Etiket: Ata

İsmail Aslan – Barbarları Uğurlarken

İsmail Aslan – Barbarları Uğurlarken

Her şey iyi güzel
ben bu pozu sadece sana verdim
kurulduğum koltuktan
afrika
somut olan, madde, kalbim
şiirde
fotokopi çıktıları teker teker

Sosyal çevreniz, politikanız, modanız
şiire tersten uyanıp
yüzümü yıkamam
minibüste kafası önüne düşen adamlar
devam eden müzik
iyi güzel

Benim bu ellerimi şiirden
çıkarın
geri kalan her şey
bol sorulu arka
bahçemiz
iyi güzel

Büküldüm söküldüm
uzun bir yerlerimden
şiir kalıbıma uymayacak artık
bu şiire kalıbımı basarım ki
amerika bir kaşık suda boğulacak
birleşeceğiz devletleşeceğiz
ceğiz, biz… iyi güzel

Sütümü her gece içmekteyim
şimdi de fondip
fonda deep purple
barbarları uğurlarken
ve elbette çabucak geçtim bunları
bunlar şiir değil diyenlere
güvendiğim dağları yağdıracağım
örneğin made in japan
divx formatında epey film biriktirilebilir
hem elektrik devreleri geleceğin
şiiridir

Atamız, dedemiz, dadamız…
bitirme tezim güpegündüz
yok sayılmış bir
şiire dair olacak
iyi güzel
muş’ta deprem sarsacak
tezim onları sarsacak
toplanacağız cami avlusunda
salâvat salâvat salâvat
şiir kürsüden okunmaz
onlar irem bağlarında
güller, atlar, sular sayıklansın

iyi güzel

Köksal Alver – Dede İmgesi

Köksal Alver – Dede İmgesi

Dede, genetik bir aktör, genetik bir öncüdür. İnsanın hem biyolojik hem de sosyolojik genetiğinin belirleyici aktörlerinden biridir. İnsan, dedesinden getirdikleriyle hayata dahil olur, ondan aldıklarına kendini katarak hayatı yeniden yorumlar. Bir yönüyle insan dedelerine bağlı olup dedelerinin kendi zamanına uzanmış izidir. İnsanın kendini bir şekilde dedeye bağlamak istemesi, dedesizliği neredeyse yabanlık ve yalnızlık dahası bir köksüzlük olarak görmesi anlamlıdır. Dede sanki insanı bu dünya hayatına sağlam bir şekilde bağlayan bir tutamaktır.

Toplumun inşasında var olan harç, toplumun dağınık bireylerini kendinde toplayan bir zamktır dede. Ailenin ve toplumun ürettiği bir aktördür; etkisi, yankısı, varlığı değişik şekillerde anlamlandırılabilecek çok yönlü bir aktör. Çokça bilinen ve tekrar edilen bir husustur belki: Dede, atadır, köktür, kökendir. Böyledir elbette, çünkü öncüldür, öncüdür, önde olandır. Önce dedeler vardır, sonra babalar ve torunlar. Bir bağlanma aktörü, bir aidiyet zemini. İnsanın kendini ait hissettiği bir evreni işaret eden bir figür. Aileyi, evi, yurdu, toprağı, kültürü, gelenek ve göreneği kendinde toplayan bir etkin figür, bir temel aktör.

Kısmen otoriter bir kişilik özelliği taşıyan dede, bir anlamda toparlayıcı bir imgedir. Dede kendi etrafına kuşakları toplayan, ailenin birliğini ve dirliğini temsil eden bir kişiliktir. Dedenin varlığı ailenin diğer bireyleri için bir araya gelme, toplanma ve halleşme imkânı sunar. Dede ölünce ailenin bireyleri de dağılır genelde. Dede ölünce yani ailenin büyüğü bu dünya hayatından kopunca başka bireyler onun misyonunu üstlenir ve böylece yeni toplanmalar kendini gösterir. Bayramlar bunu çok açık bir şekilde örnekler. Bayramlarda herkes büyüğe gider, büyük etrafını kendinde toplar. Yakın-uzak her yerden gelenler onun yanında toplanırlar. Bu yönüyle dede birlik sembolü olarak işlev görür.

Geçmiştir dede, geçmekte olandır daha doğrusu. Geçerken, bir gurup vakti gibi, gölgesini bugüne ve yarında düşürendir. Gölgesini yani emeğini, sözünü, eylemini, mirasını. Eski zaman beyidir o, eskiyi heceleyen, eskide kalan, eskiyi yücelten belki. Çünkü geçmektedir, an an devrini tamamlamaktadır. Gitti gidecek olandır. Gözü yaşlı ve çapaklıdır, alın çizgileri belirgindir, elleri titremektedir. Çünkü gitti gidecek olandır. Bir eli geçmişte bir eli gelecekte olandır. Bu dünyayı bırakıp bırakmamak arasında kalandır. Oğullar ve torunlar ne olacaktır? Onlara nasıl bir hayat sürecektir? Dede biraz da onun endişesini taşıyandır.

Dede gelecektir aynı zamanda. Çünkü dede torun sahibi olandır. Torun tam da bugün ve yarındır, daha çok yarın ve gelecek. Torun dedenin geleceğe, yarınlara gönderdiği bir haberdir bir selamdır. Bir şahittir belki de. Dededen bir emanettir torun; bugünün ve yarının mimarıdır. Hayatı, dede ile torunu müthiş bir ustalıkla birbirine bağlamaktadır. Hayat müthiş bir maharetle nesilleri birbirine ilmek ilmek dolamaktadır. Dede-torun ilişkisinin resmettiği husus budur.

Birlik sembolü olduğu için dede aynı zamanda büyük kabul edilir, bilgisi, görgüsü, düşüncesi sorulur. Yeni kuşakların karşılaştığı yeni sorunlar hakkında dedenin fikri alınır. Çoğu zaman belki bu fikir uygulanmayabilir, çoğu yerde bu fikir eski, arkaik görülebilir, ancak bir şekilde dede fikri sorulan bir kişidir. Otoriterliği ise daha çok büyükler için geçerlidir; yani babalar, anneler, dayılar, teyzeler, yengeler, gelinler ve damatlar için dede biraz otoriterdir, otoriteyi temsil eder. Ama çocuklar için pek öyle değildir. Çocuklara dede otoritesi pek işlemez, o bir şefkat ve sevgi abidesidir. Çocuklarını şımartmamış babalar, torunların onca nazını çekip dururlar.

Dede, yaşlanmadır. Yaşın, yaşamanın, hayatın var ettiği bir durumdur dedelik. Yaşı ne olursa olsun, dede, mutlak anlamda büyük olmak, belli bir yaşa ermek, hayatın belli kademelerinden geçmiş olmak demektir. Yaş ise büyük bir tecrübe imkanı vermektedir insana. Yaş, bir olgunluk, görmüşlük-geçirmişlik, bilgelik, oturmuşluk vasfı sunmaktadır insana. Bu yüzden dede, yaşının gereğince, saygı duyulan, hürmet edilen, bir değer olarak yüceltilen bir kişidir.

Yaşın getirdiği başka şeylerle de var olma halidir dedelik. Gücün azalması, hastalıklar, dermansızlıklar, pişmanlıklar, kazanımlar ve kayıplar dedenin o derin yüz çizgilerine yerleşmektedir. Dedelerin yüzleri derin çizgileri nede taşır? Yaşlanmaktan dolayı mı sadece? Beyazlık da böyledir. Dedelik yaşın merdivenlerinde kırlaşma ve aklaşma halidir. Dede beyaz bir aynadır. Saça ve sakala düşen aklar onca şeyi imler. Bir sükunet, bir durulma, bir olgunlaşma belirtisi olarak o beyazlık dedeye yapışmıştır. Ona bakıldığında görülen bütün bir hayatın yükü, sevinci, kahrı ve hüznüdür. Beyaz beyaz ortada duran bir anıttır dede.

Hatıra ve hatıralar sağanağında dede ayrıcalıklı bir konumda yer alır. Bir hatıra adamı olan dedenin yere göğe sığdıramadığı, dillerden düşürmediği, bir emanet bilip oğullara ve torunlara özene bezene anlattığı hatıraları ve hikâyeleri vardır. O hatıralar ve hikâyelerdir ki, dedenin canına can katar, onun fersiz gözlerinin dermanı olur, eli olur, dili olur. Hatıra ve hikâyeler de olmasa dede nedir? Hikâye, dedenin yaşama hali, yaşama tutunma hüneridir. Çok kıymetlidir, çok değerlidir. Dağarcığından çıkarıp çıkarıp anlatması, insanların kendine kulak vermesini arzulaması boşuna değildir. Hatıra ve hikayelerle kendini yarınlara katan dede, kendi ile gelecek nesiller arasında nice köprüler kurmak istemektedir. Fani bedeni yok olacaktır, bunu bilir, ancak hatırlarla ve hikayelerle yaşamak muradındadır.

Zaman dede imgesinin renklerini ve tonlarını kendince işler. Günün reel koşullarında dede nereye oturur? Değişen dede imgesinin görünür yüzlerinden biri de aksesuarlardır sanırım. Hayat dedeyi değiştirdiği gibi onun aksesuarlarını da değiştirmektedir. Dahası dedenin bütün bir hayatı, hayatına dahil ettiği figürler, eşyalar, hayvanlar, canlı ve cansız nesneler, insanlar hep değişmektedir. Dedenin kendisi, biçimi, kıyafetleri, ilgileri, görünümü değişmektedir. Ne ki bu değişim arenasında, bu keskin hayat döngüsünde dede, gene dededir. Kendi zamanına, kendi zamanının gerçekliğinde geçmişten gelen sözleri fısıldamakta, geçmişten gelen halleri duyurmaktadır. Dede, bütün zamanlarda dededir. Köktür, atadır, yardır, yarendir, şefkat ve merhamettir. Herkese kendi gerçeğini gösterecek, dünyanın ve hayatın hay-huyunu gösterecek, insanın başını ve sonunu gösterecek beyaz bir aynadır dede.

Enes Sorgun – Vakt-i İtiraz

Enes Sorgun – Vakt-i İtiraz

– Koş, koş, koş.

– Nereye?

– Nereye olursa koş.

– Niye?

– Sorgulama koş.

– Nasıl?

– Herkes gibi.

– Tamam ama…

– İtiraz etme!

– Peki.

Koşar nereye olduğunu bilmeden, meçhul bir men­zile.

Koşar niye olduğunu anlamadan, bir gayba.

Koşar nasıl olduğunu taklid ederek bir atiye.

Yolda koşanlar görür kendi gibi. Delicesine koşan­lar, tempolu koşanlar, yürüyenler, koşar gibi yapanlar. Düşenleri görür. Durmak, kaldırmak, yardım etmek ister.

“Devam, koş!” derler.

İçi elvermese de devam eder, aynı hızla, canı sıkıla­rak koşar. Ağlayanları görür ve onlara sarılıp ağlayanları. Niçin ağladıklarını sormak, derman olmak ister.

– Devam koş! derler. İtiraz edecek olur;

– İtiraz yok! derler.

Daha bir hışımla koşmaya devam eder. Daha hız­lı, daha öfkeli.

Koşarken kapkara insanlar görür. Karınları sırtları­na yapışmış, kimisi zorla yürüyen, kimisi yerde yatan… Ölü mü diri mi olduğu belli olmayan kara yavrucaklar gö­rür. Onların niçin öyle olduğunu öğrenmek ister.

– Devam koş! derler. Yine itiraz edince:

– En fazla koşarken üzül, derler, ötesine karışma!

Yine devam eder. Artık yola çıktığı andaki sıkılgan­lığı kalmamıştır. İbadet edenler görür, kilisede, havrada, camide.

Yavaşlamak ister, aynı ses:

Atalarından daha mı iyi bileceksin, onlara ihanet mi edeceksin? Sen koş! der.

Artık umursamadan koşar. Kurşunlananları görür. Onlara yardım edenleri, durup dinlenenleri, onlara bakan­ları görür. Artık itiraz etmek istemez, koşmak kolayına ge­liyordur. İçi rahattır, umursamaz bir şekilde koşar. Herke­si geçip en önde olmak ister. Önüne çıkanları itip kakar, yere düşenlerin üstünden geçer. Sanki artık o ses onun­la değildir. Ama durmaz. Kolay olanı seçer, koşmayı… So­rumluluk almaz, koşar, koşar ve yine koşar.

Bir aralık artık önünde kimsenin olmadığını fark eder. Arkasına baktığında yine kimsecikler yoktur. Devam eder. Bir insanların omuzları üstünde tahta bir sal üzerin­de koştuğunu görür ve sonra daracık, her tarafı toprakla kaplı bir mahzende koştuğunu görür. İnsana benzemeyen iki yaratık gelip bir şeyler sorarlar, koşarken onlara cevap verir ve yine koşar.

Bir müddet daha koştuktan sonra kulakları sağır eden, dağları pamuk gibi fırlatan, güneşi bir mızrak boyu yaklaştıran, acı ve keskin bir ses duyar. Korksa da devam eder. Sonra bir kalabalığa rastlar. Sanki o güne kadar ya­şamış bütün insanlar ve cinler oradadır. Ve bunların hep­si kendi telaşındadır. Bu kalabalıkta mezara gelen yaratık­lardan biri eline bir defter verir. Koşmaya devam ederken açıp bakar ve o güne kadar koştuklarının hepsinin yazılı olduğunu görür. Hayrete düşer ama koşmaya devam eder.

İnsanların yavaş yavaş dağıldığını görür. Altından ırmakların aktığı yemyeşil yerler görür. Artık durması ge­rektiğini düşünür. Ama bu sefer mezardaki yaratıklardan biri devam etmesini söyler. Devam edince elinde bir tas ve bir havz’ın başında, nur yüzlü insanlara, o havz’dan şerbet içiren bir GÜL yüzlü görür. Yine durmak ve onun yanına gitmek ister. Ama aynı yaratıklar yerinin burası olmadığı­nı söylerler.

Bir müddet daha gidince takati kalmadığını hisse­der ve durur. Etrafına bakar ve evet kimse itiraz etme­miştir durmasına. Tam rahatlayacağını düşündüğü sırada, bir sıcaklık hisseder. Sanki burası çok sıcak gibidir. Evet evet, gerçekten çok sıcaktır. Etrafına daha detaylı bir na­zarla baktığında, yedi katman şeklinde alevlerin yükseldi­ğini görür. Ve alevlerin kaynağının insanlar ve taşlar oldu­ğunu görür.

Burayı sevmemiştir ve tekrar koşmak ister. Ama sanki bir direğe bağlanmış ve alevler onu da sarmaya baş­lamıştır. İtiraz etmesi gerektiğini düşündüğünde o ana ka­dar duyduğu en kudretli ses her şeyi anlamasını sağlar:
-İtiraz vakti geçti!