Etiket: Elif Nihan Akbaş

William Butler Yeats – Sirk Hayvanlarının Firarı

William Butler Yeats – Sirk Hayvanlarının Firarı

Mütercim: Elif Nihan Akbaş

I.

Bir konu aradım, beyhude yere.
Altı hafta, belki daha fazla, her gün aradım.
Belki sonunda, kırgın bir adam olarak,
Kendi kalbimle yetinmeliydim yine de.
Büyüyene kadar her kış, her yaz,
Sahnedeydi sirk hayvanlarım tam kadro,
O yapmacık çocuklar, o cilalı at arabası.
Aslan ve kadın ve Tanrı bilir neler daha.

II.

Eski konuları numaralandırmak dışında ne yapabilirim ki?
Önce o deniz gezgini Oisin’in burnu belirdi
Efsunlu adaların ve kinayeli rüyaların arasından.
Hayata küskün bir kalptir, süsleyen zarif gösterileri ve eski şarkıları.
Ya da bize öyle gelir.
Ama asıl ilgilendiren beni, yollara düşüren onu.
Hasretini çekiyorum o peri kızının. Özlüyorum o perinin sinesini.

Derken bir karşı-gerçek doldurdu oyununu
Ve ben Kontes Cathleen adını verdim ona
Merhamet çılgını kadın, ruhunu bağışladı
Ama o kudretli Tanrı, araya girdi, kurtarmak için onu
Bence o, canım, kendi ruhunu yakıp yıkmıştı.
Böylece bağnazlık ve nefret ele geçirdi onu.
Bir rüya çıktı ortaya ve çok geçmeden,
Bu rüya oldu bütün kalbim, bütün düşüncem.

Ve soytarıyla Kör Adam çalınca ekmeği
Cuchulain, asi denizle savaştı.
Oradaydı kalbin gizemi ve her şey söylendiğinde,
Rüyanın kendisiydi büyüleyen beni.
Bir davranışla yalnızlaşmış karakter,
Şimdiyi doldurmak ve hükmetmek için hafızaya.
Oyuncular ve sahnenin dekoru çaldı kalbimi.
Temsil ettikleri her-ne-ise değil.

III.

O maharetli görüntüler, çünkü,
Büyüdükçe büyüyor açık zihinde, peki ne başlatıyor bunu?
Bir yığın çöp ya da sokağın süprüntüleri
Eski demlikler, eski şişeler ve kırık bir kavanoz
Eski bir ütü, eski kemikler, eski kilimler, o çılgın sürtük bir de
Kasayı tutan. Artık merdivenim yok.
Uzanmalıyım tüm merdivenlerin dibine,
Yüreğin pis kokulu çaputlar ve kemiklerle dolu çukurunda.

William Butler Yeats: (1865-1939) Dublin doğumlu İrlandalı şair. 1923 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne lâyık görüldü.

Elif Nihan Akbaş – En Hazin Ayrılık Şarkısı

Elif Nihan Akbaş – En Hazin Ayrılık Şarkısı

“Bana en damar ayrılık şarkısını seç,” demişti. Kendi acısını yaşamaktan korkuyor, başkalarının acısını ödünç almak istiyordu belki. Teknoloji çağındayız ne de olsa.

Kopyala yapıştır. En damar ayrılık şarkısı… Damar kelimesini sevmedim. Üzerini çizdim, kendi ifademi yerleştirdim yerine. Başka türlü olamazdı çünkü. O kelime öylece dursaydı, benden istediği şeye odaklanamazdım. Kelimeyi çizdim ve sonra en hazin ayrılık şarkısını düşünmeye başladım.

Art arda bir sürü şarkı geçti zihnimden. Baktım, yüreğimi titretmedi hiçbiri. Halbuki en hazin ayrılık şarkısı dedin mi bir trene benzemeli. Tren rayların üzerinden akıp geçerken civardaki evler nasıl titriyorsa şiddetinden, yürek de öyle titremeli, zihinden o şarkı geçerken.  İnsanın yüreği ürpermeli ve trenin şiddetiyle pencere kenarından devrilen saksılar gibi birkaç damla yaş dökülmeli gözden.

Benim gözlerim, trenler aklıma düşünce doldu. Galiba ayrılığı, istasyondan ayrılan bir trenin sesinden daha güzel ifade edebilecek hiçbir şarkı yoktu. Ayrılığın, hüznün, gözyaşının anlatımı değil, bizzat kendi sesi bile olabilirdi o ses… Giderek uzaklaşan, ağır ağır yok olan o ses… Çuk çuku çuk çuku çuk çuku…

“Gel, o şarkıyı dinlemeye gidelim,” dedim. Şaşkın şaşkın yüzüme baktı. “Nereye?” diye sordu, cevap vermedim. Kendi âlemime dalmıştım. Anladı mı bilmiyorum ama daha fazla üstelemedi. Hiçbir şey söylemeden peşimden geldi. O gün nereye gittiğini bilmediğimiz birkaç treni uğurladık istasyona yakın bir banktan.

İşte o gün bugündür, şehrin ortasından gelip geçen trenler hep hüznümü körüklüyor ve ne zaman bir tren görsem yahut uzaklardan sesi çalınsa kulağıma trenin şehirden geçişiyle eşit bir hızda seni düşünüyorum. Seni ve nerede başlayıp nerede bittiğini bir türlü kestiremediğim hikâyemizi. Hâlbuki bizim hikâyemizin içinden hiç tren geçmemişti. Mesela sen bir trene binip gitmemiştin. Ben istasyonun bir köşesinden gizlice gidişini izlememiştim. Ya da bir kompartımanın camından sarkıp ümitsiz bakışlarla seni aramamıştım istasyondaki yüzlerde. Bir giden ve bir kalan olmalıydı hikâyelerde. Ayrılık hikâyelerinde… Oysa hangimiz gittik, hangimiz kaldık, ben hâlâ bunu çözmeye çalışıyorum. Belki bizim bir hikâyemiz bile olmadı ve bu yüzden istasyondan kalkan her treni “bizim hikâyemiz” olmaya gönderiyorum hayalimde.

Seninle konuştuğumuz onca şeyi değil de suskunluklarını hatırlıyorum hep. Seninle hiç trenleri izlemedik biz ama hatırladığım bütün suskunluklarının fonunda tren sesi duyuyorum şimdi. Yan yana oturmuş ufka bakıyoruz mesela. Sahi, biz hep gemileri izlerdik seninle. Sahilde bir banka oturur, gelip geçen gemilere hikâyeler uydururduk. Nedense kendimize saklardık o gemilerin hikâyesini.  Ne tuhaf, o gemileri izlerken ayrılığın hüznü sarmazdı içimi. Aklıma bile gelmezdi. Öyle ya gemi deyince, deniz deyince özgürlük olmalıydı çağrışımı. Güverteye çıkarak uzaklara bakar, huzurla derin bir nefes alırdı gemi hikâyelerinin kahramanları hep. Öyle derin nefes alırlardı ki göğüsleri kabarır, Temel Reis’e benzerlerdi. Arkalarında bir Safinaz bırakmış olabileceklerini ise düşünmezdim hiç. Yan yana oturur, ufka bakardık. Dalga sesleri dolardı kulağımıza. Oysa şimdi hüznüm, dublaj yapmış gibi hatıralarımıza. Dalgaların yerini tren sesleri almış… Denizden gemiler geçiyor. Çuk çuku çuk çuku çuk çuku… Hayır, çuf çuf çuf değil. Çocukken öyle derdik. Hem o zaman trenlerin, içinden geçmedikleri hikâyelerde bile başrolde olduklarından habersizdim.

Şimdi bir bankta oturmuş kıvrılıp giden trenleri izlerken, bütün o göğsü kabaran gemicilerin omuzları çökük, boyunları bükük o trenlere bindiğini hayal ediyorum. Sanki ilk kez yolculuğa çıkıyor, ilk kez ayrılıyorlar sevdiklerinden. Gerçi tren sesinin olduğu yerde tekrar bir fona ihtiyaç yok lakin bazen farkında olmaksızın bir türkü mırıldanmaya başlıyorum. Uzayıp giden o tren yolları / Açılıp sarmayan yarin kolları.

İçinden tren geçen şarkılar, türküler hızla aklımdan geçiyor sonra. Yok. Hepsinde ayrılığın o kendine has kokusu… Trenlere binip gidenler bir daha dönmüyor galiba. Gidenleri getirecek trenler hiç gelmiyor. Kara tren gelmez m’ola…

Her treni sana gönderir gibi uğurluyorum. İstasyonlar durmuş bir saat gibi. Hani saniyenin dönüşünü gösteren o ince, uzun çubuk var ya, trenleri ona benzetiyorum işte. Titrer durur ya oçubuk saat dursa bile, sanki hep aynı tren, hep sana çarpıp bana geri geliyor. Ama ne beni sana ne seni bana getiriyor.

Bizim hikâyelerimizin yazarı benim ama ah o trenler… Bütün ayrılık hikâyelerini bir kavuşamama hikâyesine çeviriyor. Küçük bir taşra kasabasında, uzaklardaki sana kavuşmayı hayal ederek trenleri izleyen, beni almadan giden her trenle yarası derinleşen bir genç kız oluyorum bazen. Bazen gelen trenlerden senin indiğini düşlüyorum. Tuhaf, bazen yüzünün yerine sevdiğim bir artistin yüzünü yerleştiriyorum. Yok, hayır. Sanatçı değil, artist. Mademki trenler geçiyor hayalimizden, zamanı geri sarmalı, istasyon adabına uymalı. Bir otogarda yahut havaalanında bu atmosfer bulunmaz ki!

Belki de içinden tren geçmeyen bir şehre taşınmalıyım. Yoksa müptelası olduğum bu en hazin ayrılık şarkısını dinlerken kederden ince hastalığa yakalanacağım. Bilirsin, sona yaklaştıkça hızlanır adımlarım. Son merdivenleri hep atlaya atlaya çıkarım. Hayalimde bile böyledir bu. Halini unutup kara trene verdiğim mektuplarda hep alelacele sonlar karalardım. Hep bir yanı eksikmiş gibi gelirdi. Belki hikâyemize bir son yazmaya kıyamadığımdan, bilerek eksik bırakmalıyım içinden tren geçen bu şehirdeki yaşamımı.

Ama söylemeden edemeyeceğim; günün son trenini de bizim hikâyemize ve sana yolladıktan sonra oturduğum banktan kalkarken ikimize yazdığım ve içinden muhakkak tren geçen hikâyeler gibi seni de sadece hayalimde yaşattığımı bir türlü itiraf edemedim kendime. Beni en güzel rüyalardan uyandıran o zalim çalar saat sesi gibi, trenlerin o acı düdüğünden hiç bahsetmeyişim bundan belki.

Elif Nihan Akbaş – Bütün Yollar Roma’ya Çıkar

Elif Nihan Akbaş – Bütün Yollar Roma’ya Çıkar

Kapıyı çarpıp çıkmadan önce dönüp bana bakmıştı. Kısacık bir an. Gözünü bürüyen öfkenin arasından beni görebildi mi bilmiyorum. Son sözü kulaklarımda uğuldadı bir süre.

“Senin yolun yol değil!”

Benim yolum… Ona cevap vermemem, arkasından koşmamam, “Kapı öyle değil böyle çarpılır!” diyerek apartmanı yeniden sarsmamam hep bu düşünce yüzündendi: Benim yolum…

Gerçekten bir yolum var mıydı benim? Dönüp geldiğim yere bakar gibi gözlerimi kapadım geçmişe doğru. Yabani otlarla kaplı bir araziden ibaretti gördüğüm. Galiba değil adamakıllı bir yolum, bir patikam bile yoktu benim.

Yol olmayan bir şeyler olduğu doğruydu ama neden “senin yolun” demişti o zaman? Yol neydi? Art arda dizilmiş parke taşları mı? Çakıl taşlarının oluşturduğu bir sınır mı? İnce uzun bir çizgiden mi ibaretti, yoksa onu yol yapan başka bir şey mi vardı?

Hani bazı filmlerde düğümün çözülmesini sağlayan berduşlar olur ya. Saçı sakalı bir birine karışmıştır. Genellikle üzerinde kirli bir pardösü ve kenarları yıpranmış, eski püskü bir şapka olur. Sahildeki parkları ve bankları mesken tutar çoğunlukla. Kimsenin ciddiye almadığı bu adamı, o an kafası karışmış kahramanımız dinler sadece. Belki de “Battı balık yan gider” düşüncesidir kahramanımızın o adamla konuşmasına vesile olan. Lakin onu ciddiye almanın ödülünü de ondan duyduğu bilgece sözlerle beynindeki düşünce yumağını çözerek alır.

İşte tam da öyle bir karaktere ihtiyacım vardı. Bir an sahile inip aramayı düşündüm. Ruhumun üşengeç yanı ithal ikameci bir hayat benimsemişti. “Boş ver şimdi sahili filan,” dedi. “Tamam, giyimi kuşamı düzgün, saçı sakalı da birbirine karışmış sayılmaz pek ama senin işini görür yine de. Mesafe kısa. Hem ne zamandır ziyaretine de gitmiyorsun. Böylece aradan çıkmış olur. Bu tarafta bu kadar fayda varken bir film fantezisi yüzünden hem soğuktan donup hem de elin adamına derdini açmanın ne âlemi var?”

Oldukça kısa süren bir düşünme sürecinin ardından ruhumun üşengeç yanına hak vermiş, anahtarımı elime alarak alt komşum Zekai Abi’ye gitmek üzere kapının önünde dura dura tozlanmış terlikleri ayağıma geçirmiştim. Merdivenlerden inerken iç sesim -ya da iç sesimin oldukça başarılı bir taklidini yapan üşengeçliğim- doğru kararı verdiğimi söyleyerek adeta sırtımı sıvazlıyor, beni pohpohlayıp duruyordu.

Zekai Abi kapıyı açtığında bembeyaz, ütülü gömleğinin üzerine geçirdiği mutfak önlüğüne ellerini siliyordu. Beni görünce olgun bir şaşkınlığa kapıldı. Sıradan/ham şaşkınlık insanda kontrolsüz hareketlere neden olurken olgun şaşkınlık ekolünün temsilcilerinden olan Zekai Abi memnun bir tebessümle başını geriye attı, duruşunu dikleştirdi ve üstten, özellikle kalınlaştırılmış bir sesle, “Ooo Abbas Bey, siz bizi hatırlar mıydınız? Buralara uğrar mıydınız?” dedi.

Ben de usulüne uygun bir mahcubiyetle başımı eğerek “Estağfurullah abi, biliyorsun iş güç,” dedim. İşten ve güçten bahsedince bir anda buraya neden geldiğimi de hatırlamış oldum. “Müsait misin abi?”

Kenara çekilerek beni içeri aldı. İçeride çalışılan şeyin ne olduğunu hiçbir zaman çözemesem de her daim “çalışma odası” olarak anılan odaya geçtim. Mutfaktaki işlerini halledip önlüğünden kurtulan Zekai Abi de birkaç dakika sonra karşımdaki koltuğa oturdu.

“Söyle bakalım Abbas’ım. Hangi rüzgâr attı seni buraya?”

“Abbas yolcu mu sence abi?”

“Akşam oldu mu ki?”

“Hı?”

“Vakit tamam mı yani? Akşam diyordun işte oldu akşam deseydik.”

“Sanki o filmlerdeki ambiyansı yakalayamadık be abi.”

“Konuyu bilsem belki bir şeyler yapardık ama…”

Zekai Abi haklıydı. Konuya dair hiçbir açıklama yapmamış, aceleci davranmıştım. Belki de biraz önceki kavganın etkisiyle kafamın dağılması beni aceleci olmaya zorlamıştı. Ben o amaçla başvuruyor olsam da Zekai Abi sahildeki berduşlardan değildi. Şarap değil çay içiyordu. Ben de şarap değil çay kokan bir cevap arıyordum zaten. Çay kokusu ne güzel kokuydu ama…

“Az önce Zehra’yla kavga ettik. Duymuşsundur belki. İnanır mısın, ne üzerine kavga ettiğimizi bile hatırlamıyorum. Sadece son sözleri uğulduyor kulaklarımda. ‘Senin yolun yol değil’ dedi. O zamandan beri düşünüyorum. Benim bir yolum var mı?”

“Cevap buldun mu peki? Var mıymış bir yolun?”

“Vallahi doğrusunu istersen yol nedir onu bile çözemedim. Onu çözsem gerisi gelecek ama.”

Zekai Abi gözlerini belirsiz bir noktaya sabitledi ve başını “anlıyorum” dercesine hafifçe sallamaya başladı. Bu haliyle minibüs camlarına asılan oyuncaklara benzediğini düşünmek üzereydim ki kendimi tuttum. Zihnine üşüşmesi muhtemel düşünceleri ürkütmemeliydim.

“İşte gidilen şeydir yol yani,” dedi biraz sonra. Keşke az önce gülseymişim diye düşündüm. Ben hâlâ gülme şansım var mı diye düşünürken, “Ya da,” diye ekledi, “Hız ve zamanın çarpımıdır.”

Bir an afalladım. Ne demek istediğini anlayamamıştım. Üzerine kafa yormak da zor geliyordu. Üşengeçliğim sık sık iktidarı ele geçiriyordu. Emri üzerine, “Matematiği karıştırmasak abi?” dedim. Ama artık çok geçti. Zekai Abi’nin yüz ifadesine bakılırsa çoktan kendi dünyasına dalmıştı. Birazdan hayata dair birçok meseleyi birer matematik denklemine dönüştürecek gibi duruyordu. Düşüncelerini bölmemeye çalışarak ağır ağır doğruldum.

“Ben artık kalkayım abi,”

Yüzünde hayal kırıklığına meyyal bir ifade belirdi. Neyse ki Zekai Abi gönlü de hayalleri de esnek bir adamdı. Sadece bükülür, kırılmazdı. Bir süre sonra muhakkak eski düzlüğüne kavuşurdu gönlü de hayalleri de.

“Daha yeni gelmiştin,” dedi sadece.

Zekai Abi’yi severdim ama matematikseldenklemlerine boğulmaya hiç niyetim yoktu. Bahane bahanedir diye düşünerek saçmalığına aldırmadan, “Ocakta yemeğim var,” deyiverdim. Bunu tuhaf karşılamaması bana tuhaf gelse de üzerinde durmadım. Teşekkür ettim, vedalaştım ve kapanan kapının sesini duyduktan sonra yavaşlamak üzere merdivenleri hızla çıkmaya başladım.

Kapıda durdum ama içeri girmek gelmedi içimden. Bu üşengeçliğim olamazdı. Eve girmeye üşenip de kapıda oturacak değildim ya. Nereden çıkmıştı şimdi bu kafa karışıklığı? Ah, hiç kanmamalıydım ruhumun üşengeç yanına. Neticede bir yolum yoktu benim. İthal ikameci bir yaşam tarzı benimsesem bile ürettiklerim yolsuzluktan heba olurdu. Yolsuzluk o haberlerdeki gibi değil de…

Anlaşılmıştı. İçeride beni bekleyen karmaşadan kaçmak isteyen yanım homurdanmaya başlamıştı. Kapının önünde bana göz kırpan ayakkabılarım da bana destek verir gibiydi. El ele verip ayaklandık. Üşengeçliğim bu ani devrimden korkarak benliğimi terk etti. Birlikte kazandığımız zaferin ardından kaynaşmış bir kitle olduk ve kendimizi zafer sarhoşluğuyla sokaklara vurduk.

Kendi kendine hızlanan adımlarımı ara ara dizginlemeye çalışarak dışarıda daha çok zaman geçirme hesapları yaparken Zekai Abi’nin denklemi geldi aklıma. Hızla savuşturdum.

İzimi kaybettirdiğime kanaat getirince sağa saparak genellikle oturduğumuz çay bahçesine yöneldim. Gözüme kestirdiğim masaya yaklaşınca eve kilitleyip çıktığım düşüncelerimin bir sandalyeye oturmuş beni beklediğini görür gibi oldum. Yolun tanımını yapamasam da ilk özelliğini böylece bir kenara yazdım: Nereye gidersem gideyim benimle gelirdi yol. Ne bir çıkarı vardı ne de çıkmazı. Çaresizce sandalyeyi çekip oturdum. Aslında çarenin karşısına oturduğumdan habersizdim. İnsanın kendinden kaçmak için girdiği bütün yollar yine kendisine çıkıyordu anlaşılan. Herkes kendinin Roma’sıydı belki de.

Garsonun şaşkınlığına aldırmadan iki çay söyledim. İlk çayın sonlarına doğru düşüncelerim dedemin suretine büründü. O zamanlar pek ehemmiyet vermediğim sözleri çınladı kulaklarımda. Şifresini ancak çözebildiğim bir mesaj, kilidini ancak kırabildiğim bir hazine sandığı gibi… Galiba o da zor günler için söylemişti o sözleri. Yedi yaşında bir çocuğun anlaması mümkün değildi zira.

Okula başlayacağım gün beni karşısına almış, “Yeni bir yolculuk bu senin için,” demişti. “Unutma Abbas, yol ancak insana bir şeyler katarsa bir yere varır. Yoksa uzar gider sonsuza. Sen sen ol, yol boyunca bulduğun güzellikleri heybene doldur. Seyyahları seyyah yapan yol tepmeleri değil, yolun değerini bilmeleridir yavrum. Heybelerini doldurmak da değil sade, yeri geldi mi o heybedekileri çekinmeden paylaşmalarıdır onları değerli kılan.”

Bunca yıldır bir kez olsun düşünmediğim bu sözleri bu kadar net hatırlamam şaşırttı beni. Görünen o ki dedem heybeme gizli bir cep dikmiş, oraya özenle yerleştirmişti söylediklerini.

Karşımdaki sandalyede oturan düşüncelerim sürgün yerlerini terk etmiş, yeniden zihnime üşüşmüşlerdi. Bu vesileyle sahipsiz kalan ikinci çayı da evlatlık edinerek yudumlamaya başladım. Keşke boş kalan karşı sandalyeyi dedem doldursaydı şimdi. “İyi de yol ne?” deseydim ona. O bir yolunu bulurdu bana anlatmanın. Yıllar sonra da olsa anlardım.

Sanırım ruhumun devrik lideri üşengeçliğim hayatın kollarına sığınmış ve onu da hızla ithal ikameci sisteme alıştırmıştı. Zira ben dedemi beklerken karşımdaki sandalyeye birden Tolga oturdu. Gözlükleri dedeminkilere pek benzemiyordu. Üstelik saçı da vardı.

“Hayırdır Abbas, dalmışsın,” dedi yorgun bir neşeyle. Kendi yorgunluğunu neşeye bulaştırmış olmasını zalimce bulsam da bileşik kaplar teorisinden bahseder korkusuyla ses etmedim.

“Aa, hoş geldin kardeşim. N’aber?”

Selam kelam ve hal hatır kısmını kazasız belasız atlattıktan sonra garsona iki çay talebimi yineledim. Bu sırada üniversitede fizik üzerine çalışan Tolga’nın kısa süren telefon konuşmasının son cümleleri de dikkatimden kaçmamıştı.

“Hayda! Manyak mısın sen yahu? Şimdiuğraşamam senle, sonra konuşuruz.”

Düşüncelerimle ve dedemle arama girdiği için biraz kırgındım Tolga’ya. Fakat bu sonuca tatmin edici bir neden uyduramayacağım için kırgınlığımı gizliyordum. Olgun bir tebessümle telefonunu cebine koyuşunu izledim.

“Hayırdır?”

“Kardeşim ilerleyen bir otobüste zıplamış. ‘Otobüs gidiyor ben gitmiyorum neden aynı yere düştüm?’ diyor.”

“Neden zıplamış ki?”

“Öyle biraz çatlaktır o.”

“İlginçmiş. Ben de merak ettim ama. Neden aynı yere düşüyor peki?”

“Şöyle; otobüsün içinde hareket etmiyormuşuz gibi dursak da aslında biz de hareket halindeyiz. Gidiyoruz yani. Hani fren yapınca aniden öne gitmek gibi. Ya da hani dünya dönüyor da biz fark etmiyoruz ya, onun gibi. Biz de farkında olmasak da dünyayla birlikte dönüyoruz. Yoksa bütün binalar, ağaçlar filan hepsi etrafımızda dönerdi.”

“Yani şimdi biz hiç hareket etmeden hareket mi ediyoruz aslında?”

“Öyle gibi.”

“Hız sıfır yani.”

“Ne?”

“Zekai Abi’nin denklemi diyorum. Yanlış o zaman. Yol nedir diye sordum, hız çarpı zaman dedi. Ama şimdi sen diyorsun ki, hızımız sıfırken bile yol alıyoruz. Onun denklemine göre yol da sıfır olmalı. Yol olmamalı. Ama varmış işte.”

Şaşkınlıkla yüzüme baktı. “İyi misin?”

“Hem de çok.”

Gelen çayı öyle hızlı içmiştim ki boş bardağı masaya bıraktığımda sıvısını kaybetmiş bir duman yetişme telaşıyla göğe yükseliyordu. Tolga’ya alelacele veda ederek kalktım ve eve doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladım. Zekai Abi’nin denklemi ile Tolga’nın açıklamaları zihnimde çatışıyordu. Dedemin sözleri de bir köşede bilgece gülümsüyordu. “Yol dediğin sadece zamanın bir suretidir,” diye sesleniyordu dedem heybemin gizli cebinden. “Yolculuk dediğin hayatındır. Sen nereye gidersen yol da peşinden gelir. Senin bittiğin yerde biter yol.”

Eve girer girmez bir köşeden başını uzatan üşengeçliğime nanik yaparak kendime bir kahve aldım. Bir kez daha dönüp baktım yabani otlarla kaplı arazime. Kim ne derse desin, oradaydı benim yolum. O yabani otları evcilleştirmeli, sebatla gidip gelmeliydim üzerinde. Ancak o zaman bir patikam olurdu. Yolum ancak o zaman benim yolum olurdu. Patikama çakıl taşları döşer, yağmurdan çamurdan korurdum onu. Geriye taşları seçmek kalmıştı sadece.

William Butler Yeats – Adem’in Laneti

William Butler Yeats – Adem’in Laneti
Çeviri: Elif Nihan Akbaş

Birlikte oturuyorduk bir yaz sonu,
Sen, ben, bir de o güzel, kibar kadın;
Yakın arkadaşın yani.
Her nasılsa açıldı şiir bahsi.
Dedim ki; “Bir dize, saatler alır bizden belki;
Yine de bir anlık bir düşünce gibi görünmedikçe
Boştur ne varsa dikip dikip söktüğümüz.
Düş, kır kemiklerini,
Mutfağın yerlerini ov, ya da taş parçala
İhtiyar bir yoksul gibi,
Nasıl olursa olsun hava;
Daha iyi.
Zira tüm bunlardan daha ağır bir iştir
Bir araya getirmek o hoş sesleri.
Lakin ‘boş iş’ olarak görür bunu
Bankacıların, öğretmenlerin ve şehitlerin dünyaya çağırdığı
Din adamlarının çetesi.”

Bunun üzerine;
İnsanın kalbini ağrıtacak pek çok yanı bulunan,
Sesini kısık ve hoş bulduğum o güzel ve kibar kadın
Yanıtladı: “Kadın olarak doğmak –
Hiç öğretilmese de okullarda –
Güzel olmak için uğraş gerektiğini bilmek demek.”
Ve dedim ki ben de: “Adem’in kovuluşundan beri cennetten,
Daha iyi bir şey olmadığı kesin
Lakin çok çalışması gerek herkesin.
Bazı âşıklar var ki, bir olmalı derler
İncelik, aşkla.
Öyle ki; iç çeker ve alıntı yaparlar eski, güzel kitaplardan,
O öğrenilmiş bakışlarla
Nasıl da boş bir uğraş gibi görünüyor şimdi.”
Aşkın adını anınca sessizleştik.
Ölüşünü izledik günün son ışıklarının
Ve göğün mavi-yeşil titrekliğinde doğuşunu,
Zamanın sularıyla yıkanmış,
Doğarken ve batarken yıldızların arasında,
Günlere ve yıllara sızan ayın…
Nasıl da yıpranmış.

Yalnızca sizin kulağınıza fısıldayacağım aklımdakini:
Güzelsiniz. Ve ben, sizi aşkın o eski, ince haliyle
Sevmeye çalışacağım.
Her şey yolunda görünecek lakin,
Yine de yıpranacak kalbimiz, o içi boş ay gibi…

William Butler Yeats: (1865-1939) Dublin doğumlu İrlandalı şair. 1923 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne lâyık görüldü.

William Butler Yeats- Çalınmış Çocuk

William Butler Yeats- Çalınmış Çocuk
Çeviri: Elif Nihan Akbaş

Kayalık dağ tepesinden
Göle indiği yerde av ormanının,
Bir ada yatar, yapraklı.
Kanat çırpan balıkçılların,
Mahmur su sıçanlarını uyandırdığı.
İşte oraya gizledik,
Ağzına dek dutla
Ve çalınmış, kıpkırmızı kirazlarla dolu
Peri fıçılarımızı.
Çek git, ey küçük insan
El ele verip bir periyle
Sulara ve kırlara git
Çünkü bu dünya, anlayamayacağın kadar gözyaşıyla dolu.

Ay ışığı dalgalarının, ışıkla parlattığı yerde
Soluk gri kumları,
Yani Ross’ların çok, çok uzağı,
Bütün gece oynatır dururuz ayaklarımızı,
Dokur gibi eskilerden kalma bir dansı.
Ay uçup gidene dek
Eller karışır, bakışlar karışır birbirine.
Oraya buraya sıçrar,
Düşeriz boş baloncukların peşine.
Dert dolu ve kaygılıdır bu sıra dünya.
Uykusunda dahi…
Çek git, ey küçük insan
El ele verip bir periyle
Sulara ve kırlara git
Çünkü bu dünya, anlayamayacağın kadar gözyaşıyla dolu.

Alabalık tutmaya uğraşırız,
Glen-Kar’ın tepesinden dolaşan suyun
Fışkırdığı yerlerde,
Ve sazlıklar arasındaki havuzlarda,
bir yıldızın güçbela yıkanabildiği.
Huzursuz rüyalar fısıldarız sonra kulaklarına.
Gözyaşlarının damladığı eğrelti otlarının üzerinden
Usulca uzanırlar küçük akıntılara doğru.
Çek git, ey küçük insan
El ele verip bir periyle
Sulara ve kırlara git
Çünkü bu dünya, anlayamayacağın kadar gözyaşıyla dolu.

Bizimle uzaklara geliyor
O ciddi gözlü olan hani.
Bir daha duymayacak,
Ilık yamaçlarda ineklerin mö’lemesini
Yahut içine huzur salan ıslığını
Ocaktaki çaydanlığın.
Ve göremeyecek artık
Yulaf sandığının etrafında fır dönen
O kahverengi fareyi.
Çünkü ey küçük insan,
Anlayamayacağı kadar gözyaşıyla dolu bir dünyadan
Sulara ve kırlara geliyor o,
El ele verip bir periyle.

Elif Nihan Akbaş – Ben Ne Zaman Ölsem

Elif Nihan Akbaş – Ben Ne Zaman Ölsem

Ben ne zaman ölsem, aklıma sen geliyorsun. Bir insan kaç kere ölür deme. O kadar çok öldüm ki ben! Ve o kadar çok andım ki seni.

İlk ölümümde çok yüksek bir yerden düşmüştüm mesela: Gözlerinden. Herkes “Gözü yüksekte,” diyordu senin için. Öyleymiş. Düşünce anladım

Hâlbuki bana sorsalar, engin bir denizin derinliklerini keşfederek ölmek isterdim. Ruhunun derinliklerinde çırpınmak… Ruhuna balıklama dalıp da o taşlaşmış yüreğine çakılmam ilk intihar denemem sayılabilirdi pekâlâ. Ama ölmemiştim o zaman. Belki de beni tutup kaldıran sözcüklerindeki şefkat hayatta tutmuştu beni.

Bazı ölümlerimin ardından, Belki de beni gözlerinden iten babamdı, diye düşünüyorum.

Erkek adama Damla diye isim koyarsan, olacağı budur. Düşüp durursun insanların gözünden… İlla ki bir kız ismi koyacaksa Gözde koysaydı bari. Belki o zaman hiç ölmez, mutlu mesut yaşardım gözlerinde. Maviydi ya gözlerin, gözbebeğini huzurlu bir ada sayardım ben.

Herkes isminin kaderini yaşarmış. Öyle derler. Ben inanmıyorum buna. Herkesi bilemem. Tek bildiğim, ben ismimin kaderini değil belki ama kederini yaşıyorum. Damla damla düşüyorum gözlerden. Düşmediklerimdense ben damlalar düşürüyorum. Öyledir ya hani, seni sevmeyenleri memnun etmek için çırpınır durursun da seni sevenleri perişan eylersin. İnanmadığım bütün genellemeleri özelleştiriyorum belki de. İhalelerde en çok kederi ben teklif ediyorum. Ve belki de seni bir kez daha olsun hatırlayabilmek için tekrar tekrar ölüyorum.

Başlarda böyle değildi aslında.  Hatta ikinci ölümümde kendimi seni düşünürken bulunca çok şaşırmıştım. Sanırım dördüncü ya da beşinci ölümümde alıştım bu duruma. Ondan sonra da saymayı bıraktım zaten. Aklıma sen gelince öldüğümü anlıyordum. Sonraları bağımlılık oldu galiba. Seni düşünmek için ölür oldum.

Bir keresinde üç dört delikanlı, sokak ortasında öldüresiye dövdü beni. Nedenini bilmiyorum. Galiba onlar da bilmiyordu. Ama son birkaç tekmeyi, seni sayıklamama sinirlendikleri için yediğimden eminim. Dayak yediğim için ölmedim, yanlış anlama. Böyle küçük şeyler koymaz bana. Ama tam da yere düşerken beni dövenlerden birinin gözünde tuhaf bir pırıltı gördüm. Galiba dudaklarının ucu da yukarı kıvrılmıştı. Hani konduramıyorum ama, sanki gülümser gibi. İşte bu yüzden düştün aklıma. Ölüm nedeni: Ruh zedelenmesi.

Hâlbuki ağlasa, her tekmede hıçkırsa, heryumruğun ardından burnunu çekse oturur ben de ağlardım onunla, onun derdine. Gözüme mi yapışırdı sanki? Ne de olsa kökü bende! Hiç çekinmezdim adımı paylaşmaktan. Ama o güldü ve beni öldürdü!

Bazen düşünüyorum da, gözlerinden aşağı doğru süzülürken gönlüne değseydim, en azından penceresinden şöyle bir içini görseydim, bu kadar çok ölür müydüm? Gözünden gönlüne düşseydim… Süzülmek derken romantikleştiriyorum tabii. Yoksa basbayağı “küt” diye çakıldım yüreküstü. Kalbim ağır yaralandı. Çok sevda kaybetti.  İlk ölüm kaydımı böyle düşmüştüm. Ölüm nedeni: Kalp kerizi.

Kendimi bildim bileli bir yakınlık duyardım da ağlayanlara, ağır yaralanan kalbimden akıp giden kayıp sevdalardan sonra daha bir hassaslaştım. Ne zaman biri ağlasa, bana sesleniyordu sanki. Bazen usulca, burnunu çeke çeke; bazen haykırarak, hıçkıra hıçkıra: Damla! Damla! Ağlayan herkesin yanına koşuşum bundandı, şiddetli kanaması olan hastalara koşan doktorlar gibi… Hani ilk ölümüm geliyor aklıma, bir gözden ne vakit bir damla düşse, ben tekrar ölüyorum. Bir türlü uyanamadığım bir kâbus bu ama tuhaf, ben bu kâbusu seviyorum. İçinde senin olduğun ne varsa sevmem gibi… Sigara içmek gibi aslında seni sevmek. Ölümümden mesul olduğunu bile bile senden vazgeçememek… Herkes bağımlılık diyor. Ben öyle düşünmüyorum. Ölümün keyfini sürmek bence her ölümden sonra kalbimden bir dilim kesip üstüne seni sürmek.

Hayatımdan çıkaramadığım romanı, ölümlerimden çıkarırım belki bir gün. Her harfte bir kez daha ölürüm. Uzar gider romanım. “Herkesin hayatı roman anasını satayım!” diyen bir yayıncıya pis pis sırıtır, “Benim ölümüm roman be abi!” derim. Nice ölümlerden geçip geldiğimi bilmediğinden “Hangi ölümün?” diye soramaz. Ama hani olur da sorarsa, ilk göz ağrımı anlatmam ona. Değil mi ki en ağrılı ölümüm senin gözlerinden düşüşüm olmuş, ilk göz ağrım demek hakkımdır.

Ceylan’ın gözlerinden bahsederim mesela. Gazetede görmüştüm. Kocaman açılmıştı gözleri. Öyle kocaman ki, bütün dünya sığabilir içine. Gözbebeği diye gezdirir dünyayı gözünde. Herkesinki yuvarlak olacak değil ya, onun gözbebeği de geoit olsun.  O dünyayı sığdırabilecekken gözlerine, dünya hiçbir yere sığdıramamış onu. Kaçıncı ölümüm hatırlamıyorum ama senden sonraki en sancılı ölümümdü o gözleri görüşüm. Bir damla gibi dünyanın gözlerinden akıp giden bütün çocuklarla bir kez daha öldüm ben. Var sen hesapla. Ama unutma, çocuk ölümleri ikiyle çarpılmalı. Çünkü onlar yaşamı tanıma çabasıyla geçmiş birkaç yılla beraber yaşanmamış bir ömür ve masumiyetlerini de götürüyorlar yanlarında.

Ne yana baksam çocuk katilleri görüyorum bazı günler. Bir çocukla birlikte dünyanın yanaklarından süzüldükten sonra oluyor genelde. Koca koca adamlar geçiyor yanımdan. Güzel güzel kadınlar. Ruhlarının bahçesine gizlice gömdükleri çocuk cesetleri adımı haykırıyor: Damla! Damla! İçinde çocuk cesedi taşıyanlardan biri olduğum geliyor aklıma. Ama yalan yok, onu komaya sokan sendin ve ben aslında o gün anlamalıydım ilk katilim olacağını. “Neden?” diye sorduğun an yere yığılıvermişti içimdeki çocuk. Bakma sen çocukların ikide bir “Neden?” dediklerine. “Çikolata ister misin?” diye sor da gör, soruyorlar mı “Neden?” diye. Onlara sorsan, “İşte,” derler. Ben “İşte,” diyememiştim sana. Seni sevmeme bir neden araman en ağır darbeydi ne zaman şeker görse koşulsuz sevinen çocuk ruhuma.

 

İşte yüreğimin yoğun bakım odasından çıkardım seni. Farkında olsan, “Neden?” derdin yine. “Neden ölmeme izin veriyorsun?”

Ben ne zaman ölsem, o odada uyanıyorum çünkü. Yanı başında. Ben sana bakıyorum, sen içimde yoğunlaşıyorsun. Ben ne zaman ölsem, sen içimde katılaşıyorsun. Bir kez olsun beni anla istiyorum. Buharlaş ve yüksel göğe. Sonra damla damla saçlarıma yağ… Burnumun ucundan süzülerek usulca düş toprağa.

Şimdi sen dışarıda ölürken, ben doğumhane kapısında bekleyen baba adayları gibi bekliyorum seni. Dokuz ölüyorum. Sen ölüme doğduğunda, ben yaşama öleceğim. Bundan sonra seni ölürken değil, yağmur yağarken düşüneceğim. Ve son kaydımı düşeceğim defterime nüfus memurları gibi. Ölüm nedeni: Yenilenme.

William Butler Yeats – Tüm Ruhların Gecesi

William Butler Yeats – Tüm Ruhların Gecesi
Çeviri:Elif Nihan Akbaş

“Bir Görüş” için epilog

Gelip çattı gece yarısı ve oda boyunca çınladı
İsa Kilisesi’nin büyük çanı. Bir de daha küçük bir çan belki.
İşte başlıyor Tüm Ruhların Gecesi.
İki uzun kadehe doluyor misket şarabı,
Masada kabaran bir baloncuk gibi. Bir hayalet gelebilir şimdi,
Çünkü bu, hakkıdır onun.
Ölümüyle bilenmiş
Kumaşı çok kaliteli.
Bizim berbat damaklarımız bütün şarabı içerken
Şarabın nefesinden içiyor kendisi.

Dünyanın her köşesinden duyulacaksa top atışı,
İlan ediyorum, kendi düşünceleriyle sarıp sarmalanacak
Bir zihin lazım bana –
Tıpkı mumyalanmış bir bedenin sarıldığı gibi.
Çünkü anlatacak acayip bir şeyim var.
Çok acayip sahiden.
Yaşayanlar, yalnızca dalga geçer.
Ayık kulaklar için değil ama,
Zira kim duysa
Gülmeli ve ağlamalı saatin üzerinde bir saat boyunca.

Horton’ı çağırdım ilkin. Sevdi bu tuhaf düşünceyi.
Hem tatlı aşırılığını bilirdi gururun,
Platonik aşk denen hani.
Tutkunun gergin diyarını da.
Kimse yatıştıramamıştı onu, kadını öldüğünde.
Aşk acısı için yoktu müsekkin.
Sözler, boşa tüketilen nefeslerdi yalnızca:
Tek bir umudu vardı:
O kışın sertliği -yahut bir sonrakinin-
Ölüm getirecekti.

Öyle girmişti ki birbirine iki düşünce,
Kadınını mı daha çok düşündü, Tanrı’yı mı, zor söylemesi.
Lakin düşünün ki, yukarı baktığında zihninin gözü
Tek bir eşssiz görüntü:
Biraz dost canlısı bir hayalet,
Son derece ilahi.
Öylesine aydınlatmış ki
İncil’in bize vaat ettiği
O muazzam evi,
Kendisi, fanusta bir süs balığı gibi.
Florence Emery’yi çağırdım sonra.
Henüz ilk kırışıklıklar belirmişti
Hayranlık duyulan yüzünde.
Azalan güzellik ve artan bayağılıkla,
Biliyor nasıl can sıkıcı olacağını geleceğin.
Öğretmenliği seçiyor bir okulda.
Komşulardan yahut dostlardan uzak,
Koyu tenlilerle dolu okulda.
Ve orada, izin veriyor zalim yılların onu yıpratmasına
Fark edilmeyen sona dek, tüm gözlerden uzakta.

O sondan bile önce, ruh yolculuğunda,
Tel tel çözülmüş bilge bir Hintlinin süslü konuşmasında.
Nasıl da dönüp durmuş ayın yörüngesinde
Ta ki çarpana dek güneşe.
Ve orada, hem Şans olmuş, hem de seçenek
Özgür ve çabucak hatta.
Unutmuş bozulan oyuncaklarını
Ve kendi keyfine dalmış nihayet.

MacGregor’u da çağırdım mezardan
Ne de olsa dosttuk benim ilk zorlu baharımda,
Her ne kadar sonradan kopmuş olsak da.
Hafif deli, az buçuk dalavereci, öyle biriydi bence.
Ona da söyledim aynısını. Hiç bitmez ki dostluklar.
Hem farz edelim değişti zihin,
Ve dostluk da değişti zihinle birlikte
Hani düşünceler uçuşup durduğunda
Onun yaptığı onca şeye…
Yine de hoşnutum galiba kör olmaktan!

Yalnızlık çıldırtmadan önce onu,
Çok çabaladı gitmeye
O taşkın cesaretiyle.
Meçhul düşünce üzerine düşünmek derin derin
Git gide azaltıyor çünkü insanların ilişkisini
Ne para ödeniyor onlara ne bir övgü alıyorlar.
Ama o, itiraz ediyor ev sahibine
Kadeh, benim kadehim zira.
Ne çok severdi hayaletleri!
Ve şimdi hayaletken, belki de daha kibirli.

Önemi yok ama isimlerin. Kim olduğu ne fark eder ki?
Demem o ki kumaşları çok, çok iyi.
Misket şarabının dumanı
Kendinden geçirebilir onun bilenmiş damağını
Hiçbir canlı içemez şarabın bütününden
Anlatacak saklı gerçeklerim var,
Yalnızca dalga geçer yaşayanlar.
Ayık kulaklar için değil ama,
Zira belki de kim duysa sözlerimi
Gülmeli ve ağlamalı saatin üzerinde bir saat boyunca.

Böyle bir düşünce işte – sımsıkı sarıldığım
Meditasyon hakim olana dek her zerresine.
Hiçbir şey kalmaz baktığım yerde,
Ulaşana dek bakışım, dünyanın derinine
Lanetlilerin yüreklerinden uzak uluduğu
Ve kutsanmışların dans ettiği dünya hani.
Böyle bir düşünce işte, ihtiyacım yok başkasına
Sarılmışken o düşünceyle.
Zihnimdeki düşüncelerle sarılıp sarmalanabilirim,
Tıpkı mumyaların sarılması gibi mumya bezine.

William Butler Yeats – Benlik ve Ruhun Diyaloğu

William Butler Yeats – Benlik ve Ruhun Diyaloğu
Çeviri: Elif Nihan Akbaş

I.

Ruhum. O uğultulu, eski basamaklara çağırıyorum seni.
Canla başla sarıl o dik yokuşa
Yıkılmış, harap kale burcuna
Yıldızların aydınlattığı ürpertici havaya
Saklı göleti işaret eden yıldıza.
Avare dolaşan ne kadar düşünce varsa
Düşüncenin doğduğu o yere topla.
Kim ayırabilir ki karanlığı ruhtan?

Benliğim. Sato’nun bıçağı dizlerimdeki.
Dizlerimde yatan hâlâ o.
Ustura keskinliğinde hâlâ ve hâlâ ayna gibi.
Asırların eskitemediği bir ayna.
O çiçek işlemesi, yuvarlak ve ipekten hani,
Koparılmış saraylı bir leydinin elbisesinden
O paramparça, yaraları sarılmış ahşap kının
Üzerinde duruyor hâlâ rengi solmuş süsleme.

Ruhum. Çoktan ardında bırakmış en güzel günlerini.
Neden hep aşkın ve savaşın en cafcaflı anlarını hatırlar
Böyle bir adamın muhayyilesi?
Muhayyilenin dünyayı hakir gördüğü,
Ve zihnin bir ona, bir buna ve derken şuna konup durduğu
O en eski geceyi düşün.
İnsanı ölüm ve doğum cinayetinden kurtarabilecek o geceyi.

Benliğim. Ailesinin üçüncü çocuğu Montashigi,
Beş asır evvelinde biçimlendirdi bunu.
Hangi işlemeden çıkıp geldiğini bilmediğim
Çiçeklerle ilgiliydi -kalbin erguvani rengi-
Ve günün anısına,
Kuleye karşı dizdiklerim,
O gecenin simgesiydi.
Bir asker gibi diretti almakta,
O suçu bir kez daha işleme hakkını…

Ruhum. Bunca doluyken orası, taşar.
Dolar zihnin havuzuna.
Hani insanın sağırlıktan ve dilsizlikten ve körlükten mustarip olduğu
Zira bilmez artık zihin,
Gereklilikten mi yoksa malumdan bilen mi-
Demem o ki, Cennet’e yükseliş.
Yalnızca ölüler affedilebilir.
Ama bunu düşündüğümde, taşlaşıyor dilim.

II.

Benliğim. İnsan kördür yaşarken ve kendi düşüşünü içer.
Ne çıkar kirliyse hendekler?
Ne çıkar her şeyi sil baştan yaşasam?
Çocukluğun meşakkati; Çocukluktan yetişkinliğe
Dönmenin kederi;
Tamamlanmamış insan ve onun acısı,
Yüz yüze getirir kendi beceriksizliğiyle insanı.

Düşmanları arasında tamamlanmış bir adam-
Tanrı aşkına, nasıl kaçabilir
Hor kullanılmış ve deforme olmuş biçimden?
Kötücül gözlerin aynası,
Yakalar sonunda gözlerini.
Kendi şekli olmalı sanır gördüğünü
Ve neye yarar ki kaçmak
Karakışta bulacaksa onu şerefi?

Yaşanan ne varsa, hoşnudum bir daha yaşamaktan
Ve hatta bir kez daha, kör bir adamın mezarının dibinde,
Kurbağa yumurtalarının yanında sonlanacak bir yaşam olsa da
Kör adamları döven kör bir adamın…
Ya da olup olabilecek en doğurgan mezarda.
Onun ruhuna aşina olmayan gururlu bir kadına kur yapan
Adamın ahmaklığı bu.
Yahut katlandığı ahmaklık.

Hoşnudum kaynağına dek izlemekten,
Eylemde olsun, düşüncede olsun her olayı.
Çok düşünüp taşındım, çok bağışladım kendimi!
Söküp attıkça pişmanlığı içimden,
Bir ferahlık yayılıyor kalbime.
Gülmeliyiz ve şarkılar söylemeliyiz.
Her şey kutsuyor bizi, bak.
Neye baksak kutsanmış.

William Butler Yeats:(1865 -1939)
Dublin doğumlu İrlandalı şair.1923 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne lâyık görüldü.

Elif Nihan Akbaş – Yer Değiştiren Boşluk

Elif Nihan Akbaş – Yer Değiştiren Boşluk

                “Hepimiz yalnızız hayatta. Sana kimseden fayda yok. Ne yaparsan kendi başına yapacaksın. Düşersen kendin kalkacaksın. Kimsenin elini uzatmasını bekleme.”

Bir kez bile gözlerime bakmadan söyledi bunları. Gözlerime baksaydı ve ben bir parça ışık görseydim bakışlarında, gerçekten beni düşündüğüne inanabilirdim. Daha çok bir taşa seslendirme yapıyor gibiydi.

“Yalnızlık mesele değil,” dedim. “Ama senin yaptığın beni yalnız bırakmak değil. Senin bana bile bunu yapman merhametsizlik. Beni yalnızlık değil, bu merhametsizlik korkutuyor.”

En az onun kadar duygusuz olmaya çalışıyordum. Sanki karşılıklı eylemlerimizin nedenlerini ve sonuçlarını, bizde oluşturduğu duyguları değil de, ne bileyim, bir matematik probleminin çözüm yolunu tartışıyorduk. “Merhametsizlik” derken bunlar geldi aklıma. Sesim titremeye, gözlerim dolmaya başlamış olabilir. Zaten duygularımı gizlemek konusunda hiçbir zaman başarılı olamadım. Dillendirmeyince gizlediğimi sandım sadece. İşlerine gelmeyeni görmezden geldi insanlar da. Neyse, neticede sesimin titremesi, gözlerimin dolması çok da mühim değildi. Nasıl olsa bana bakmıyor, sözlerimi de dinlemiyordu. Yani gerçekten dinlemekten bahsediyorum. Anlamaya çalışarak, sözlerimin ruhuna değmesine açık kapı bırakarak hani. O, sözlerimi bir ses yığını olarak algılıyor, kendi anlatacaklarının yönünü belirlemek için kullanıyordu.

“Eee!” dedi ben sözümü bitirir bitirmez. “Hayat böyle… Hayat acımasız. İnsanlar merhametsiz. Bunlara hazırlıklı olman gerek. Zorda kalırsan kimse merhamet etmeyecek sana. Ben senin hayata karşı hazırlıklı olmanı istiyorum.”

Hani hiçbir şeyin kâr etmeyeceğini, içinde bulunduğun o çıkmazdan asla kurtulamayacağını idrak ettiğin ve o çaresizliğe isyan etmek yerine kabullendiğin anlara has bir tebessüm vardır. Baş hafif eğik, omuzlar bir parça çökmüş, burun deliklerinden verdiğin nefes “hıh”tan yumuşak, “tıs”tan daha içli… Ve aynı anda dudağın bir ucu hafifçe yukarı kıvrılıyor. O sesle birlikte çok hafif bir geriye yaylanma da olabilir belki.

İşte öyle gülümsedim. Ne söylesem boştu, biliyordum. Ama söylemezsem içimdeki boşluk hiç dolmayacaktı.

“Belki de,” dedim, “Siz böyle olduğunuz için hayat böyle. Herkesi merhametsizliğe ve yalnızlığa alıştırarak terbiye ettiğiniz için. Dışarısı soğukken evini ısıtıyorsun. Sobayı, kombiyi yakıyorsun. Ama dışarısı merhametsiz diye içerde de merhametsiz olman gerektiğini düşünüyorsun…”

Sanki devam edecekmişim gibi geldi bana. Ama söyleyecek başka sözüm yoktu. Belki sözüm vardı da gücüm yoktu. İçimdeki boşluk dışarı çıktı, beni içine aldı. Öylece durdum. Boşluk beni hissizleştirdi. Hissizleşmek insanın canını yakıyor. Canını yakan bir şey, ne kadar hissizleşmek olabilir ki?

Hayatla mücadele esnasında uygulanabilecek birkaç tüyo daha sıraladıktan sonra gitti. Donuk bir tebessümle dinliyormuş gibi yapmıştım. Aslında dinlemek istiyordum ama sözleri çevremi saran boşluğa çarpıyordu. Neyse ki boşluğu da lapları karıştırdım biraz. Kaçak çaydan azı kesmezdi beni. İsteksizce giyindim. Ben gidip gelene kadar kaynasın diye suyu koymayı da ihmal etmemiştim.

Kendime söylenip durmak, hissizlik anlarında başvurduğum bir ilkyardım yöntemiydi galiba. Kime kızacağımı bilemeyip kendime kızmak, kalp masajı gibi bir şeydi. Kim bilir kaçıncı kez ona güvenmek isteyip de kendimi yerde buluşuma söyleniyor, hatalarımdan, onca yaralanmışlığımdan hiçbir ders alamayışıma öfkeleniyordum. Kapıyı çekip çıkmamla ikinci fasıla geçtik. Adım gibi biliyordum ki bir zaman şu bahsedip durduğu hayata hazırlık meselesini düşünecektim. Hangi kursa kayıt yaptırmak gerekirdi acaba? Hangi kitabın testleri daha etkiliydi? Hayata hazırlıklı olmak… Sanki bunca yıldır başka bir yerdeydim de özel bir görevle hayata gönderilecektim. Özel görev: ayakta kal. Sakın düşme! Hayata hazırlıklı olmak… İnsan durmadan akıp giden, sürekli değişen bir şeye nasıl hazırlıklı olabilir ki? Yaşamayı hayatla kavga etmek zannedenlere baka baka kararmayı düşünecektim işte. Merdivenlerden inerken, peşin peşin kızıyordum kendime. Testi kırılmadan…

Apartman kapısını açıp çıkmadan önce derin bir nefes aldım. Etrafımı saran boşluğu yeniden içime çekebileceğimi zannediyordum galiba. Mümkün değildi tabii.

Kimsenin o boşluğu görmeyeceğini biliyordum. İçimdeyken ne kadar görmüşlerdi ki şimdi göreceklerdi. Ama o boşluk etrafımı sarmışken kendimi görünmez sanıyordum. Kendimle kavgamı görmeyeceklerini düşünüyor, rahat davranıyordum. Gerçi kavgamı gördükleri yoktu pek. Dolmamaya direnen gözlerime, titreyen dudaklarıma, burnumu sık sık çekişime tuhaf tuhaf bakıyorlardı sadece. Bakışları öyle delici oluyordu ki o boşluğu deleceğinden, beni balondan bir anda boşalan hava gibi yere yığacağından korkuyordum.

Bakkalın kapısında yeniden cebimi yokladım. Yalnızca birkaç bozukluk vardı. Bütün esnafın Hacı Amca diye seslendiği bakkal, annesinin ekmek almaya gönderdiği ufaklıkla ilgilenirken çaktırmamaya çalışarak bozukları bir kez daha saydım. Hacı Amca, ekmek poşetine bir şeker atarak çocuğa uzatırken göz kırparak gülümsedi. Deminden beri bir türlü rahat edemeyen yaşlar nihayet aradıkları yeri bulmuş, gözlerimin içine rahatça yerleşmişti. Her şey hazırdı da harekete geçmek için gaza basar gibi gözlerimi kırpmamı bekliyorlardı sanki. Tabii ki bakkalın ortasında ağlamaya niyetim yoktu. Arka sırayı dörtlemeyi bekleyen dolmuş şoförleri gibi gözlerimi iyice açarak bir kişilik daha yer açtım.

Tatlılıkla gülümseyen yaşlı adama “Sizin şu kaçak çaydan dört liralık tartar mısın?” dedim.

Ağır ağır tezgâhın arkasından çıkıp çay çuvalının yanına geldi. Yumurta poşetine plastik kürekle doldurduğu çayı dikkatle tarttıktan sonra küreğin ucuyla bir parça daha ekledi. Elektronik tartı, poşette beş liralık çay olduğunu gösteriyordu. Poşeti eline alıp bağlarken “Bu da benden olsun,” dedi.

Gözümdeki yolcular iyice huysuzlanmaya başlamıştı. Biraz daha beklemeye ikna etmeliydim onları. Başımı arkaya atarak burnumu çektim. Cebimdeki paraları biraz şaşkın, biraz mahcup Hacı Amca’nın eline bırakırken yüzümdeki tebessüm tüm gereksiz yüklerinden, sıfatlarından kurtulmuş, yalnızca bir tebessüm olmuştu yine.

Az önce bir boşluğun içinde geçtiğim yolu bu sefer o boşluğun üzerinde geçtim. İçindeyken bana onca ağır gelen o boşluk, üzerindeyken içimdeki ağırlığı da çekip almış gibiydi. Yalnızca beş dakika içinde bambaşka, sevilecek, inanılacak, sımsıkı tutunulacak bir yer olmuştu dünya.

Yediğim ilk darbede, yaşadığım şu an için kızacaktım kendime yine,biliyordum.İnsanlara, dünyaya güvenen, onları seven hücrelerimin kendini bu kadar çabuk yenilemesine öfkelenecektim. Yaralarım bir tebessümle, ufacık bir iyilikle iyileştiği için bu kadar çok yaralandığımı düşünecektim. Ama şimdilik, yaraların yenilenmesinin iyileşebilmekle ilgisi olmadığını biliyordum. Şimdilik farkındaydım, bir lanet değil, bir lütuftu bu.

Merdivenleri, boşluğun ağırlığımı üstlenmesinden faydalanarak koşar gibi çıktım. Yüreğim ısınmıştı ama çay hâlâ bir ihtiyaçtı. Harareti almalıydı.

Kapının önünde beni bekleyen komşumu görünce şaşırmam gerektiğini düşündüm ama şaşıramadım. Elinde küçük bir kap vardı.

Kapının önünde beni bekleyen komşumu görünce şaşırmam gerektiğini düşündüm ama şaşıramadım. Elinde küçük bir kap vardı.“Çorba getirdim ben de.”

“Sağ olasın,” dedim gülümseyerek. Kapıyı açtım.

“Gelsene. Çay demleyecektim ben de.”

İçeri girer girmez sigaradan sapsarı kesilmiş güneşlikleri çektim. İçim gibi oda da aydınlanmayı hak ediyordu.

“Sen otur da ben iki dakika çayı demleyeyim.”

Hemen oturmadı. Zaten her gelişinde muhakkak bir süre kitaplığın önünde oyalanırdı. Raflardaki kitapların sırasını benden iyi biliyor olabilirdi.

Çayın demini almasını beklerken ona boşluktan bahsettim biraz. Anlamasa da dinlerdi, biliyordum. Anlamadığıyla dalga geçenlerden değildi. Benim ihtiyacım da anlaşılmak değildi zaten. Sadece biri beni gerçekten dinlesin istiyordum. Sözlerim gözlerindeki duvarlara çarpıp düşmesin, yeter. Gidiş yoluna puan veren öğretmenlerim gibiydim.

Çayları getirdim. Son sigaramı yakıp yakmamakta kararsız kaldım bir süre. Yakmaya karar verince çakmağı almak için kitaplığa gittim. İki kitabın arasına aceleyle sıkıştırılmış parayı gördüm. Gözlerimdeki dolmuş birden patinaj yaptı. Alelacele sigarayı yaktım. Gözüme kaçırdım dumanı. Sonra gözyaşlarımı serbest bıraktım. Bir süredir etrafımda gezinip duran boşluk için gözlerimde bir yer açmıştım. Biraz daha hava alır, sonra yine içime dolardı.

Gülümsedim. Çaylarımızı yudumladık. Boşluklar nasılsa hiç dolmazdı. Yer değiştirirdi sadece.