tüccar tarafından halk konseri yapmaya davet edilmiş, zengin ve nüfuzlu insanların evlerine çağırmalarıyla ünü daha da artmıştır. Bu ev konserlerinde Ümmü Gülsüm, fakir ve köylü kıyafetleri ile bir erkek gibi giyinen ve zenginler tarafından hor görülen küçük bir kız iken; şarkı söylemeye başladığında herkesi susturan ve bütün dikkatleri kendinde toplamayı başaran müthiş bir sese sahipti.

Sanatçı ilk  başlarda  şeyha,  dinî  şarkıcı,  taşra lı, bedevî gibi farklı sıfatlarla nitelendirilmişti. Fakat Kahire’ye giderek yeteneklerini geliştirmiş, şöhret ve serveti getirecek repertuarı ve profesyonel kimliği ararken bir yanda da icra stilini, görünüşünü, tavırlarını değiştirmiştir. Zaman zaman devrin popüler müziğine kaydığı için eleştirilen Ümmü Gülsüm halkın isteklerini geri çevirmemek belki de daha meşhur olabilmek için dini müzikten uzaklaşıp eğlencelik aşk şarkıları söylemeye başladı. 1923 yılında Odeon firması ile anlaşan sanatçının 1924-1926 yılları arasında 14 adet kaydı piyasaya sürüldü.

Ümmü Gülsüm öğrenmeye hevesli ve çabuk öğrenen bir öğrenciydi. 1920’lerin başında bir davette onu gözlemleyen Muhammed Abdulvahhab, “Her zamanki gibi Ümmü Gülsüm birinci bölümü sadece bir kez dinleyerek ezberlemişti” demiştir. Bu yıllarda babası ona birçok hoca ile çalışması için yardımcı olmuş, ud dersi almasını sağlamıştır. Esas hocası Şeyh Ebû’l-ilâ Muhammed, meşâyihlerin müzik mirası konusunda uzmanlaşmış, klasik Arapça şarkılar konusunda sanatçıyı yetiştirmiştir. Meşâyih tarzının ana unsurlarından olan söz ve melodinin aynı potada eritilmesi Ümmü Gülsüm’ün stilinin özünü oluşturacaktır. Bu yıldan sonra Ümmü Gülsüm’ün müziğinde ve kişisel tarzında yaptığı seçimler tutarlı bir kalıba girmişti.

Ümmü Gülsüm aile bireylerinden oluşan şarkıcılarını (yani meşayih orkestrasını) prestijli/saygın bir “taht” ekibi ile değiştirir. Yeni taht’ın yarattığı etki çarpıcı idi ve müzisyenler tek tek ele alındıklarında Ümmü Gülsüm’den daha ünlü, klasik müzikte ustalaşmış kişilerdi. Müzisyenlikteki ustalıklarının yanında bu adamlar önemli bir tarz değişiminin sinyalini veriyorlardır. Çünkü orkestra sanatsal ilerlemeyi, modernliği ve biraz da olsa dinden kopuşu temsil ediyordu. Artık Kahire sahnelerinde taht ile çıkarak bir şeyha ya da münşide olmaktan çıkıp yerini taht’ı olan ve artık başörtüsü kullanmayan ve bu yüzden eleştirilen bir şarkıcı alıyordu. Rûz el Yûsuf gazetesinde yer alan bir haber şöyle: “Dini şarkılar söyleyerek konser veren.., kollarını sıyırıp elleriyle yemek yiyen Ümmü Gülsüm, bugün aşk ve tutku üzerine taktuka ve edvâr söylüyor, size ‘Comment ça va?’ diye sorup ‘Bien, merci’ diye cevaplıyor.”

Bu başarılar dönemin ünlü sanatçıları tarafından kıskançlıkla karşılık bulur. Mesela Münire el Mehdiye medya sektöründeki tanıdıkları sayesinde kirli haberler yaptırır. Babasının köye dönmek istemesine ve kızının kariyerini bitirmek istemesine kadar varan bu olayları Emin elMehdi’nin çabaları durdurur. Ümmü Gülsüm evine kapanır, ziyaretçi kabul etmez ve basına karşı ihtiyatlı olmaya başlar. Bu dönemde ülkedeki ekonomik daralma, tiyatro, konser gibi eğlencelerin kötü etkilenmesine neden olur. Birçok sanatçı Ümmü Gülsüm’e özenerek, onu taklit ederek, onun gibi giyinerek piyasada yer almaya çalışsa da başarılı olamazlar. Ümmü Gülsüm ise kendine bağlattığı maaşlar ve albüm satışlarından aldığı ücretlerle geçimini rahatça sağlamıştır. Gelen tekliflere çok yüksek ücretler istiyor, bazen gelen yüksek ücretleri bile reddediyordu.

1930’larda, her ayın ilk perşembe günü radyoda da yayınlanan sezonluk konserler vermeye başlar. Bu konserler neredeyse 1973 yılına dek hemen her sezonda devam etmiştir.

350 sayfalık kitapta bu şekilde o kadar çok ayrıntı var ki; Ümmü Gülsüm, hangi tarihte, kiminle, ne anlaşması yaptı, ne kadar ücret aldı, memnun kaldı mı, basında yankısı ne oldu gibi birçok soruya cevap bulabiliyorsunuz. Kitabın yazarı 5 sene Mısır’da çalışarak, dönemin hemen hemen bütün dergi, gazete ve resmi kayıtlarına bakarak hazırlamış kitabını. Müthiş ayrıntılı bir kitap. Bu ayrıntılardan birkaç örnekle bitirelim:

Ümmü Gülsüm’ün çocukluğundaki “gürültücü” hayran kitlesi, ağırbaşlı ve repertuarı bilen, sadık bir dinleyici kitlesine  dönüşmüştü. Bir müzisyenin anlattığına göre: “Yaşlı bir umde İskenderiye’de yaşıyor ve Ümmü Gülsüm’ün her konserine gidiyordu. Biri kendisi, diğeri de paltosu ve şapkası için olmak üzere iki yer satın alıyordu. Bir gün konsere gelmeyince konser arasında Ümmü Gülsüm acil servis arabasını umde’nin evine yolladı. Umde’nin babasının vefat ettiği ve kendisinin yasta olduğu ortaya çıktı. Her şeye rağmen acil servis arabası ile konsere geldi.”

Genelde aşağıdaki şekilde bir program uyguluyordu Ümmü Gülsüm:

22.30 23.40 Birinci Şarkı (Vasla) 50 dakika ara

00.30 – 02.40 İkinci Şarkı 50 dakika ara

03.30 04.15 Üçüncü Şarkı.

1967 yılında Paris’te vereceği konserde benzer bir programda ısrar etmiş ve Fransız devlet adamlarını ve Arap olmayan seyirciyi hayrete düşürmüştür. Söylenenlere göre 7 saat süren ve sabaha karşı biten konser için yetkililerden özel izin alınmış, Mısır rekoru kırılmış ve “Olympia Tiyatro salonu Wagner için bile bu vakte kadar açık kalmamıştı” denilmesine neden olmuştur. Başkan Dögol’ün de telgrafla kutladığı 1967 yılı Kasım ayındaki bu konser, sanatçının Arap dünyası dışındaki ilk ve tek konseridir. Buradaki bütün gelirlerini Mısır’a bağışlayan sanatçı, Arap dünyasında verdiği bir dizi konserden elde ettiği geliri de Mısır’a bağışlamıştır.

Ümmü Gülsüm “iyi bir şarkıcıydı çünkü Kur’an okuyabiliyordu”. “Asla aynı mısrayı iki kez aynı şekilde okumazdı”. Araplar, o şarkı söylemeye başladığı anda “zamanın durduğuna” inanıyorlardı.

Bir söyleşide kendi kimliği ni ifade ederken: “Onlar (fellahin) basit insanlar… ama altın kalpliler. İlk dinleyicilerim onlardı. Elde ettiğim her türlü başarıyı onlara borçluyum. Bu ülkenin gerçek efendileri onlardır, çünkü bu topraklardaki iyiliğin, cömertliğin ve sevginin kaynağıdırlar. Taşra, şehrin kaynağı ve çıkış noktasıdır. Eğer şehirde yaşıyorsanız sürgünde yaşıyorsunuz demektir; köyde ise akraba ve dostlarınızla yaşarsınız.” demiştir.

Ümmü Gülsüm Allah’tan gelen müthiş bir sesin yankısıdır. Bu yankı herkeste farklı bir anlam bulabilir. Kitaptan yapmaya çalıştığım kısa alıntılarla küçük bir giriş yapmış oldum. Bu sesin hayat hikâyesini bu kitaptan okumanızı öneririm. (Virginia Danielson, Mısır’ın Sesi -Ümmü Gülsüm, Arap Şarkısı ve Yirminci Yüzyılda Mısır ToplumuBağlam Yay, Mart 2008, çev.Nilgün Doğrusöz, Cem Ünver)

Alişan Demirci – Nassima Chabane

Alişan Demirci – Nassima Chabane

Nassima Chabane, (asıl adı Nasıra Şaban) 1959 yılında Şrea dağının eteğinde kurulu ve Cezayir’e 50 km uzaklıktaki“güller şehri” denilen Blida’da doğdu. Blida, Endülüs geleneğinin yoğun olduğu hatta Endülüslülerin kurduğu bir yerleşim yeri. Dünyada Nassima olarak tanınsa da ben Nesime demeyi tercih edeceğim.

Nesime kelime olarak hafif rüzgâr ya da esinti olarak çevriliyor. Fakat sanatçı yaptığı müzikle hiç de hafif olmadığını gösteriyor. Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi kültürlerinin uyum içinde yaşandığı Endülüs-Arap geleneğinin beşiğinde büyümüş olan Nesime; bu kültürün günümüzdeki elçilerindendir. Mitolojik Endülüs şiir ve müziğini devam ettirmiştir.
Nesime 7 yaşında konservatuara başlamış; Hacı Mecbar’dan (El Hadj Medjbeur) çalgı tekniklerini, Dahman bin Aşur’dan (Dahmane Benachour) klasik “nevbe” sanatını öğrenmiş.
Bu dersler sonucu ve üstün yeteneği sayesinde 1932 yılında kurulmuş olan El-Vidadiye (Al-Widadia) topluluğunun solistliğine yükselmiştir. Büyük üstadlar Muhammed Bencergura (Muhamed Benguergura), Sadık Becavi (Sadek Bejaoui) ve Hacı Hamidu Ceydir (El Hady Hamidou Djaidir) bu yolda Nesime’ye destek olmuşlardır.

1979 yılında Cezayir Devlet Televizyonu (RTA) ile yaptığı Endülüs Arap müziği antolojileri ile iyice tanındı. 1984 yılında Cezayir Senfoni Orkestrasına eşlik etti. Nevbe Zidan icrasına eşlik eden ilk kadın ses olan Nesime; Prof. Bradaui öncülüğündeki orkestrada yer aldı.

Bu mesleki kariyer sonucu beş kıtada sahnelere çıkmayı başarmış bir sanatçı Nesime. Cezayir Devlet Başkanlığı nezdinde ülkenin en büyük nişanını almıştır. 1987-1994 yıllarında müziğini bir dizi televizyon programıyla geniş kitlelere iletme fırsatı bulmuştur.

1994 yılından itibaren Fransa’ya yerleşen Nesime, sanatının Avrupa ile buluşması için çaba gösterdi. 200 yılında Paris Şehir Tiyatrosu’nda ve ilerleyen yıllarda birçok görkemli konserler vermiştir. En önemlilerinden birisi de Unesco ve Cezayir Filarmoni orkestrası eşliğinde Sorbon’un amfi tiyatrosundaki konserdir.
Avrupa’nın hemen her yerinden, İsveç’ten İspanya’ya, Arap ülkelerinden Amerika’ya sayısız konserlere imza atmış sanatçı için Endülüs müziğinin dünyadaki en önemli temsilcisi denilebilir. Şarkı sözlerini, şiirleri İbn Arabi gibi, Ahmet el Alavi gibi –kendi deyimiyle- mürşidlerden seçen Nesime bu yönüyle de çok önemlidir.
Nesime üç çocuk sahibi olup çocukları da kendisi gibi müzik ile ilgilenmektedirler.
Nesimenin 5 albümü var. Des racines et des chants (2011), Algérie – rondes, comptines et berceuses (2007), Voie soufie, voix d’amour (2006), Musique Andalouse d’Alger (2003), Musique citadine Algerienne (1998).

Nesime bildiğim kadarı ile Türkiye’de ilk defa 25 Mayıs 2010 tarihinde 2. Mistik Sanat Festivali kapsamında Aya İrini’de bir konser verdi. Hoş, programda sadece 1,5 saat süresi olduğu için 8 şarkısını seslendirebilen sanatçıdan iki program sonra Yasmin Levy gibi basın popüleri bir sanatçı geleceği için biraz garip bir program oldu. Nesime’yi müstakil bir konserde dinlemeyi bu yüzden arzuluyorum.

Bu arada Mistik Sanat Festivali’nin internet sitesinde ve broşürlerinde yer alan konser bilgisinde “1984 yılında Nouba Zidane yönetiminde Cezayir Senfoni Orkestrası eşliğinde, Profesör Bradaui tarafından bir araya getirilmiş Arap müziğinin uluslararası sesleri ile birlikte çalacaktı.” cümlesi geçiyor. Yukarıda bahsettiğim Nevbe Zidan Endülüs geleneğinden gelen bir müzik türü. Müzik türü diyorum ama kadim Endülüs geleneğinden gelen müthiş bir musıki bilgisi. Ama festivali düzenleyen ekip işini ciddi yapmadığı için, “Nouba Zidane yönetiminde” diyebiliyor!

Nesime mutlaka dinlenilmesi ve mümkünse canlı dinlenilmesi gereken müthiş bir ses.

Alişan Demirci – Kamilya Jubran

Alişan Demirci – Kamilya Jubran

Kamilya Jubran 1963 Filistin köyü Celile doğumlu. Babası Elias Jubran udî ve müzik öğretmeni. Rum kökenli Ortodoks bir aile. Kamilya dört yaşından itibaren kanun ve udu, klasik Arap ve Mısır müziği repertu­varını öğrenmeye başladı. Henüz 19 yaşında iken Sabreen grubuna katıldı ve yirmi yıl boyunca 1982’den 2002 yılına kadar bu grupla çalıştı.

Sabreen grubu geleneksel ola­nı günümüz çalgılarıyla icra ediyor ve şarkı sözlerinde şiddet söylemle­rinden özellikle kaçınıyor. Kudüs’te; direnişin, özgürlük için mücadele­nin, ümidin, barışın, Filistin’in, mo­dern bir karşı koyuşun müzik alanın­daki en büyük temsilcilerinden olan grup, sözlerini özenle seçiyor; “sa­vaş”, “taş”, “asker” gibi sözcükler­den kaçınıyor. Grubun şarkıcısı Ka­milya, Mahmud Derviş, Fadva Tu­kan gibi Filistinli şairlerin şiirlerini alıyor. 2003’te kanserden ölen genç şair ve romancı Hüseyin el-Bargusi de gruba eşlik edenlerden biri. Grup 1989’da çocuklar ve amatör yetişkin­ler için sanat eğitimi derneği kuruyor. 1994’te Oslo antlaşmasının imzalan­masıyla oluşan iyimser hava içinde “İşte güvercin zamanı” (Here come the doves) albümünü çıkarıyorlar. Sabreen, ilk İsrail Filistin ortak ya­pımı olan Roméo ve Juliette eşliğin­de Fransa’da konser veriyor. Sonraki yıllarda Kamilya Jubran Filistin top­raklarındaki çocuklar için müzikli ta­til kampları düzenlemiş. “Herkes için müzik” adını verdiği etkinlikler geliş­tirmiş.

Ancak bu proje, başbakan Rabin’in öldürülmesin­den sonra, çıkmaza girmiş.

2002 yılından bu yana kendi başına hareket eden Kamilya çeşitli sanatçılarla uluslararası konserler vermek­te, festivallere iştirak etmekte ve turnelere katılmaktadır.

Edindiğim izlenimlere göre Kamilya bu işi gerçek­ten sevdiği için yapıyor. Şan, şöhret, para gibi maddi bir­takım kaygılarla bu işi yapmıyor. Yaptığı müziklere ve bir­likte konser verdiği müzisyenlere bakıldığında aslında üst düzey bir müzik yaptığı söylenebilir. Sadece ilgililerin, bu anlamda dertleri olan birtakım duyarlı dinleyicilerin ön sı­ralarda olduğu bir dinleyici kitlesine sahip olduğunu dü­şünüyorum. 20 yıl Filistin’in direnişine destek veren bir müzik grubunun, protest müzik popülaritesinde arka sıra­larda kalmasını başka bir şekilde izah edemiyorum. Sanı­rım dünya şiddet içeren ya da şiddete, zulme karşı sert ta­vırlar koyan sanatçıları daha çok öne çıkarıyor. Bir de Ka­milya, İsrail pasaportuna sahip olduğu için bazı Ortadoğu ülkelerine giriş yapamıyor. Dolayısıyla mesela Beyrut’ta Kamilya Jubran konseri dinleyemeyeceğiz.

Saçlarına aklar düşmüş Kamilya’nın sesinde sanki yılların yankısı var. Üzerinde bir tişört ya da gömlek ama mutlaka siyah renk. Ve elinde ud. İnanılmaz sade bir ka­dın ama lirik bir ses. Şarkıları dinlerken içimde bir ümit yeşeriyor, farklı bir manevi haz alıyorum fakat bütün bun­lar kahırlı bir ruh hali içinde gerçekleşiyor. Çünkü ses saç­ları beyazlamış bir kadından geliyor. Gerçi babası Elias, Kamilya’nın şarkılarını dinlemek istememiş ama Ümmü Gülsüm’den söyleyince “İşte müzik bu” demiş. Ümmü Gülsüm’ü yazmak ise çok zor görünüyor benim için.

Albümlere gelince; Sabreen grubunun Smoke of the Volcanoes (1984), Death of the Prophet (1987), Here Come the Doves (1994), Al Fein (2000), Maz’ooj (2002) ve Al Zeir Salem (2003) ulaşabildiğim albümleri. Kamil­ya Jubran’ın ise; Wameedd (2006-Werner Hasler ile bera­ber), Makan (2009) ve Wanabni (2010-Werner Hasler ile beraber) olmak üzere üç albümü bulunmakta.

Kamilya’nın, bu güçlü ve içli sesin mesajı çok basit: “Bu halk, bu kültür, bu tarih, yok edilmek istense de ye­rinde kalacak!”

Smoke of the Volcanoes albümünde yer alan Mah­mud Derviş şiirinin çevirisi ile bitirelim:

İnsana Dair

Ağzına zincirler vurdular
Ölüler kayasına bağladılar ellerini
Sen bir katilsin dediler
Yemeğini elbiselerini ve bayraklarını aldılar
Ölüler zindanına attılar onu
Sen bir hırsızsın dediler
Bütün limanlardan kovdular onu
Küçük sevgilisini aldılar
Sen bir mültecisin dediler
Ey gözleri ve avuçları kanayan
Elbet bitecek gece
Ne tutuk odası kalacak
Ne zincirlerin halkaları
Neron öldü ama ölmedi Roma
Gözleriyle çarpışıyor
Bir başağın taneleri kurusa da
Vadiyi başaklar dolduracak yakında

(Mütercim: İbrahim Demirci)