Etiket: Cemil Meriç

Zeliha Üstün – Kızlarının Kaleminden Mevdudi ve Cemil Meriç

“Bir deha, insan olarak fani nitelikler taşısa da sonsuzlukta tarihle rekabet eder…”

“İnsanlar vardır gölgesi geniş, meyveli ağaçlar gibidirler. Uzak yakın, küçük büyük, kadın erkek herkes onlara sığınır. Gölgesinde dinlenir, meyvelerinden yerler. Gölgesi herkese yeter. Tek bir kişiyi bile meyvesinden mahrum bırakmaz.”

Ülkelerinde büyük halk kitlelerini peşlerinden sürükleyen, insanların hayata bakış açılarına, kavrayışlarına yeni pencereler açan liderlerin yaşamlarının sahne arkasında neler olup biter? İnandıkları ve uğrunda azmettikleri gayelerini dillendirdiklerinde; yürekten gelen kelimelerini, heyecanlarını muhataplarının gönüllerine aktarmaya, aynı enerjiyi hissetmelerini sağlamaya muktedir nadir insanlar nasıl bir hayat sürmüşlerdir ki bu kadar verimli ve kalıcı olabilmişlerdir?

İki farklı aydını kendi kelimelerinin yerine bir de çocuklarının dilinden okumaya, anlamaya çalıştım bu kez. Kitaplarındaki coşkunluğun, kimi zaman derinliklerinde kaybolduğumuz, kimi zaman da basit bir cümle ile beynimizden vurulmuşa döndüğümüz ifadelerindeki tesirin beslendiği kaynağı, ailelerini, ev hallerini seyrettim pencerenin kenarından günler ve yıllar boyu.

Derler ki: “Bir adam inceliği, zarafeti ve merhameti ancak bir kız evlada sahip olduğunda öğrenebilir.” Bu dağlar gibi güçlü adamların kalabalıklar karşısında kolay kolay gözlemlenemeyecek zarif taraflarını, hissiyatlarını da kavramaya çalıştım hayranlık duyarak, hamd ederek ama pek de hayrete düşmeden aslında, babamla olan muhabbetimizden ve aile kesitimizden pek çok ortak noktalar yakaladığım satırlarda.

Gördüm ki “Mevla bir kulunu seçtiği zaman amacına ulaşmasını sağlayacak sebepler hazırlar. Bu kişi de hayatının gidişatını bilircesine çocukluğundan itibaren adım adım izlemesi gereken bu planın farkında gibidir” ve yolunda emin adımlarla ilerler.

Her iki zât da ülkelerinde, pek çok kültürün ve inancın bir arada bulunduğu, çatışmaların, çalkantıların ciddi anlamda yaşandığı bir coğrafyada ve zaman diliminde doğmuş ve onları adları anılmaya değer kılan karakterlerinin temellerini yine bu topraklarda atmış, kimi zaman hayalini kurdukları, kimi zaman da mecburen bulundukları şehirlerde kemâle ulaşmışlar.

“Erkekler hayatı şekillendirir, kadınlar erkekleri” denilir. Hami ra Mevdudi satırlarında Mevdudi’yi “Babam iki kadının eseridir: Babaannem ve annem.” diye  anlatma ya başlarken, Ümit Meriç de benzer bir cümleyi naklediyor babasının ağzından eşi için sarf edilmiş “Eski Roma’yı eski Roma yapan kadınlardan biri gibiydi.” Devrine damgasını vurmuş iki farklı insan… Biri doğu ve dinin yılmaz bir savunucusu, diğeri önce batı, sonra doğu ve nihayetinde Türk-İslam medeniyetinin doğruluğuna inanmış bir aydın. Biri siyasetin en içinde aksiyon insanı, diğeri politika denilince münzevi olarak nitelendirilebilecek kadar bu konulardan uzak bir mütefekkir. Biri konuştuğunda en önemli şeyleri bile basit cümlelerle ifade eden ve münakaşadan kaçınan bir tarzda, diğerinin cümleleri muntazam, fikir ve bilgiden çatlayacak kadar uzun. Biri büyük ve sesli halk kitlelerinin kahramanı, diğeri okuldan eve getirdiği sınırlı sayıda fakat her birini ayrı bir dünya olarak yetiştirdiği öğrenci ve kadimleşen dostlarının, sessiz kalabalıkların hoş sohbet arkadaşı. Ama aslında aynı insan her ikisi de.

Yaşamın tüm alanlarındaki sorunlar için çözüm önerileri inançlarında, savundukları felsefelerinde. İnandıkları fikirlerin sonuna kadar yılmaz birer savunucusu her ikisi de. “Siyasi ve askeri yenilginin boyutları maddi zararı aşamaz fakat fikri ve ahlaki yenilgi akılları, kalpleri, zihinleri ve düşünceleri harap eder.” “Bundan dolayı Doğudan gelen ışığı takip edip maddeci kültürden mana dolu irfana yönelmek gerekir.”… İki arif portresi satırlar arasından silueti bedene dönüşen; bir şeyi yasaklamayan, bir şeye tamah etmeyen, bir şeyleri toplamayan… Tabii kitapları hariç…

Kullandığı dile hâkim. “Kaamusa uzanan el, namusa uzanmıştır.” diyecek kadar diline düşkün, dinleyicilerine kendi dillerini yeniden sevdirecek, kelimelerin rengi olduğunu hissettirecek kadar belagat sahipleri… Yazmak konusunda tutkun, aynı zamanda yazmak için okumanın önemini bilen kitap âşıkları… “Raftan çektiği kitabı, kutsal bir emanetmiş gibi başına  yaklaştırır ve yüzünü içine gömer, onu öper ve koklar.”

Kitaplarıyla dostlukları çok özeldir onlar için. Bu dostluğun tek yönlü olmadığını da ifade ederler her fırsatta: “Kitap sevenini bulur evladım, arayanını bulur. Bunu bütün kitap âşıkları bilir…” Kitapla haşir neşir olan insanlar gibi birer öğretmendirler hayatlarının her aşamasında aynı zamanda. Onlar için iki müfredat vardır. Biri kitaplarda yazılı olan, diğeri de hocanın yüreğinde. Önemli olan hocanın gönlünde ve zihninde olandır. Ve kendilerinde olan müfredatı talebelere, ilmi isteyenlere aktarmak için ödünsüz çalışırlar, sürekli zevkli bir gayret içindedirler. Okuldan öğrencilerini getirirler evlerine sık sık. Kerem sahipleri olarak sofralarını, sohbetlerini paylaşırlar bu genç dimağlar ile. İnsan ilişkilerinde saygı değer olmanın tek ölçüsü muhatabın insan olması. Kişinin büyük bir sarayda oturması onun şahsiyetinin de büyük olduğu anlamına gelmez, büyük olan büyük düşünebilen, ufkunu açık tutabilendir.

“Ben Allah’ın indinde gündelikçi bir işçiyim… O benden nasıl ve nerde çalışmamı isterse görevimi ihlasla öylece yerine getiririm. İşin sonunun nereye varacağı benim görevim olmadığı gibi beni ilgilendirmez de. Bu davet sahibinin işidir, işçinin değil.” diyecek kadar haddini bilir ve mütevazı fakat “Eğer dünyayı tekmelersen ayaklarının altına düşecektir.”i idrakinden dolayı  bir o kadar da dik ve “Müslüman esen rüzgârın önünde sürüklenen tüy değildir. Onun hayattaki hedefi o azgın dalgaların yönünü değiştirmektir.” ideali ile tenezzülsüz…

“Biz pencerelerimizi hem Batı’ya açmalıyız, hem Doğu’ya. Ama önce kendimizi tanımalıyız. Bizim medeniyetimiz, ahlaka dayanan bir medeniyet. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de,  ilimden de muazzez. O büyük, o gerçek, o mert insanı ecdadımız yaratmış ve yaşatmış. Kendini tanımak, irfanın ilk merhalesi. Düşüncenin görevi, insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak” bilinci ile hareket ederler ömür boyu.

İki aziz insan tüm büyük olanlar gibi hadsiz sabır sahipleridir de aynı zamanda: Biri, gözlerinin feri ebediyen kesildiğinde yeryüzü için kapanan gözler, gökyüzü için açılır düşüncesiyle yaşama devam etmiş bir bilge, diğeri müteaddid defalar tekrar eden mahpusluklara “Müminin izzeti ayakta kaldığı sürece hapishaneye aldırmam.” diyen, ilk tutuklandığı zaman Hz. İbrahim’in eşi Hacer ve oğlu İsmail’i çöle bıraktığı andaki sünnetini işleyerek ardına bakmayan, ardına baktığında endişelerinin artacağı ve azminin kırılacağı inancı ile Hakka dayanıp adımlarını ileriye doğru atan bir baba.

İkisinin de prensibi aynıdır aslında: “Sabretmekte dağ gibi olun, ne fırtınalar, boralar geçer üzerinden ama o olduğu yerde sapasağlam durur. Hiçbir fırtına onu sarsamaz. Derin denizler gibi olun. Nice azgın nehirler dökülür sularına da o olduğu yerde durur. Çevresindeki ülkelere ve limanlara zarar vermek için taşmaz. Cahiller kendilerine laf attığı vakit ‘Selametle’ derler ayeti şiarlarıdır. Bir anlık susmak bin cevaptan daha hayırlıdır. Çünkü kirli suya taş atmak elbiseni kirletmekten başka bir şeye yaramaz.” Tıpkı yaşam yolunda bizi tökezleten çakıllar canımızı sıktığında babamın yürek ferahlatan sözleri gibi: “Seyredin, sabırla seyredin. Bu devranın döndüğünü elbet görürsünüz, canınızı yakan dikenler bir gün muhakkak sizin elinizle yaşam bulmak isteyeceklerdir. “

Sıradan halk ile gerçek liderler arasındaki fark yaşamlarının her anında, ailelerinin tüm fertlerinin hallerinde hissedilir, müşkil bir durumda beklenilenin aksine sükûnetini kaybetmeden, seslerini yükseltmeden yaşamaya devam ederler, “Ben çocuklarımı rahat, sevinç ve yaşam sevgisiyle eğitmek istemiyorum. Kötülükler karşısında sapasağlam dağlar gibi, hak ve hayrın sadık hizmetçileri olmalarını istiyorum.” diyen bir babanın çocukları mahpus Mevdudi’yi ziyaretlerinde bulundukları ruh halini şu cümlelerle ifade ederler: “Bizim dışımızdakiler eşlerini, dostlarını hapishane ziyaretine ağlayıp sızlayarak, kederle gidip dönerken de kulakları tırmalayan seslerle ağıtlarla dönerken; biz sevinç ve mutlulukla babamın ziyaretine gider, daha büyük sevinç ve mutlulukla dönerdik.”

Âlimlerin, erenlerin, aydınların yaşamlarını satırlara hakkı ile sığdırabilmenin mümkünatı elbette yok. Lakin yapmaya çalıştığımız önüne set çekilemeyen şelale misali bu insanların ancak evlerinin içinde bir bireyin gözü ile keşfedilebilecek hallerini, hayatı planlı ve dakikasını zayii etmeden yaşamak konusundaki hassasiyetlerini feraset edebilmeye dair birkaç anekdot yakalamak, kıssadan hisseler çıkarmak kendi yaşamlarımıza dair.

Yeni bir yıla girmişken yaşamı bereketli geçirebilenlerden olma temennisi ile…