Etiket: Çeviri

Davut Dağabakan – Ahmet Sarı’nın Çeviri Faaliyetleri

Davut Dağabakan – Ahmet Sarı’nın Çeviri Faaliyetleri

Ahmet Sarı, çeviri faaliyetlerine Şahbender Çoraklı ile birlikte 2000 yılında Babil yayınlarından çıkardıkları Jurek Becker’in Dikkat Yazar Var adlı Frankfurt Dersleri ile başlamıştır. Demokratik Alman yazarı Jurek Becker’in Dikkat Yazar Var adlı derslerinde kendi edebiyatı üzerine düşündüğü önemli üç poetikası mevcuttur. Becker bu derslerinde, Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi’nde, Frankfurt’ta, 1989 yılında konuk edebiyatçı olarak edebiyat sorunlarını ele almış ve tartışmıştır. Becker, çoğu Alman yazarlar gibi söz konusu üniversitede sunduğu bu poetikasında, modern Alman edebiyatı üzerine fikirler yürütür, hele de sansüre karşı çıkar. Becker’in amacı edebiyatın temeli üzerine, bu temellerin yok oluşu üzerine, edebiyatın sonuçları üzerine bir şeyler söylemektir. Batı ve Doğu Almanya’da edebiyatın önemi ve yazar/şairlerin bu öneme değer verip vermedikleri üzerine fikirler görebiliriz. Jurek Becker’in birkaç romanı dışarıda tutulacak olursa, Türkçe’ye çevrilmiş bu yazarın poetikasının önemi büyüktür.

Ahmet Sarı’nın ikinci çeviri faaliyeti ise yine Şahbender Çoraklı ile 2001 yılında Babil ya­yınlarından çıkardıkları Peter Bichsel’in Edebi­yat Dersleri-Okuyucu-Anlatı adlı kitaptır. Bu eser ise Peter Bichsel’in poetikasını oluşturmaktadır. Eser, Bichsel’in kendi hikâye dünyasını ve hikâye anlatımını nasıl gördüğü; kendi hikâye kuramı­nı nasıl meydana getirdiğine dair, hele de “Na­sıl Yazıyorum?” tarzında çok önemli bir sorunun cevaplanmasına yönelik bir eserdir. Eser, “Ede­biyat Üzerine Hikâyeler”, “Okumak”, “Nasıl Başla­malı?”, “İçerikler Üzerine”, “Joyce Mesela”, “Yaşa­mın Yazdığı Hikâyeler” konu başlıklarını ve bö­lümlerini içermektedir. Yine bu eser de birkaç öykü kitabı dışında Türkçede yayınlanmış Peter Bichsel’in önemli bir poetika metnidir.

Ahmet Sarı’nın üçüncü çeviri kitabı Ahmet Uğur Nalcıoğlu ile 2001 yılında gerçekleştirdikleri Thomas Bernhard’ın Ses Taklitçisi adlı küçük öy­külerden oluşma bir kitaptır. Bu öyküler, bir nevi Bernhard’ın çok sevdiği gazetelerin üçüncü say­falarından alınmış felaket ve dehşet metinleri­nin bir araya getirilmesini içermektedir. Ses Tak­litçisi içinde çok kısa ama birbirlerinden özgür çok orijinal ve ürkütücü öyküler barındırır. Hep­sinin de özellikleri, okuyucuların, okudukları öy­külerin dehşetine kapılmalarını sağlamalarıdır. Thomas Bernhard’ın o gizemli ve korkulu dilini okurlara açan ilginç, garip ve doyurucu bir me­tindir. Sezer Duru, Yapı Kredi yayınlarından bu kitabı çıkardığı için Sarı ve Nalcıoğlu söz konu­su kitabı Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fa­kültesi Yayınları’ndan yani üniversite matbaa­sından doçentlik başvuru amaçlı az sayıda bas­mışlardır.

Ahmet Sarı’nın dördüncü çeviri kitabı Gürsel Uyanık’la 2001 yılında gerçekleştirdikleri Tho­mas Bernhard’ın “Dünya Düzelticisi” adlı tiyat­ro eseridir. Bernhard’ın Dünya Düzelticisi adlı ti­yatrosunda, onun avangart özelliğini görmek mümkündür. Bernhard’a özgü o karamsar dilin eşliğinde tiyatro başoyuncusunun (dünya dü­zelticisinin) çekilmez kaprisleri, dinmez öfkesi ve hiç de durulmayacak nefreti ile metinde bir­çok konu ekseninde Bernhard’ın o karamsar ikli­mini, şizofren dilini, Viyana nefretini, her şeyden tiksintisini görmek mümkün olur. Türkiye’de sa­dece öykü ve romanlarıyla bilinen Bernhard’ın bu tiyatro metni tiyatro severler için Bernhard diline ve tarzına açılmış bir penceredir. Kitap Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Ya­yınlarından, yine üniversite matbaasından çık­mıştır.

Ahmet Sarı’nın beşinci çeviri kitabı yine Ahmet Uğur Nalcıoğlu ile 2002 yılında gerçekleştirdik­leri Thomas Bernhard’ın Olaylar adlı, yine küçük dehşet öykülerden oluşma bir kitaptır. Thomas Bernhard’ın Olaylar isimli çeviri metninde, Ses Taklitçisi’nde olduğu gibi gazetelerin üçüncü sayfalarında görülen haberler işlenmiştir. Deh­şet ve vahşet metinleri olarak da görülebilecek bu metinler, korku ve gerilim unsurlarını temel almışlardır. Figürler genelde melankolik, has­ ta, psikozlu ve çoğu da hayatlarından bezmiş, intihara meyillidirler. Farklı farklı meslek dalla­rından olan figürler iç sorgulamalara ve felse­fi düşünmeleri uç noktalara kadar götürerek, bir nevi yaşamın ucuna, intiharın eşiğine yolculuk­lar yapmaktadırlar. Bu da korku ve gerilim unsu­ruyla birlikte okuyucu için dehşetin ve ürperti­nin belirmesi anlamına gelir. Bu metinler konu­su, içeriği bakımından ilginç metinlerdir. Bu açı­dan bakıldığında Türkçeye 2002 yılında Babil yayınları tarafından kazandırılması bir kazanç olarak görülebilir.

Sarı’nın altıncı çeviri kitabı ise Peter Handke’nin İzleyiciye Sövgü-Kendini Suçlama’dır. Bu kitabın ortak çevirmenleri ise Dursun Balkaya ve Pet­ra Tiedemann’dır. Birey yayınları tarafından 2002 yılında İstanbul’da basılan çevrilmiş tiyatro met­ni, Handke’nin işin içine olay örgüsünü katma­yarak, dekorsuz gerçekleştirdiği birer konuşma metinlerini içerir. Handke’nin amacı dilin kendi­sini içerik yapmaktır. O, sahnelerde var edileme­yen gerçekliği dil aracılığıyla sahneye kazandır­maya çalışmaktır. Handke bu metinlerinde çağ­daş tiyatronun yanılsama özelliğini kırar, oyun­cular gözlemci, izleyiciler de oyunun konusu ha­line gelirler. Oyunun sonuna doğru izleyicilere sövülür. Handke’nin bu önemli metninin Türkçe­ye kazandırılması, Handke’nin sadece romanla­rını ve öykü kitaplarını kendi dillerinde okuyabi­len okurlar için mutluluk vericidir.

Ahmet Sarı’nın yedinci çeviri kitabı M. Abdul­lah Arslan’la çevirdikleri ve Babil Yayınları tara­fından basılmış Jacques Derrida’nın Şiir Nedir? adlı eseridir. Jacques Derrida’nın Şiir Nedir? adlı metninde Fransız filozof Derrida’nın poetika­sı çevrilmiştir. Dili ağır, karmaşık olan, kelimeler­le oynamayı, onlardan yeni şeyler türetmeyi se­ven Derrida’nın edebiyata bakışı, edebiyatı fel­sefeyle nasıl da harmanlayışı söz konusu edi­lir. Derrida’nın o yıllarda Türkçede pek bilinme­diği ve eserlerinin de henüz çevrilmeyi bekledi­ği düşünülecek olursa, bu çalışmanın önemi iyi­den iyiye artar.

Sarı’nın sekizinci çeviri kitabı yine Şahben­der Çoraklı ile gerçekleştirdikleri Hans-Georg Gadamer’in, Helmut Kuhn’un, Friedrich Nietzsche’nin Edebiyat Nedir? adlı metinde toplu poetikalarını ele alan bir kitaptır. Bu çeviri met­ni, üç Alman filozofun edebiyatı kendi değer­lendirmeleri ile ortaya koyuşlarını ele alması açı­sından önemlidir. Gadamer, bu eserde edebiya­tın felsefe ile ilintisini ortaya koyarken; edebiya­tın Antik kökleri ve filolojik ardıl alanını Nietzs­checi perspektiften; edebiyatın tanımı ve feno­menolojik bir olgu olarak birkaç metinde açılı­mını ise Kuhncu perspektiften görmek müm­kündür. Bu çalışma da içeriği ve içinde barındır­dığı filozofların metinlerinin önemi açısından, Türkçe’ye çevrilmiş önemli bir kitaptır. Kitap Ba­bil Yayınları tarafından 2002 yılında Erzurum’da basılmıştır.

Sarı’nın dokuzuncu çeviri kitabı yine Babil ya­yınları tarafından Erzurum’da 2003 yılında ba­sılmış Novalis’in Poetika adlı kitabıdır. Novalis’in poetikasında, Romantik dönemin bu önem­li filozofunun ve edebiyatçısının fragmanların­da sanat üzerine yazdığı tüm fragmanlar der­lenmiştir. Kitap, edebiyat, şiir, filoloji, sanat, es­tetik alanları üzerine tüm fragmanların derlenişi şekliyle bütüncül bir yapıt özelliği arz etmekte­dir. Novalis’in bu fragmanlarında, Romantik dö­nemin temel karakteristik özellikleri ile o ortam ve aura eşliğinde, şiir, sanat ve estetik görüş­ler verilir. Türkçede sadece Fragmanlar’ı bilinen Novalis’in poetika alanında tüm yazıları içinde bulundurması bakımından çok önemli olan bu kitabı Sarı, Şahbender Çoraklı ile birlikte Türkçe­ye çevirmiştir.

Sarı’nın onuncu çeviri kitabı sayılacak ve Gür­sel Uyanıkla birlikte çevirdikleri kitap Immanuel Kant’ın Yaşamın Anlamı adlı çeviri metnidir. Bu kitapta, kitabın editörü Klaus Schulz’un da de­diği gibi, Immanuel Kant’ın o yoğun dilini okur­lara basitleştirme amacı güdülmüştür. Kant’ın bilinmesini ve tanınmasını sağlamak bu ese­rin amacını oluşturmaktadır. Bütün eserlerin­den, okuyucuları sıkmayacak ve hepsinin anla­yacağı sade ve duru dille bir seçki yapılmıştır. Kant’ın ölümünün 200. yıldönümü anısına çıkan kitap içinde: ‘Kendi Gücün, Kendi Sınırın, Kendi Ödevin, Kendi Gerçekleştirmen, Güzellik ve Sa­nat, Kadınlar ve Sevgi, Yaşam Bilgeliği’ gibi bö­lüm başlıkları yer alır. Bu kitap da, Kant’ı tanı­mak ve bilmek isteyen felsefe sever okurlara ve gençlere yol gösterici ve doyurucu bir kitaptır. Kitap Birey Yayınları tarafından Türkçeye kazan­dırılmıştır.

Sarı’nın on birinci çeviri kitabı ise Fatma Öztürk Dağabakan ve M. Abdullah Arslan ile gerçek­leştirdikleri Lewis Carroll’un Küçük Kızlara Mek­tuplar adlı çeviri kitaptır. Kitap, adı üzerinde Le­wis Carroll’un mektuplarını içermektedir. Yaşa­dığı dönemlerde Caroll’un akademideki arka­daşlarının küçük kızlarına gönderdiği mektuplar çevrilmiş ve illüstrasyonlarla süslenmiştir. Kitap 2005 yılında Birey Yayınları tarafından da neşre­dilmiştir.

Sarı’nın on ikinci çeviri kitabı Gürsel Uyanık­la gerçekleştirdikleri ve Salkımsöğüt Yayın­ları tarafından 2005 yılında çıkartılmış Peter Sloterdijk’in Dünyaya Gelmek-Dile Gelmek adlı çeviri kitabıdır. Bu kitap son dönem büyük Al­man filozofunun Frankfurt’ta verdiği poetik ko­nuşmaları içermektedir. Doğmak, dünyaya gel­mek ve dile gelmek arasında felsefi öğretisini geliştiren Sloterdijk’in görüşleri, beş okuma eşli­ğinde serdedilmiştir.

Sarı, 2005 yılında çeviri faaliyetlerine devam et­miş ve Adolf Muschg’un Edebiyat Terapi Olabilir mi? adlı kitabı Türkçeye kazandırmıştır. Bu kitap­ta İsviçre edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Muschg’un Frankfurt üniversitesinde verdi­ği poetik dersler görülür. Edebiyatın sağaltıp sa­ğaltmadığına, insanı iyileştirme sürecinde nasıl rol aldığına ve faydası olup olmadığına dair gö­rüşler serdedilir. Kitap, Salkımsöğüt yayınları ta­rafından yayınlanmıştır.

Sarı 2005 yılında on dördüncü çeviri metniy­le karşımıza çıkar. Hermann Broch’un Edebi­yat ve Felsefe adlı çeviri kitabıdır bu. Kitap­ta, Avusturya’nın çok önemli yazarlarından biri olan Broch’un edebiyat ve felsefe arasındaki iliş­kiye dikkat çeker. Bu çeviride de, bu iki disipli­nin birlikteliği ve ilişkisi gün yüzüne çıkarılır.

Sarı’nın on beşinci çeviri kitabı Ludwig Wittgenstein’ın Renkler Üzerine Notlar adlı kita­bıdır. Bu çeviride de Avusturya’nın en büyük fi­lozofu olan Wittgenstein’ın renklerle ilgili görüş­leri yer alır. Bütün renkler üzerine felsefi görüş­ler, sıcak renk, pastel renk ve bunların felsefi ar­dıl alanları dillendirilir. Kitap Salkımsöğüt Yayın­ları tarafından 2007 yılında basılmıştır.

Sarı bu tarihten sonra Thomas Bernhard’ın ti­yatro metinlerine merak salmış ve Fatma Öz­türk Dağabakan ve Gürsel Uyanık’la birlikte Bernhard’ın tiyatro eserlerini çevirmeye başla­mıştır. Bunlardan ilki Sarı’nın ise on altıncı çe­viri kitabı sayılacak Thomas Bernhard’ın Im­manuel Kant adlı tiyatro çevirisidir. Bu eserde Bernhard’ın tanınmış filozof Immanuel Kant’ı kendi alımlaması ve algılaması ile bir deliye dö­nüştürmesi söz konusudur. Kendini dünyanın en büyük filozofu sanan başkarakter, papağa­nı ile gülünç bir karakter çizmektedir. Okurlar metin boyu bir gemi yolculuğunda Immanu­el Kant’ın konuştuğunu, onun felsefesini oku­duklarını zannederler, fakat yolculuk bittiğin­de Kant’ın bir yerden başka bir yere gemi yoluy­la nakledilen bir deli olduğunu ve tımarhaneye yatırıldığını sonradan fark edeceklerdir. Eseri De Ki yayınları 2007 yılında basmıştır.

Sarı’nın on yedinci çeviri kitabı Thomas Bern­hard Ritter, Dene, Voss adlı tiyatro çevirisidir. Bu eserde Bernhard’ın, büyük bir filozof olan Witt­genstein karakteri ile oynadığı görülür. Witt­genstein gibi dünyaca meşhur bir filzofun Bern­hardcı alımlanması söz konusudur bu dramda ve o da deli bir karakter şeklinde okurlara akta­rılır. İki kız kardeşi ile arasındaki ilişki ele alınır ve her Bernhard karakteri gibi Ritter da biraz hu­zursuz, biraz şizoit ve oldukça da alıngandır.

Sarı’nın Gürsel Uyanıkla birlikte yaptıkları 2002 yılında Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakül­tesi Yayınlarından, yani üniversite matbaasın­dan çıkardıkları kitabı daha sonra De Ki yayınları 2007 yılında yeniden basmıştır.

Son olarak da Ahmet Sarı’nın Prof. Dr. Yılmaz Özbek’le birlikte yaptıkları on sekizinci çeviri ki­tabı Peter Handke’nin Kaspar adlı çeviri çalışma­sıdır. Bu kitap 2007 yılında De Ki Yayınları tara­fından basılmıştır. Çalışma, Handke’nin modern tiyatro başyapıtlarından biridir. Wittgenstein fel­sefesi eşliğinde örülen metin garip biçimiyle de dikkat çeker. Suflörlerin elinde bir kuklaya dön­müş Kaspar’ın dile getirilmesi için mücadeleler oyunun konusunu oluşturur.

Sarı, ülkemizde tüm Germanistlerin, Romano­logların ve Anglistlerin bu bilim dallarını bir amaç olarak değil, Türkoloji bölümüne aracı kıl­malarına inanmaktadır. Bu yüzden çeviri faali­yetlerine önem vermekte ve Hasan Ali Yücel’in Maarif Vekili olduğu dönemlerdeki çeviri fa­aliyetlerindeki kültürel hizmet ve devrimi de önemsemektedir. Bir dönem ve hala çeviri faali­yetlerine akademide gerekli değerin verilmedi­ği görüşüne sahiptir. Türk aydınlanması için ya­bancı dil bilen insanların her alandan bu aydın­lanmaya bir karınca titizliği ve şevkiyle çalışması gerektiği, ancak bu şekilde farklı ve çokça çeviri­lerle farklı kültürleri tanıma ve uygarlığı geliştir­me olanağı bulabileceğimizi düşünmektedir.

Hasan Harmancı – Bir Ahmet Sarı Genellemesi

Hasan Harmancı – Bir Ahmet Sarı Genellemesi

Sıradan insan uygarlığın lanetidir.
John Fowles

Karşınızda Erzurum ikliminin özelliklerini taşıyan biri değil de; beden dili, hızlı el-kol hareketleri, aşırı bulunabilecek jest ve mimikleri, aşırı hızlı konuşmaları ve ardı arkası kesilmeyen fasılasız cümleleri ile birlikte kesinlikle Akdenizli biri vardır sanki. Nev-i şahsına münhasır insanların iyiden iyiye azaldığı bu çağda, Ahmet Sarı ile ilk karşılaşmanızda afallarsınız. Muhatap kalınan bu kişinin bir roman kahramanı olduğu zannedilebilir rahatlıkla. İçine beyazların artık iyiden iyiye karıştığı uzun saçlar, esmer ten, orta boy ve irice bir beden. Profilden bakıldığı zaman o hafif kamburunu sadece dikkat edenler görebilir. Zamanla eskiyip değişse de şekli her daim yuvarlak olan gözlükleri vardır; üzerinde çoğu zaman spor giysiler, ara sıra takım elbise olur.

Konuşmasındaki hız gündelik hayatına da yan­sımıştır. İşe giderken, fakülteden çıkarken, hızlı­ca toparlanır. Eğer salt bir yürüyüş değilse yapı­lan, amaç bir yere ulaşmaksa hızlı adımlarla gi­der gideceği yere. Yanındaki dostuysa eğer illa­ki kol kola yürür; beraberindeki kişiyi kendi yü­rüyüş hızına uydurur. Yürürken de konuşur, an­latır, derken yol biter. Gün cumartesiyse mese­la gidilecek yer kitapçıdır, lokantadır. Pide sipa­rişi edilir. Daha önce sipariş edilen kitaplar so­rulur kitapçıya. Yüksek sesi mekândaki bakış­ların kendisine yönelmesine sebep olur. Daha sonra kitapçıda yeni çıkan kitaplar bölümüne, DVD satan dükkânda yeni çıkan filmler reyo­nuna yönelinir. Pide gelmiştir, sipariş edilen ki­taplar veya yeni filmler gelmiştir; mutluluk ve heyecanla karşılanır bu gelenler. Pide hızla ye­nir; yeni çıkan kitaplar, filmler hızla taranır. Eve gerekli olan gereçler, aksesuarlar, objeler var­dır. Uzun uzadıya araştırılır, sorulur, bilgi alınır ve aranır bu objeler. Aranan bulunur. Görev ta­mamlanmıştır. Aşağı yukarı her cumartesi yapı­lır bütün bunlar. Ama özellikle her ayın 15’ini ta­kip eden ilk cumartesi’ye sabitlenmiştir bu işler. Kahvaltı’nın olduğu gibi cumartesi günlerinin de mutlulukla bir ilgisi vardır. Elde kitap ve evin ihtiyaçlarının bulunduğu poşetlerle birlikte dol­muşa binilir.

Eve gelinir. Asıl bulunulması gereken mekân, evdir. Poşetler bırakılıp çay demlenir. Yıkanmayı bekleyen bardaklar vardır, onlar yıkanır. Eve mi­safir gelmiştir, ortalık toplanır. İlk çayın ilk yudu­mu içilene kadar bu iş yükü süratle devam eder. Derken poşetler açılır. Alınanlar tek tek kontrol edilir. Uzun bir bekleyişin sonunda elde edilmiş­tir bu alınanlar; haklı bir mutluluk yaşanır. Son­rası misafir için mecburi istikamet: çay ve mu­habbet. Konuşurken önemliyle önemsiz, somut­la soyut, şaka ile gerçek yan yana yer alır. Aktüel olaylardan evrensel düşüncelere geçilir. Sonra tekrar aktüele dönüldüğü olur. Kavramlar, olay­lar, insanlar büyük bir süratle ve birbirine geç­miş bir halde akar gider. Yıllardır felsefeden ede­biyata, psikolojiden ilahiyata yapılmış olan oku­maların ortaya çıkardığı derin konuşmalar, kar­şısındakini kendine bağlar. Bir roman kahrama­nı, bir filozof, tasavvufi veya semavi metinlerden kıssalar muhabbete ortak olur. Yemeğin, çayın, sohbetin, onca dünya telaşının üstüne beden yorulur. Gece yaklaşır, gün içindeki dinamizm maddi ve manevi olarak tükenir yavaş yavaş. Cümleler ve heyecan tükenir, neşe yerini hüzne bırakır. Rüyanın gerçekten daha gerçek olduğu iddiasına binaen uykuya teslim olunur.

Hayatının tam merkezinde, okuma-yazma ey­lemi durur. Bunlar dışındaki hemen hemen her şey ikincil veya daha aşağı bir öneme sahiptir. Gerekirse buluşmalar, ziyaretler iptal edilir; ma­zeretler, özürler beyan edilir. Masanın başına geçilir. Yukarıda bahsi geçen okumalar, akade­mik olsun veya olmasın metinlerin hızlı oluşma­sına imkân verir. O an oluşturulan metin yıllar öncesinde planlanmıştır. Yıllar sonra ortaya çı­kacak bir metin de dost muhabbetinde laf ara­sında geçebilir. Metinlerin oluşum aşamasında her hangi bir yılgınlık söz konusu olmaz. Bir me­tin ortaya çıkarılması gerekiyorsa çıkarılır.

Dünya macerasında yer yer çile sahne alır. Li­sans yıllarında ve sonrasında kadro beklerken çeşitli çileler çekilir. Akademiye girilir fakat dil sorunu ve enstitü kadrosunda olması sebebiy­le doktoranın hemen ardından fakülteden atılır. Fakat nihayetinde çile, çekmek için vardır. Bel­ki Almanya’nın da suyunu içtiği için azim ile en­geller aşılır. Dil sınavı geçilir, dönüş gene akade­miyedir.

Kesinlikle yarışın varlığını inkâr eder, çizginin dı­şında durur. Karşısına biri rakip olarak çıktığın­da, yarışa dâhil olmadığını belli eder. Bu anlam­da akademi dünyası ile ortak bir paydası yok­tur. Dünya işlerini idame ettirme dışında aka­demiden, akademinin imkânlarından vs.den bir beklenti söz konusu değildir. Sonuç olarak düş­manları, yarışın varlığını kabul etmeyen Ahmet Sarı’yla savaşma mutluluğunu yaşayamaz.

İster kısa vadede, ister uzun vadede olsun plan­lı bir hayatı vardır. Projeler, hayaller, idealler sis­tematik bir dizgededir. Günlük, haftalık, aylık, yıllık diye gider bu planlar. Planlar, projeler, he­saplar aşırı uç bir seviyeye ulaşır. Öyle ki, ömür boyu sürecek olan yalnızlık bile hesap edilir.

Hayatında belirgin bir normaldışılık söz konu­sudur. Kuramsal ve edebi metinlerine bu kav­ramı konu edindiği gibi, gündelik hayatında da bol bol normal olmayan davranışlarıyla karşı­laşırsınız. Fakat Sarı’nın normaldışı olarak gö­rülen davranışları gerçekten normaldışı mıdır? Tam anlamıyla sanatçı ruhlu ve entelektüel bi­risi tek tipliliğe tahammül edemez. Bu anlamda Ahmet Sarı’nın normaldışı eğilimleri/halleri/ta­vırlarının, içinde bulunduğumuz çağın dikte et­tiği bayağılığa/sıradanlığa karşı bir muhalif du­ruş olarak okunması gerekir. Sarı’yla tanışıklığı­nızın ileri safhalarında samimiyeti, dürüstlüğü ve hissettirdiği güven duygusu sebebiyle onun sıradan olana karşı nefretini ancak sezinler ve normal-normaldışı kavramlarını yeniden düşün­meye başlarsınız. Artık, normaldışı olan Ahmet Sarı mıdır, yoksa siz mi?

Derinlemesine mütevazıdır. 2000 yılından itiba­ren üç şiir, üç öykü kitabı, yedi akademik kitap, iki editoryal çalışma, on sekiz de çeviri kitap ol­mak üzere toplam otuz üç eseri bizlere sunmuş olan Ahmet Sarı’yı; dergimizin kendisine dosya hazırlayacağı bilgisini paylaşmak için aradığım­da, verdiği karşılık büyük bir mahcubiyetle bir­likte “dostlarımızı meşgul etmesek” oldu. Müte­vazılık bu toprakların; Erzurum’un, Anadolu’nun, Ortadoğu’nun, dünyanın doğusunun hikâyesini anlatan özel ve özet bir kelime. Yayınladığı onca kitabın, onca makalenin ardından kendisi için yapılan çalışmaları yüce bir tevazuyla karşılama­sı, hem coşkuyu hem de hüznü aynı anda uyan­dırdı içimde. Evet tevazu… Üzerinde yaşadığı­mız toprakların hikâyesine ortak olmak, bu top­raklar ile bir olmak adına başka bir hal veya tu­tum söz konusu değil bizler için. Geçmişte böy­le olmuş, bundan sonra da böyle olacak.

John Montague – Adem Elması

John Montague – Adem Elması
Çeviri: Gül Çiğdem

Cildi pürüzsüzdür
şeftali ya da elma çiçeği gibi
-ya da bir yılan derisi gibi

Yılanın dişleri parlar ilkin,
ve sonra parıldar meyve
sıcacık avucunun içinde

her zamanki gibi parıldar elma
kutsal ağaçta.

Adem tadına bakar
çok yavaşça,
ve elma iner
kursağımızdan sonsuza kadar.

John Montague:
İrlandalı bir şairdir. Newyork’ta doğdu ve Tyrone’da büyüdü. Sayısız şiirler, kısa öyküler ve biyografiler yayınladı. 2009 yılında Ulster Üniversitesi’nde edebiyat doktoru ünvanı kazandı.

Muhammed Mâğut – Hainlik Projesi

Muhammed Mâğut – Hainlik Projesi
Çeviri: Ahmad Khalil

Ey önemsizlik ile boğulan memleket
Kurtarmayacağım seni, elimde ne kadar çare olsa da
Hep bana kötülük ederdin
Başımdan ayağıma kadar
Yıldızları görmekten
Ufku izlemekten
Sabahı beklemekten
Ekmeğin kokusundan
Aşk mektuplarından
Bayram hediyelerinden
Kaldırımın üzerine yatmaktan bile yoksun bıraktın beni
Beni ısrarla attın
Dağlarınla ovalarınla servetinle
Deliliğe
Tımarhanelere
Ve soykırım kamplarına.
Ben ise, yalvarıp
Seni razı etmeye çalıştım.
Şimdi de altındaki ve üstündeki yıkıntıları temizlememi istiyorsun
Hâlbuki seni defalarca uyardım
Zaman bileğinde bir saat
Başının üzerinde bir şapka
Elinde bir kamçı
Ya da odanın kapı muhafızı değil, diye.
Afedersin!
Kaybedecek zamanım yok zira önemli bir randevum var
Bir fahişe ile
Üstelik AİDS ve Alzheimer hastası
Öfkenden öl!

Muhammed el-Mâğût (1934-2006):
Suriyeli şair ve yazar. Hama şehrine bağlı olan Selemiyye kasabasında doğdu. Kasabasında başlayıp, Şam’da devam eden eğitimini maddî imkânsızlıkları sebebiyle yarım bırakmak zorunda kaldı. Basın sektöründe çalışan Mâğût, Tişrin gazetesinin kurucuları arasında yer aldı. Şurta dergisinin editörü olarak görev yaptı. Arap tiyatrosuna yön veren oyunlar yazdı.

Ülfet el-idilbî – Selman’ın Pijaması

Ülfet el-idilbî – Selman’ın Pijaması
Çeviri: Yusuf Samancı

Suat dikkat ve hayranlıkla kocasının yazdığı, genç bir edebiyatçı olan yazarı Sami’ye parlak bir başarı kazandıran ve onu büyük edebiyatçıların saflarına yükselten son romanını inceliyordu.

Yazarın, romanın kadın kahramanını anlatırken kullandığı son derece hassas ve harika betimleme Suat’ın özellikle dikkatini çekmişti. Öyle ki, sevgilisinin kendisine aşkını ilk kez ilan edişi esnasında romanın bayan kahramanının üzerindeki gece elbisesinin tasviri bir sayfa boyunca sürüyordu. Yazar bu tasvirde, elbisenin gök mavisi rengini, elbiseyi gösterişli ve muhteşem yapan ön tarafındaki pilelerinin çokluğunu, kadının ince belinin güzelliğini ortaya çıkaran zarifçe bağlanmış geniş kuşağını, güzel omuzlarından hafifçe aşağı doğru sarkan kabarık yenlerini ve elbisenin göğüs kısmındaki kırmızı gülü söylemeyi de ihmal etmemişti. Sami’yle olan hayatı bu gibi elbiselerle dolup taşmıyordu ve Sami, modayı takip edenleri ahmaklıkla suçlardı. Hal böyleyken Sami nasıl olmuştu da bu elbiseyi bu kadar güzel tasvir edebilmişti. Suat, Sami’nin herkesin kabul ettiği akıcı bir üslubunun, hassas bir gözlem yeteneğinin ve kolay anlaşılabilir bir dilinin olduğunu inkâr etmiyordu. Kaç sefer onun psikolojik kuruntulara ve hassas duygulara dair tasvirlerini okumuştu. Ama konu, bir kadın giysisinin bu kadar ayrıntılı bir şekilde anlatımı olunca, bu asla kabul edemeyeceği bir şeydi.

Kendi kendine şöyle dedi:

– “Sami’nin bu tarz bir elbise giyen bir kadına hayran kaldığı kesin. Ve bu elbise, romanında yaptığı tasviri etkileyecek derecede Sami’de kalıcı izler bırakmış.” Bu düşüncenin ardından Suat’ın içini kurt kemirmeye başladı:

– “Acaba bu kız kimdi?”

– “Sami onu nereden tanıyordu?”

– “Yoksa romanında Sami’nin ilham kaynağı bu kız mıydı?”

– “Kim bilir! Belki de Sami romanı sırf onun için yazmıştı!…”

Suat gözlerini, kitabın kapağına çizilmiş olan romanın bayan kahramanın resmine dikip sert sert bakmaya başladı. Kitabın kapağındaki resmi çizen ressam çok başarılıydı. Resimdeki kadının üzerinde, tam da romanda tasvir edilen elbise vardı. Birden Suat’ın aklına, bu modelde bir elbise diktirme fikri geldi. Sami’nin anlattıklarından elbise’nin özellikleri hakkında pek çok ayrıntı bulacaktı zaten. Fakat bu iş Suat’a pahalıya patlayacaktı ve yeteri kadar parası da yoktu. Sonunda elmas taşlı yüzüğünü satmaya karar verdi. Nasılsa Sami, yeni elbisesini giyip tam romanının bayan kahramanı gibi büyüleyici bir şekilde salına salına önünde yürüdüğü zaman Suat’ı affedecekti.

Suat sürprizini nasıl yapacağını düşünürken, eşi, yanında aile için çok değerli olan bir misafirle çıkageldi; Sami’nin, Dimaşk’tan uzak bir köyde memurluk yapan kardeşi Selman… Kardeşinin, bu son romanıyla elde ettiği muhteşem başarısını tebrik etmek için gelmişti.

Selman esprili ve hazır cevap biriydi. Gelir gelmez küçük çantasından bir pijama çıkardı. Rengi gök mavisiydi. Ardından yengesine şöyle dedi:

– “Bu pijamayı, sizi her ziyarete gelişimde yatarken giymek için burada bırakacağım. Artık bundan sonra kardeşim Sami’nin dar pijamasını ödünç alıp giyinerek komik bir duruma düşmeyeceğim.” Sonra Sami’ye dönerek:

– “Sami! Annemiz, elinden hiç bir şey gelemeyecek kadar ihtiyarlamış. Ondan kumaş alıp bana bir pijama dikmesini istemiştim. Seçtiği renge, şu pijamanın kesimine ve dikimine bir bak! Onca kumaşı çarçur etmiş ve sonunda şu kollara bir bak; kısacık! Bu pijamayı her giydiğimde kendimi köylü bir damat gibi hissediyorum.” dedi.

Suat da alaycı bir şekilde:

– “Bu pijamanın yakasında bir tek numara eksik.” dedi. “O zaman tam bir mahkum elbisesi olurdu.” Bunun üzerine Sami:

– “Mahkumu da hapishaneyi de boş ver! Bırak da Selman köylü bir damada benzese bile pijamasını giysin, …” diyerek karşılık verdi.

Her üçü de katıla katıla güldüler. Ardından da, eleştirmenlerin gazetelerde ve dergilerde roman hakkında neler yazdıklarıyla ilgili sohbete başladılar.

Ertesi gün Suat, cüzdanında kuyumcunun normalden daha düşük bir fiyata bozduğu elmas

yüzüğünün parasını taşıyor ve en güzelinden gök mavisi pahalı bir ipek kumaş almak için çarşıları geziyordu. Nihayet aradığını buldu ve hemen meşhur bir terziye gitti. Yanına romanı almayı da unutmamıştı. Terziden romanın kapağındaki gibi bir elbise dikmesini istedi.

Bir hafta sonra Suat, aynanın önünde, yeni elbisesiyle gurur duyarak çalımlı çalımlı kendini seyrediyordu. Saç modelini de tıpkı roman kahramanı gibi taramış, her haliyle ona benzemişti. Sabırsızlıkla kocasının gelmesini beklemeye başladı. Az sonra Sami geldi. Suat kocasını gülümseyerek karşıladı. Sami eşinin elbisesine göz ucuyla bile dönüp bakmadan karşılık verdi. Ardından da hızlıca çalışma odasına geçti. Bir kitap çıkarıp okumaya koyuldu.

Suat, yeni elbisesiyle eşinin dikkatini çekebilmek için önünde salına salına gidip gelerek sürekli konuşmaya ve gevezelik etmeye başladı. Fakat Sami kitaptan başını bile kaldırmadan ona:

– “Lütfen, azıcık da olsa sus ve beni yalnız bırak.” dedi. “Şu kitabı okuyup bitirmek istiyorum. Yarın yayınlanması için hakkında bir eleştiri yazacağım.”

Suat’ın yüzünde öfke ve hiddet izleri belirdi. Kendi kendine:

– “Bayan kahramanını taklit etmem onu üzdü de ondan mı görmemezlikten geldi.” diye sordu.Sonra bir hışımla elbisesini çıkardı ve bir köşeye fırlatıp attı. Ardından da başı ağrıyan birininyaptığı gibi başını iki elinin arasına alıp derin bir sessizlikle oturdu.

Bir saat sonra Sami başını kaldırıp ona:

– “Neyin var Suat? Seni rahatsız eden bir şey mi var?” diye sordu.

Suat hiddetle:

– “Evet!” dedi. “Senin umursamazlığından rahatsızım.”

Sami:

-“Umursamazlığımdan mı?” dedi garipseyerek. “Benden umursamazlık olarak ne gördün ki? Görüyorum da sivri dilli biri olup çıkmışsın.”

Suat alaylı bir şekilde:

– “Senden umursamazlık olarak ne mi gördüm? Az önce ne giyiyordum, gördün mü?” dedi.

– “Az önce …” dedi Sami. Alnını ovuşturarak düşünmeye başladı. Sonra da:

– “Haaa, az önce kardeşim Selman’ın pijamasını giyiyordun. Ve seni böyle aptalca bir davranışa sürükleyen ne anlamıyorum.” dedi. Suat:

– “Kardeşin Selman’ın pijamasını mı?!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. “Böyle mi gördün?!” Daha sonra da kıskanması gereken herhangi bir kadın ya da kocasının zihninde iz bırakmış bir elbise olmadığını net bir şekilde anlayınca da kahkahalara boğuldu.

Suat kesinlikle şunu farketmişti: “Bir edebiyatçı, hayal dünyasında, gerçek hayatında olduğu halden daha harikadır.” Bir de boşa giden çabaları ve kardeşi Selman’ın pijaması zannedecek kadar kaygısız bir edebiyatçı olan eşinin gözünde hiçbir değeri olmayan şık elbisesi için ise son derece üzülmüştü.

*Yazarın Şam Öyküleri adlı kitabından.

Ülfet el-İdilbi:1912’de Dimaş’ ta dünyaya geldi.Öğretmen okulundan mezun oldu.1929 yıkında evlendi ve yaşadığı coğrafya örfü gereği erken yaştaki evliliği sebebiyle tahsiline ara verdi.1932 yılında yakalndığı ve bir yıl süren ağır hastalık sonucu eğitim hayatını noktaladı.Bu döneme kadar farklı dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanan yazar,edebiyatla meşgul olmaya devam etti.”

Öykü ve Roman Cemiyeti” üyeliğinin yanı sıra başta İngilizce,Almanca,Rusça ve Çince olmak üzere farklı dilere tercüme edilen kıymetli edebi eserler telif etti.21 Mart 2007’de vafat etmiştir.Başlıca eserleri:Kısas Şamiyye (Şam Öyküleri) 1954 Öykü,Vedâ’an Yâ Dimaşk (Elvada Şam) 1963 Öykü ve Yadhaku’ş-Şeytân (ve Şeytan Gülüyor).1970 Öykü,Nazra ilâ Edebina’ş-Ş’abiyy (Milli Edebiyatımıza Bir bakış)1974 Araştırma,Dimaşk Ya Besmete’l-Huzn(Şam,Hüzün Gülücüğü)1980 Roman,Hıkâyatu Ceddî (Dedemin Hikayesi) 1991 Roman

Aimé Césaire – Kanun Çıplaktır

Aimé Césaire – Kanun Çıplaktır
Çeviri:Gül Çiğdem

uzun bir haykırıştan ve sütü taşırmamdan,
orman tepelerinde sürünerek ve yaralı kaçan topraktan
başka asla bir kadını etkilemediğim
harika bir baharın sersemlettiği kalbime doğru yürüdüm.

çok fazla temiz
bir suyun ardındaki
işte benim
ve kuşlar için gerçek bir yemek gibi duran kuruntulu güvercinlerimizle cıvıldaşan.

artık tüm entrikalar boşuna kurulsun.
tüm taş değirmenleri dönsün.

artık bir makine yok ki sağabilsin,
hala ulaşılamayan sabahları.
tüm engellerim kusurlu benim,
ve ruhsuz.
ve kanun çıplaktır.

Aimé Césaire (1913-2008)
Orijinal adı Aimé Fernand David Césaire’dir. Martinique doğumludur. Kendisi frankofon bir şair,yazar aynı zamanda Martinique’li bir politikacıdır. Frankofon edebiyatındaki siyahi akımın kurucularından biridir.

Muhammed Mâğût – Hicri Mushaf

Muhammed Mâğût – Hicri Mushaf
Çev,r,: Ahmad Khalil

Annem gibi merhametli olan bu kaldırımların üzerine
Elimi koyarım ve uzun kış geceleri üzerine yemin ederim
Ülkemin bayrağını çekeceğim gönderinden
Kollar ve düğmeler dikeceğim bayrağa
Ve bir gömlek gibi giyeceğim onu
Bilmezsem üzerimdeki eski elbisem ne zaman paralanacak
Memlekette ilk fırtınanın kopmasıyla beraber
Tarihe yakın olan tepelerden birisine çıkacağım
Ve kılıcımı Tarık bin Ziyad’a vereceğim
Ve başımı Hansâ’nın göğsüne yaslayacağım
Kalemimi Mütenebbî’nin parmakları arasına bırakacağım
Ve kış mevsimindeki bir ağaç gibi çıplak kalacağım
Ta ki göz kapaklarımda yeni bir kirpik çıkıp,
Yeni bir gözyaşı akana kadar
Baharda mı?
Memleketim! Ey bir ağaç gibi arkaya eğilmiş kurt.
Al şu fotoğrafları;
Menâsif ’in
ve buğday ambarlarının,
Şu öten kuşların ve yolculuğa çıkan yelkenlilerin,
Posta pullarında birer resim olduğunu.
Al, şu galip orduları;
Ve kişneyen atların üzerine işlenmiş olduğu camları, dokunmuş halıları
Yetim malı gibi parmak uçlarında
Muhafaza edilmiş tırnakları, al!
Bu tırnaklarla adımlarını kazıyacağım kaldırımlardan
Bileklerimin üzerinden ayaklarımı keseceğim
Onları ve posta kutularını
Nehre atacağım,
Ve bir çekirge gibi zıplamaya devam edeceğim
Ta ki yiğit süvarilerin
Ve kavganın yüz yüze mertçe yapıldığı zamanlar dönene kadar.
Üzerinde kemikli ve kemiksiz etin olduğu pilav

Muhammed el-Mâğût 1934-2006. Suriyeli şair ve yazar.Hama şehrine bağlı olan Selemiyye kasabasında doğdu. Kasabasında başlayıp, Şam’da devam eden eğitimini maddi imkansızları sebebiyle yarım bırakmak zorunda kaldı.Basın sektöründe çalışan el-Mâğût, Tişrin gazetsinin kurucuları arasında yer aldı. Şurta dergisinde editörü olarak görev yaptı. Arap tiyatrosuna yön veren oyunlar yazdı.

Mahmud Derviş – Irak’ın Gecesi

Mahmud Derviş – Irak’ın Gecesi
Çeviri: İbrahim Demirci

Sa’dî Yusuf’a

Irak, güneşin kurutamadığı bir kandır Irak,
Irak’ın üstünde Rabbin duludur güneş.
Iraklı maktul, köprünün üstünde dikilenlere der ki:
Siz yüzerken sabahleyin yaşıyordum ben. Onlar derler ki:
Aşağı sarkan bölgelerde kabrini denetleyen bir ölüsün sen.

Irak, Irak… Irak’ın gecesi uzundur.
Namazın ancak yarısını kılabilen ölüler için atar tan
Hiç kimseye verilen selam/barış tamamlanamaz…
Moğollar gelirler ırmağın sırtındaki halife sarayının kapısından,
Güneye güneye akar ırmak, ölülerimizi, geceyi uykusuz geçiren
ölülerimizi taşıyarak hurmalıkların yakınlarına doğru

Irak, Irak, medreseler gibi Ermeni’den Türkmen’e
ve Arap’a dek herkese açık mezarlardır. Kıyamet bilgisi
dersinde hepimiz eşitiz. Şairin soruşturması gerekir:
Kaç kez terk edip kaçtın efsaneleri Bağdat? Kaç
kez yarın için heykeller yaptın? Kaç kez istedin
imkânsızla evlenmeyi?

Irak, Irak… peygamberler duruyorlar burada
Gök adına söz söylemekten âciz duruyorlar.
Kim kimi öldürüyor Irak’ta şimdi? Kurbanlar yollara
ve sözcüklere saçılmış yongalar. Onların adları
bedenleri gibi anlamsız harflerden yolunmuş. Burada
onlarla birlikte duruyor gök adına ve maktul adına
söz söylemekten âciz peygamberler

Ey Irak, intiharın huzurunda kimsin sen ey Irak?
Ben ben değilim Irak’ta. Sen sen değilsin. O bir
başkasıdır ancak. Şaşkınları bıraktı Tanrı, biz
kimiz peki? Kimiz biz. Şiirde bir haber cümlesiyiz
sadece: Irak’ın gecesi uzundur uzun!

(Eseru’l-Ferâşe, s. 189, Beyrut, 2009.)

Mahmut Derviş: 13 Mart 1942, Al-Birwa- ö.9 Ağustos 2008, Houston), Filistinli şair. Son dönem Filistin şiirinin en önemli şairlerinden olan Mahmut Derviş,1948 yılında henüz çocukken,doğduğu köy İsrail tarafından işgal edilerek yıkılınca, ailesiyle Lübnan’a göç etmek zorunda kaldı.Şiirleri 20’den fazla dile çevrildi. Şiirleri ve yazıları nedeniyle birçok kez tutuklanarak cezaevinde yatan şair, Filistin halkının yaşadığı zorlukları dizeleriyle anlatmasıyla tanınmaktaydı.1970 yılında İsrail’den sürgün edilen sanatçı, iki yıl süreyle birçok Arap ülkesinde dolaşmak zorunda kaldı. Derviş,geçirdiği bir açık kalp ameliyatı sonucu yaşamını yitirdi.Filistin ulusal marşı Neşid el-İntifada’nın da söz yazarıdır.

Tayyib Salih – Eileen’e Bir Mektup

Tayyib Salih – Eileen’e Bir Mektup
Çeviri: Turgut Koç

Canım Eileen,

Sonunda bavullarımı açmayı bitirdim. Sen benim her şeyimsin; sensiz ne yapacağımı bilemiyorum. Bana lazım olacak her şeyi çantalara koymuşsun. Dokuz Van Heusen gömlek, üç tanesine hiç ütü gerekmez. “Yıka, kurut ve giy”. Bu tür işleri yapmayacağımı çok iyi bilirsin. Geçen yıl Bond Street’den bana satın aldığın kravatın yanında beş kravat daha buldum. “Beş kravat sana yeter. Sık sık dışarı çıkmayacaksın, kimse de seni davet etmeyecek, davet edilsen de zaten katılmazsın.” Yine de kalbimi sana bağlayan bir milyon küçük şeyden biri olan bu kırmızı renkli kravatı unutmadan çantama koyduğun için seni ne kadar sevsem azdır. Geçen yıl bu vakitleri hatırlıyorum da, seni tanıyışımdan sekiz ay sonra, saat altı, yeraltı trenindeyiz, insanlar tıkış tıkış, sen bana yaslanmışsın, ayakta dikiliyoruz. Ansızın “Seni seviyorum. Seninle evlenmek istiyorum.” dedim. Yanakların kızardı ve insanlar bize bakmaya başladı. Tanışalı sekiz ay olmuştu, o ana kadar seni sevdiğimi hiç söylememiştim. Döne dolana kaçıyordum. Sonra birden kalabalığın ortasında, akşam saat altıda, insanlar gün boyunca zor işlerde çalıştıktan sonra yorgun argın evlerine dönerlerken, işte ancak o zaman, yasak kelimeler bilinçsizce ağzımdan döküldü ve beni ateş bastı sanki. Hangi şeytanın dilimi hareket ettirdiğini, hangi duygunun ateşlendirdiğini bilemiyorum, ama o zaman büyük bir mutluluk hissettim, akşam gazetelerinin arkasına gizlenen bitkin yüzler arasında, boğucu ortamda. Dışarı çıkar çıkmaz ellerimi sımsıkı tuttun, ben gözlerindeki buğulanmayı gördüm ve sen bana şöyle dedin: “Sen delisin. Yeryüzünde şimdiye kadar tanıdığın en çılgın, en deli adamsın. Ama seni seviyorum, istersen evleniriz de, bu iş sana kalmış.”

Ders verirken, konuşurken senden kaçarak geçirdiğim sekiz ay. Bizi birbirimizden ayıran farkları anlattım sana. Din, ülke, cinsiyet… Sen İskoçya’nın Aberdeen kentinden, ben Hartum’dan. Sen Hıristiyan, ben ise Müslüman. Sen minik, neşeli ve iyimserken, bende ise yaraları henüz iyileşmemiş bir kalp var. Beni sana âşık eden şey ne? Uyumlu bir bedenin, sarışın saçların ve mavi gözlerin var. Yüzmeyi ve tenis oynamayı seversin. Ben ömrüm boyunca, sakin davranışlı, iri gözlü, doğu özellikleri taşıyan birini, siyah saçlı, esmer bir kızı arzuladım. Acaba seni bana bağlayan şey, yitik bir yabancı oluşum, içimde atalarımın tüm ezikliğini taşıyor olmam mı? Melankolik, tedirgin, gururlu oluşum mu? “Her şeyin bir açıklamasını bulmak için kafanı yorma, sen geri kalmış bir ülkeden bunak bir at gibisin, benim sana sevgi ile bağlanmamı ilahi kader istedi, Shakspeare’in şu dizelerini hatırla: “Aşk gözlerle görmez, akıl ile görür ve bu yüzden kanatlı Kupid kördür, senin gibi”, diyerek gülmüştün. Altın rengi saçların yüzüne düşmüş ve sonra ellerinle geriye itmiştin, kendine has gümüş tınısı gülüşünle bir kahkaha patlatmıştın, sonra bir Çin restoranına giderek kutlama yapmıştık, kutlamanın benim doğum günüm için olduğunu unutmuştum, günleri kutlama gibi bir alışkanlığım ne geçmişte ne de bugün hiç olmadı. Sen hatırladın ve bana bu kırmızı kravatı hatıra olarak aldın. Bunun için ne kadar çok sevindim! Onu değerli eşyalarımın arasına yerleştirdim.

Canım Eileen,

Bu sensiz ilk gece… Bir yıldan beri. Tam bir yıl, üç yüz altmış beş gece, yatağımı paylaşır kollarımda uyursun, nefeslerimiz ve tenlerimizin kokusu birbirine karışır, düşlerimi paylaşır, aklımdan geçeni okur, kahvaltımı hazırlarsın. Sen kitapları okur, içeriğinden bilgilendirirsin, ben bununla yetinir hiç okumam… Benimle evlendin; kavşakta sıkışmış bir doğuluyla, kavurucu sıcak yayan bir güneşle, karmaşık düşüncelere sahip, kabilemin çölünde bulunan ve beklentisi serap olan biriyle evlendin. Kaderin yoluma attığı Aberdeen’li kız, sensiz ilk gecem. Ben seni kızım gibi kabul ettim, sen de beni ağabeyin. Ey Kız kardeşim, ey Ağabeyim. Benim giymemi tercih ettiğin gri takım.

“Memleketindeki genç kızların ilgisini çekmeyen, hatta hiç kimsenin üzerinde giydiklerine dikkat etmeyeceği, ailesi ile birlikte bir ay geçirecek evli bir adama üç takım elbise yeter de artar bile. Üstüne başına dikkat etmen, çok yakışıklı olman gerekmez, biraz kendine bakman yeter, selametle git, sağlıcakla dön. Genç kızlar sana cilvelenirse yüz vermezsin.” demiştin.

Şundan emin olabilirsin, memleketimdeki hiç bir kız bana cilvelenmeyecek. Onlara göre ben, kıyıda kökünden sökülmüş, akıntıya kapılıp giden bir hurma ağacı gibiyim. Onlara göre ben, ticarette beş para etmez biriyim, oysa senin gözünde değerli olmak ne iyi.

Sensiz ilk gece. Geride uçsuz bucaksız çöl gibi otuz gece var. Evimizin karşısındaki kayanın üstüne oturmuş, sana hitaben konuşuyorum. Hiç şüphem yok, beni dinlediğinden. Kâinattaki elektrik ve rüzgâr dalgalarının titreşimleri sözlerimi sana taşıyacak, eminim. Kalbimdeki heyecan dalgaları, senin kalbindeki istasyonda buluşacak. Başımı yastığa koyduğum yere, uyurken kollarını uzat, orada ben, senin yanı başındayım. Uyandığında günaydın de, ben duyar, sana karşılık veririm. Evet duyacağım. Şimdi tatlı sesini duyuyorum, şöyle diyorsun. “Tatilini iyi geçir, mutluluğunu abartma, benim burada dört gözle seni beklediğimi ve acı çektiğimi unutma, bu seyahatte ailenle birlikte olacaksın, burada beni ailesiz bıraktığını unutma.”

Mektubu bitirip dörde katladı ve zarfın içine koydu, sonra üzerine adresi yazdı. Yukarı kaldırdı, parmaklarının arasına aldı, sessizce içinde bir sır saklıymış gibi aralıksız baktı. Küçük kardeşine, mektubu postaneye götürmesi için seslendi. Az zaman mı geçti, çok zaman mı farkına varmadan, bir süre öylece kala kaldı. Çevresinde olup bitenin farkına varmadan oturuyordu. Ansızın, evin kuzey tarafından, onu kendine getiren bir kahkaha duydu. Annesinin kahkahası. Kulağına gelen lakırdı, uzak ülkeden gelen misafirin annesine, gözün aydın demeye gelen kadınların gürültüsüydü. Hepsi de yakınlarıydı: halası, teyzesi, halasının kızı, teyzesinin kızı. Hemen sonra, babası ve hepsi de yakınları olan beraberindeki bir sürü kalabalık gelerek, selam verip oturdular. Kutlama yapılıyormuş gibi kahve, çay, portakal suyu ve limon suyu ikram edildi, her birinin ayrı ayrı sorduğu sorulara teker teker cevap verdi. Sonra her zaman yaptıkları gibi kendi aralarında konuşmaya devam ettiler. Kendi hâline bıraktıkları için içinden şükretti. Birdenbire içine bir korku düştü, bu insanların hepsi yakınları. Büyük bir aşiret ve kendisi de onlardan biri. Ne var ki onlar kendisine yabancılaşmışlardı, onların arasında kendini yabancı hissetti. Yıllar önce ailesinin boşluğu doldurulamaz bir üyesiydi. Döndüğünde babası onu olağan şekilde her zamanki gibi karşılamıştı, annesi eskiden olduğu gibi kahkaha atıyordu. Ve ailenin diğer bireylerinin davranışlarında herhangi bir farklılık yoktu. Şimdi ise babası ona sımsıkı sarılmış, Annesinin gözleri dolmuş, diğer aile fertleri de duygulanmıştı. Bu abartılı davranışlar onu rahatsız etti. Artık davranışları doğal değil, abartılıydı.

“Unutuşla kapanır derin yara.”

Eileen’in uğurlarken tatlı sesiyle “Bütün samimiyetimle, aileni bıraktığın gibi bulmanı ümit ederim, umarım değişmemişlerdir, önemli olan senin onlara karşı yabancılaşmamış olmandır.” dediğini işitmişti.

Ah ayrılık, neler çektik senin elinden!

Tayyib Salih : 1929’da Sudan’ın kuzeyinde bir köyde doğdu. Hartum Üniversitesi Bilim­ler Fakültesini bitirdi. İngiltere’de BBC Arapça servisinde çalıştı. 1984-89’da Katar ’da UNESCO temsilciliği yaptı. 18 Şubat 2009’da Londra’da öldü.

İlk romanı: Zeyn’in Düğünü (1962) sinemaya da uyarlandı. İkinci romanı Kuzeye Göç Mevsimi (1971) otuzu aşkın dile çevrildi ve yirminci yüzyılın 100 romanı arasına girmeyi başardı. Londra’da yayımlanan haf talık el-Mecelle’de on yıl köşe yazarlığı yapan yazar, çağdaş Arap roman ve öyküsünün öncülerindendir.

Ğassân Kenefânî – Ufaklık Kampa Gider

Ğassân Kenefânî – Ufaklık Kampa Gider
Çeviri: Murat Göçer

Savaş zamanı idi. Savaş mı? Hayır, hayır. Bizzat mücadele, düşmanla birbirine girme zamanı idi. Çünkü savaşta savaşanın nefes alıp vereceği bir barış olabilir, boş bir vakit, ateşkes ya da kaçılan bir izin. Mücadele zamanına gelince o bir silah atışından sonra başlar. Sen iki ateş arasında bir mucizeye doğru koşarsın. Bu yaşanan, sana dediğim gibi sürekli bir mücadele zamanı.

Ben söz dinlemez, dik kafalı hepsi erkek yedi kardeşle, belki de mücadele zamanlarında kendisine sekiz çocuk doğurduğu için hanımını sevmeyen bir babayla birlikte oturuyordum. Halam, kocası ve beş çocuğu da bizimle idiler. Ha, bir de masanın üzerinde ya da askıya asılmış yığınlarca pantolonun birinin cebinde beş kuruş bulup hiç tereddüt etmeden parayı aşıran ve gazete satın alan ihtiyar dedem. Senin de bildiğin gibi dedem okuma yazma bilmiyordu. Kulakları ağır duyan bu ihtiyar, kendisine bizden birisinin son haberleri okuması için parayı arakladığını itiraf etmek zorundaydı.

Bu zamanlarda, dur sana mücadele zamanının senin hayal ettiğin gibi olmadığını, hayır hayır gerçek bir savaş olmadığını hatırlatayım, olan biten şu idi; aynı anda bir arada olabilmeleri mümkün olan bütün bir nesilden on sekiz kişi bir evde idik. Hiçbirimiz henüz iş bulamamıştık. Senin de sesini duyabildiğin açlık günlük kaygımız idi. Ben bu durumu mücadele zamanı diye isimlendiriyorum. Sen de biliyorsun gerçek savaşla aralarında kesinlikle fark yok. Biz ekmek için savaşıyorduk. Sonra aramızda paylaştırmak için mücadele ediyor ve sonrasında da birbirimizle kavga ediyorduk. Herhangi bir sükûnet ortamında dedemiz kısık iki gözüyle bütün topluluğu süzerek, özenle katlanmış gazetesini çıkartıyordu. Bunun anlamı şuydu; herhangi bir cepten ya da masanın üzerinden beş kuruş yürütülmüştür ve birazdan kavga çıkacaktır. Önemsemeyi ve cevap vermeyi hak etmeyen kavga ve gürültünün yığınlarca çeşidini görmek için yeteri kadar ömür geçirmiş olan dedem, ihtiyarca bir sükûnetle gazetesine sarılarak bağrışmalara karşı direnecektir. Sesler kısılınca da kendisine en yakın bir çocuğa doğru eğilecek, alıp kaçmasın diye gazetesinin bir ucundan tutup onu çocuğa uzatacaktır.

Ben on yaşındaydım. Isam da şimdi olduğu gibi benden birkaç ay büyüktü. Halamın çocukları içinde o, kardeşlerim içinde de ben kendimizi lider kabul ederdik. Birçok girişimden sonra babam ve halamın kocası ikimize günlük bir iş bulmuşlardı. Beraberce büyük bir sepeti taşıyor, bir saat on beş dakika yürüyor ve ikindiden biraz sonra sebze haline varıyorduk. Sen bilmezsin, bu saatlerde sebze hali şöyle olur; dükkanlar kapılarını kapatmaya başlarlar, son kamyonlar kalan malları toplar ve bu kalabalık çarşıdan ayrılmaya başlarlar. Isam’la görevimiz yapması hem kolay hem de zor bir iş.

Dükkanların önlerinde ya da araçların arkasında bulduklarımızla, sorumlu kişi öğle uykusunda ya da dükkanında olduğu zaman serginin üzerindekilerle sepetimizi doldurmak bize görev olarak verilmişti.

Sana söylüyorum, zaman mücadele zamanı. Sen gün boyunca savaşçının iki ateş arasından geçtiğini bilmezsin. Isam parçalanmış bir lahanayı ya da bir demet soğanı kapmak için ok gibi fırlardı. Ya da hareket etmek üzere olan bir kamyonun tekerleri arasındaki elmayı. Ben de diğer şeytanlarla yani kendilerinden önce çamurların arasında gördüğüm bir portakalı almaya çalışan çocuklarla mücadele ederdim. İkindi boyunca çalışırdık. Isam ve ben bir yandan diğer çocuklarla, dükkan sahipleriyle, şoförlerle ya da bazen polislerle mücadele eder geri kalan vakitte de birbirimizle kavga ederdik.

Mücadele zamanlarıydı. Bunu sana söylüyorum çünkü sen anlamazsın. O zamanlarda âlem tepe taklak olmuştu, hiç kimse bir başkasından erdem beklemiyordu. Bunu yapan kişi gülünç görülebilir. Nasıl ve hangi vesile ile olursa olsun hayatta kalman üstün olmak için göz kamaştırıcı bir zaferdi. Güzel, kişi ölürse erdem de ölür öyle değil mi? O halde bırak bir anlaşma yapalım; mücadele zamanlarında görevin, ilk erdemi gerçekleştirmen; yani hayatta kalmayı başarmandır. Bundan sonra diğerleri gelir. Çünkü sen ikinci bir aşamanın bulunmadığı, birincisinin hiç bitmeyeceği sürekli bir mücadelenin içerisindesin.

Sepet dolduğunda sepeti taşımak ve eve dönmek bize verilen görevdi. Sepettekiler ertesi gün bütün ailenin yiyeceği idi. Tabiidir ki, eve giderken yolda sepettekilerin en iyisini yemek üzere Isam’la anlaşma yapmıştık. Bu, asla üzerinde tartışmadığımız ve kimseye de duyurmadığımız bir anlaşmaydı. Ancak yaptığımız şeyin sınırı sadece bu kadardı. İşte böyle, biz mücadele zamanındaydık.

O melun yılda kış çok soğuktu. Biz çok ağır bir sepet taşıyorduk. Ben elma yiyordum. Sebze halinin kapısından çıkmış, ana caddede yürüyorduk. İnsanların, arabaların, otobüslerin, dükkan vitrinlerinin arasından on dakika kadar tek bir kelime etmeden yürümüştük. Çünkü sepet çok ağır idi ve biz, ikimiz de tamamen yemeye odaklanmıştık. Ansızın…

Hayır, hayır bu tarif edilemez bir şey; sanki sen silahsızsın ve düşmanının bıçağı sırtındasın, tam o esnada ne olsun, bir de bakmışsın annenin kucağında oturmaktasın.

Dur, beni bırak da olanı sana anlatayım. Sana söylediğim gibi, biz sepeti taşıyorduk, polis de yolun ortasında duruyordu. Cadde ıslaktı, ayağımızda da neredeyse ayakkabı yok gibiydi. Belki de ansızın onu gördüğümde ben, polisin havalı ve sağlam ayakkabısına bakıyordum. Oradaydı, ayakkabının altında, ön tarafına doğru. Ona, altı metre kadar uzaktaydım ama belki de onu renginden tanımıştım. Bir liradan fazlaydı.

Biz bu gibi durumlarda düşünmeyiz. Birileri bulunan parayı almakla karakter arasındaki ilişkiden bahsediyorlar. Güzel. Ben, bunun karakterle ne alakası vardır, anlamıyorum. Paranın renginin hepimizin içinde var olan vahşi, suçlu, ölümcül güçle alakası olabilir. Ancak ben, bir sepette bozulmuş sebze meyve taşırken altı metre ötede bir polisin ayakkabısı altında para gören bir kişinin mücadele zamanlarında biraz düşünmesi gerektiğini bilmiyorum. Benim yaptığım şey şu; elmanın geri kalanını fırlattım, sepeti bıraktım. Kesin kendisine bıraktığım sepetin ağırlığı yüzünden Isam bir anda sarsılmıştır. Ancak o, parayı benden biraz sonra görmüştü. Tabi ki, ben gergedanı kör bir saldırıya mecbur eden bilinmez bir gücün baskısı altında, amacı yolun sonu olan yere doğru fırlamıştım. Omuzumla polisin bacaklarına vurdum, korku içerisinde geriledi, dengemi kaybettim ama yere düşmedim. O anda onu gördüm; beş liraydı. Sadece görmedim onu kaptım ve yere düşüşümü tamamladım. Düştüğümden daha hızlı kalktım ve kalkışımdan daha hızlı da koşmaya başladım. Bütün dünya peşimden koşmaya başladı; polisin düdük sesi, ayakkabısının kaldırımda çıkardığı tam ensemdeki ses, Isam’ın bağırışı, otobüslerin kornaları, insanların sesleri… Gerçekten hepsi ardımda mıydı? Bunu ne sen ne de ben söyleyebilirim. Kesin ve yürekten söylüyorum, gezegenlerin bütününde beni yakalayabilecek kimsenin olmadığını bilerek koştum. On yaşındaki bir çocuğun aklıyla başka bir yolasaptım. Belki de Isam’ın polise gitmeye alışık olduğumuz yolu göstereceğini düşündüm. Nereye gittiğimi bilmiyordum, geriye dönüp bakmıyordum, koşuyordum, yorulduğumu hatırlamıyorum. Girmeye mecbur bırakıldığı savaş alanından kaçan, herkes kendisini hemen peşinden kovalarken koşmaya devam etmekten başka seçeneği olmayan bir askerdim.

Güneş battıktan sonra eve vardım. Kapı açıldığında şahit olacağımı kesinlikle bildiğim sahneyle karşılaştım. Tam on yedi yaratık beni bekliyordu. Beni çabucak bakışlarıyla ezdiler ama dikkatlice bakışlarıyla. Kapının eşiğinde durdum ben de onlara baktım, ayaklarım yerde çakı gibi, avucum cebimdeki da beş lirayı sımsıkı kavramakta.

Isam, annesi ile babasının arasındaydı, öfkeliydi. Kesin ben gelmeden önce iki aile arasında kavga olmuştu. Kahverengi tertemiz elbisesine sarınmış, sedirde oturan ve bana hayranlıkla bakan dedemden yardım bekledim. Bilge adamdı, dünyaya nasıl bakması gerektiğini bilen hakiki bir erkekti. Onun da tek isteği beş liraydı yani bu defa kalınca bir gazeteydi.

Çıkacak kavgayı sabırsızlıkla bekledim. Isam tabi ki yalan söylemişti. Onlara parayı kendisinin bulduğunu, onun elinden parayı zorla aldığımı anlatmıştı. Hatta bu kadar da değil, o uzun, yorucu mesafe boyunca tek başına ağır sepeti taşımaya mecbur bıraktığımı da anlatmıştı. Sana demedim mi, bu zamanlar mücadele zamanı. Hiç kimse Isam’ın yalan mı doğru mu söylediğini önemsemiyordu. Çünkü bu hiç kıymeti olmayan bir meseleydi. Isam sadece yalan söylemedi, o kesin olarak hiç kimsenin gerçeği önemsemediğini de biliyordu. Sadece bu kadar da değil; belki ilk defa kendisini küçük düşürmeye razı olup kendisinden daha güçlü olduğumu, kendisini dövdüğümü ilan etmişti.

Babası ise tamamen başka bir şey düşünüyordu. Paranın yarısını almaya razı idi, babam da diğer yarısını. Ben başarılı olur da meblağın hepsini muhafaza edebilirsem hepsi bana ait olacaktı, yok hakkımdan vazgeçersem hepsini kaybedecektim ve onlar aralarında taksim edeceklerdi.

Ancak onlar gerçekten mücadele zamanlarında bir çocuğun avuçlarında beş lira tutmasının anlamının ne olduğunu bilmiyorlardı. Hepsine hayatımda ilk defa tehditkâr bir ses tonu ile dönmemek üzere evi terk edeceğimi söyledim. Beş lira sadece benim idi.

Sen de tahmin ettin şüphesiz, hepsi çıldırdılar. Kan beyinlerine sıçradı ve hepsi bana karşı cephe aldılar. Önce uyardılar. Ancak ben bundan daha fazlası için hazırlıklıydım. Sonra dövmeye başladılar. Tabi ki, kendimi savunabilirdim. Ancak ben sımsıkı avuçlarımın arasında cebimdeki beş lirayı korumak istiyordum. Yalnız sıkı darbelerden sakınmak gerçekten zor idi. Başta dedem heyecanla savaşı seyretmişti. Sonra savaş çekiciliğini kaybetmeye başlayınca kalktı ve önlerine durdu. Böylelikle onun ardına sığınmam, ona yapışmam kolaylaştı. Büyüklerin parada hakları olmadığını söyleyerek tartışmayı bitirdi. Ancak güneşli bir günde bütün çocukları dilediğimiz gibi beş lirayı harcayabileceğimiz bir yere götürmemi bana görev olarak verdi.

Bu teklifi reddetmeye kararlı bir şekilde tam öne çıkıyorken, o anda dedemin gözlerinde beni durduran bir şeyi fark ettim. O anda gözlerindekinin ne olduğunu anlayamadım ama onun yalan söylediğini, benden susmamı istediğini hissettim.

Sen de biliyorsun, on yaşındaki bir çocuk mücadele zamanlarında dedem gibi bir ihtiyarın anladığı seviyede işlerin nasıl yürüdüğünü anlayamaz. Lakin olan buydu. O gazetesini istiyordu, belki de bir hafta boyunca her gün. Ne pahasına olursa olsun beni ikna etmeyi önemsiyordu.

Böylece o akşam anlaştık. Ancak ben işimin daha bitmediğini biliyordum. Gece ve gündüzün her anında parayı korumam, diğer çocukları oyalamam, annemin sonu gelmeyecek ikna çabalarının karşısında direnmem gerekiyordu. Bana o gece, bu beş liraya iki kilo et, bana yeni bir gömlek ya da gerekirse ilaç veya önümüzdeki yaz göndermeyi düşündükleri ücretsiz okul için kitap alacağını söyledi. Ancak konuşmanın yararı ne? Sanki annem, ben iki ateş arasında koşuyorken benden ayakkabılarımı temizlememi istiyordu.

Tam olarak ne yapmaya niyetli olduğumu bilmiyordum. Ancak o geceden sonraki bir hafta boyunca çocukların da kesinlikle yalanolduğunu bildikleri ama söyleyemedikleri binlerce yalanla çocukları oyalamayı başardım. Burada fazilet, erdemlilik yok, sen de biliyorsun. Sorun, tek bir fazilet etrafında yani beş lira etrafında dönüyordu.

Ancak dedem olan biteni anlıyordu ve oynadığı role denk bir karşılık olarak gazetesini istiyordu. Bir hafta geçince sıkılmaya başladı. Ona gazete almayacağımı anlamıştı. Kesin anlamıştı, çünkü onun gibi bir ihtiyarın bu hakikati anlamaması olanaksızdı. O fırsatı kaçırmıştı ancak fırsatı gerisin geriye çevirmek için elinde de hiçbir çare bulunmuyordu.

On gün daha geçince herkes parayı harcadığımı, cebime girip çıkan elimin bomboş olduğunu, elimi cebime onları aldatmak için koyduğumu zannettiler. Ancak dedem beş liranın hala cebimde olduğunu biliyordu. Bir gece uykuya daldığımda, bu günlerde elbiselerimle uyuyordum, cebimden beş lirayı çekmeye çalıştı. Fakat hemen uyandım, dedem de tek bir kelime etmeden yatağına döndü.

Sana dedim, vakit mücadele vakti. Dedem üzgündü çünkü gazetesine kavuşamamıştı. Ben üzerinde ittifak etmediğimiz bir anlaşmayı bozmuştum. O mücadele zamanını iyi anlıyordu, bu yüzden yaptığım şeyin üzerinden iki sene geçmesine rağmen beni kınamadı. Isam da aynı şekilde olayı unuttu. Dik kafalı bir çocuk olarak iç dünyasında olan biteni çok iyi anlıyordu. Sebze haline günlük yolculuğumuza devam ettik. Daha önce yaşadığımız diğer günlere göre daha az kavga ediyor, az konuşuyorduk. Görünen o ki; onunla benim aramda birden bire görünmez bir duvar yükselmişti. O hala mücadele zamanlarında bense yeni bir atmosferi teneffüs etmekte idim.

Beş hafta boyunca cebimde beş lirayı korumuştum, hatırlıyorum. Ben mücadele zamanında o beş liraya yakışır bir hamleye hazırlanıyordum. Ancak tam uygulamaya koyma zamanı yaklaştığı vakitte her şey ortaya çıktı. Sanki bu, mücadele zamanından kurtuluş için değil, ona geri dönüş için bir köprü idi.

Sen bunu nasıl anlayabilirsin? Beş liranın bende kalması onu kullanmaktan daha güzel bir şeydi. Cebimdeydi, mutluluğumu elde ettiğim ve herhangi bir vakitte kurtuluş kapısını açıp çekip gidebileceğim bir anahtar gibiydi.

Ancak kilide yaklaştığım esnada kapının arkasında başka, uzaktaki bir mücadele vaktinin kokusunu alıyordum. Sanki bu, yolun başına tekrar dönmekti.

Önemli bir şey kalmadı anlatacağım. Bir gün Isam’la birlikte sebze haline gittik. Ben bir demet pazıyı kapmak için fırladım. Yavaş yavaş hareket etmekte olan bir kamyonun tekerleri önündeydi. Son anda kaydım ve kamyonun altına düştüm. Şanslıymışım, tekerlekler bacağımın üzerinden geçmemiş. Tekerler tam bacaklarıma temas ettiğinde kamyon durmuş. Bayılmışım, hastanede gözlerimi açtım. Senin de tahmin ettiğin gibi ilk yaptığım şey cebimdeki beş lirayı yoklamak oldu. Ancak orada değildi.

Kesin biliyorum, beni arabayla hastaneye getirirlerken parayı Isam aldı. Yalnız, o bana bir şey demedi ben de ona bir şey sormadım. Sadece bakıştık ve olanı biteni anladık. Hayır, ona karşı öfkeli değilim. Çünkü ben beş lirayı almak için kanımı akıtırken o geç kalmıştı. Sadece üzgünüm, çünkü beş lirayı kaybettim.

Sen asla anlamayacaksın. Bu yaşananlar mücadele zamanında idi.1(1967)

1 Kenefenî Ğassân, El -Âsâru’l – Kâmile, Muessesetu’l – Abhâsi’l – Arabiyye, Beyrut,1987, s. 715 – 726.

Ğassân Kenefânî: 9 Nisan 1936’da Filistin’in Akkâ şehrinde doğdu. 1948’de, yaşadığı yerlere Yahudilerin saldırması sebebiyle ailesi ile birlikte Lübnan’a, sonra Suriye’ye göç etti. Lise yıllarında Arap Edebiyatı ve resim alanındaki üstün yetene­ğiyle öne çıktı. Liseden sonra Şam Üniversitesi Arap Edebiyatı Bölümünde okumaya baş­ladı. Ama yoğun faaliyetlerinden dolayı üniversiteyi bıraktı. Şam’da ve Beyrut ’ta birçok gazetede köşe yazarlığı ve yazı işleri müdürlüğü yaptı.

Arabasının altına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu, kız kardeşinin kızı Lumeys’le birlikte evinin önünde 8 Temmuz 1972 Cumartesi sabahı şehit edildi.