Etiket: Emre Öztürk

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık-2

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık-2

OrtadaKarışık’ın “DergilerdenNot” bölümünde okuduğumuz dergileri değerlendirmeye devam ediyoruz. Bu sayıda konuklarımız: Hacı Şair ve Ücra

Hacı Şair Sayı:3

Liman Maketbıçak ve Nazmi Cihan Beken yönetiminde çıkan Hacı Şair 3. sayısına ulaştı. Derginin çoğunluğunu 30 yaş altı isimler oluşturuyor, bu isimlerin yanı sıra Hayriye Ünal, Necmi Zeka, Zeynep Arkan gibi tecrübeli isimleri de dergide görüyoruz. Liman Maketbıçak, “fundamental popülizme giriş” yapmış, Mevlanalı romanlardan da bahsediyor, acaba bu bahis derginin satışlarını artırır mı! diye düşünmeden edemedik, malumunuz üzere Elif Şafak’ın Mevlanalı romanı çok satmıştı. Derya Vural’ın “hamili kart yakınımdır” isimli görsel şiir çalışmasını beğendik, olay bir kartvizit etrafında dönüyor.  Hayriye Ünal şüpheye odaklanmış: “Bir sabah bir Borges öyküsü karakteri olarak uyandım. Kız neyden şüphe etse, gerçekleşmeye başlamıştı, şu renk acaba kırmızı mı dediği anda renk kırmızı oldu. Şu adam bir aptal olabilir mi dediği anda adamın yüzünde aptal bir tebessüm belirdi. Kız bardağa baktı, bir çatlak görür gibi oldu, çıt!” Yazının tümünü “galiba!” dergide bulabilirsiniz. İpek Macit’in “Yaşanmış Zen Hikayeleri”nde orijinal cümleler var, bazıları okurun yüzünde bir tebessüm oluşturuyor: “Atlara döviz vermek yasaktı”, “Milli piyango, bilet sahibine çıkmıştı.”, “Bir kuşla karşılaşmanın en duygusal yanı, kuşun sizi ekmek zannetmesidir.” Derginin

sonraki sayfalarında Mahalle Mektebi’nde de severek okuduğumuz Betül Aydın’ın “Boğulan Balık” şiirine rastlıyoruz: “insanın çabasına rağmen bunca kediler /… / uzakta ölüyor.” Servet Turan’ın şiirindeki şu dizeyi mutlaka okumak lazım: “(adamın suç ve ceza romanından başka üstünde hiçbir şeyi yokdu)” Bu dize bana bir yazarın şu sözünü hatırlattı: “Suç ve Ceza’yı okumamış bir doktorun beni ameliyat etmesini kabul etmiyorum.” Gökçe Özder’in “Holadna” öyküsü şizofrenik dille yazılmış güzel bir öykü, şöyle bitiyor: “seyhan, insan güneş batmadan uyur mu?”. Son olarak Nazmi Cihan Beken’in “Ölümden sonra şiir var mı acaba / Dilin altında ne var” dizelerini alıntılayıp

Hacı Şair’e bol okur, uzun ömür dileyelim.

 

Ücra Sayı:51

Fergun Özelli’nin birinci sayfadan dergiye dahil olan şiirinin adı “B” ve şiirdeki tüm kelimeler “b” harfiyle başlıyor, dergilerde bu tür denemelere pek rastlamıyoruz, yorumu okurlara bırakalım. Rafet Arslan “Sufizm ve Sürrealizm” üst başlıklı yazısının 3.sünü yayımlamış, sıkı bir yazı. Murat Üstübal’ın şiirinin adı “Ilıştırmalı Fuko Makinesi”, tam bir postmodern sanat eseri, başladığı yerde kendini bitiren, bittiği noktada kendini yeniden başlatan bir döngüsellik içeriyor. Şiirin başlangıç dizesi “tabiatın hilesine aykırı”, bitiş dizesi ise “aykırı bir tabiat hilesiydi diyalog.” Şiirin sondizesinde nokta kullanılmasaydı döngü daha görünür olurdu, diye düşünmeden edemedik. Fecri Sadık, Habis’teki eleştiri notlarına Ücra’da devam ediyor, iyi de yapıyor. “Her şey”i “herşey” şeklinde yazan şairlere şöyle sesleniyor: “Bir de, yazdığı dilin kurallarını ‘takmadığını’ söyleyen şairler

var, onlara ne demeli? Dilin kurallarını takmadığını söyleyen nice şair tanıyorum, o dilin kurallarını bilmiyorlar.” Ayşegül Tözeren “Dadaköy”de yaşamaya ve yazmaya devam ediyor. Şöyle bir tespiti var: “Günümüz şiir ve öyküsünde, 2000’li yıllarda yazmaya başlayanlar incelendiğinde, 90’lı yıllarda yazanlara göre, 80 kuşağı ile etkileşimlerinin daha az olduğu, sıçramalı şekilde 50 dönemi ile daha sıkı ilişkili oldukları dikkati çekmektedir.” Tartışılmaya değer… Son olarak Bülent Keçeli, Osman Konuk şiirine dair eleştiriler getiriyor, ilgililere duyuralım.

KitapŞiir

KitapŞiir” bölümünde okuduğumuz kitaplardan/şiir kitaplarından bölümler, dizeler paylaşmaya devam ediyoruz. Özellikle yeni çıkan kitaplara yer vermek istediğimizi belirtmiştik. Bu sayıda da  konuklarımız şairler oluyor: İsmail Aslan ve Emre Öztürk… İki şaire de başarılar diliyoruz.

Sistem Çöktü Misal Çok Yalnızım – İsmail Aslan – 160. Kilometre Yayınları

“Metropollerde aşık olamazdık Hakkari / Kararımız yerinde sanırım”

“Bir kolokyum meclisinde / Kimse intihara yanaşmayınca / Modern çağa peygamber zaten yakışmaz diye belirttim”

“ilk soyadım sorulduğunda / bak burası türkiye dedim”

“Neremi öptüysen orada / Bir köy var uzakta”

“Ellerini farklı kaydet onlar birer barış antlaşması”

“televizyonu kapadılar ve iç savaş bitti”

“Mezarıma yine de yağmurlar yağsın / Yağmurlarla da Allah’a gidilebiliri savunmaktayım.”

 

Kemik Yasası – Emre Öztürk – Ebabil Yayıncılık

“güzelce kur yaparım omzumdaki tozlardan”

“ruhum ette saklanırken, sallanırken bir balık farkında / plasentadan taburcu oldum ilkin”

“terli bir mermi bırakırım baktığım yere / bir elin bildiğini öbürünün bilmediği bir bırakış olur”

“bulut ve denge arasında konuştun ya”

“içindeyiz beceriksiz bir kumbara kalbin / ama kemiktir yasası beklemenin”

“kaç el ateş edildi bilmeden / arşivlerde bulunmam yasaklandı”

“herkes silahına sarınıp oturur kızın kolları neyi sıkıyorsa / ve tatil bitti”

“narenciye üfleyen bacalar için açılıp göğe baktılar”


ZihinEsmesi

1-“alışveriş merkezlerinin çocuk psikolojisi üzerine etkileri” başlıklı bir tez gerekiyor bu dünyaya, belki de vardır…

2-bir kişi facebook’ta yoksa gerçek hayatta da artık yok sayılıyor, peki bunun matrix’ten farkı ne?

3-üzerinde fiyatı yazmayan edebiyat dergileri, lüks restoranların menüleri gibi, her an her şey olabilir.

4-“öbür dünya” derken biraz ötekileştirme yapıyoruz sanki?

5-sigarayı bırakmaya çalışan kişinin muhteşem ironisi: “elektronik sigara sağlığa zararlıymış.”

 

Emre Öztürk – Bir Aralıktı İkibindokuz

Emre Öztürk – Bir Aralıktı İkibindokuz

kapı arasına bırakılan terlik açıkçası
kapatmıyor dünyayı kasılarak
koşarak gelen bir fırtına
abanıp büyük bir hızla, amma da hırsla
en sıkı yerden çarpacak

ve yinelenerek
bütün gece bu takırtılar
uyutmayacak komşularımızı
ancak gelen olursa kapımız
kapımız diyorum komşularımız ne romantik
inceldi böylece çok romantik sakin ol

hem böylece
kimse vurup çıkamayacak kafasına göre
ben bile sen
vurup çıkılmayacaksa zaten
sofradan bile kalkılmaz hışımla
yüzlere yüz kere kapanmaz
dışarıda unuttuklarımız, içerde sıkışıp kalmalarımız
beklemelerimiz olmadan
amma da kapı ha bizim babüsselam

hem turnike değil
çıkarken bölüp bölüp
ıslak mendillere de dağıtmayacak insanları
yahu bomboş kalmayacak bir ev, güneş dahil
sonsuz melekler akan bir nehrin
önüne baraj kurmayacak işte
ölüme ve aşka değil doğrusu
adamı gözünden tanıyan lakin şifreli değil
nizamiye hiç değil.

Emre Öztürk – Dut

Emre Öztürk – Dut

de ki kendi hâlinde bir kelimesin onlar kekeme
ağzındaki misal bir kilidin dilidir
dilidir bir kilidin hem dönüyor durmadan
çok dönüyor durmadan yatağında
uykusuz kalan

hem ağzının tadı kaçıyor uyku
hem kaçıyor kuşlar da avcılardan
hiç hesapta yokken kaçıyor sır
dudak farkına varmadan

hem nedir farkına varmadan
gökten zembille inip de can evinden
yerini beğenmeyen bi çiçek gibi nazlanan
sargıyı çözen

hem buradan itibaren
bir atımlık kan da gidiyor boşa
kısacık bir cümlede tutukluk yapıyor pekala
hem buradan itibaren avcı da
hem tutukluk yapıyor havalanan kuşlar da
de ki duruyor işte dilimin ucunda

sıkışıp kalmış bir mühür
hem arta kalan bir şey var
hem canını acıtan bir bumerang
ne kadar dar.

Emre Öztürk – Hiç Tatlı

Emre Öztürk – Hiç Tatlı

yakışmıyordu bana azınlık
yürüyen bir merdiven gibi hep içime doğruyken sen
hepsi bu.
ey sıkınca elleri kumru olanlar
hepsi bu
gül ve bülbül ve avantajla atılmış bir adımın sonu
her denemede infilak eden bir laboratuvar
ve hâliyle aramıza giren bütün halüsinasyonlar
seninle
kutsal bir müesseseden aldığımız serial lisans sonucu.

zira
seferber olup da seninle
kuşlayarak başımı koyacağım kanepede
sadece tatlı bir timsahın önüne
hepsi bu
sen hariç çokTürkçe bir mürebbiyenin koynunu mu
yoksa bir asansör içerisinde

hayatımı akşama çevirecek
kulaklarımda kan getirecek o nutuktu
bir yanlış anlaşılmaydı zira
her şeyden sonra
gözünün altına kaçırdığını
üzerine sıçratacak kadar hızlı
geçiyordu.
evinden çıkıp
ilk alışveriş merkezine giderken
zira şimdi
karşı evden dahil
her yönden hep içime doğru
yürüyen merdiven meymenetiyle hepsi.
hakkaten hepsi bu
ey sıkınca elleri kumru olanlar
hepsi bu
gül ve bülbül ve avantajla atılmış bir adımın sonu
yerel bir miraca doğru

Emre Öztürk – Olakılındık Her Hicrete

Emre Öztürk – Olakılındık Her Hicrete

bir kartopu gibi sıkı tutuyorum seni içimde
gel düşüp çığ olalım
denizler kaynatılırken odamız su almaya başlamışken
kuşlar kara günlerini savuştururken bi ofisin üzerinde
geçerek chevroletin homurdayarak
navigasyon mezarlarında zikreden silecekleriyle
ve
ev
kapısı turnikeleşmiş bir ev görünce ben
sayaca benzeyen bir okul
kumandada gözyaşlarını unutulmuş pilin
rahmine beton dökülmüş su armatürlü
parfümeriyle evcilleşirken biri
can yeleği ararım etraftan elimde top top kar

atıp kendimi derin dondurucuya
bir koku gibi uyutuyorum seni içimde
düşmeyi göze alamayan bir dağ taşı gibi
üzerinde sıcak su torbasıyla
çayımız sade olsun veya orta

bir saltanat, bir bıçak görünce ben
bir masat olduğun gelir aklıma
yaralarına söz geçiremeyen bir çakı olarak
saklandığım kendimden açılıp sarılsam saa
keskin bir şekilde sıyrılıp hehey diyerek
keşke fildişinden, boynuzdan sapım olsa
protez olsa bile ellerin

tekkanat yüksekliğinde tutuyorum içimde
iki tekkanat birbirine sarılırsa uçar delice
pencerelerin hep dış tarafında
pet şişede büyürken biber
pantolonuna atlayıp kalbi otopark bir dev arsanın
devasanın olakılındık her hicrete
var mısın ‘hatalıysam…’ yazsın ceketin arkasında
ve varsın uyuyakalalım yolda