Etiket: Burhan Sakallı

Burhan Sakallı – Bezirgânlar İçin Şiir

Burhan Sakallı – Bezirgânlar İçin Şiir

boşluk kelimeleri geri vermiyor
aksisedasından fazla çoğalmıyor sesim
bir firari yaşar ten kafesimde
akrep ve yelkovanla yüzleşiyorum

gelecek tacirlerinin ümidi yok hakkımda
bütün pazarları körelten
bütün tezgahları dağıtan benim
bir yağmur sonrasının fotoğrafı yüzüm
içimde gurbetleşen bezirgan ayrılıkları
toplanınca bile bir bütün olmuyor hüznüm

hani yürekleri olmalıydı bütün sözlerin
hani aykırı güfteler için bestelenmeyecektim
dilim dilbaz olmam için kifayetsiz
kendini kilitleyen cümleler kuruyor gözlerim

bu gün önceki günlerden daha dün sanki
yüzgeri ediliyorum gelecek vakitlerden
bu gün önceki günlerden daha da yakın
savunmasızca sarkıyor bir ömür ellerimden

Burhan Sakallı – Ekim

Burhan Sakallı – Ekim

Ekim onyedisinde bolşevik bir kız edasıyla gelir
Bir mevsimin yavaş yavaş şehre inişi gibi
Sonra yetim bir ceylan telaşıyla gider
Her ayın bir yanılgısı olur ceylan dilinde
Ekimin payına düşen eylül
Gün sayar yaprak tüketir ömürden
Bir o kadar sonbahar bir o kadar melûl

Ayrılık en çok sonbaharda büyür
Öncesi ateş sonrası kasım ve gül
Belki bir bayram olur yirmisekiz otuz arası
Çar ağlar, çariçe yanar, sultan susar
Sıra bekler düşmek için olgunlaşmış başlar

Teşrinievvel bir keder, aya dönüşür
Ortayaşıdır artık ömrün bir kelamıkibar
Rûmi bir efkarın sundurmasında zaman üşür
Zaman yakut an cevher vakit kehribar

Gün bitiyor takvim tükeniyor
Takvimde ekim
Gün bitiyor takvim tükeniyor
Takvimde onyedisinde bir devrim

Burhan Sakallı – Serkisof’un Dönüşü

Burhan Sakallı – Serkisof’un Dönüşü

Zaman: Dünyaya geldiğimiz günden, göçeceğimiz güne kadar uzanan hayatın bilançosudur. Her şeyin nasıl ki bir ölçüsü varsa, zamanın ölçü birimi de saattir. İnsanoğlu dünyaya ayak bastığı günden bu güne, vakti tayin edecek bir saate gereksinim duymuştur. İlk çağlarda güneşin doğuşundan batışına kadar uzanan zaman dilimleriyle belirlenen saatlerin yerini, daha sonraları kum saatleri almış, insanoğlunun teknolojiyle tanışmaya başladığı zamanlarda ise akrebi, yelkovanı, saniyesi olan saatler kullanılmaya başlamış. Söze Sabit’in dizeleriyle biraz ara verelim. Kelimelerin künhüne vardıktan sonra da saat meselesini konuşalım.

“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir

Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç sâat”

O zaman biraz da muvaktihanelerden bahsedelim. Şehir nüfusunun yoğun olduğu yerlerde, vakti doğru belirlemek için görevli birkaç memurun çalıştığı, saatle ilgili çeşitli edevatın bulunduğu, genellikle tek katlı ve merkezi camilerin girişine inşa edilen ve vakitlerin belirlendiği mekânlardır. Osmanlı Devleti’nin son yıllarına kadar varlıklarını sürdüren ve bir zamanlar İstanbul’da sayısı 150’yi bulan muvakkithanelerden birisi bile müze olarak muhafaza edilseydi bugün muvakkithaneleri daha yakından tanımış olacaktık. Haydi, muvakkithaneyi görmediğinizi varsayarak, saat kulesini gördüğünüzü söyleyelim. Siz o saat kulesini kuleden ve saatten ibaret sayıyorsanız aşk olsun. O zaman siz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü de okumamışsınızdır. Sözüm okuyanlara değil elbette. Okusaydınız:

“Bir umuttur zaman… Bir müphemdir zaman… Etmezseniz saatlerinizi ayar… Sizin de hayatınız kayar…” dizelerini hatırlardınız.

Mekanik saatlerin iyice dakik hale getirildikleri 18. yüzyıldan başlayarak Avrupa saatçiliğinin en büyük müşterisi Osmanlılar olmuştur. Günümüz araç bakım istasyonları ne işe yarıyorsa, muvakkithaneler de bir nevi saatlerin bakım istasyonları, herkes saatini buraya getirip muvakktithane saatine göre ayarlarmış. Aradan geçen zaman zarfında Alman saat ustası, Johann Meyer, Sultan 2. Abdülhamid’e (1876-1909) “..nice fedakârlık ve meşakkatle vücûda getirüp ezânî saat nâmıyle  yâd  etti ği sâ’atin … bir örneğini resim ve ta’rifnâmesiyle … nâçizâne arz ü takdîme cesaret eylediği” Ayar Gerektirmeyen Alaturka Saati takdim etmiştir. Daha sonraları ise kullanım kolaylığı bakımından “Hamidiye Saati”ni piyasaya sürmüş. Saat piyasası bununla kalmayacaktı elbette. Cimier, Romanson, Swatch, Casio, Belloni, Longines, Cerruti, Gues, Esprit, Jacques, Emporia, Seiko, Hislon, Nacar, vs. Duvarda, masada, kolda, saattir saat olmasına ama bunlar bakımlık ve gösteriş saatlerinden öte bir fonksiyonu olmayan saatlerdir. İster gümüş kaplama olsun, ister altın kaplama,  isterseniz tamamen altından yapılmış saat olsun ve dahi tamamen elde yapılan orijinal bir saat olsun, neticede saattir.

Evimizde, arabamızda, kolumuzda, cep telefonumuzda saat olmasaydı ne yapardık diye düşündünüz mü? Ya da saate bakmadan, bir başkasına sormadan zamanın akışını kendi kendinize mi tahmin ediyorsunuz? Zamanı tasarruflu kullanmanın ölçüsü saattir desem sizi kandırmış olmam değil mi? Peki yaşınız kırkın üstündeyse bir yerde sohbet ederken birisi sohbetin arasına Serkisof kelimesini de bir şekilde iliştirse gözleriniz fal taşı gibi açılır değil mi? TCDD Genel Müdürlüğü, 100 yıldan fazla süredir emeklilerine verdiği köstekli ve 1994 yılında tasarruf tedbirle ri nedeniyle emekli olanların boyunları bükük ayrılmalarına neden olan Köstekli Serkisof’u konuşalım diyorum. Dededen toruna, torundan toruna evladiyelik bir saat… Cengiz Coşkun, Kırağı Şiir Sanat Edebiyat Dergisinde “Serkisof’un Ölümü” diye bir hikâye yazdı. Mehmet Aycı “Serkisof Ahbabım Olur” isminde bir deneme kitabı çıkardı. Başkala rı neler yazdı bilmiyorum, ama konu Serkisof olunca, hele de dedeleri Demir yollarından emekli olanların içinin cız edeceğini biliyorum.

Düşünün ki, yelekli takım elbise giydiniz, kravatınız, gömleğiniz, kemeriniz, ayakkabınız birbirine uyumlu tiril tiril bir İstanbul beyefendisisiniz. Bir mekânda dostlarınızla oturuyorsunuz, yeleğinizin cebinden Serkisof’u çıkardınız, başparmağınızla camını okşadınız sonra vakte baktınız, kurma kolunu bir ileri bir geri vargele gibi götürüp getirdiniz yani saati kurdunuz sonra aynı ihtimamla okşadınız ve cebinize koydunuz. Sizin tiril tirilliğiniz dostlarınızın umurunda değil, Serkisof hariç diğerlerini herkes alabilir. Herkesin gözü yeleğinizin cebi ve ilik düğmesine kancayla takılı Serkisof’un zincirinde olacak. Bu durumu fark edeceksiniz ama fark etmezlikten geleceksiniz. Dostlarınızdan birisi dayanamayıp hangi müzayedede aldığınızı soracak. Siz de dedenizin çalıştığı tren garlarından başlayıp buharlı lokomotiflere kadar gideceksiniz. Dostlarınız dedelerinin demir yollarından emekli olmadığına hayıflanacaklar.

Artık dostlarınızdan ayrılma vakti gelmiştir, tekrar Serkisof’u yeleğinizin cebinden çıkarıp başparmağınızla saati okşayacak ve ‘vakit epeyi geç olmuş, sohbete doyum olmaz’ deyip müsaade isteyeceksiniz. Dostlarınız ‘yahu sohbet yeni başlamıştı’ dediklerinde de: TCDD Genel Müdürlüğü emekli olanlara artık Serkisof vermeye başlayacak, şimdiden siparişleri verilmiş bile. Sohbetin devamını torunlarımızın torunları yapacak.

E artık bana da müsaade…

Burhan Sakallı – Sürgün

Burhan Sakallı – Sürgün

ne bir alıç isterim heybeme katından
ne bir nefes onulmaz dertlerime
kapında zenci yüzlü mücrim bir köleyim
farkındasın fermanım iki dudağının arasında

ister sürgit esirin eyle ister katlime ferman
dilinde ister beddua ister türkün eyle
devlet olarak yeter adımı kezzapla anman bile
yeter ki beni en çok kendine sürgün eyle

Burhan Sakallı – Şehir ve İnsan

Burhan Sakallı – Şehir ve İnsan

Ey insan, sen Allah’ın yeryü­zünde bütün mahlûkatı emrine ver­diği canlı yaratıkların en şereflisi­sin. Bir gün aynanın karşısına geçip kendi suretine dikkatlice baktığında, Allah’ın bütün insanların kafasına ve kalbine yerleştirdiği donanımlarla ha­yatlarını idame ettirdiklerini, kendi­lerinden önce yaşayanlardan devral­dıkları her türlü mirası kendilerinden sonra geleceklere aldıklarından daha güzel şekilde bırakmanın gayreti içe­risinde olman gerektiğini kalbin kula­ğına fısıldayacaktır.

Sen, konuşarak anlaşırsın, an­laşılman için de öncelikle okur ol­malısın. Okudukça beyninde bir bil­gi bahçesi oluşur. O bilgi bahçesinde topladığın güzel kelimelerle konuşur­sun. Konuşurken kırmazsın, kırarsan da edeb-üslub dairesinde sesi yük­seltmeden kırarsın.

Sen, hem kendine, hem başka­larına faydalı olmak için, hem de ya­ratılışın gereği insan topluluklarıyla bir arada olmak ister, onun için şehri tercih edersin.

Şehir insanı medenileştirir. “Evet ben de medenileştirir diyorum” diye içinizden geçiriyorsanız, siz şe­hirden, medeniyetten, medenilik­ten yana nasiplenenler arasında ola­bilirsiniz. Şimdi size Mustafa Kemal Atatürk’ün ağzı ile “Köylü milletin efendisidir” desem, belki de birçoğu­nuz “Dağın başında efendilik mi kal­dı? Efendiler şehirde yaşar.” diyebi­lirsiniz. Benim kafamdaki anlamlan­dırma ile Efendi: Doğru, dürüst, bil­gili, kültürlü, saygı ve sevgi kuralları­nı bilen, temiz giyimli insan demek­tir. Bu tarifin içini dolduran insan ne­rede yaşarsa yaşasın efendi oğlu efen­didir.

Şehir insanı medenileştirir de­miştik değil mi? Evet öyle demiştim ama sözümün gölgesinde; Şehir in­sanı bedevileştirir fikri de duruyor­du. Şimdi diyeceksiniz ki: “Hoppala, bu fikir de nereden çıktı?” Ben söy­leyeyim, siz kendinize göre pay çı­karmasını bilirsiniz. Hani yaşadığı­mız hayattan pay çıkarılacak ata söz­leri vardır. İsterseniz o sözlerden bir tanesini alıntılayarak sözümüzü sür­dürelim: “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” Belki yaşadığımız bu çağ­da bu söz asliyetini yitirmiştir, ama sözün asliyeti de şudur: Çok eskiler­den kül temizlik maddesi olarak kul­lanılırdı. Bunu bilen ya da duyan sö­zümüze hak verir. Hak vermeyene de sözümüz var.

Sen, sabah uyandığında, annene-banana, dedene-babaannene, eşine-çocuklarına, karşı komşuna-kapıcına içten bir gülümsemeyle gü­naydın diyor musun? Sabah duş aldın, kahvaltını yaptın, kazanana-kazandırana teşekkür ettin, ekmek parçalarını daha sonraki öğünde ye­mek üzere gerekli yere koydun mu? Güzelce tıraş olup temiz elbiselerini giyip ve dahi ayakkabını da silip so­kağa çıktın mı? Dolmuşa, otobüse, tramvaya, vapura bindiğinde ayaktay­san, oturuyorsan yanındakine içten bir merhaba dedin mi? Senden büyük birisi hele de yaşlıysa ya da kadın ve çocuklu ise başını camdan tarafa çe­virmeden bütün yüreğinle yerini on­lara vermeyi teklif ettin mi? Canın sa­kız çiğnemek istedi, sakızın kâğıdını cebinde boş bir yere bıraktın mı? Sa­kızı atmak istediğinde o kâğıdı bulup çöpe daha sonra atmak için o kâğıtta muhafaza ettin mi? Tiryakisin, -çak­mağın yok- kibriti çakıp çöpü kendin­de muhafaza ettin –hadi külünü sağa sola döktün- izmaritini de rastgele bir yere fırlatmadın ya da söndürmeden çöp kutusuna atmadın değil mi? Gay­ri ihtiyari hapşırasın geldi –cebinde mendilin yok mu- elini ağzınla kapat­tın mı? Sakın “burnum akarsa, tükür­mem gerekse ne yapayım” diye aklın­dan dahi geçirme…

İşyerine geldin, arkadaşlarına  günaydın dedin, “hele bir çay söyleyin arkadaşlar” deme­den, “bugün neler yapıyoruz arkadaşlar” dedin mi? Dev­let memuruysan, kapıdan içeri giren ilk insanı güler yüz­le karşılayıp bütün kalbinle ona yardımcı olmayı düşünüp, hoş geldiniz deyip yer gösterdin ve işini tatlı dil güler yüz­le görüp uğurladın mı? “Devletin malı deniz, yemeyen do­muz” felsefesini, felsefelerin arasından çıkardın mı? Es­nafsan müşteriyi kapıdan mıknatıs gibi kaptın “neye bak­mıştınız, biz yardımcı olalım”dan önce “hoş geldiniz, size ikramda bulunmak istiyorum soğuk, sıcak ne alırdınız” di­yor musun? Müşteriyi ve devleti “punduna” getirmeden satış yapabiliyor musun?

Yurdumuzun dört bir yanında hatta yabancı ülke­lerde üniversite tahsili almak için büyük şehirleri tercih eden milyonlarca öğrenciden birisi de sensin. Annen, ba­ban, kan bağı yakınların ve dostların senden bu ülke için alın teri dökmen gerektiğine inananlar adına; sana gönde­rilen harçlığın hakkını vererek derslerine çalışıyor, katılı­yor, boş zamanlarının tadını % 99 eğlence mekânlarında geçirmiyorsan, alkolün ve haytalığın dibini bulmuyorsan, başkalarının namusunu kendi namusun gibi biliyorsan, arkadaşlarına ve öğretmenlerine saygıda kusur etmiyor­san, kirada oturduğun evi kendi evin gibi görüyorsan ve şehri kendi evinin içi gibi görüyor, caddeleri, sokakları dağ başı sanmıyorsan işte o zaman şehirlisin.

İnsan kendine ve çevresine karşı bir sorumluluk içe­risinde olduğunu biliyorsa, aynı sorumluluğu çevresine ve yaşadığı şehre de göstermek zorundadır.

Hangi şehirde yaşıyorsanız yaşayın, şehrin kimliğini ayaklarınız altına aldığınız müddetçe bedeviden farksız bir hayat tarzı yaşar, konuşurken yüksek sesle konuşur, çev­renizde kimse yokmuş gibi hareket edersiniz.

Şehirlere bir katkınız olsun istiyorsanız ve şehir si­zinle birlikte medeniliğini muhafaza edecekse “bir molla kasım” gelmeden kendinize gelmek zorundasınız, yoksa şehir sizden “öcünü almasını bilir.”