Etiket: Deneme

Hale Sert – Ev’e ve Gaston Bachelard’ın Mekân’a Bakışına Dair

Hale Sert – Ev’e ve Gaston Bachelard’ın Mekân’a Bakışına Dair

Evin, bana anımsattıklarını yazıya dökerken, duygularımın ve düşüncelerimin çok sevdiğim bir Fransız düşünürün, Gaston Bachelard’ınkileriyle kesişip ke­sişmediğine bir bakmak istedim. Daha önce “Su ve Düşler”ini ve “Bir Kandilin Alevi”ni okudu­ğum yazarın, mekanla ilgili de bir kitabı olduğunu hayâl meyal hatırlıyordum. Yanılmamışım. “Uzamın Poetikası”nı elime al­manın vakti, aynı zamanda bu yazının yazılma vaktiymiş.

Bachelard, eserinde mekânın zihnimizdeki imajlarının nasıl oluştuğuna, nasıl yer ettiğine ve bunların nasıl hatırlandığına ba­kıyor.

Ben de ev’e dair sezişlerim­le açtığım patikanın, yer yer Bachelard’ın geniş yolunun ya­nından gittiğini fark ettim. Ya­zımda, bu yan yanalığı sermeye çalışacağım.

Bachelard mekânın, çoğu kez de evin poetikasını farklı yazarla­rın ve şairlerin eserlerinden yap­tığı alıntılarla kurar. Bunu yap­madan önce “yazılan mekân” ve “okunan mekân” arasındaki far­kı daha baştan koyar. Okur, ya­zarın/şairin tasvir ettiği mekânla ilgili okumaya başladığında, daha ilk satırdan/dizeden itibaren bu “ilk şiirsel açılımı askıya alır” ve kendi geçmişindeki mekana dö­ner. Bu aşamada yazar, okuru kendi yazdığı yerde kılmaya ne kadar çalışırsa çalışsın, hayâlin penceresi açılmıştır bir kere ve okur anılarındaki, çocukluğun­daki muhtemelen en sevdiği yer­dedir . (50)

Evle ilgili yazmaya başlarken, ben de bir odayı ve kışı düşledim ilkin, evin en yakın çağrışımının sıcaklık olmasından mülhem.

Kuzey cephe, soğuk bir evi­niz olsa bile, kışın o soğuklu­ğu sarınmayı seversiniz. Karşı komşunuzun ocak ayında tişört­le gezmesi sizi ırgalamaz, boğazlı kazağın boğazını çenenize doğ­ru, kollarını da ellerinize doğru sündürürken porselen kupada içmeye çalıştığınız kahvedir evde olmak ve başka bir şeye değiş­meyeceğiniz hakiki sıcaklık.

Bachelard da, kış ve ev ara­sındaki ilişkiyi şairlerden yola çı­karak anlatır. Baudlaire’de ve Edgar Allen Poe’da evin sıcaklı­ğını artıran şey dışarının soğuk­luğudur. Poe, evinde kat kat ka­lın perdeler ister kendini kışın soğuğundan yalıtıp evin sıcaklı­ğına bırakacak. Baudlaire, Yapay Cennetler’de kış’ın, evin mahre­miyetini artırdığından bahseder. Yapay Cennetler’de düş kuran kişi daha sert bir kış ister: “Gökyü­zünün her kış mevsiminde ala­bildiğince kar, dolu ve buz yük­lenmesini diler. Ona Kanada’nın kışı, Rusya’nın kışı gerekir. Böy­lesi yuva daha sıcak, daha tatlı olacak, daha bir sevilecektir”. (82)

Ayrıca Bachelard, kış’ın evi farklılaştırıp çoğaltırken, karın dışarıyı renksizleştirip çoğalttı­ğına değinir: “Kış evi, mahremi­yetle, mahremiyetin incelikleriyle doldurur”. (84) Bachelard’ın bu değinisi kış, ev, düş kurmak ve mahremiyet arasındaki gizemli ilişkiyi gün yüzüne çıkarır. Zih­nin mahremiyetidir burada bah­sedilen. Kışın, bir odada, bir ya­zar, zihninin en mahrem kıv­rımlarını, bir istiridyenin kabu­ğundan çıkıp açıldığı gibi açabi­lir ve en bereketli yazılarını yazar muhtemelen.

Güneşin, sıcağın ve ikisinin verdiği yaşama sevincinin insa­nı evin dışına attığının şahidiyim ben de. Oysa soğuk insana evi­ni işaret eder. Soğuğun berrak­laştırdığı düşünce, karın damıttı­ğı bir ortamda daha rahat cümle­ye dönüşür. Yazmanın temel it­kisi ıstırap ne de olsa, kışın ka­palı havada bir odada, belki bir masada, ayaklar ve eller üşürken, zihnin işlekliğiyle ısınmaya çalışır yazar. Kanı vücuda kalp değil de, beyin pompalamaya çalışır.

Kıştan çıkıp yaza geldiğimiz­de, ayakların evle ilişkisine bir bakmak gerekiyor. Ev ve ayaklar, özellikle de çıplak ayaklar arasın­da önemli bir bağ var, diye dü­şünüyorum. Ayak tabanlarımı­zın evimizin halılarından aldığı bir enerji olmalı, beynimize mut­luluk hormonu salgılatan.

Eve girince ilk yapılan iş, ayakkabıları çıkarmak. Bizler di­nimizin gereği ve temizlik nede­niyle çıkarıyoruz fakat, böyle bir hassasiyet olmasa da illa ki çıka­rırdık ayakkabılarımızı. Ayakka­bıdan ve terlikten azad edilmiş ayakların halıyla buluştuğu anın huzurunu ve rahatlığını başka

                                                                     FOTOĞRAF

yerde bulamayız. Ayaklarımızı uzatabiliyorsak, çekinmeden te­levizyon seyrederken ya da canı­mız istediğinde salonun ortasın­da bile bağdaş kurup oturabili­yorsak, evimizdeyiz demektir.

Evin, “tanıdıklık hissi”yle de bir ilgisi var diye düşünüyorum.

Antredeki yolluğa her sefe­rinde ayağınızın takılacağını,

Kışın yemek masasına pen­cereye arkanızı dönmüş bir hâlde oturursanız, sırtınıza per­vazdan sızan hafif bir soğuğun vuracağını,

Evin dış kapısını iki değil de üç kez kilitlerseniz, o kapının bir daha kolay kolay açılamayacağı­nı,

Mutfakta buzdolabının za­man zaman artan sesinin bir ne­deni olmadığını bilirsiniz.

Mutfaktaki kaşık çatal çek­mecesinin hep aynı yerde takıl­dığını bilmenin ya da aylardır değiştirilmeyen patlak ampulü­ne rağmen her seferinde kilerin lambasının düğmesine garip bir saflıkla basmanın getirdiği his, evinizle aranızdaki sözsüz ant­laşmanın gereğidir.

Taşındığınız günden beri oturma odanızda, kapıdan girin­ce sağ tarafta halının altında ka­lan kabarmış parkenin üzerine basmadan geçmek ya da banyo­da lavabonun üzerindeki aynalı dolabın düzgün kapanmayan sağ kapağını her seferinde düzgünce kapatmaya çalışmak… Bu tanı­dık aksaklıklardır, insanı en çok evinde hissettiren. Biraz tembel­likten, biraz da bunların hayatı­mızdaki garip ritminden vazge­çemediğimiz içim tamir ettirme­yi hep erteleriz. Bir de dört başı mamur, her yeri düzgün bir yere ev değil, otel denilir ne de olsa.

Bu konuda Bachelard, evin varlığının, anıların ötesinde, fi­ziksel olarak içimizde kaydedil­diğini dile getirir. Bu düşüncesi­ni şu örneklerle dile getirir: “Gı­cırdayan kapıyı aynı el hareketiy­le iteriz, uzaktaki tavan arasına ışığı yakmadan gideriz. En kü­çük kapı mandalına bile elimiz­le koymuş gibi ulaşırız”. (51) Be­nim tanıdıklık olarak tanımladı­ğım durumları onun bir kaydediş olarak nitelendirmesi beni hoş­nut ediyor ve kendi yazdıklarıma dönüyorum.

Ev biriktirir.

Sesleri, sözleri, anıları, koku­ları, en çok da tozları biriktirir ev.

Çocuklar kapıları çarpar, çar­par, çarpar… Konuşamaz kapılar, kızamaz, sadece biriktirir.

Mutfakta türlü türlü yemek­ler pişirilir, yeri gelir et pişer, ba­lık kızartılır, patates kızartılır, fa­sulye haşlanır, irmik helvası pişi­rilir, aşure yapılır… Kapıları pen­cereleri açınca, mum yakınca, yerleri ozonlu suyla silince ye­mek kokuları gider sanılır, ama gitmez, saklanır bu kokular evin hafızasında.

Kütüphane ilk kuruldu­ğu gibi durmaz hiçbir evde, ka­lem gibi dizilmiş kitapların yanı­na peyderpey alınan yenileri sı­kıştırılır biraz zorlamayla, sonra sonra ise dikey dizilmiş kitapla­rın üzerine yatay istiflenir kitap­lar, her ne kadar düzeni ve gö­rüntüyü bozsa da. Bir de kitap­ların ön kısmında rafların üzeri­ne yerleştirilen fotoğraf çerçeve­leri, minik biblolar, tatilden ya da yurt dışından alınan küçük vazo­lar kendilerine yer açarlar. Toz birikir ilkin hepsinin üzerinde, sonra alınsa da kitaplıktaki her şeyin içine siner tozlar… Bu oda­da yapılan okumalar satır satır, cümle cümle, kelime kelime biri­kir. Eşle, dostla yapılan muhab­bet birikir, en çok da kitap üs­tüne yapılanlar, kurulan hayaller birikir.

Yalnız anılarımızın değil unuttuklarımızın da bir yerler­de barındığını söyler Bachelard. (31) Öyle ya, belki tavan arasın­da, belki yıllardır bakılmayan bir dolapta kazara atacağımız bir ba­kışı bekliyorlar, o bakışı yakala­dıkları an üzerimize yığılmayı.

Eve dair unsurların bizim içi­mizde de ilerlediğini, ruhumu­zun odaları, çekmeceleri olan bir ev olduğunu ve bu meskende konaklamayı öğrendiğimizi dile getirir düşünür. Evle ilgili imge­ler bizim içimizde ve biz de on­ların içindeyizdir.

Tam bu sayfaları okurken rastladığım “Ev dünyaya gün­begün kök saldığımız köşedir” cümlesi, belki de ev üzerine söy­lenebilecek her şeyi içeriyor. (206) Aslında sadece bu cümle üzerine bir yazı olmalıydı bu yaz­dığım. Kök salmanın toprakla ilintisine, insanın ve evin ilk har­cının topraktan olmasına dair. Evin, dünyadaki köşelerden bir köşe oluşuna, bizim köşemizde kendimize yarattığımız koca ev­rene dair ve uzayıp gitmeliydi.

Bachelard ev, zihin ve anılarla ilgili olarak, zihnimizin hatıralar­la ve bilinçdışıyla birlikte çalıştı­ğını, o güne kadar oturduğumuz evlerin anılarıyla oturmayı hayal ettiğimiz evin, biz farkında ol­madan yaşadığımız anda birleşti­ğini söyler. (40)

Zihin ve hayal dünyası ara­sında kurulan bu birliktelik evin en değerli yanıdır. Ev hayal ku­ranı korur ve huzur içinde ha­yal kurmamızı sağlar. Bachelard amacının “evin insanın düşünce­leri, anıları ve düşleri için en bü­yük tümleştirici güçlerinden biri olduğunu göstermek olduğunu” dile getirir. (41)

Bachelard, düşlenen ev im­gesine/hayaline ayrı bir yer ayı­rır kitabında ve geleceğin evinin, geçmişin tüm evlerinden daha sağlam, daha aydınlık, daha ge­niş olabileceğini söyler. Ve ör­neklerini yine şairlerden verir, Ducis adlı bir şairle yapılan söy­leşide konu şairin evi, çiçek tarh­ları, sebze bahçesi, küçük koru­su ve ufacık mahzeniyle ilgili şi­irlerine gelir. Şair, yetmiş yaşına kadar küçük bir bahçesi olan bir kır evine sahip olmayı hayal et­tiğinden, sonra da bu hayal edi­şin boşuna olduğunu görerek kendi zihninde kurup zaman­la büyüttüğü evi kendine arma­ğan ettiğinden bahseder. Kısaca­sı, şair şiirlerindeki eve hayalin­de sahiptir, fakat bunun gerçek­likten farkı yoktur. Öyle ki, nisan ya da mayıs aylarında don mey­dana geldiğinde bağı için kaygı­lanabilmektedir. (107)

Gaston Bachelard, bir okur olarak beni de zihnimde­ki evle gerçeklik arasında fark­lı mekânlara savurdu. Yazar beni şairlerin ev imgesinin içine çek­mek isterken, ben çocukluğum­da en çok da babaannemin bah­çeli evinde kayboldum. Bahçe­deki iri kadifemsi bordo güllerin dikenleri mavi keten eteğime ta­kıldı bir ara, sonra küçük pence­resinden ikindi ışığının içeri sü­züldüğü tavan arasında buldum kendimi, içi kitap dolu sandıkla­rın önünde…

Kendimi dürtmesem, geçmi­şimin en mutlu evlerimde kay­bolup gidiyordum, ama gerçek­liğe dönmeli ve yazımı bitirme­liydim. Şu satırlar döküldü o sıra kalemimden:

Ev sakinlerini tanır, dışarıdan her gelişlerinde hepsine besle­diği ayrı bir muhabbetle karşılar geleni. Öyle ki, sık gelen misafir­lere bile farklı bir yer açmıştır si­nesinde. Onların da eve girip çı­karken kendilerini rahat hisset­melerinin nedeni budur. Bir ar­kadaşınız, dostunuz evinize ge­lirken de çıkarken de gülümsü­yorsa bütün payı kendinize bi­çerseniz, evinizin misafirperver­liğini görmezden geliyorsunuz demektir.

Evdeki rahatlığı sağlayan şe­yin düzen’le ilgili olduğu söyle­nir, oysa düzen başka bakşa yer­lerde de kurulur, bozulur. Mese­le evinizdeki o düzen’e sahiplik­tedir. Kendi evinizde size kim­se kabul etmeyeceğiniz bir dü­zen dayatamaz. Evinizde krallık da hüküm sürse, demokrasi de, o düzeni bozmak için dışarıdan bi­rilerinin darbe yapması çok zor­dur. Misafirlerin hatırına bozulur bazen düzen, ki çoğu kez de mi­safirler sizin düzeninize ayak uy­dururlar nezaketen.

Bachelard’a döndüm tek­rar ve yazarın, örneklerini yine öykülerden ve şiirlerden verdi­ği ev ve yuva ilişkisine dair kur­duğu analojilere rastladım. Kuş yuvasını, insanın ev kurmasına benzetir yazar, en temel benzer­lik ise şöyledir: “Hep geri döneriz oraya, kuşun yuvaya, kuzunun ağıla dönmesi gibi, oraya dön­meyi düşleriz”. (157)

Bachelard, yuva imgesinin şair için önemli ve vazgeçilmez olduğunda ısrarcıdır. “Evet, du­var örmeyi, barınağımızın çev­resini saran dünyanın hamurunu karmayı, duvar yapmayı neden bırakalım ki? İnsanın yuvası, in­sanın dünyası hiç bitmez. Ve im­gelemimiz o işi sürdürmemize yardımcı olur. Şair böyle büyük bir imgeyi terk edemez; daha doğrusu böylesine büyük bir imge şairini terk edemez.”. (164)

Yuva, genellikle döne döne inşa edilir, salyangoz kabuğu­nu bir sarmal etrafında büyü­tür, kuş, yuvasının etrafında dö­nerek evini kurar. Bu sarmalla il­gili şöyle der düşünür: “Aslında yaşam, ileri doğru atılarak değil, dönerek başlar. Dönerek yapılan bir yaşam atılımı, ne dâhice ger­çekleştirilmiş bir harika, yaşama ilişkin ne ince bir imge”. (168)

Geri dönebileceğimiz bir yer olduğunu bilmek güven veri­yor bize. Belki de ev, en çok bu gitme-gelme sarmalındaki baş­langıç ve bitiş noktası olmasıyla değerli.

Kaynak :

Bachelard, Gaston. Uzamın Poetikası. Çev. Alp Tümertekin. İstanbul: İthaki Yayınları, 2008.

Gökçe Özder – Eve Dönüş

Gökçe Özder – Eve Dönüş

“Siyonistlerin sana yapacaklarından korkuyorum. Kendine mukayyet ol.”
Wadie Said`in, oğlu Edward Said`e. ölümünden önce söylediği son söz.

Doğduğunuz evi hatırlıyor musunuz? Peki ya çocukluğunu­zun geçtiği yeri? İnsan, eğer doğ­duğu evden çok küçükken ayrıl­mışsa o evle bir bağ kuramaz, hatırlamaz bile çoğunlukla. Fa­kat insanoğlu ve insankızı ço­cukluğunu geçirdiği evini, yur­dunu hatırlar, en çok da burayla bağ kurar, buraya kendini ait his­seder. Öyle olmasaydı şu an bu satırları annemle babamın do­ğup, yaklaşık yirmi yılını geçirdi­ği Artvin`de değil de otuz yıldır yaşadıkları İstanbul`da yazıyor olurdum. Elbette ki doğduğu­muz yer dünyanın en rahat, kon­forlu ya da güzel yeri değil ama kesinlikle kendimizi en çok ait hissettiğimiz yer.

Edward Said 1935 yılında Kudüs`te doğar, 1947`de ise di­ğer birçok Filistinli gibi doğduğu yeri tamamen terk etmek zorun­da kalır. Yeni yurdu Kahire`dir. Zengin ve üst sınıf bir ailenin çocuğu olan Said, mülteciliği­ni madden fark etmez bile. Öte yandan; babasının Amerikalı ol­duğunu her fırsatta vurgulaması, annesinin onu Edwardlaştırma çabaları, önce İngiliz, sömürgeci­nin el değiştirmesinin ardından­sa Amerikan eğitim kurumların­da kendini ‘öteki` hissetmeme­sine yaramaz. O Said`dir, `Sig­heed` değil. Ünlü otobiyografisi Yersiz Yurtsuz`da bunu şöyle iti­raf eder: “Otuz yedi yıllık mazi­me rağmen New York`ta kendi­mi halen iğreti hissediyor[um.]” (321) Sırf Arap olduğu için ya­şadığı onca yalnızlık hali, onca haksızlık, onca farklı muamele onu ömrü boyunca yalnız bırak­mayacaktır.

Said`i arkadaşlarından uzak tutma çabaları, onları özel hayat­larına dahil etmemeleri ailesinin sıradan görülen kuralcılığı olarak anlaşılsa da Said işin aslını çok sonradan fark eder: “Annemle babamın benim için tasarladıkla­rı disiplin dizgesinin aslında, ya­şam tarzımızı ve evimizi, düşsel denebilecek ölçüde ayrıksı ve ne­redeyse deneysel bir olgu olarak görmem yerine -ki öyle olduğu su götürmezdi- bir biçimde nor­mal olarak görmemi amaçladığı çok sonraları kafama dank etti.” (64) şeklinde ifade ediyor Said aydınlanma halini. Ailesinin ken­disi için tasarladığı bu, ötekiler­den yalıtılmış hayat tarzı Said`i “ kötülüklerden” koruyor onla­ra göre. Bu sayede Said, kimliği­ni sorgulamıyor, İsrail, İngiltere ya da A.B.D.`ye düşman kesilmi­yor, apolitik davranarak edebi­yat fakültesinin romantik orta­mında mutlu mesut yaşıyor. Tam da ileride “Edebiyatçıysan ede­biyatçılığını bil; Arap dünyasın­da siyaset, senin gibi dürüst ve iyi insanları mahvediyor.” (421) diyecek olan annesinin istediği gibi bir ortam! Ama gerçek ha­yat böyle değil işte. Her çocuk, anne-babasının istediği kişi ol­saydı savaş diye bir sözcük lite­ratürde olmazdı belki de.

Edward Said, kendisinin `öteki benlik` olarak tanımladı­ğı, benimse gerçek benlik diye­ceğim Filistinli kimliğini, lise­yi bitirmek üzere gönderildiği A.B.D.`de bulmaya başlar. Bura­da yaşadığı acı deneyimler, ikti­darın iki yüzlülüğünü ve tek tip­leştirme çabalarını fark etmesi­ni sağlamıştır. Yaşının da verdi­ği bir güçle iktidarla ve onun ay­rımcı, tek tipleştirici doğasıyla mücadele etmeye başlar. Bu ken­dini bulma süreci 1967 yılında vuku bulan Altı Gün Savaşı`yla tamamlanır. O artık eski Said de­ğildir, kendisinin ifadesiyle, sava­şın sarsıntısı onu olduğu yerden kaldırıp bütün kayıpların başla­dığı noktaya, yani Filistin müca­delesine götürmüştür gerisinge­ri. (420)

1947`de Said, bir daha dön­memek üzere Kudüs`ten ayrıl­dığında yalnızca Kudüs`ü kay­betmez. Evini, kendisini oraya ait hissettiği tek yeri, derin bir bağ kurabildiği tek okulu, ger­çek arkadaşlarını, ayrıksı dur­madığı tek sınıfı, dilini, kültürü­nü, Said`liğini ve en çok da kendi gerçek varlığını kaybeder.

Edward Said, 1947-48`de ye­rini, yurdunu, evini, barkını, dü­zenini, kimliğini kaybedip yersiz yurtsuz kalmış Filistinliler`den yalnızca biri, belki de en çok ta­nınmışı. Maddi gücü sayesin­de bu sürgünlükten en az zara­ra uğrayanlardan da biri ayrıca. O dönemde çevre ülkelere sığı­nan mültecilerin içler acısı hali göz önüne alındığında -ki kitap­ta bunlara da değiniliyor- Said`in tuzunun kuru olduğunu bile dü­şünebiliriz. Fakat şu bir gerçek ki manevi anlamda yolunu kay­betmiş birini maddi güç sayesin­de manevi doyuma ulaştırma ça­bası boş bir rüyadan başka bir şey değildir. Nitekim ruhunun derinliklerinde yatan öteki olma hali ömrü boyunca Said`in peşi­ni bırakmayacaktır.

1948 yılı, tarih kitapların­da İsrail Devleti`nin kuruluşuy­la bağdaştırılsa da bunun çok daha ötesindedir. Bu tarih, bin­lerce Filistinli kadının, erkeğin, çocuğun günümüze dek süre­cek katlinin başlangıç tarihidir. Bu tarih, binlerce insanın mül­teci olarak yaşa(yama)maya baş­lamasının tarihidir. Bu tarih, hor görülmenin, öteki oluşun, ken­dini bir daha hiçbir yere ait his­sedemeyecek olmanın tarihidir. Bu tarih, yersiz yurtsuzluk, ev­siz barksızlık, kimliksizlik ve ya­bancılaşmadır. Edward Said ise yaşadığı bunca şeyi mücadele­ye dönüştürmeyi başarmış, Filis­tin meselesine kamuoyunun ilgi­sinin artmasına yardım etmiştir. 1992`de sürgünden sonra ilk kez Kudüs`e gittiğinde, artık Yahu­di bir ailenin oturduğu doğduğu eve göz atmak için bile olsa gir­meye mecali yoktur. Said evine dönemedi ama Allah geride ka­lanların evine dönmesine yardım etsin. Âmin.

Emre Tan – Lullaby

Emre Tan – Lullaby

“Dandini dandini dastana,
Danalar girmiş bostana,
Kov bostancı danayı,
Yemesin lahanayı…”

Pilli, ninni okuyan peluş ayı­lar, robotlar icat olmadan, ço­cuklar tavanında fosforlu sa­manyolları, güneş sistemleri olan odalara hapsedilmeden, danalar da henüz delirmeden evvel bi­zim (Durkheim’a göre biz ruhu, köylerde şehirdekinden daha güçlüdür) anaların çocuklarına usanmadan okudukları ninniler­den biriydi bu, arkeolojik kazı çalışmasında veya kaçak yapılan bir define avında bulunmuş dev lahitin içinden çıkarılmış, her biri M.Ö. 300’den kalma mum­yalar gibi sımsıkı sarılı çocukla­rın beşikte dinlediği. Uyku için düzenlenen bu ritüel; önce elini kolunu bağlamak, kundaklamak, sonrada kulağına efsunlu sözleri okuyarak uyutmak totaliter dev­let ve ezilen halkların en basit ve masum karşılığı belki de. Huy­suzluk etmeye başlayınca veya anaların günlük planlarına göre uyutulur çocuklar mesela, ak­rep ve yelkovana göre genelde. Uyku saati değilse, rahatça seviş­mek için, komşular ile dedikodu biraz, takip ettiği diziyi kaçırma­mak pahasına belki de. Ne olur­sa olsun en iyi çare uyutmaktır çocuğu huysuzluk ettiği vakitler. Bilinçdışı belki de bu yüzden in­san fıtratındaki devrimci ruhu daha ilk günlerinde toz tutma­ya başlar.

Aylarca ağlamışım doğduk­tan sonra, gece gündüz, hiç dur­madan. Komşularda bile ne uyku kalmış ne sabır bana kar­şı. Aman atıverin camdan kurtu­lun diyenler bile olmuş. Babam tatbikatta o vakitler, ablam he­nüz üç yaşlarında. Çamaşır ma­kinesi yerine mavi leğenimiz var, hazır bez icat edilmemiş, ev iş­leri yoğun. Annemin yetişeme­diği yerde, ablam anneliğe so­yunmuş. Evin içinde boyundan büyük bebek arabasına bindirip beni bir o yana bir bu yana sus­turmak için. Oysa toptan bitirip ağlama meselesini, ömrün geri kalanına bir şey bırakmadan, ra­hat etmek istemiştim hepsi bu. Sabretmek için gerekliydi çün­kü. Nihayet götürmüşler hasta­neye, doktor hanım inceledik­ten sonra “götür kızım bu ço­cuğun bir şeyi yok arsızlığından ağlıyor” demiş. Bağırmaktan dı­şarı fırlayan göbek deliğime, iki buçuk lira metal para bağlamış daha fazla çıkmasın diye hepsi bu. Muhtemelen paranın verdi­ği dayanılmaz hafiflikten olacak zamanla susmuşum. Ninni ile uyumazsa, birde parayı deneme­li huysuz çocuklar için.

Şimdilerde hayvan sevgisini, tabiat sevgisini aşıladığını iddia eden çocuk cd’lerinde sıkça yer alır bostancı ninnisi. Tarla yerine Bostancı sahili tercihimdir o ayrı. Karnı acıkmış bu zavallı danaları hiddetle kovalayarak mı öğrete­cektik hayvan sevgisini. Üstelik bu mülk edinme, toprak sahipli­ği nereden geliyordu? Hani mülk Allah’ındı, hani misafirperver­dik, toprağımıza giren dana dahi olsa. Bizi diğer canlılardan ayı­ran en büyük özelliğimizle övü­nüp duruyoruz. Descartes’dan beri düşünebilme, öyleyse var olan en büyük aczimiz olabilir miydi? Hep merak etmişimdir tüm in­sanlığın en çok düşündüğü şey­ler sıralamasında ilk sıradaki ne­dir diye. Medyumlar, falcılar ek­ran arkasından beni duymuş ola­cak ki “Bugün Ne Giysem” giz­li bir cevap oluyordu merakıma.

Düşünüyorduk, Doğu­Türkistan, Patani, Arakan ve Filistin’i, her gece sağa sola dö­nerek, uykusuz kalarak, kanter içerisinde uyanarak, hafif dal­sa bile gözlerimiz. Düşünmeye devam ediyorduk, Etiyopya’da açlıktan ölenleri, Darfur’da çift haneli yıllara varmış ve devam eden insanlık suçlarını, Rwanda soykırımını, Kongo iç savaşını, en çokta Aids’ten korunmanın yollarını… Çok düşüncelisin di­yorduk karşımızdakine aldığımız hediyelere karşılık. Çok düşün­celiydik, ince ve zarif, akıllı tele­fonlar gibi. Her asırda biraz daha uygarlaşan batılı insanoğlu son bin yılda yirmi milyon Afrika halkını köle olarak alıp-satmıştır, bugün köleleştirdiği insanlara son teknolojileri sattığı gibi. Dü­şünüyoruz, komşusu tokken aç gezen bizden değildir artık, aç­ken değil miydi o söz arkadaş? Bizden değilsin, ne köylü olabi­liyorsun, ne şehirli. Toklara min­net ediyorduk, açlar birbirini yer nasıl olsa, Medusa’nın Salı artık Sahra boyunda. Adem ve Hav­va cennetten, danalar bostandan kovulmadan evvel, düşünüyor­duk. Bu yaz nereye gideceğimi­zi, benzine, tütüne gelen zamla­rı, sınavda çıkacak soruları, maç sonuçlarını, emeklilik ikramiye­sini ve yıllık faizleri. Üstelik ken­dimizi zerre kadar düşünmüyor­duk bu kaosta, narsizm repertu­arımızda bile yok!

Okuduğum bir gazete haberi, memleketin milyonerler kulübü­ne yeni katılan 15 bin kişiyi coş­kuyla ilan ediyordu. Banka he­saplarında 1 milyon lira ve üze­rinde parası bulunan yurt içi yer­leşik gerçek ve tüzel kişi sayısı, 2013’te, bir önceki yıla göre %28 civarında artarak 66 bin 846’ya yükselmiş, çok şükür! Bir ülke­nin sağlığı Stalin’in dediği gibi tümenlerin sayısıyla, Hollande’ın dediği gibi gayri safi iç hasılasıy­la değil, filozof ve sanatçıları­nın gücü ve özgürlüğü ile ölçü­lür. (Özgürlük mü? Büyük aile şirketinin bütün hisselerini kar­deşlerine devreden, bu cömert­lik karşılığında sadece aile kü­tüphanesinde bulunan yüz dok­san iki kitabı ve babasının yatağı­nı isteyen Spinoza’nın tavrı me­sela. Özgürlük için bir yatak ve kitaplar yeterlidir.) Karısına he­diye olarak 7 karat pırlanta yü­zük alan işadamının haberi de aynı sayfada. 7 kanatlı atları bile olsa mahşerde, Sırât köprüsün­den geçmek kolay olmamalı on­lar için. Bu arada III. köprüye al­ternatif bir isim olabilir bu Sırât. Kapitalizmin ibadet biçimlerin­dendir bankalarda para biriktir­mek, tarladaki lahanaları koru­mak. Allah’tan korkmadığı ka­dar dolar ve euro’nun, borsanın düşmesinden korkanlar, komşu­su açken tok gezen bizden değil­dir, unutmamalı. “Altın ve gümü­şü biriktirip de onu Allah yolun­da sarfetmeyenleri acıklı bir azab ile müjdele” (Tevbe, 9/34) Mem­leketin siyasi tarihi tecavüzlerle dolu, üstelik toplu tecavüzlerle. Bunlara karşı duran, gerçek ada­let ve memleket sevdalısı adam­lar yok değildi elbet, tanımak ge­rek tarihi, doğru okumak, ideo­lojisiz. Bunları ifşa etmek had­dim değil, ayakkabı kutuları gün­demimde yok. Yara derin yaradır ve Nike’dan başka ayakkabı giy­meyenlerde aynı kefede.

Düşüncelerimizde sonuna kadar haklıydık, bazılarıyla hem­fikir, düşünmeden konuşmu­yorduk bile. Michio Kaku gibi dünyamızın falına bakıp gele­cek hakkında yorumlar yapıyor­duk. Entropiyi, Laplace meka­niğini zaten doğuştan biliyor­duk, kuantumun modası geç­mişti. Biz düşündükçe akademi­ler ve tapınaklar ıssızlaşıyordu. Mestrovic’in duygu ötesi toplu­mu temel atma töreninde.

Düşünecek daha çok şey var­dı; düşünce özgürlüğü mese­la, düşünce kanayan dizimiz, el üstünde kimin eli var, günlük burç yorumlarımız; ceplerimiz­deki akrep, kovalarıyla eve su taşı­yan esmer çocuklar, vahşi olduk­ları için demir bahçelere hapse­dilmiş aslan, ikizler Habil ve Ka­bil, İbrahim’e gönderilen koç, dik durmanın timsali başak olarak değilde, iş, aşk ve para ön plan­da.

1749, Diderot “Körler Hak­kında Mektup”u (Lettre sur les aveugles) yayımladıktan sonra Vincennes şatosuna hapsedilir.

J.J.Rousseau dostunu ziyarete gi­derken “Mercure de France” da Dijon Akademisi’nin açtığı bir yarışma sorusunu görür: “Bilim­lerin ve sanatların gelişmesi, ahlakın gelişmesine katkıda mı bulunmuş­tur yoksa ahlakı bozmuş mudur?” Diderot’un da teşvikiyle yarış­maya katılan Rousseau birincili­ği kazanır. (Rousseau’nun ceva­bı mı?)

Üç asır evvel Dijon’un gün­deminde ki bu temel mesele ya­kınından bile geçmiyordu bizim McUniversitelerin. Kürsüler fel­sefenin mezarıdır deyip, diri diri gömmek istemediğimizden bel­ki de bilimi ve sanatı, içimizden düşünüyorduk. Üniversitelerin isimleriyle daha çok ilgiliydik, ülkemize çağ atlatan kim varsa diplomaların baş köşesinde.

Neredeydi üstelik bu bilim ve sanatlar, hangi ahlaka (orta­çağ rasyonalistlerinin ve filozof­larının, daha sonraları 18.yy dev­rimcilerinin, İngiliz faydacıları­nın, Alman materyalistlerinin, son olarak Rus Nihilistlerininde merakıdır bu ahlak) katkıda bu­lunup, bozacaktı? Peki ya bilimin ve sanatın kendi ahlakı? Bu ba­kış karamsarlık tezinin ilanı de­ğil elbet, sadece yıkım sanatının gereği. Arthur Rimbaud tiksinti içerisinde şiiri, yerini ve yurdunu terk edip sonunda Habeşistan’a varacak yola düştüğünde 16’sın­daydı, ateri salonlarında düşman öldüren çocuklarımızla aynı yaş­ta…

Necip Fazıl “Kafa Kağıdı”nda giyotinle idam edi­len Antoine Lavoisier ile ilgi bir anekdotu paylaşır; “…kimya il­mine yeni ufuklar getirmiş meş­hur (Lâvazye) idama mahkum oluyor ve mahkemeye şöyle hi­tap ediyor;

-Bana, yanıma muhafızlar koyarak 15 günlük bir mühlet veriniz! İnsanlığa büyük faydalar getirecek mühim bir keşif üze­rindeyim! Sonra kellemi kopar­tırsınız!…

-Hayır, diyorlar; bu bir siyasi oyundur! ve büyük alimin isteği­ni reddediyorlar.”

Lavoisier’nin ne düşündüğü­nü bilmemiz mümkün değil, ya­rım kalan keşfi tamamlama iste­ği insanlığa fayda sağlamak için miydi gerçekten, fayda dediği bir felaket olabilirdi sonradan; bel­leğimizde ikiz kuleler gibi ge­niş bir çukur açan little boy mese­la. Yoksa ölüme karşı bir cevap, ebedi kalabilmek için son bir te­laş mı bilinmez, lakin başka bir gerçek şu ki; insanların adalet adına infaz edilmesi, kibrimizin en soğuk göstergesi.

Hayvanları vahşi olarak ni­telendirip, boyunlarına tasma­lar takıp ehlileştirdikten sonra savaşlara, iş gücünün hizmetine sokmuşuz onları, kendi vahşili­ğimizi bir kenara bırakıp. Kap­lumbağaları bile terbiye edeni­miz var hatta. Burada ontolojik çözümlemesini yapmak isterdim ama daha ciddi meselelerimiz var! Sanat, edebiyat, din ve bi­lim bozulmanın, zulmün ve sap­manın krizinde. Mevud’a, Mesi­yanizme olduğu kadar, burjuvazi idealizmine inanlar da var.

Şehrin insanı artık uyku ilaç­larına daha çok sarılıyor…

Belki faydası olur; her gün tok karnına;
“Dandini dandini danadan
Bir ay doğar anadan,
Bağışlasın yaradan,
Eksilmesin aradan…”

“ Çok düşünceliydik, ince ve zarif, akıllı telefonlar gibi. Her asırda biraz daha uygarlaşan batılı insanoğlu son bin yılda yirmi milyon Afrika halkını köle olarak alıp-satmıştır, bugün köleleştirdiği insanlara son teknolojileri sattığı gibi. ”

İbrahim Demirci – Kuş Bakışı Şiir, vs.

İbrahim Demirci – Kuş Bakışı Şiir, vs.

Şiir belki de bana, çocukken öğrendiğim o bilmecenin içinde göründü ilkin: Küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk: Kulağı okşayan sesler ve bilinen bir gerçekliği dolaylı yolla anlatmak. Olağan ve bildik gerçeklikleri, olağanüstü ve bilinmedik kılıklara sokarak sunmak. Demek ki, dolaşımdaki dil, doyurmuyor insanı. İnsanın açlığı mı, (açgözlülüğü mü?) yol açıyor buna; geçerli sayılan gerçekliğin yetersizliği mi? Sanırım, ikisi de.

 Bütün sanatların temelinde, verili toplumsal ve doğal ağları, bağları, bağlantıları yetersiz bulma, onları aşma veya değiştirme çabası yatıyor: İnsan  olmanın,  düşünebilmenin,  düşleyebilmenin  getirdiği,  neredeyse kaçınılmaz görünen bir imkân. Bu aşma ve değiştirme çabasının yöneldiği/yönelebileceği doğrultu(lar) da değişkenlik gösteriyor elbet. Birikim, ortam; bizi içimizden dürten ve/veya dışımızdan güdülemeye çalışan, adını koyabildiğimiz  ya  da  koyamadığımız  bin  bir  etken,  sanat  çabalarının niteliğini  de,  doğrultusunu  da  etkiliyor  olmalı.  Sanatların  tümü, insanın “yapma/yaratma”sıyla oluşuyor. (Sun’san’at; ibdâ’bedî’iyat) Dolayısıyla, sanatların tümü, insanın yaratılışındaki özden, tanrısal bilgelikten doğan, deyiş yerindeyse “zorunlu olumluluklar”ı da; varoluşuna neredeyse bitişik duran şeytan-nefs cephesinin kışkırttığı, fişteklediği azgınlık  ve  sapkınlıkları  da  içerebiliyor.  Genelde  sanatın,  özelde şiirin, “dokunulmaz/kutsal” bir insan etkinliği gibi görülmesi, bencil ve zalim bir yanılgı olmalı. Öğrenilmiş teknik-ustalık becerileriyle ya da tesâdüfün/tevâfukun bahşişleriyle ortaya çıkan göz kamaştırıcı, çarpıcı parıltılar, bu parıltıların çekiciliği, hakikati gözden kaçırmamıza ya da gözden çıkarmamıza yol açabilir ki, bu, sonu cehenneme açılan tehlikeli bir yoldur. (Cehennem derken yeryüzü cehennemini de, asıl cehennemi de düşünebilirsiniz.) Bir de insanın oyun ve eğlence düşkünlüğü var! Aman ne hoş! Sonra? Hakikati oyuncak etmek/edinmek, insanlık onurumuzu iyiden iyiye zedeleyen bir aşırılık sayılmalıdır. (Özgürlük yeniden tanımlanmak zorunda!)

Belki  söylemek  bile  gereksiz  ama,  çağımızın  ve  ülkemizin  güncel koşullarında  söylemek  yararlı  olabilir:  Sanatın  üretimi  de,  tüketimi de, insanın varlığını sürdürmesini sağlayacak zorunlu gereksinimlerinin  “sorun” olmaktan çıktığı ya da “aşılabilir bir sorun” sayıldığı ortamlarda serpilmiştir. Sanatın, örneğin “ekmek kavgası”na, “sınıf çatışması”na ya da “cinsel haz avı”na araç edilmesi, çok ciddî bir içerik alçalmasına, düzey düşüklüğüne, yürek daralmasına yol açmıştır. Günümüzde insanların zorunlu  gereksinim  algısı,  egemen  tekno-ekonomik  sistemin  sürekli baskısıyla inanılmaz ölçüde çarpıtılmış durumdadır. Bu çarpıt-ıl-manın hem somut gündelik ilişkileri, hem de bir “üst yapı” (üstün yapı!) kurumu olan sanatı/şiiri kuşatmaya çalışan bir tehdit olduğunu/oluşturduğunu söylemek, karamsar bir bakış mıdır, gerçekçi bir saptama mı? Ya da meselâ, ekranlara, reklamlara sığıştırılan, sıkıştırılan “şiirsellikler” gerçek şiir gereksinimini somurup tüketiyor mu?

Uygarlığımızın   ve   geleneğimizin,   insan-toplum-doğa-evren-Tanrı ilişkilerin sağlıklı, dengeli, verimli, yücelmeye açık ilkelere bağlamış olması; şiir konusunda (başka konularda da) bizi “iyimser” ve “umutlu” kılabilecek  bir  güç  kaynağıdır.  Birey  olarak  da,  toplum  olarak  da, insanlık olarak da, başıboş esin perilerini vahyin özgürleştirici ve derin göğünden geçirmek gibi bir imkâna ve ihtimâle sarılabilirsek ne âlâ! (Esin perilerinin esîri olanlar varsa, onlara söyleyecek sözüm yok.) Ahlâk, çok sayıda değeri içerir ama sanırım en önemlisi: Dürüstlük. Önce kendimize karşı dürüst olmalıyız. Ve bu, hiç de kolay değil. Sanat, seri üretime dönüşebiliyorsa “sanayi” oluyor. Şiir imâlâtçısı gibi çalışanlar da olabiliyor. Manzûmenin koşulları (ölçü, uyak) bu işe daha  elverişli  idi.  Ama  modern  şiiri  de  aynı  kolaylıkla  becerenlere rastlanıyor. Kuşkusuz, manzûmenin ya da şiir-gibinin de (okul) hayatımızda ve tarihimizde bir yeri var.

(Hece Dergisi (2001), Türk Şiiri Özel Sayısı, sf.455-456)

Emre Tan – Devrim Var!

Emre Tan – Devrim Var!

Doğru yolu göstermek muhakkak bize aittir.
(Leyl/12)

Lise yılları, dünya milenyuma girmenin sarhoşluğunda. Paleolitik çağlardaki insanlardan çok farklıyız artık, arkeoloji müzelerine istiflediğimiz bir yığın taştan, topraktan bunu anlamak mümkün. Öldürmek için Levallois yöntemlerine başvurmuyoruz. Karanlık insanlık tarihini kan, metal ve plastiklere ayırıp geri dönüştürmenin vaktindeyiz. Ne kadınları yerlerde sürüklüyor erkeklerimiz saçlarından tutarak, ne de hayvanları öldürüp derilerini giyiyoruz artık. Yerçekimi kalkmış, kafamıza düşecek elma yerine meteorlar, uydular var, muhatabımız ise kablosuz duygular.

Ortamektep bittiğinde iyi bir not ortalamasıyla, dönemin süper liselerine gidebiliyordum. Fütü­rist babam, yabancı dil meslek hayatında lazım olur bu çocuğa deyip, Şişli Yunus Emre Lisesi’ne kaydımı yaptırmıştı. Birçok ameliyatı geride bı­rakmıştım. Gençtim, kısa sürede toparlıyordum. Hazırlıklıydım artık, derdimi anlatacak kadar İn­gilizce biliyordum. I love you, Go home Yankee!.. I. sınıftan sonra büyük bir ameliyata girmiş, bu nedenle okula ara vermek zorunda kalmıştım bir yıla yakın. O ara verdiğim dönem, erken bir inziva olmuştu benim için. Koltuk değnekleriyle nadiren de olsa kalkabiliyordum, bacağımdaki his oldukça zayıftı. Ranzamız vardı mesela, bü­tün vaktim orada geçiyordu. Üst katın mdf tah­tası benim için gökyüzüydü artık. Kardeşimin boya kalemleriyle çizmeye, yazmaya başlamış­tım o boşluğa. Mağara duvarlarına ellerini yas­layıp ağızlarından püskürttükleri boyalarla el­lerinin şekillerini çıkaran ilkel insanlar gibi, tah­ta kalemiyle etrafından geçiyordum parmakla­rımın sırayla bileğime kadar, belki genç olarak ölme ihtimaline karşı. Tanrı’nın sesini duyduktan sonra kendini bir lahdin içine kapatan çileci Ale­xandra gibiydim, çamurla sıvanmış kulübesinde uzanıp dua okuyan Setteli Paul biraz da. Düşün­mek ve okumak için vakit boldu. Ahbabım Ya­şar, kitaplar getiriyordu, aralarında en ilgimi çe­ken Simyacı olmuştu, içerisinde çöl vardı mese­la. Ranzanın alt katında geçirdiğim uzun zaman, mataradaki tuzlu su gibi.

Yazın sonlarına doğru tekrar ayağa kalkmıştım, ilahi bir sınavdan geçiyorduk ve tekrar devletin eğitimine geri dönüp acilen denklemler çözme­li, resmî tarih yalanları dinlemeliydim. Fakat ka­famda başka sorular vardı; bir kuyu kazsak dün­yanın öteki ucuna çıkana kadar, kuyuya düşer miydik, yoksa? Neden İsa her zaman çarmıha geriliyor ve Kopernik aforoz ediliyordu mesela.

Ara verdiğim için bir alt dönemlerle birlikte oku­yacaktım, konuşmayı unutmuş gibiydim, sade­ce kısa cümleler vardı heybemde. Yeni dostla­rım vardı artık, Sarıyer-Beşiktaş hattındaki dol­muşların ön camı gibiydi arka sıradaki köşemiz. Cama yapıştırılmış boş cd’ler, takım atkıları, du­varda şiirler, devrim sözleri, mizah biraz da; ca­nısı, liselim… Sınav kâğıtlarım beyaz yakalı, bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığı için teşek­kürler der gibi. En azından liseyi bitirsin merha­metiyle karnede 0 yerine 2 ve 3’ler. Beden ders­lerinde nöbetçi krizi çözülmüştü, sınıfın kolluk kuvveti bendim artık. Öğle aralarında krem pey­nir, simit ve çay, okuldan sonra Beşiktaş sahilin­de sabahlayıp teknelerin güvertelerinde uyu­mak ve çorbacıda gözü açmak en büyük keyifti bizim için. Martı sesleri, boş sokaklar…

Üniversite sınavı yaklaşmıştı, Notre Dame’ın kamburları test kitaplarına gömülmüş, yoğun çalışıyorlardı. Ya kilisenin çanına mahkûm ka­lacaklardı, ya da iyi bir bölüm kazanıp avukat, doktor, mühendis, ceo, faso veya fiso olacaklar­dı. Niyetimde güzel sanatlar fakültesine gitmek vardı, prosedür nedir ne yapmak gerekir fikrim yoktu. Tam o dönem, dayım aradı, Ptt’de perso­nel müdürüydü. Çalışanlardan birinin eşi kanse­re yakalanmış, çiçek yaptırıp onun adına ziyaret etmemizi istemişti. Melek adında bir teyze, çok şirin, mütevazı bir bayan, eşinin durumu pek iyi değildi. “Benim oğlum da Konya’da, güzel sanat­ların sınavına hazırlanıyor, beraber kursa gidersi­niz istersen” dedi. Hicret vakti gelmişti, valizi ha­zırlayıp memleketin yolunu tuttum, devletin de­mir yolları, istasyon anonsları ve yataklı vagon.

Yetenek sınavına kırk gün vardı, tamı tamına kırk gün. Kavminden kırk gün ayrı kalan Musa, Sezai ağabeyin “Hızırla Kırk Saat”i, doğan ço­cuğun veya ölen adamın kırkı, kırkayak ve ker­rat cetveli; beş kere sekiz; 40. Atölyeye ilk girdi­ğimizde şaşkındım, duvarlarda natürmort ve fi­gürler. Üstelik ayakta çiziyorlardı dev kâğıtlara, şövale üzerinde. Hastane yılları, elime kalem al­mamıştım, son dönem karaladıklarım öğret­menlere hatıra niyetine; “Lilith” mesela.

Kırk gün kırk gece…

Üniversiteye yılları, üniformamız yok, herkes aynı yaşta değil artık. Kitaplarda büyük “S” ile başlayan ne varsa yakından tanışıyorduk; sanat, siyaset, sosyoloji ve sinema mesela.

Hızla seyahat ediyorduk tarihte; akademi ön­cesi zaten, dört halifeyi, kavimleri, göçleri, de­releri, beyleri, yükseliş ve çöküşleri, kurtuluş ve devrimleri biliyorduk, fişleme ve ikna oda­larını, en azından her sabah verdiğimiz söz­lerin yazarı Reşit Galip’i bilmesek de, Şeyh Galip’i biraz olsun biliyorduk. Altamira, Lasca­ux, Çatalhöyük, sonraları kabile sanatları, Yedi Bilgeler’den Miletos’lu Thales’in esin kayna­ğı; Mısır, Mezopotamya, daldan dala, Antik Yu­nan, Roma ve Bizans, İslam, Çin ve Hint sanat­ları biraz, söylemesi güzel oluyor diye belki de Quattrocento’yu, Rönesans’ı öğreniyorduk ama Jules Michelet’den değil. Sarışın, beyaz ten­li, uzun saçlarıyla, kâh çarmıhta, kâh Meryem’in kollarındaydı İsa. Biri de çıkıp demiyordu ki, Fi­listinli bir anadan doğma, Filistinli bir adamdır bizim İsa. Âdem ve Havva, hatta Tanrı’lar vardı da kitaplarda, kimse onların göbek deliklerinin olmasını sorgulamıyordu. Bir anadan doğmamış ilk insanın, Tanrı’nın nasıl kesilirdi plasentası, ba­kıştaki sakatlık kimsenin dikkatini çekmiyordu. Contrapposto daha mühimdi, benim duruşuma benziyordu üstelik. Ayağım ameliyattan sonra aksamaya başladığı için, bedenin formu da de­ğişiyordu. Akımları öğreniyor, kâh sürrealist, kâh dada oluyorduk. “Sanat nedir?” diye sorulan so­rulara bilgece cevaplar arıyor, estetiği, güzeli öğreniyorduk, toplum için mi, sanat için mi diye oyalanıyorduk.

Bunlar değildi mesele. Hayal kırıklığı, yalnız­lık ve akademiye başkaldırı daha ilk günlerden başlamıştı bu nedenle ve imdadıma bir dost ye­tişiyordu. Dikkatimi çekmişti, bakışlarında hu­zursuzluk vardı. Okul merdivenlerinde karşısı­na dikilip derdimi niyetimi anlatmıştım, akabin­de hemen ahbap oluvermiştik. Bahçeli, tek kat­lı bir evin bodrumunda tek göz, 1,5×3 m kadar bir odayı sığınak yapmış kendine. Yer hizasın­da ufak bir penceresi vardı, beyaz kireç duvar­lı. Fakülteden çok o tek göz odada geçiyordu ar­tık zamanımız. İsmet Özel’i, Ahmet Arif’i, biraz Can Yücel’i kendi sesinden dinliyorduk sabahla­ra kadar. Fakülte sınırlarında ne varsa eleştiriyor­duk, moda ve dekorasyon dergilerinden farksız sanat dergilerini. “Güzel sanatlarda akademisyen olmak, ibadette gösterişe benzer, sanatçının do­çenti, profesörü mü olur arkadaş!” diyorduk. 24 saat Sali’ye yolculuk mottosuyla akademiyi do­çentken terk eden Sali Turan’ı seviyorduk. Daha sonra telefonda; “İstanbul’a gelirseniz size retros­pektif kataloğumu hediye edeyim, şu fiyata satılı­yor gerçi ama sizden para almayacağım” demesi üzerine onun da üstünü çiziyorduk, fikirlerimiz­de biraz toy, ama samimiydik.

Ahmed Musa’nın sığınağı resim yapmak için müsait değildi, sırt sırta verip çalışabileceğimiz büyük bir alan gerekti. Biraz daha büyük, eski­den bakkal olan bir yere taşındık. Resim yapma­lıydık, sergiler açıp cv doldurmak için değil, za­ten para yer etmiyordu niyetimizde. Açlığımı­zı giderecek yeni kitaplar bulmalıydık, kendimi­ze ait bir manifestomuz olmalıydı. Ülke popstar ressamlarla doluydu ve hepsi samimiyetsiz geli­yordu bize. Kendileri gibi düşünüp inanmayan­ları hatta İstanbul dışındaki sanatsal eylemle­ri tanımıyorlardı, burjuvanın serbest meslek er­bapları. Konya mı? Orada resim yapılıyor mu ya! (Tanımak gerek memleketi, insanı, fildişi kuleni­zi yıkmak niyetimiz). Üstelik yurt dışına çıksalar hepsi turist, kimsenin de ciddiye aldığı yok bu adamları. Sergi açılışlarında şekilden şekile girip bol kahkaha atıyorlardı. Eserden çok isimler ön planda. Kendilerini peygamber, ürettiklerini va­hiy sananlar bile vardı. Tiyatral bir bohemlikleri her hallerinden belli oluyor. Sonu gelmeyen bir düğündü bu iş sanki, kendilerinin çalıp kendile­rinin oynadığı.

1930 yılı; ülkenin artık çağdaş dönemleri. Aya­ğında pabuç olmayan, mazlum köylü çocukları vals öğreniyor sözde. Ne yaptıklarını anlamıyor­lar. Buna benzer bir mesele, bol boya israfı, insa­ni değil de, nefsî problemleri olan bir yığın çar­kıfelek. Büyük hediye; buzdolabı, lcd televizyon, kalmışsa biraz vicdan belki de, reklamlardan he­men sonra…

“Bir şey yapmalı” diyorduk, tamam dünyayı de­ğiştirmek gibi romantik düşüncelerimiz, şove­nist iddialarımız yoktu ama en azından “elimiz­den geldiği kadar ülke sanatını” diyorduk. Üreti­yorduk, ufak bir elektrik sobamız ve çekyatımız vardı. Duvar kenarı soğuk olduğundan nöbetle­şe yer değiştiriyorduk kış günleri. Tütün ve çay azık oluyordu. Domates, peynir, ekmek, kalmış­sa birkaç zeytin yeni bir portre için Arcimboldo’a yetmese de bize yetiyordu. Âdettendir, bir de kedimiz vardı, Ümmü Gülsüm’ü sevdiğimiz­den onun adını vermiştik. Musa’ya göre bi­zim Ümmü sokak yosmasıydı o ayrı. Son dö­nem haberlere konu olan boş çerçeve mesele­si Musa’nın ilk kavramsal işidir mesela. Asmış bir gün kalın, işlemeli boş çerçeveyi ve imzalamış kurşun kalemle duvarı. Artık kafa tutmaya ha­zırız!

Bir duruş kazanmıştık, akademinin kabul ettir­meye çalıştığı şemalara ve kurallara (herkes na­sıl resim yapacağını biliyordu ancak neyin res­mini yapacağını değil) soysuz natüralizme, suya sabuna dokunmayan romantizme, sanatı teke­linde sanan lobi, cemiyet ve derneklere, kolek­siyoner ve şirketlere, küratör ve eleştirmenlere, şan ve şöhrete, toplu mezar müzelere, galeri ve ressamlar arasındaki gizli bir Serflik ilişkisine kar­şı bir duruş. Rusya’da 19.yy sonlarına doğru aka­demiden atılan, atıldıktan sonra gezici sergiler düzenleyip taşra halkına ulaşma ve onlarda top­lumsal bilinç oluşturma umudu taşıyan on üç öğrenci (Gezginler) kahramandı bizim için.

Öğle vakitleri, okula gitmeden evvel atölyeye uğradım. Ahmet Musa telaşlı, telefon görüşme­leri yapıyor, elindeki ufak kâğıda isimler yazıyor­du. Anadolu’nun çeşitli üniversitelerinden sa­mimi, dertli birilerini arıyorduk artık. Varsa tanı­dıklarımıza yoksa onların aracılığıyla başkalarına ulaşıp derdimizi anlatıyorduk. Ankara’dan, Sam­sun, Malatya, Niğde, Antalya, Bursa, İstanbul ve Eskişehir’den yeni isimler ile kısa sürede bir ara­ya gelmiştik. Devletin demir yollarını ve uzun yolculukları seviyorduk. Olacaksa bir adımız içe­risinde mutlaka Ray olmalıydı.

Devrim başlamıştı!

Atölyeye her yerden resim ve heykel geliyor­du. Paketleri açarken heyecanlıydık. İlk sergimi­zi hareketin başladığı yerde, Konya’da açıyor­duk. Yaz ayları tatil için geldiğimizde memleke­te, rahmetli dedem onlarca kavun karpuz alıp pazardan, at arabasıyla eve getirirdi. Tek tek ta­şırdık bahçenin köşesine, sabah akşam, günler­ce yerdik karnımız şişene kadar. Sergi günü kira­ladığımız komyenetten işleri indirirken aynı key­fi almışımdır.

Ardından Ankara sergisi. Zar zor ikna ediyorduk görevliyi, işleri otobüse alması için. Otogarda herkes eser kaçakçısı sanıyor bizi. Ahmed Musa ve Ayça (babasının yardımları unutulmaz) başı­mıza yollara düşüyorduk. Sponsorlara karşıydık tamam ama elimizdeki son dinar bitiyordu. Her şeye rağmen ucu ucuna bir sergi daha açılmıştı. Gittiğimiz yerlerde derdimizi anlatıyor, hareket kazandırmaya çalışıyorduk.

Henüz bir aydan kısa bir süre olmuştu, sayımız artıyordu. Isparta, Kayseri mesela. Yeni işler ge­liyor eskilerini geri kargoluyorduk. Üçüncü sergi için adres Niğde. Beklediğimizden çok daha yo­ğun bir ilgi, sokakta durdurup vatandaşı sergi­ye davet ediyorduk. Yüz yüze ilk kez geldiğimiz, Sinan ve Melih karşılamıştı bizi. Samimi ve yete­nekli kardeşlerimiz. Sinan’ın işleri oldukça güç­lü. Sergi açılışı kadehlerimiz yoktu, pasta börek israf! Her sergide olduğu gibi iki kasa yeşil elma, hareketin göstergesiydi. Derdimizi anlatıyorduk, çocuk ya da yerel basın, herkese aynı ciddiyetle anlatıyorduk.

Okul işleri yarım kalıyordu. Vize ve final sınavla­rını geçip yeşil pasaport almaya hak kazanma­lıydık. Üstelik bilgelerin gözüne batmaya baş­lamıştık. “Siz sanatçı değil öğretmen olacaksınız, boşuna yormayın kendinizi bu kadar!” ve benze­ri sözleri sıkça işitir olmuştuk. Olmak mı? Bir şey olma postulatımızda yoktu. Yol uzundu ve biz bulduğumuz ilk gölgelikte mola vermek zorun­da kalmıştık, gücümüz vardı oysaki, elimizi dos­tun omuzundan hiç ayırmıyorduk ama Robert Musil şahittir dinar bitmişti. Konya dışındakiler zaten kargo masraflarını zor denkliyordu. Gez­ginlerle aynı kaderi paylaşıyorduk. Büyük bir rü­yamız vardı, ancak devrim niyeti kırk gün daya­nabilmişti.

“ Ve sen şair, ilahların seçkin kulu
Ezelî hakikatlerden söz aç
Sanma ki ekmeği olmayanlar
Layık değildir rübabının ilhamına
İnsanların ruhundaki
Tanrı ölmedi.
İnanmış bir kalbin hıçkırıklarını
Anlar bu ruh daima.
Bir vatandaş ol!
Sanatın hizmetkârı
Yakının iyiliği için yaşa
Ver dehanı hizmetine
Dünyayı kucaklayan sevginin”

(Nekrasov-Vatandaş)

 

Rukiye Yürüç – Zilletten Visâle Satranç

Rukiye Yürüç – Zilletten Visâle Satranç 

Bu satrançta sizi savunacak piyonlara, tam yeniliyorum, derken imdadınıza koşan vezire, oyunu katakulleye getiren file ihtiyacınız olmayacak. Kendinizi, kendinize karşı savunacaksınız.

“Satrancı Urefa, Ariflerin/Bilenlerin Satrancı” ya da “Osmanlı Satrancı” olarak bilinen bu oyun, her ne kadar dini konular dışında bir oyun ola­rak düşünülse de oyunda yer alan; ceberût, iman, ulvî âlem gibi kelimelerden oyunun bir çeşit tasavvufi manalar taşıdığı da görülür.” Arif­lerin Satrancı” olarak adlandırılan ahlâki/tasav­vufi oyun, 101 haneli tablo üzerinde tek zarla yahut fırıldak ile oynanan bir oyundur. İlk kare­de zillet (alçaklık) ile başlar ve son basamakta vi­sal (kavuşmak) ile sonlanır.

Her bir karede ahlaki sıfatlar yazılmaktadır. Bu karelerden ulaştığınız her basamağı açıklamak ve yorumlamak zorundasınız. Bu karelerin ba­zılarında yılanlar, bazılarında merdivenler ya­hut kuşlar bulunur. Yılanlı bir kareye geldiğiniz­de ki genelde bu karelerde kötü huy, haset, kin gibi kötü ahlaklar bulunurken, kuşlu yahut mer­divenli karelerde ise müspet ahlâk ilkeleri mev­cuttur. Yılanlı karelere denk geldiğinizde ken­dinizi aşağılarda bulabilir, merdivenli karelerde yukarılara yükselebilirsiniz.

Satranc-ı Urefa oyununun doğuşu hakkın­da fazla kaynağın olmaması bizi ihtimaller­le başbaşa bırakmıştır. En güçlü ihtimal oyu­nun Hindistan’da ortaya çıktığıdır. Burada oyun daha basit yapıya sahiptir. Yılanlar ve merdiven­ler adındaki bu oyun 8*8,10*10,12*12 gibi kare­lerden oluşmuş bir levha üzerinde oynanır. Bu oyunda da bazı karelerde merdiven yahut yı­lan bulunur. Karelerde ahlâki kavramlar tem­sil edilmediğinden sadece çocukların sayma melekesini geliştiren ve eğlendiren bir oyun­dur. Bu oyun zamanla Hindu, Hindu-Nepal, Jain ve Budist-Tibet şeklinde tasnif edilmiş ve ahlâki kavramlar eklenmiştir. Oyundaki kareler 72, 84, 100, 124 hatta bazı yerlerde 342 ve 360’a kadar çıkabilmektedir. Oyunun mantığı aynı iken dini değer farklarına göre eklenen ahlâki kavramlar, kare sayısını değiştirmiştir.

Hindistan’dan yola çıkan bu oyunun 1892 yılın­da Londralı John Joques tarafından İngiltere’ye götürülmesi ile 20. yy. başından itibaren popü­ler olmuştur.

Bir başka görüşe göre ise oyunun mucidi ola­rak, iki isim öne sürülür: Biri, meşhur Mevlid-i Şerif müellifi Süleyman Çelebi’dir. Fakat hiç­bir kaynakta bu duruma dair delil bulunmamış­tır. Diğeri de Muhyiddin İbnu’l-Arabi. Ne var ki İbnu’l- Arabi’nin elde bulunan hiçbir eserinde de Satranc-ı Urefadan bahsedilmemektedir.

Tasavvuf yolunun en güzel öğretilerini kapsa­yan bu oyun, kemal yolunda karşımıza çıkabi­lecek tüm ahlâki sıfatları önümüze serer. Kısa­cası Yusuf Çağlar’ın ifade ettiği gibi, “Sevgili­ye kavuşma çabası içinde zor ve meşakkatli ge­çen dünya hayatının kuşbakışı bir haritasıdır Satranc-ı Urefa.”

Satrancı Urefa hakkında Necip Fazıl’ın muh­teşem anlatımı şöyledir: “Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi’nin Satranc-ı Urefa isimli meşhur mağfiret yolu tablosunda birtakım kü­çük yılanlar vardır ki, kötü huyları temsil eder ve insanı mütemadiyen aşağı kademelere düşürür. Yılanlı mıntıka geçildikten sonra da birtakım ok­lar vardır ki iyi huyları temsil eder ve insanı mü­temadiyen üstün kademelere uçurur. Fakat gu­rur, bu tabloda her tehlike bittikten ve en üstün derece elde edildikten sonra kalan muazzam bir yılandır ki başı kemalin taa yanında kuyruğu da zevalin taa dibindedir. Bu yılanın başına basan, göğün yedinci katından yerin yedinci katına dü­şer ve mahvolur.”

Varlığı birlemenin “Mantıkku’t tayr”daki gibi hikâyelerle anlatılmadan sadece manaları ile ilerlemenin yahut mahvolmanın simgesi olmuş bu oyun, tasavvufi düşüncenin kuşbakışı bir planıdır aslında. Planda, alanlar sınırları içerisin­de size durumu özetler. Yılanlı alanlara geldiği­niz her vakit kendinizi aşağılarda bulabilirsiniz. Belki de gurura kapıldığınız bir anda kendinizi zillette görmeniz, hayattan bir parça sunar size. Visâle ulaşmak, hamleniz merdivenlere gelene dek bir hayal olarak kalır.

Visâle giden muhabbet yolunda ahlâk, levha levha serilmiştir. Bu levhalara cevaben Üstad Necip Fazıl’ın “Visal” şiiri ile elveda deme vakti­dir şimdi:

“Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç gönül!
O visal, can sendeyken canını etmek feda;
Elveda toprak, güneş, anne ve yar elveda!”

Hamleniz merdivenli, sonunuz Visal olsun.

Ayşe Köroğlu – Dünyam / Boşluk

Ayşe Köroğlu – Dünyam / Boşluk

dünyam
Durdu zaman,
İçimdeki uçuruma düştü göl­gen,
Ve şimdi uzak eskisinden daha uzak,
Hoş geldin dünyama…
Uzak, çok uzak bir gezegen içim,
Karmakarışık, kalabalık,
Herkes ben, hepsi hazır,
Tüm Ben’ler ince bir danteli işler gibi işleyecek­ler yokluğunu gezegenime
Sen….. Ayaklarımın altında büyüyen uçurum­da sen…
Ben… Ben karşımda duran zamanın ürünü koca bir yalan,
Ve benim zamanın bir boşluğu daha doldurmak üzere hazır,
Bizim için hazır,
Dön… Savur… Götür… Zaman
Karşımdaki hastalık… Karşımdaki zaman…
Git tüm boşlukları süpür, akıp geç….

boşluk
Ve her şey oturduğun koltuğun,
Kapıya uzaklığı kadar bir boşluğa sahipti aslın­da.
Ve her şey o boşlukta olamıyordu işte.
İki noktanın arasından odaya açılıyordu kalbi­min yaraları.
Işık hızıyla kaybolup gidiyordu bütün yaralar dünyaya hiç değmeden…
Benim boşlukları anladığım o gün,
Geç kalmış pişmanlıklar sardı kalbimi,
Sonra her yanım dünyaya açıldı.
Bir sürü pişmanlığın yaraları karıştı içimden dünyaya…
2
Ve bazen yarım bırakmak gerekir insanı,
Her kitabın sonu olmaz,
Her filmin mesela…
Bazen bir boşluğun,
Bazen yaraların
Tedavisi olmaz…

Betül Ok – Şair Yabancılığı

Betül Ok – Şair Yabancılığı

Yazmak neye yarar? İçten içe bir yabancıyım ben. Hem boş verin yalnızlığımı da paltom var soğuk sokakların kaldırımlarına karşı. Nereye gitsem yalnızlığın başkenti orası. Ben şair aklı. Yarım yamalak bir türkü gibi hayatımı omuzlamakta, anlatmaya çalışmaktayım bilmeyenlere, bilmek istemeyenlere bu hayatı.

Yabancısıyım bu dünyanın belki. Sezai Karakoç’un dediği gibi ‘düpedüz bir yabancıyım’ ben. Nedim’in nigehban nergisiyim. Nereye git­sem şairliğimden utanırım. Bir ötekiyim, bu se­beple bâğ-ı zârın şevki yok artık yeter bana hüs­ranım. Hani derler ya adın kalır. An gibi, yasak gibi, bir nefeslik sigara dumanı gibi, sıcak bir çay gibi… Şu hayatta bir şeylerin tadı kaçar ama se­nin adın kalır. Sonra adın da göçer ruhunla be­raber şiirlerin kalır. Bir gece vakti Allah’ı tespih ederken Arş-ı Ala da melekler, sarı ışık altında daktiloya ezberlettiğin tanıdık o isim dudakları­nın katrana bulanmış yanında masumca uyuya­kalır. Şair olmak ölme(me)k midir? Aşk dilenmek günah mıdır bilmem alimlere sormalı. Dizeler­de sarhoş olmak caizdir desem olmaz günahım bana yeter. İfrat ile tefrit arasındayım, yoksulum hem de pervasız bir yoksul.

Neresindeyim bu koca dünyanın, bu koca evre­nin neresinde dörtlüklerim? Uzun uzadıya se­vişlerim. Gece yarıları türkü söyleyip sevinişle­rim. Mihriban deyişlerim Mihriban. Zeynep de­yişlerim, allı Zeynep. Sonra Ayşe, Fatma velha­sıl kimi sevsem o sebeple şiire meyledişim. Şiir ile türküyü öz kardeş bilişim. Hem günah mı­dır bu kadar güzel sevmek, bu kadar güzel se­vebilmek? Bir kalem, bir kağıt ve de onca yazıl­mamış hatıra varken nasıl olur da toplarım saç­ların gibi geceyi bu yerde böylece. Ortalık dağı­nıkken, odam kirli bir sessizlikle koyun koyuna uyurken bu koca dünyanın neresindeyim? Şair yalnızlığı diye bir şey var tanıdığım, bildiğim. Ki o yalnızlıktır anne sütü gibi besleyen koca yü­rekleri. Anlamaz kimse duyar ama dinlemez çoğu zaman. Verdin mi bir “fon” müziğini değ­me gitsin. Elinde “mikrofon”…Oysa bizim serze­nişlerimiz dahi sükutla olur, göz ile olur. Bu se­bepten insan gözdür gerisi ceset demiş biri. Her söylenenin edebiyat olmadığı gibi her yazılanın da şiir olmaması, söylenmemiş bir şeylerin bıra­kılması şehirlerde bu nedenledir. Merhaba deyi­şimiz dahi gönül denen viranede çıkan yangın­dan kalma izler taşır. Sesi yoktur şiirimizin sözü yok reelde. Öyle her miyop ya da hipermetrop olmayan gözde göremez bu böyle biline…

Amma velakin şiirimizin tadı vardır, hikayesi var­dır yanında çayıyla. Taze bir yara gibi sızısı var­dır en derinlerde ve kimselerin bilmediği sev­dalar saklanır ritimlerle. Ben sana gül dediy­sem onu gül anlama. Gülüşünden güzeldir bel­ki de gül ya da gülden güzeldir gülüşün kim bi­lir, bilebilir? Yabancılığın katre katre çoğalma­sıyla terleyen aşk, elini alnına götürüşü bir ço­cuğun, bir satıcının para kokan avuçlarındaki kir kim bilir vicdan denilen gece dostuyla baş başa kalışımıza sebep. Ve bu sebeptendir en kirli ha­yatların rayihaya dönüşüp bizi mesti. Zordur şimdi sevmek, gülmek, güle benzetilmek, gül­den geçmek, gül hediye etmek, dikenleri avuç­lamak elbet. Bir şair sancısı gecenin saçlarına tu­tunup oradan sevgilinin gönlünde yankılana­bilir kim bilir? Yankılandıkça aydınlanabilir gök­yüzü kim bilir? Kim bilir belki sabah olduğun­da nergisler sarar pencere pervasızlarını kim bi­lir? Şair yabancılığı diye bir şey var tanır, bilir mi­siniz? Kim bilir?

Emre Tan – Cenin

Emre Tan – Cenin

Tüm varlığın senin karanlık bir ayetse,
indirilmemiş bir kitaptır bu
Ferruhzad, google’dan.

 Dip notlar…

Körfez Savaşı’ndan 6 yıl evvel, bir körfez kentinde göz kepenklerini kaldırdı Tanrı.

Bir kadını anne, bir adamı da baba bildi. En kutsal kuyular­dan emerek dindirdi açlığını, açlık; ne olsundu ki başka hayat denilen.

Askerdi babası, devletin bir kulu. Bilmezdi o va­kitler, nedir rütbe, nedir silah? Tersane işçileri, sincaplar, bütün öbür demirler, yığınlar arasında bir adamdı, özünde köyünden çıkagelen; tırnak­ları arasından dökülmemiş henüz toprak kırıntı­ları. Ne bilsindi adam öldürmeyi, yüksek gravite­li petrol aramayı. Gözleri otobüs yolculuğunda, defin işlemi sırasında dolardı. Bir avuç leblebi olmuş onu avutan babasının cenazesinde.

Saçları iki yana bağlı bir ilkokul diploması an­nesinin çocukluğu, bir de hatıratlar. Kızılca kıya­met yanaklı, yuvarlak yüzlü kutsal bir ana. Gir­meden önce tamuya nasılda gülerdi. Dikiş nakış yapardı, kumaş boyardı; açlık çoğunluktaydı.

Bir de sarı sırçalı saçları ile süt mavisi gözle­ri olan bir kız çocuğu. Öylesine suskun, öylesi­ne kırılgan. Soba demiri, birkaç rakam, topla­ma işlemi ve bir de zımpara saçlı, plastik bir be­bek. Divan üzerinde pazar sabahları beraber ge­çerdi günleri. Kırmızı bir bisikletin ardından ha­yaller kurar, koşarlardı. Okul yollarını el ele aştı­lar. Aşı günleri kaçar, dağıtılan fındıkları sayarak bölüşürlerdi.

Bir metal anımsıyorum akbaba gibi dolanan, güneşin önüne geçen arada. Broşürler dağıtırdı, bilmiyorum hala neydi içeriği. Annem çamaşır yıkardı mavi bir leğende. Ev sahibimiz İclal tey­ze gelirdi sabahları. Beni alır evlerine götürür­dü. Çocukları olmamış, bundandı belki de bana olan düşkünlükleri. Mandalina kabukları olur­du her zaman sobanın üzerinde. Oda bahar ko­kardı yaz kış.

Grundig marka televizyon izler, oyuncaklarımı balkondan aşağıya atardım. Annemin “Onlar bi­zim çocuğun.” dediğini hatırlıyorum. Bizim olan nedir, aitlik nedir, sahip olmak nedir, bilmezdim.

Kömür çektiği aklımda kalmış babamın, bir de bodrumun o yabansı kokusu. 6 yaşına geldiğim sabah, soğuk bir kemer tokasına değerken al­nım, gece görüşünde mermiler yağıyordu bir kente. Kömür yüzlü çingeneler yaşardı sokağın hemen köşesinde. Korkardım, birkaç kez de ko­valamışlardı üstelik beni. Almanya’dan gelmiş bir aile vardı. Yasaklı otobüs, gurbetçiler, mo­dernite… Evleri sarı, hiç girmedim ama merdi­venleri çok güzeldi. O sokakta başladı çocuk­luk günlerim. Meşin bisiklet, demir top ve Ha­waii şortu…

Babamın tersaneden getirdiği saman kağıda basılmış “Walt Disney” karakterlerini çizerdim yüz üstü uzandığım kara beton balkonda, var­lığından gafil ve bir o kadar bigünah. Yeni dün­yalara girmişiz oysa ki o vakitler ve bütün simü­lark düzenlerin iç içe geçmiş olduğu kusursuz bir modelmiş Disneyland, yeni yeni anlıyorum. Elektrik prizlerine astığım karalamaları, ellerin­de şiş örgüsü tutan komşulara sergilerdim. Yıllar sonra o sıcak iplerin yerini soğuk elbiseler ve ka­dehler alacağını bilmezdim.

Piri Reis adında bir okula başladım, hani şu bü­yük kâşif, başı vurdurulan. Çizgiyi öğrendiğim vakitler “C” harfini yapamazdım; bir ulusun gös­tergesi, CO2, cenin ve ceset…

Yalnızlık boyutlarında bir oda… İstanbul

O küçük kenti ne kadar da çok sevmişiz. Tayin iş­lemleri sırasında, sanki bir cenaze haberi almış­çasına ağlarken, yaşanacakları biliyor gibiydik. Boğaz köprüsünü yürüyerek kat eden babam, yeşil, şirin bir semtte iki odalı bir ev tutmuştu. Ev sahibi ve diğer bütün komşular kuzey deni­zinden gelmişti.

Yabancı hissettiğim o küçük mahalle, kopama­dığımız körfez kentinden daha sıkı saracaktı bizi. Ateş böceklerini ilk kez orada tanıdım. Ge­celeri fezada yıldızları kovalarcasına peşlerine düşerdik. Karanlığı aydınlatmazlardı belki ama ışıktan haber verirlerdi. Pek çok arkadaş edin­miştim. Sövmeyi de onlardan öğrendim. Bahçe­sinde çam fıstığı kuşların olduğu bir bahçıvan vardı tel örgüler arasında. Kanalizasyon suyu akardı sokağın sonunda. Yıllar sonra ziyaret et­tiğimde araziler satılmış, kanallar kapatılmış ve yüzme havuzlu villalar inşa edilmiş çocukluk anılarımızın üstüne.

Eve katkı sağlamak için gece gündüz dikiş na­kış yapar, satardı annem. Babam maaşının bü­yük bir kısmını Konya’da yapılan eve yatırırdı. O kadar dengeli bir işleyiş vardı ki kader çarkında, üzerinden zaman geçtikçe anlıyor insan özdek ile arasındaki ilişkiyi.

O sıcak mahallede geçti üç sene kadar. Kardan adam, ilk sigara, birkaç pornografik atık ve hır­çın çocuklar…

Devlet büyükleri ölüyor, yerine yenileri geliyor­du. “Siyasiler gerçeği gizlemek, sanatçılar gerçe­ği ortaya çıkarmak için yalan söylermiş.” Büyü­dükçe kirlilik oranı da bir o kadar artıyordu. İba­det etmek ayıptır artık. Odalara kapanmak, oda­larda ölememek. Karton kâğıt üzerinde kıbleye dönmek ne garip şey.

Tanrı’nın göz kırptığı kutsal kuyu içinde ayetle­re sarılmış bir beden. Suyun çürümeye yüz tut­tuğu yerlerde genzi yakan irin kokusu. Badshahi sakinliğinde bir oda. 406 numarada metal sed­ye, sedye içinde bir yeşil kefen.

Vakti var dedi, vakti var…

“Sabahın amasında bir meclis. İki dağın yamacın­da elleri bağlı.”

Ayaklarım yere deymezdi İETT otobüsünde otu­rurken. Polarize camlardan akan gözyaşlarını anımsıyorum babamın. Aklından ne geçiyordu bilmiyordum ama mühür, serum ve yeşil duvar­ların bizi beklediği kesindi. O zamanlar cebim­de sedef çakı, yasak düşünceler olmasa da sahra kumları uçuşurdu gözlerimin önünde. Bir şairin kara haberiydi yıllar sonra “Çölde keşfedilmiş ve yitirilmiş ütopya”…

Tercih etme fırsatı verilmemişti ademe. Cilalı taşa da inandı adem, devrimlere de, penyeden Tanrılara da. Başlangıçta ne söz vardı ne de ey­lem artık. Ekranların hep 37 olduğu bir günde yeni doğan bir tayın ilk anlarını izliyordum. İnce­cik ve titrek bacaklarıyla düşüp kalkan. İşte o va­kit anladım: Özgürlük büyük bir kandırmacadır sahip iken bir bedene.

98 yazı

Yüzünü pek anımsamıyorum. Upuzun hasta­ne korudorunda bilmem kaçıncı ameliyat evve­li. Saçları yok, biraz kiloluydu bana göre. Bana göre bir şişe serum bir şişe sütten daha ağırdı o günlerde. Annesi çileği defalarca yıkadıktan sonra yedirmişti. Ne garip ulan bu kemoterapi çok şükür bana vermiyorlar, demiş idim. Savaş adında kardeşi ve televizyona bağlanan kasetli atarileri vardı. Ne büyük kurgu! ehriman ve hür­müz, secde ve şeytan, Barış ve Savaş, imza; Tols­toy bayatlığında.

Atlarımıza binmiş, Napalyon’un emrini bekliyo­ruz sanki ortopedi ve travmatoloji koridorların­da. Barış yürüyemiyor, durumu biraz daha sıkın­tılı bana göre. Bana göre ölüm en büyük sıkıntı o günlerde. Üzerimde yürüyebilir olmanın mah­çubiyeti Barış’a karşı. Gece. Koridor ışıklarının biri açık biri kapalı sona kadar. Herkes derin uy­kusunda, derilerde dikişler, yaralar bereler, rüya­lar. Acil servisin üst katındayız, bir taraftan ses­sizliği bozan ağıtlar derinden. Belli ki bir ölüm var, acil olmalı. Dedim ya ölüm büyük sıkıntı o günlerde. Barış biraz önden gidiyor gücü yetti­ğince çeviriyor tekerleri, gücü yetmeli koridor sonuna kadar. Acil değilse yarın sabah ameliya­ta gireceğiz çünkü.

Tekbir getirerek ameliyattan çıkan yaşça bir hayli büyük ama benim yarım kadar boyu olan, halkın diliyle (helak olası dil) cüce ama din­dar bir cüce, bu yüzden oldukça çağdışı. Din­dar olur mu arkadaş bir cüce, ya altı olur ya yedi. Karadeniz şiveli üstelik, bacak boyunu uzat­mak için takılan demir kafeslerin acısıyla, bir çağrı halindeydi o sabah. Meraklı bakışlar altın­da, Allah-u Ekber! Cüce, ucube, başka bir rahim­den meydan gelmiş gibi sanki bakan gözler. Ol­duğu gibi mi görüyorduk dünyayı gerçekte ol­duğumuz gibi mi? Görüyor muyduk ulan ger­çekten. Gözün olması bir bakışın gelişmesi için yeterli miydi? İki kafalı bir adam, bir kafalı iki adam, karnında gelişmemiş kardeşinin uzuvla­rını taşıyan adam. Üst dudağı yarık, burnu ol­mayan adam, başsız, bağırsaksız adam, konser­ve kutularında bekleşenler. Bu konserveler bu­gün marketlerde olduğu gibi Manhattan’ın gö­beğinde Barnum’da açlık çeken vahşi ama este­tik bedenli insanlara ziyafet edilmişlerdi. Onla­rın sakat ve ucube bedenlerini görebilmek için bilet dahi satın almışlardı. God save the Ame­rican States! Artık deli de yok ucube de. Bunlar başka bir dönemin terminolojisine ait. Ortada bir adeletsizlik, bir suçlu aramak anlamsız, me­sele biraz beden ve formunun referanslar ile sı­nırlandırılmasında. Bozuk bedenli insanlar biyo­lojik olarak insan türüne aidiyetiyle (hominité) insan olarak düşünülür ama insanlık ( humani­te) açısından insan olarak görülmez. Cenin ve ceset, bozuk olduğu için şekli C harfinin, ide­al formuna ulaşana kadar baştan yazılmalıydı. Basit bir C harfi nasıl olur da meselenin özün­de yatabilirdi. Groundzero, Auschwitz eğlen­ce parkı veya bir hac mekânı olduysa temelin­de C’nin, bedenin, Che’nin, Kaddafinin bedeni var mesela. Barış (koridorda ilerliyoruz hala) ve kardeşlik, teknoporn, yüksek yoğunluklu kent­lilik, soyluluk, hareketli moda, aşırı şiddet dolu filmler, video-telefonlar, kameralar, cep telefon­ları, video oyunları, kullanılıp atılabilen bina­lar, hatta “aşırı sıkılan” gençler için yeni bir bil­gi süprüntüsü-internet, bedensel temastan ka­çınan ve uyanık olduğu bütün zamanını med­ya üzerine önemsiz veriler toplamakla geçiren analar. Barnum’daki konservelerin verdiği tat ne ise pişen her küfrün tadı aynı artık.

Altı yaşındayım. Boyumu ölçüyorum babamın yanında. Alnım tam kemer tokasında babamın. Bağdat o zamanlar gece görüşünde. Öteki ile il­gili keşiflerimiz uzun deniz yolculukları ile de­ğil, uzaktan kumanda cihazı aracılığıyla artık. Savaş. İyi ile kötüyü birbirinden mutlak bir bi­çimde ayıran bir yöntem, farklı olanı insanal­tı ya da insandışı kategorisine indirgemeksizin farklılığa tolerans gösteremeyen süreçler. Kör­fez Savaşı ve Arap Baharı’nın gözler önüne ge­tirildiği süreçler. Savaşların medyada ele alınış­larında hedefin akıl ve izan sahibi olanlar tara­fından, kontrol altında tutulması gereken, akıl­dışı güçlerin timsali olarak gösterilmesi. Düş­man yaratmak, vahşet ve işlediği suçlardan do­layı kötü olan ötekini suçlamak, kendi kültür ve medeniyetimizi arılaştırma arzumuz ile bağlan­tılı. Saddam-Kaddafi-Mübarek-Hitler vb. isimle­rin sembolik olarak mahkum edilmesi, Batı mo­dernleşmesinin ve rasyonalitesinin kalbinde ya­tan bellek oluşumunun temel göstergelerinden. Kaddafi’nin cansız bedenini de görmeye ailecek gitmemiş miydik evet, evet hatırlıyorum akşam yemeğinden hemen sonra, popcorn eşliğinde yazık ulan, şu yarısı olmayan adamın son anla­rı “Kelime-i Şehadet” getiriyor bir de; bak şuna, koçum benim Allah bize de nasip etsin böy­le ölüm, biraz daha almaz mısınız kekten! Glau­bensbekenntnis, Tiratanam, vay anam! Nasıl da birleştirdi bu kelam bizleri.

Peki, nasıl çıkacağız bu meselenin içinden, peki ya ben ameliyattan sonra narkozdan dediğim sırada parmağım tekerin jantlarına takılıyor, bir hayli geride kalıyorum Barış’tan ve kazanı­yor yarışı. O her daim kazanmalı. Gerekirse bir meydanda oturup beklerken, analar ve babalar ölse de, kız kardeşler ve oğullar, meydan bom­boş kalana dek ölsek de, alnı dik durduk diyebil­mek için, kazanmalı. Ölsek de. Eli silahlı bir İsra­iloğlu basarken yüreğine postallarıyla, ölemiyo­ruz artık.

Soluklanıp garaja dönüyoruz. O gece odada baş başayız. Analar-babalar evlerinde dinlenip sabah doğmadan dönecekler. Yoğun bir me­sai bekliyor çünkü onları. Kan gerek, tahlil ge­rek, sonuç gerek. Dua gerek. Uzakta demirle­miş yük gemileri, tankerler var. Çekmecede di­yorum, aklıma düşüyor, çekmecede ganimet var arkadaş, Yaşar’ın abisi Amerika’dan göndermişti cd çaları. Fermuarlı kabı falan da var, metal renk dışı. Sallamazsan takılmadan dinleyebilirsin gü­zel güzel. Gece. Barışın saçsız başına başımı yas­lıyorum, tanışalı bilmem kaç gün olmuş ama ar­kadaşız herif gibi. Safları sık ve düzgün tutmuş, omuz omuza samimiyiz, ama korkuyoruz, en büyük sıkıntımız ölüm mesela. Kulaklığın birini o, birini ben takmışız, ufukta demir atmış şilep­ler ve play! “The Mystic’s Dréam” Lorena abla­mızdan. Susuyoruz öylece ne hastanedeyiz artık ne vakitlerden gece.

Bir daha konuşulmadı, başka bir şarkıda dinlen­medi üzerine.

Yataklarımıza uzandık.

Barış uyudu mu bilmiyorum ama ben uzun bir vakit karanlığı seyrettim.

Sabah Barış ameliyata girdi, hiç konuşmadık, sedyede gidişini izledim. Benim ameliyatım er­telendi, ayrıldık hastaneden o çıkmadan.

Barış mı?

Onun gibi ölemiyoruz artık.

Tayyip Atmaca – Demek Gidiyorsun Reis

Tayyip Atmaca – Demek Gidiyorsun Reis

Zaman ne kadar da hızlı akıyor, Ne çabuk yaşlandık, bu kadar ömrü gerçekten ben mi yaşadım, yaşımı ikiye katlayabilecek miyim? Kendi kendimize bu soruları sorup cevabını iyi kötü verebiliriz ama bizim gibi elli yaşınızdan gün aldıysanız soru işaretinin önündeki son cümleyi kurduğunuzda derin bir suskunluğa karabatak dalarsınız. İyisi mi ne elliyi ikiye katlamayı düşünün ne de karabatak dalmayı.

Kırk yıl geriye gidelim mi?

İleriyi görmek zor, gidelim belki kadir kıymet bi­len dostlarla karşılaşırız. Hem dostluklar da öyle birkaç gün birkaç yıl içinde kurulacak gönül yol­daşlığı değildir. Uzun ince bir yolu yürüyüp yol­daşlığından memnun kaldığın kadarıyla arkada­şınız yoldaştır.

Atatürk Lisesini etrafında kendisinden baş­ka büyük binanın olmadığı bir halde düşüne­lim ve karşısında denizkızları heykeli ve tram­vay durağının olmadığı bir zaman dilimine gi­delim. Okulların tatil olduğu dönemlerde boya sandığını Atatürk Lisesi duvarının dibine koyup Alaaddin Parkı’nda elinde eski bir çift ayakkabı ile “Abi cam gibi parlatırım boya cila yirmi beş!” diye diye banklarda oturan amcaların kundura­larını boyamak için bir adama kaç defa “Parlata­yım mı abi dediğini hatırlıyorsun değil mi?”

Günde kaç ayakkabı boyadığını, kaç lira kazan­dığını ve senin için en uzak mesafenin Köp­rübaşı olduğunu elbette hatırlarsın. İbrahim Tatlıses’in Ayağında Kundura türküsünü de biraz hatırlarsın, şu an bile bu yazıyı okurken içinden mırıldansan bazı dizelerini hatırlayabilirsin. Ama Yavuz Bülent Bakiler’in tam da senin boyacılık yaptığın zamanlarda yazdığı ve senin Alaaddin Camii önünde bilseydin söyleyeceğin:

“Boya cila yimbeş, boya cila yimbeş
Ve daha fırça bile tutamıyor elleri”

bu dizeleri ben söyleyince birden efkâr baro­metren yükselmiş olabilir.

Kaç kişinin ayakkabısını boyadın, kaç inşaatta amelelik yaptın? Bir sabah uyandığında başu­cunda bulduğun ve sevincinden kucakladığın gıcır gıcır Ankara Lastiği (cızlavat) ayakkabıları­nın ucundan giren kireçler kaç kez parmakları­nı yaktı, hangi sıva ustasının yanında çalışırken harç parmaklarını deldi hatırlıyor musun?

Hangi üniversitede okuduğunu hangi şehirler­de çalıştığını hatırlayabilirsin ama öğrencileri­nin çoğunu hatırlayamazsın. Hatıralar bir öm­rün yaprakları gibi oradan oraya savrulup uçu­yor değil mi?

Göbeğinin gömüldüğü topraklardan uzaklara gidip de tekrar dönmek ve bulunduğun şehre hizmet etmek aklına gelir miydi?

Hem edep sahibi olacaksın hem edebiyatçı, üs­tüne üstlük bir de şair.

Bir şehre şairin elleri değecek, sokaklarına ruhu sinecek, bunda ne var, diyebiliriz. Her şairi bi­raz de şehir besler deyip işin içinden de çıkabili­riz. Ama bir şehrin şehreminliği bir şaire verilirse işin rengi değişir. Şehri şiir gibi insanların ruhla­rına götürmenin hesaplarını yapar şair.

Bir zamanlar içinde boyacılık yaptığın, simit sat­tığın Alaaddin Parkı’nı dinlenecek bir mekân ha­line getirdiğinde içinden neler geçti bilmiyo­rum. Ama bildiğim bu parkın içinden bir daha zor geçecek, Alaaddin Camii’nde belki de sade­ce cenaze namazlarına geleceksin.

Sen ne kadar da beden ve ruh olarak burada ya­şadığını söylesen de söylemesen de gözlerinin içine bakınca yirmi yıllık dostluğu görüyor ve içimden yüzüne şöyle sesleniyorum.

Demek gidiyorsun Reis!

Kendi küllerinden bir Anka Kuşu gibi yeniden doğan Odunpazarı’nın doğumuna ebelik etmek nasıl bir duygu, orasını bilmiyorum. Aslına ka­vuşturulan her ev, her sokak için geceli gündüz­lü talimatlar yağdırıp dururken ayrıca bu şehir üzerine hayaller kurduğunu biliyorum. Bu şehri nasıl bir şehir yapacağının düşünü görmüşsün­dür. Daha düşlerini paylaşmaya fırsat kalmadan derin bir sessizliğe kanatlandın. Bu şehre hiz­met etmekten seni kim alıkoydu? Belki zamanın birinde bir sohbet esnasında hatıraların yaprak­ları arasında kendini okutacaksın. Ama ben yü­züne bakınca halini okumak isterken,

“içimde en çok kendi canımı acıtacak hamleler
en çok kendi hamlelerimle kaybediyorum..”

diye Kırağı Şiir dergisinde yayımlanan Devlet Şiiri’ndeki iki dizenle karşılık veriyorsun.

Aslında konuşurken kelimelerin şiir dizeleri gibi dilinden döküldüğünü, sıkmadan, konuyu da­ğıtmadan konuştuğunu biliyordum ama susun­ca tirad okuduğuna yeni şahit oluyorum.

Nereye bakarsan bütün iş arkadaşlarının ora­ya baktığını zannediyordun ama onların görme mesafelerinin dışına taşarak ufukları görmek için hem gönlüne hem gözlerine yüklendin on yıl boyunca. Mesai bitince herkes evinin yolu­nu tutarken senin mesainin ne zaman biteceği­ni sen de bilmiyordun. Ama her gün, gün dağla­rın arkasına doğru akıp giderken Sezai Karakoç imdadına yetişiyor:

“Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız Biz kirli ve temiz çamaşırları Aynı zaman aynı minval üzere katlarız Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız”

Hani bu şarkı burada bitmeyecekti. Yağan her yağmurda ıslanmaya devam edecektik. Zurna nerede nasıl da zırt dedi.

Yoğun bakım odasında yatan bir hastanın sağ­lık haberi nasıl beklenirse öyle bekledik kara­rından dönerek yeniden Odunpazarı’nın şehre­minliğine aday olmanı. Bu kadar uzun bekleyi­şin ardından kolumuzu kanadımızı sosyal med­ya üzerinden kırdığınızı öğrendik.

“Zurnanın zartladığı yerde her şey biter.” deyip

Demek gidiyorsun Reis!

Odunpazarı’nda Mihalıççıklılar Derneğine yo­lun düşmeyecek mi? Çayını karıştırırken he­men yanı başındaki metruk bir halde bulunan Atlıhan’ı nasıl bir çarşı haline getirdiğin aklına gelirken gelip geçen turistlere takılacak gözle­rin. Etrafını üç beş kişi saracak sohbet etmek is­teyecek ama sen kendinden bir parça gibi gör­düğün Odunpazarı’nın ne eksiği ne gediği kaldı onları yerine getirmek için gayri ihtiyari beynini fırtınadan fırtınaya atacaksın. Bu arada bir şarkı­nın bir dizesi gelecek aklına, sözlerini hatırlama­ya çalışacaksın biliyorum, ben yardımcı olayım.

“İlk önce kımıldar hafif bir sancı
Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş”

Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Hancı şiirini elbette bu ka­dar değil. Ayrılığın acısının yavaş yavaş yüreğine işlediğini hissedeceksin. Sahi han deyince, aklı­na Kurşunlu Külliyesi Kervansarayı’nın eski hali­ni düşürdüğüm için özür dilerim.

Her sabah gün ışımadan üzeri açılan çocukla­rının üstünü örtecekmiş gibi kalkıp Kurşunlu Külliyesi’nin yenileme işlerine müşahitlik ede­rek, buranın bir an önce yaşanılası mekânlar ha­line gelmesi için neredeyse ustaların yanlarına gelip horasan harçlarını karacak, derzleri kendin yapıyormuş gibi ilgilendiğini kimsenin bilmesi gerekmiyordu ve gerekmedi de.

Sen olmasaydın Kurşunlu Külliyesi etrafın­da şekillenmeye başlayan Eskişehir yani şim­diki Odunpazarı ne tesadüftür ki yine aynı yerden başlayan yenileme çalışmaları tarihi Odunpazarı’nın bütün sokaklarına yayılmaya başlamakla kalmadı, Odunpazarı, Unesco Dün­ya Mirası Listesine dâhil edildi.

Demek gidiyorsun Reis!

Bir gece yarısı Çankaya sırtlarında yaptırdığın Şelale Park’ta kendin yaptırdığın banklardan bi­risinin üzerine oturup Eskişehir’i izlerken ben de arka fona kendi sesinden Âşık Reyhanî’nin Erzurum’dan ayrılışında söylediği Gidirem’i, be­ğenmezsen Nurettin Rençber’in Ayrılık Vakti’ni bunu da beğenmezsen Sezen Aksu’nun Gitme şarkısı dinletebilirim. Böylece efkâr barometre­miz yükselir kirlenen içimizi kendi yağmurları­mızla yıkamaya başlarız.

Sen kadir kıymet bilen bir başka şehre göçme planları yaparsın, ben de sürgünümü tamamla­yacağım bir başka şehir hayalini kurmaya baş­larım.

Demek gidiyorsun Reis!

Madem şair olarak Odunpazarı’nı ayağa kaldır­dın, giderken de Mor Cepkenli bir şiir ile vaktimi­ze el salla:

“siyah bir çavdar ekmeğini bin bölüşüp
acılara katık ettiğimiz günlerde
çelik çomağı bırakıp
eli kalem tutar olmuşum
anam şair olma oğul demiş
anama inat
tetik düşürmüşüm şiire
şair olmuşum…”