Etiket: Dua

Hasan Coşar – İyiliksever

Hasan Coşar – İyiliksever

Çok yorgundu. Kendini dinleye­bilecek kadar zamanı olmamıştı. Koşturmaktan, çalışmaktan anca zamanı olabilmişti. Kendini dinle­yebilecek kadar bir zamanı olursa kendini dinleyecek, yorgunluğunu biraz olsun atmak için uğraşacaktı. Yaptıklarını, yapmadıkla­rını, yapamadıklarını gözden geçirecekti. Hata­larını, yanlışlarını bir bir bulacak, düzeltecekti.

Kendisiyle gururlanıyordu. Gururlanmakta da haklıydı. İsmi devleşmişti. Herkes ondan söz ediyordu. Herkes tarafından tanınıyor, herkes gıpta ediyor, onun gibi birinin olmasından gu­rur duyuyordu. Yolda, parkta, iş yerinde… Hiçbir yerde yalnız değildi. Onu tanıyan birileri mutla­ka vardı. Tebessümle bakıyorlar, selam verirken birçoğu yılışık yılışık iki büklüm oluyordu. Bu bile ona yeterdi. İnsanların karşısında eğilmeleri ne kadar da hoşuna gidiyordu.

Çok yorgundu.

Bir süre hiç bir şey düşünmek istemedi. Bütün bunları düşünürken bile yorgunluğuna yorgun­luklar katılıyor, dinlenemiyordu. Kendini din­leyebilecek zamanını dinlenerek geçirmeliydi. Hiçbir şey düşünmemeliydi. Kendini dinleme­yi bile bir kenara atmalı yalnızca dinlenmeliydi. Çok yorgundu.

Kendini dinlemekten kendini alamıyordu. Her yaptığı düşüncesinden bir bir geçiyordu; hep­sinin birden geçtiği de oluyordu. O zaman işin içinden hiç çıkamıyordu. Ama bu kadar gururla insan kolay dinlemezdi ki. Toplum buna izin ver­mezdi. Artık kendisinin toplumun ortak malı ol­duğuna bile inanmaya başlamıştı. O kendisi için değil toplum için vardı.

Yaptıkları dilden dile dolaşıyordu. Herkes birbi­rine anlatıyordu. Çağdaş, efsanevi bir kahraman olmuştu. Çağa yön veriyordu. Gelecek kuşaklara da yön veriyordu. Artık o büyük bir efsane kahra­manı olarak dilden dile dolaşacaktı. Bunu düşün­mek bile büyük bir haz veriyordu ona. Kendisi ile gurur duyuyordu. Etrafındakiler, ailesi kim bilir ne kadar gurur duyuyorlardı kendisi ile. Ona yakın ol­maktan ne kadar gurur duyuyorlardı. Başkasına bu yakınlığı nasıl ballandıra ballandıra anlatıyorlardır. Onun yakını iseler gurur duyacaklardı.

Bütün bunları kazanmak onun için o kadar zor ol­mamıştı. İnsanların yardımına koşmuş, onlara ka­rınca kaderince yardım etmişti o kadar. Aslında böyle bir sonucu düşünerek planlayarak çıkma­mıştı yola. Yalnızca insanlara yardım etmek iste­mişti. Yolda kalanlara yardım etmişti. İhtiyacı olan­lara yardım etmişti. Yardım isteyenlere yardım et­mişti. Allah rızası için yardım etmişti hepsi bu ka­dar. Bundan da büyük bir mutluluk duymuştu.

Bir gün kendini ünlü biri olarak gördüğünde buna inanamamıştı. O yardımseverlikte ünlü biri ol­muştu. İnanamasa da herkes bunu biliyordu. O da bunu bilmek zorundaydı. Kabul etmek zorunday­dı. Bilmesine bilmişti ama önceleri bunu kabul et­mek o kadar kolay olmamıştı. Utanmış, sıkılmıştı. Hem o bütün bunları ünlü biri olmak için yapma­mıştı. Allah rızası için yapmıştı yalnızca. Büyütecek bir şey yoktu.

Ama herkes büyütmüştü.

Onu da ismini de büyütmüştü. O sıkıldıkça toplum büyütmüştü. Örnek göstermeye başlamışlardı. Başı daralan ona başvurmaya başlamıştı. Bir iyilik yapmak isteyen ona başvurmaya başlamıştı. Bü­tün bu başvuruları geri çeviremezdi. İyilikten caya­mazdı. Yardım isteyen herkesin yardımına koştu.

Kendini dinleyecek, dinlenecek zamanı bile olma­mıştı. Bir gün geriye bakabilecek zamanı olduğun­da çok büyüdüğünü görmüştü. Bu büyüklükle ilk defa gurur duymuştu. Kendi ile gurur duymuştu. O artık büyüktü. Çok büyüktü. EN BÜYÜKTÜ.

Yaptığı her iyilik büyüklüğüne büyüklük katmış­tı. Yaptığı her yardım ismini bir kat daha yücelt­mişti. Herkes “Allah razı olsun.” diyordu. Her dua bi­raz daha gururlanmasına hakkı olduğunu kulağı­na fısıldamıştı. Fısıltılar büyümüş, büyümüş, büyük yankılar oluşturmuştu. Artık yüksek sesle “ben en büyüğüm” demekten çekinmemeye başlamıştı.

Yorgundu, dinlenmeye çalışıyordu. Hiç tanımadığı biri dinlenmesine izin vermedi. Dinlenmesini ya­rıda kesti. Yardım istiyordu. Yardıma muhtaçmış. Onu öven sözcükleri sıralayıp cümleler kurdu. An­lattı, anlattı, anlattı. Övmekle bitiremedi. Övdükçe iştaha geldi. İştaha geldikçe övdü. Dinlenmesine, kendini dinlemesi izin vermedi hiç tanımadığı kişi.

Hiç tanımadığı kişi kendinden yardım istiyordu. Küçük bir yardımdı. Yapabileceği bir yardımdı. Ama bu kişiyi hiç tanımıyordu. Büyüklüğüne bü­yüklük katacak biri de değildi. Bir çıkarı da yoktu. – Sen, benim çıkarım olmadığı bir konuda Allah rıza­sı için hiçbir şey yapmayacağımı bilmiyorsun- diye geçirdi içinden. Çıkarı yoksa Allah rızası için bir şey yapmasına da gerek yoktu. Yapmayacaktı da.

Yapmadı da. Geleni eli boş geri döndürdü.

Ertuğrul Rast – Selim

Ertuğrul Rast – Selim

felçli adamın ürkek adımları varsa
gönül almanın ciddi bir iş olduğu ortadadır
şöyle de denebilir:
deprem enkazından çıkıp evlenen adam saygıyı hak eder
şimdi koskoca sinemada üç-beş kişinin izlediği filmler
ve gölgemle köşe kapmaca oynadığım günler geldi aklıma
merak, efkârı da hasreti de besler, niye a!
kuşlar ve kediler kardeştir de kardeş kavgası hep moda
sonrası?
sonrası kahvede sessizlik, çayda çıra
bu da şiirin sonu işte:
âşık adam, sana her duadan önce besmele gerek.

Ali Akar – Sana Musa’nın Haberi Geldi Mi?

Ali Akar – Sana Musa’nın Haberi Geldi Mi?

/Yolsuzum, ışıksızım… Ne sıcaklık var, ne de ısınacak bir ateş…/ Ama yola çıkılmadan kılavuz bulunmaz, darlığa sabretmeden bolluğa ulaşılmaz. Titremeyi bilmeyen sıcaklığın kadrini anlayamaz.

/Ey Taha! Sana gelen bu teklif, darlığına darlık, bununa bun, cefana cefa katmak için gelmedi. Yüklerine yenisini eklemez. Soğukluğu, karanlığı çoğaltmak, yolsuzluğunu artırmak amacında değil./

Kulluğun yükünü yüklenen diğer ağırlıkları atar omuzlarından. Bin evhamın marazla doldurduğu kalpler bir vahiy belgesiyle şifa bulur. Ve vahiy titretir yüreği de orada olmaması gerekenler dökülüverir. Çünkü gelen söz Yüce olandandır. Yüksek gökleri ve yeri var eden, varlığı ve hükümranlığını merhametiyle yürüten, gizliyi, gizlinin gizlisini ve açığı bilen, EN GÜZEL İSİMLER’in sahibindendir söz ve en güzel tanımları da isimlendirmeleri de O yapabilir ancak…

/O Allahın kulları arasında benim gibileri var biliyorum.. Çöllerinde kaybolmuş, üşümüş, yalnız kalmış. Fakat bir ateş yüreğini ısıtmış önce, gözlerinden kalbine bir ünsiyet yayılmış sonrası.. Dilinde bir umut ehliyle paylaşmış… Yürümüş, yönelmiş ateşe insanca… Beklentisi kılavuz, umudu sıcaklık… Ama bulduğu bir kelam… Sözlerin en güzelini en güzel sözü söyleyebilecek olandan duymuş… Şimdi ne sıcaklık ihtiyaç ne kılavuza muhtaç… Lakin hem yol aydın hem de yürek sımsıcak…/ Kelam, söz başkalaştırır insanı ve ardından başkalaşır sahip olduğu her şey… El  o el değildir artık,   o asa sadece dayanak değildir şimdi. Nasıl ateş başkalaştıysa, ağaç değiştiyse imkânlarımızı açar, şerh eder Allah… Kalp sözle şerha şerha olur da nice yürek kapasitelerine vakıf olur kişi. Bedenini kullanmaya alışmış olan ruhuyla tanışır kelamla… Ve ruhunun biçimlendirmesiyle bedeni de başkalaşır, o kişiye bakılınca Allah hatırlanır.

Ama söz ağırdır. Taşınacak yük sıradan değil. Kalp darda, iş zor, dil kifayetsiz. Ruhun anladığını dilin ifade etmesi gerek. Dilin de söylediğini kulakların kavrayacağı şekilde demesi lazım.

/Yardım et ya Rab! Bana lütfettiğin görevi reddetmiyorum, sunulan bu şereften vazgeçemem… Ancak bildiğim ben zayıf… Desteğine muhtacım. Kulun işi istemek, yanımdan yöremden yardımcılar ver bana… Seni anmak benim işim, gündemde hep sözün dursun. Bunun için çabalayacağım ama sadece bende kalmasın söz, birlikte söyleyelim… Böylece kuvvetli çıksın sesimiz!/

Dualar yükseltir bizi, duaları da güzel eylemler yüceltir. Her salih amel bir isteğe rampadır. Dilden yapılan duanın yolu uzun, gönülden yapılan ise kanatsız… Salih  amel le sanki bütün beden dilekçe olur ve makamın önünde durursun.

/Sen söylemeden, dillendirmeden ihtiyaçlarını bilip de veren, seni seçen, sana istemediklerini, istemeyi bile bilemediklerini veren, cevabını, karşılığını verecek şimdiki dualarının da/

Fark etmediğimiz nice tecrübeler yaşatılır bize… Barındırılır, yol öğretilir, varlıklanırız ayırt edemeden tüm bunları… Doğmak, beslenmek, ayrılmak, kavuşmak… Kaybolmuşluğun, sapkınlığın içinde yol bulmak ne güzel nimetlerdir. Bütün nimetleri fark ettiren nimet ise vahye muhatap olmak, Allah’ın kelamıyla şereflenmektir.

/Öyleyse korkma, durma ve kımılda… Kötülüğün üstüne yürü güzel ve güzelleştirici kelimelerle… Sağaltan bir söyleyişle sözün güzelini, kolayını ve yumuşağını söyle! Azgınlık ve kötülüğün dozu bizim kimliğimizi etkileyemez. Karşımızdakine göre değil bizi gönderene göre şekillenmeliyiz. Benim sahibim sözümün sahibi olan Allah. O’nun ol dediği gibi olmak bana yaraşır. Yüreğim korku dolsa da, insani endişeler sarsa da içimi yürümem gerek bu yolda işiten ve gören bir Allah’ın korumasıyla/

Rabbimizin yüklediği yük iki taraflı… Bir yanı anlatmak, tanıtmak, çağırmak tüm güzelliğiyle, bir yanı sahip çıkmak mazluma, zulmü engellemek, başını okşamak yetimin, doyurmak miskini, fakiri.. Bir yanıyla Allah’a kulluk, bir yanıyla O’nun kullarına merhamet…

Ve söylenmesi gereken her  ne varsa yiğitçe söylenecek. Israrla ve güvenle iman/vahiy hep gündemin merkezi olacak. Batıl sözü, fikri hep başka mecralara akıtmak derdindedir. Yüreklerde başka telaşlar, fikirlerde değişik endişeler, arzularda sapkın hevesler oluşturmak ister. Oysa vahyi taşıyan vahiy aldığı Rabbini çok iyi tanır, iman eder ve O’nu ısrarla ve güzelce anlatır… Yaratan, yol gösteren, bütün bilgileri kendinde barındıran, unutmayan, şaşırmayan, yeryüzünü insan için hazırlayan, onda yollar var eden, hayatın devamı için gökten su indiren ve o suyla çeşit çeşit bitkiler bitiren O’dur. Yanlışı görüp bertaraf edecek donanıma sahip olanlar bundan, bu belgelerden alacağını alır da hem hayatını Allah’a göre yaşar hem de varlığının yeniden O’nun huzurunda bir hesap için tekrarlanacağını bilir.

/Eğer en güzeli indirenin sözü yüreğime indiyse sorumluluğum ağır biliyorum. Şunu da biliyorum ki kabul ettiğim yük dilime açıklık, sadrıma şifa, pazuma kuvvet, bedenime görkem kazandıracak. Bir de düşmanım sıkı, mücadelem ciddi, uğraşım yorucu olacak… Evet, biliyorum dostlarım yorgun, aç, zavallı biçarelerden yanımda yöremdekiler de miskin, yetim, mağdurlardan oluşacak./

İçimizdeki selamet, esenlik ve güvenliği dışarıya aksettirmek istediğimizde kaosun, kargaşanın ve çatışmanın sahipleri,  bölünmüşlüğü ve parçalanmışlığı seçenler en seçkin etkileyiciliklerini, efsun ve sihirlerini ortaya koyacaklar. Kelam teslimiyetin ve tevhidin eseridir. Bütünlüğünü sağlamış bir yürek ancak ‘esma’nın dili olabilir. Parçalanmış, şirk dolu bir dimağın ürünü görsel etkileşimdir sadece. Göz doldurmayı, görüntü çokluğunu başarı zanneder. Kargaşayı zenginlik gibi sunma derdindedir.

/Hayatımın      her      hamlesi O’ndan… Varlığıma karar verenin kararlarına uymam gerek. At dediğinde atmam, bırak dediğinde bırakmam, vur dediğinde vurmam gerek. Çünkü gönlü razı olanın işi asan olur./ İşte o zaman secdeler başlar, kulluk meydanları doldurur. Başarıyı maddi olanda arayanların kalbi iman ışıltısıyla gerçek kazancı yakalar… dönüştüren sözün bereketini umup bulanlara ne mutlu…

Ali Akar – Kaf Ha Ya Ayn Sad

Senin adını anan kim? Ve sana yapılan iyilikle, merhametle gündeme geldiysen ne mutlu sana!

Dudaklardan fısıltı halinde çıksa da, yüreğin en yüksek çığlığını atmasıdır nida. Yaşadığımız halin farkında olduğunu ve halden hale çevirebilen hal sahibimizi bilerek istekte bulunmaktır nida.

İşte durumum; sınırlarım, olmazlarım, “mümkünüyok”larım… Saçlarım ak, bedenim ihtiyar, eşim yaşlı ve çocuksuz… Ama istiyorum. İsteyişim kulluğum, kulluğumun devamı için istiyorum. Seni razı edecek bir çocuk, onunla senin benden razı ve memnun olacağın bir halife. Yolumu/yolunu sürdürecek, elçilerin diliyle aynı söyleme sahip mirasçı.İstemeli fakat O’nu memnun edecek bir istek olmalı. Elbette çocuk, insanın yüreğinde bir sıcaklık, onu arzulamak kınanmadı. Yine de bu sıcaklığı anlamlı hale getiren, Allah’ı memnun edecek bir talebe dönüştürmeli. İstenenden istenir. Kabul edeceğinden kuşku duyulmaz. Ancak isteğin meydana gelişi yine de inanılmazdır, şaşırtıcıdır. Öyleyse sen iste. Allah’tan istemek erdemdir. Olmasını bekleme. Kulluğa devam et, çünkü müjde Zekeriya’ya namazdayken / kulluk üzereyken geldi. Adı konulmuş bir vergi olarak sunuldu ona Yahya. Hayat buldu, çünkü ihtiyar ve kısır bir ana babadan. Şahadet / şehitlik, hayatta kalma şekli olacaktı onun. Ve yıllarca beklenen, özlemle kucaklanan ve sonra şehit oluşu görülen bir imtihan modeliydi Yahya.

Duaların kabul edildiğinin bilinmesi / bildirilmesi ne hoş! Öyleyse şaşırtıcı üç susuş gerek. Dil susar, göz susar, gönül sükûtta… Ama kulluğa devam. İşaretlerle anlatılır kul olmanın gerekleri. Ne sevinç ne üzüntü sorumluluğu bitiriyor. “Sabah akşam tespih ve tahmit gerek her zamanki gibi ve daha da çok.”

Ve Yahya… Bekleneni müjdeleyecek olanın habercisi… Daha büyük olanın kabulünü kolaylaştıracak büyük olay… Belki beklenen değiliz. Belki bekleneni müjdeleyen bile olamadık. Ama belki de, hiç olmazsa onların habercisi olabiliriz. Ne olursa olsun yapmamız gereken, Yahya gibi kitaba sarılmak, ona tutunmak, onu dört elle / kuvvetle tutmak. Kitap, vahiy şerefimiz çünkü. Ve kitaba sarılmak bilgi düzeyinde kalmamalı sadece. Ana babaya iyiliğe / salih amele yöneltmeli bizi bilgi. Zorbalık, asilik tavrı olamaz vahye muhatap olanın. Yüreği yumuşak, hassas olur. Zihin berrak, kalp selim, vücut pak olur, yolunu Allah’la bulur, korkusu Allah’ın sevmediği bir hayat olur. Böyledir Yahya, böyledir Yahyalar. Selam böylesi doğanlara, geç vakit doğsalar da. Hayatlarının hangi deminde / döneminde doğarlarsa doğsunlar, selam geldikleri güne ve selam gidişlerine / ölümün onlara gelişine ve yeniden diriliş gününde görülüşlerine…

Gündemi belirleyen imanın da belirleyicisidir. Zikrimiz, tezekkürümüzdür yani. Düşündüklerin, konuştukların, hatırladıkların, hatıraların, anışların seni değerli kılan şeylerdir. İnsanın kalibresini konuştuklarından, bize hatırlattıklarından anlıyoruz. Zikir şereftir öyleyse.

Meryem’dir şimdi hatırlanması gereken. Bir baba ve oğul gündemimiz oldu önce. Şimdi bir ana ve oğul. Anasının Allah yoluna feda edilmiş sevgisi, adanmış kızıdır o. İşte şimdi de kulluğunu gerçekleştirmek için ayrıldı toplumdan şöyle uzağa. Onlarla arasına bir hicap/örtü koydu. Öyleyken geldi Allah’ın elçisi tam bir adam şeklinde. Korktu Meryem, sığındı Rahman’a. Rahmetin de imtihan modelinin de belirleyicisi Allah’a. Vaktini saatini biz ayarlamıyoruz. Gece, gündüz, toplum içre ya da yalnız. Tüm durumlarımızda; hasta ya da sağ, zengin veya yoksul neyi ne zaman ne şekilde göndereceğini O biliyor. Ama ben bana verilen, gelen karşısında O’nun öğrettiğinden başkasını yapamam. İnsanım korkarım, ağlarım, üzülürüm ve Allah’a sığınırım; O’na sığınmam öğretildi O’nun tarafından çünkü.
Birisi yıllarca aradı / Zekeriya. Gurbet, hasret ve acıyla inledi. Birine de / Meryem hiç beklemediği, istemediği anda, istemesi mümkün olmayan bir şekilde verildi. Ve şimdi Meryem de susmalıydı. Susulacak, çünkü verilen nimet konuşacak. Susulacak, çünkü sükût hayrı söylemenin habercisidir.

Bir de şu biline: verilen nimet külfet getirir. Meryem taşıdı onu. Tahammül. İffet sembolü kendisine el değmediği halde böylece yüklenmişti insanlara işaret ve Allah’tan bir rahmet olanı. İsa’yı. Şimdi daha uzak şimdi daha kuytular bekler Meryem’i. Acılar kendisi gibi yalnız bir hurma kütüğüne götürdü onu. Evet eşya da bize benzer, bendeki her şey yansır onlara sanki. Gurbetimizi, kederimizi, hüznümüzü, kimsesizliğimizi taşırız ağaca, toprağa. İşte orada unutulmuş olmayı diledi, hiç hatırlanmamayı. Oysa Allah onu bize hatıra yaptı, unutmamamız gerekenleri hatırlatan bir işaret fişeği… Çünkü biz bilmeyiz bizimle neler yapılacağını, bildiğimiz sadece bizim yaşadığımız. Hafızalardan silinmek isteriz tanınmak, bilinmek insanın içinde iştah çekici bir istek olsa da. Acıların en yoğun olduğu an, umudun, kurtuluşun en yakın olduğu demdir. Sağaltıcı kelimeler en beklenmedik taraftan gelir. Hüznün damladığı gözlerimize açıklık veren müjdeler duyarız. Susuzluğun her türlüsünü gideren su, açlığın her şeklini doyuran aş yanı başımızda çorak zannettiğimiz kurumuş diye vehmettiğimiz yerdedir.

Göz aydın, gönül mutmain artık. Karında sıkıntı ve gizlilikle taşınanı şimdi kucakta aşikâr ve şerefle yüklenerek insanlığın gündemine sessizce sokulur, yürür Meryem / belki ben. Ta’n edenler, kınayanlar, hakaret edenler olacak ne gam ,ne keder. Çünkü taşınan konuşacak/kelam. Ben de yürümeliyim öyleyse Allah’ın kelamı, sözüyle toplumun gündemine sessizce. GÖZ AYDINLIĞI NESİLLER GELECEK umuyoruz. Onlar şöyle diyecek: “Biz Allah’ın kulları! Kitapla, vahiyle geldik; Bereketimiz bundandır. Namazla / bedensel ve zekatla / toplumsal kulluğumuzu ortaya koyacağız. Anaya (ve babaya) iyi davranmamız emredildi; zorbalık ve kabalık yakışmaz bize.”

Yaşadığımız ortamın kimyası farklı olabilir yine de ruh karışımımız bu olmalı. Kulluk kıvamında, kulluğu kıvamında yaşadığımız sürece selamet gelir bize. Ölüm esenlikle, selamla kavuşur ve yeniden diriliş gününde selamlarla karşılar bizi melekler cennetin kapısında.

Hatırımızda Zekeriya ve Meryem’e verilen rahmet. Dilimizde Yahya ve İsa’ya selam. Vesselam…

Fatih Özkafa – Zor Bir Başlangıç

Fatih Özkafa – Zor Bir Başlangıç

Henüz, kalem nasıl tutulur; mübtedi’ bunu dahi bilmezken meşklerin en çetiniyle terbiyeye başlanır. En ağır ilaç, en başta verilir. En zorlu imtihan, en acemi devreye rastgelir. Henüz kalem, kâğıtla ve mürekkeple yeni tanışmışken, yazılması hiç de kolay olmayan bir ibarenin ahenkli bir tavırla satıra dizilmesi istenir:
“Rabbi yessir ve lâ tu‘assir Rabbi temmim bi’l-hayr…”

Hattat olmak isteyen iştiyaklı talebe, bir müddet arandıktan, cehd ü gayret sarf ettikten sonra, nihayet ehil bir üstada vâsıl olursa kendisine verilecek olan ilk vazife, bu bereketli duayı kaidelerine riayet ederek yazmak olacaktır. Talebe, eline yeni aldığı ucu eğri kesilmiş kamış kalem ile belki düzgün bir çizgi çekmeyi dahi beceremeyecek durumdayken, ondan zor bir metni satıra dizmesini istemek, ilk bakışta mantıklı görünmez. Çünkü, klasik “Rabbi yessir” meşkı yüzyıllardır yazılagelen bir ibare olduğu için, estetik değeri en yüksek, en mütekâmil yazı örneklerinden biridir.

Hâl böyleyken, yeni başlayan bir hat talebesinin meşk hayatına bu yazıyla başlatılmasının önemli gerekçeleri vardır. Zira, gelenekte saçmalığa rastlamak nerdeyse imkânsızdır. Bir şey genellikle fıtrata uygun, tecrübe edilmiş, ma’kûl ve münâsıp olduğu için gelenek olmuştur; yüzyıllarca süregelmiştir. Hattâ bunlar o kadar kadimdir ki; “vâzı-ı kanun”u belli değildir. Bu durum, kaidelerin saygınlığını bir kat daha arttırmaktadır.

“Rabbi yessir” duasının telâffuzu ve ezberlenmesi kolay sayılır; yaşlısı genci, okumuşu cahili bu cümleyi dilinden düşürmeyebilir; ama bu kısacık kelâmı, estetik inceliklerine dikkat ederek kağıda dizmek, bir başka tabirle “kürsüsüne oturtmak” aylar, hattâ yıllar sürecek bir gayretle mümkündür.

Kalemin nerede nasıl tutulacağını, harfin ne kadar uzatılıp hangi açıyla döndürüleceğini, incelmeleri, kalınlaşmaları ve sâir yüzlerce kaideyi tatbik etmeden güzel bir “Rabbi yessir” yazmak mümkün değildir. Talebenin, mükemmel olmasa da iyi sayılabilecek bir “Rabbi yessir” meşkı çıkartabilmesi için her bir harfi özenerek belki en az bin kerre yazması icap edecektir. Sonra bu harflerin satırdaki duruşlarına ve birbirleriyle tenasübüne çalışması, her meşkını de hocaya takdim edip hatalarını görmesi gerekecektir.

“Elifba” yazmamış; müfredat, mürekkebat (birleşimler) meşk etmemiş bir talebeye işte böylesine çetin, böylesine çetrefilli bir vazife yüklenir. Münferit bir harfi bile hat sanatının inceliklerine riâyet ederek henüz yazmamış olan talebe, “yessir” kelimesindeki yâ, sin ve ra harflerini birleşik olarak yazacaktır. “Tuassir” kelimesindeki te, ayn, sin ve ra’yı yani dört harfi birleştirecektir. “Temmim” ve “el-hayr” kelimelerinde yine üç ve dört harfi birleşik yazmak durumunda kalacaktır. Üstelik bütün bu kelimeleri satıra düzgünce dizecektir…

Görüldüğü gibi; hüsn-i hat temeşşuku, alışılmış sanat eğitimi usûllerinden kısmen farklıdır. Çünkü bu eğitim, sadece elin ve gözün terbiyesinden ibaret değildir. Meşk serüveni, dua, niyaz, sabır, gayret, azim, sebat, tevazu’, teslimiyet, tevekkül gibi pek çok erdemden azıklanan bir kutsî yolculuktur. Talebe, “hele biz elif-ba’dan başlayalım da Rabbi yessir duasını dilimizle çokça söyleriz nasıl olsa” demek yerine, fiilî olarak dua etmektedir. “Rabbi yessir”i lisandan kaleme dökmekte, yani kuvveden fiile, “kal”den “hâl”e irca etmektedir. Duasını kalbiyle ve lisanıyla eda ederken kalemi ve mürekkebiyle de kâğıda tesbit etmektedir.

Hat talebesinin aylar veya yıllar sürebilen bu dua meşkı, yegâne iltica makamı olan dergâh-ı izzette makbûl ve mu’teber sayılırsa; yani ilk sabır imtihanı kazanılırsa asıl temeşşuk ve asıl yolculuk o zaman başlayacaktır: Elif, be, te, se, cim…