Etiket: Enkaz

Muhammet Manap – Enkaz

 

Muhammet Manap – Enkaz

Belliydi, birazdan deprem olacaktı; annemin gözlerinde enkazlara sövmeler başlayacaktı! Çok sıkılmıştım. Oysa en sevdiğim dersteydim. Edip Cansever’i anlatıyordu hoca. Onun şiirlerindeki kadınları, aşkları, içkileri, karmaşayı… Şâiri tanıdıkça onda kendimi buluyordum; hayatın gerçeklerinden kaçıp kendimi arıyordum. Buluyordum… Arıyordum… Aradıkça buluyor ve buldukça da paragrafları arasında bütünlüğü olmayan bol küfürlü öyküler yazıyordum. Her öykümde bir kadın vardı. Bir kadın ki gözlerine sürme çekmiş, dudaklarını pembeleştirmiş, yanaklarının en güzel kısımlarını allaştırmış… Bir kadın yazıyordum, hayâli bir kadın… Saçlarında şehvetin kokusu!

Hoca Cansever’i anlatıyordu. Anlatmıştı. Ve “Yoklama kâğıdını getir Özlem, yarın kaldığımız yerden devam ederiz.” demişti. Derse yarın devam edecektik. Ama…

Ama deprem olacaktı, annemin gözlerinde enkazlara sövmeler başlayacaktı!

Yolculuk başlayacaktı. Ülkemin o en soğuk, o en karanlık, o en çileli şehrinin -Karaman’ın- en ücra köşesindeki evime gidecektim. Perşembe pazarını geçecektim. Dostlar Kıraathanesi’ndeki dertli insanların sigara dumanlarını görecektim. Belki özenip ben de sigara içecektim.

Belediye otobüsüne bindim. Perşembe pazarını geçtim. Dostlar Kıraathanesi’nden yükselen sigara dumanlarını ruhumla bütünleştirmek istercesine iç çektim. İçime dertleri çektim. Bir of çektim. Hafize’ye küfrettim. Hafize’nin doğum günümde hediye ettiği saatime baktım. Akşam ezanına yirmi dakika vardı…

Nihayet evime varabilmiştim. Yemek yiyecek, çay içecek, Osmanlı Türkçesi’nden birkaç parça çevirecek, biraz da düşünecek, biraz da sigara içecek, telefonuma cevap verirse Ali’yle konuşacak, Tuğçe’ye e-mail atacak; ardından Dürdane’yi arayıp doğum gününü kutlayacak, Top Selim’i görebilirsem onun konuşmalarıyla dalga geçecek, annemi özleyecek, özleyecek, özleyecektim. Özledim de. Sanki annemi yıllarca görmüyormuşum gibi özledim.

Ve bu hayatta benim için sanki sadece annem vardı.

Annemi düşünürken kanepenin üzerinde, birden soluğum kesilmeye, gözlerim kısılmaya başladı. Ve artık soluk almıyor, hiçbir şey görmüyor ve düşünemiyordum yıllarca düşündüklerimi. Azrail’in böyle ansızın geleceğini hiç tahmin etmezdim!

Anneme bir telefon gelecekti, evimizde deprem olacaktı ve babam enkazlara dalan annemin gözlerine bakacaktı! Duvarlara resimlerim asılacaktı. Banu’nun gözlerinden yaşlar akacaktı. Belki üç-beş hayırsever hatim indirecekti. Düşünmemin yasaklandığı, gözlerimin kapandığı günün perşembe olmasından dolayı bana “cennetlik” damgası yapıştırılacaktı. Ruken halam, gramer kurallarına aykırı şiirlerimi anlamaya çalışacaktı. Karaman’dakiler “Paramızı vermeden öldü âdi!” deyip bir Fatiha bile okumayacaktı! Mesut “Kardeşim!” deyip ağlayacaktı. Ağabeyim askerdi. Askerdeydi. Belki bu yüzden çok geç duyacaktı. Muğla’dakilerin çoğu haklarını helal edeceklerdi! Allah şahittir ki Tuğçe yıllarca kendine gelemeyecekti. Dürdane, “Yağmur Kaçağı”nı mermerimin üzerinde hıçkıra hıçkıra okuyacaktı! Eminim ki Enes, benim için “Pisliğin biriydi. İyi ki geberdi.” diyecekti!

Oysa çok fazla hayâlim vardı benim. Yazar olacaktım. Konferanslara gidecektim. İmza günlerinde kitaplarımı imzalayacaktım. Zengin olup Bodrum’dan bir yazlık satın alacaktım. Profesörümün derste anlattığı “bohem”lere benzeyecektim. Bir çelişkinin ortasına düşecek ve karamsar romanlar yazacaktım. İlk kitabımın ön sözünü o koca adama -babama- yazdıracaktım. Kitabımı babama ithaf edecektim. Babamı yazacaktım bir başka deyişle. Romanlarda Hafize’yi kötüleyecektim ve Sude’yi övecektim! Olmadı!

Gözlerim çoktan kısılmıştı. Düşünmem, nefes almam yasaktı! İki metre yukarıda babam saçlarımı okşuyor. Ağlamıyor, ayaklarımın ucuna doğru yöneliyor. Onu görebiliyorum. Bordo gömleğini giymiş, biraz da yaşlanmış. Nedendir bilinmez ama “Tevbe Sûresi”ni okuyor. Ağlamaya başladı. Ve o ağladıkça bahçemdeki zambaklar bana gülümsüyor…