Etiket: Ertuğrul Rast

Mektep Konuşmaları – 1

MEKTEP KONUŞMALARI

“Sanat” hayatımızda nereye denk düşer, “Din” ile ilişkisi nedir?

Ertuğrul RAST: Malumdur ki, Tevrat’ın ‘Yaratı­lış Bölümü’ trajedi ile başlar. Âdem ile Havva’nın yasak meyveden yemesi üzerine, insanlık ‘Aden Bahçesi’nden kovulmuştur. Tanrı şöyle demiş­tir Âdem’e: “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacak­sın.” İnsanoğlu bu lanet üzerine trajedisiyle bir­likte dünyadadır artık, ta ki toprağa dönünce­ye dek. Şimdi buradan Kafka’nın ‘Dönüşüm’üne geçelim: “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düş­lerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu…” diye başlı­yor ‘Dönüşüm’. Ben ciddi bir bağ görüyorum Tevrat’ın ‘Yaratılış Bölümü’yle ‘Dönüşüm’ arasın­da. Kafka inancını tam olarak yansıtıyor, Gregor Samsa’nın sabah uyandığındaki hâlinde müthiş bir çıkmazı, trajediyi, böceklik durumunu (evcil ve yabanıl hayvanlık) ve uyanışıyla birlikte ken­dini ‘Aden Bahçesi’nin ötesinde bulmasını an­latıyor. Öte yandan “trajedi” yoktur bizde diyor Ömer Lekesiz. İslam’a inanan birçok yazarın Kaf­kaesk öyküler, romanlar yazdığını biliyoruz, oysa Allah yarattığı için güzeldir her şey ve biz asla yalnız değilizdir, çünkü Allah bize şah damarı­mızdan daha yakındır, İslam inancı böyle diyor. Yani İslam’a inanan bir yazar veya öykücü Kaf­kaesk bir bunalımı, trajediyi yazdığında bu du­rumda yazar için “inancını bir başka tarafa koyu­yor ve öyle yazıyor” mu demeliyiz?

Abdullah KASAY: Ben inancın sadece trajedi husule gelince değil, herhangi epistemik bir du­rum karşısında da kolayca bir kenara bırakabi­leceğini iddia ediyorum. Sanatın dinle ilişkisi­ni yorumlarken öncelikle inanç ve iman ilişkisi­ne, bundan ziyade farkına bakmamız gerekiyor. Nurettin Topçu’ya göre: “iman, tek başına ru­hun alanını işgal etmek üzere, bütün diğerleri­ni bastırarak veya az-çok onları gözden düşüre­rek gelişen bir inançtır”. Buradan hareketle; ima­nı, kalbi iç dünyada oluşan bir seziş, bir kavrayış olarak tanımlarsak denebilir ki iman, insana dı­şardan yüklenen bilgilerin kabulünün ötesinde bir süreçtir. Yani teslimiyettir. İnanç ise ilk ve ba­sit anlamı ile bir düşünceye bağlı olmaktır. Ak­lın ürettiğini akıl ile yorumlayıştır. Aklın ürettiği­ni akıl ile yorumlayan Yunanlılar, ilk tiyatroların­da trajedi ve komedi sergilemişlerdir. Bu ironik bir ifade olsa da kendi adıma; buna geçerli bir sebep olarak trajedilerde içeriğin, insanın Tanrı ile çatışmasından beslenmesini gösterebilirim. İslam geleneğine bakacak olursak eğer sana­tın, güzelliği yansıtış biçimi olarak ortaya çıktığı­nı görürüz. Bu güzellik ekseriyetle maddi ve ma­nevi olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Maddi güzelli­ği, örneğin İmâm-ı Gazâli gibi İslam düşünürleri, antikite filozoflarından farklı olarak insan bede­ni ile sınırlamamış, daha geniş bir çerçevede bü­tün varlık alanını kapsayarak yorumlamışlardır. Nitekim bunun karşılığı olarak da eşyada gözle­nen güzelliği, Allah’ın esmâ ve sıfatlarının (ma­nevi güzelliğin) tecellisi ile irtibatlandırmışlardır. Burada ben estetik-etik-tevhid üçgeni içerisinde yorumlamak istiyorum biraz sanatı. Bu nedenle sanatın işlevinin sadece estetik bir haz uyandır­mak değil, etik bir haz da ortaya çıkarmak oldu­ğuna inanıyorum. Manevî güzellik olan etik haz da, ruhumuzun kötü duygu ve düşüncelerden arındırılmasına yani katharsis’e hizmet edecek­tir. Tabi bir şeyi vurgulamam gerekirse; burada­ki etik, Aristotelyen etiğe karşılık gelmemekte­dir. Bunu, tenzîlî (vahiy) ve tekvînî ayetler çerçe­vesinde yorumlamak istiyorum biraz da. Vahyin anlaşılması, yani hayatımızda yer edinebilmesi için tenzîlî ayetin karşılığı olan tecellilerin de id­raki gerekmektedir. Tekvinî ayetin özü ve özeti ise; Kalem Suresi 4. ayette Allah tarafından “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” kelamı ile nite­lenen, Hz. Peygamber’dir. Aynı zamanda bu te­celliler, Allah’ın yaratma sanatının tezahürü olan kâinat ve içindekilerdir de. Allah’ın yaratma sa­natının ürünü olan insan da, sanat üretirken bu daire içerisinde yer edinmelidir. Başa dönecek olursak Kafkaesk bir bunalımı, trajediyi yazan bir yazar bence sadece yazma eylemi içerisinde bulunacaktır. Çünkü gerçek manada sanat naza­riyesi ile değerlendirirsek bu eylem güdük kala­caktır. O zaman hakikaten iman etmiş biri, inan­cını (yaptığını düşündüğü sanat için) bir kena­ra koyar mı?

Ömer KORKMAZ: Sanat herkesin hayatında aynı yere mi denk düşüyor? Estetik arayış içinde olan ve bizatihi sanat kaygısı taşıyan insanlar ile muhal farz bir politikacının, belediye işçisinin, memurun hayatında sanat aynı yerde mi duru­yor? Sanat herkes için aynı şeyi ifade etmeye­ceği gibi, herkesin hayatında da aynı yere denk düşmüyor ve aynı yoğunlukta yer almıyor. (An­cak herkesin tatmin edilmesi gereken bir estetik duygusunun olduğunu da söylemek gerek. İleride bu konuya da temas edebiliriz.)Benim hayatım­da denk düştüğü yerden sanat ise; dünyayı an­lamlandırma, yorumlama ve değiştirme gaye­siyle var. Sanat ile insanlık hazinesine ulaşılabilir, bir cevher olan “insanlık” gün yüzüne çıkarılabi­lir. Bu düşünceden hareketle sanat, şekle bürü­nerek hareket kabiliyeti kazanıyor ve yürüyen, konuşan, düşünen bir şey hâline geliyor. Eser­de tebliğe yönelmiş bir derviş oluyor. (Derviş ki, abasından bellidir! Onu konuşturmasını bilene sır­rın anahtarını vermeye muktedirdir.)

Burada “tebliğe yönelmek” deyince sorunun ikin­ci kısmına da giriş yapmış oluyoruz. Sanatın din ile bağlantısı; gayriihtiyari bir bağlantıdır. Şöy­le veya böyle, şu veya bu sanat sahasının icracısı konumundaki kişi, dininin veya dinsizliğinin öğ­retileri/öğretisizliği dairesinde sanat yapıyordur.

Şayet sanatçı dininin vaaz ettiğinden uzaklaştı­ğında içinde bir burkulmayı yaşıyor ise din dai­resinden bağışık sayılmaz. Ancak zaafiyet göste­riyordur. Zaafiyet ise onu inançsızlar dairesinde ele alamaya imkan vermez. Yani bir Müslümanın Kafka benzeri bunalımları vardır ve bunları yazı­yordur -ya da başka şeyler- bu onu dinsiz mi kı­lar? – Kuşkusuz kılmaz. (Özdenören’i Zarifoğlu’nu hatırlayalım) Burada dinin vaaz ettiklerini bile­rek ve isteyerek, salt sanat gayesiyle öteleyen, görmeyen veya reddeden kimsenin hâli de ay­rıca konuşulmalıdır. Hiçbir din dairesi kendisini inkar eden birini mensup kabul etmez. İnceliğe dikkat edelim “içinde bir sızı duyarak yapmak” ve “bilerek-isteyerek terk etmekten” bahsettik. (Bu bahis çok genişletilebilir ancak burada sınır­landırmak durumundayız.)

Gelelim bizce sanat din ilişkisine. Bizce ilişki de­ğil bir ayrılmazlık var. Dininin naslarına sıkı sı­kıya bağlı kimsenin, din/sanat ayrımı yoktur. O her hâl ve şartta dinini yaşıyordur. Yazıp çizme­sinde, oynayıp gülmesinde, su içmesinde, yürü­mesinde… Dünya ahiretin tarlasıdır ve bir takım hareketleri sanattır diyerek bu tarlaya ekilme­miş kabul edemez. Bir Müslümanın hayata ba­kışı böyledir. Şu hâlde bir Müslüman olarak be­nim söyleyeceğim şey tam da budur. “Din ile sa­nat ilişkisi gayriihtiyaridir.”

Ertuğrul RAST 2: Kişinin dinsiz diye nitelenme­si değil elbette meselemiz ve hatta haddimiz de değil. Şer’i hükümlere direkt kastı olmadığı sü­rece kişi dinden çıkmayacaktır, bize bildirilen budur. Meselemiz şairin ya da yazarın şiirini, ya­zısını üretirken inancını merkez olarak ele alıp almadığıdır. Yoğun bir bilinçsizlik devrini yaşa­maktayız, şiirini bir uyandırma -slogan değil- bi­çimi olarak kullanabilecekken İslam’a inanan sa­natçı, inançlarını bir yana bıraktığında, başka bir medeniyetten çıkmışçasına şiiri uyutma işle­vi görmektedir. Kendi adıma risk alarak, söz bize düştüyse, kendi çelişkilerimi de konunun içine dâhil ederek “Sırat-ı Müstakim”den bahsetmek istiyorum. Kur’an-ı Kerim’de “Göklerde ve yer­de olan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yolu” ve “Peygamberlerin, Sıddıkların, Şehitle­rin ve Salihlerin yolu” olarak açıklanıyor bu yol. Şimdi intihardan imrenilecek bir şeymiş gibi bahseden, yoğun bir bunalımı, buhranı, yalnızlı­ğı (şah damarından daha yakın olma durumunu bir yana koyarak) hiç sonu yokmuş gibi bize su­nan veya pornografik unsurlar içeren bir metin, sırat-ı müstakim üzere midir? Genelde buna iti­raz şu şekilde olacaktır: “Hayattaki her şey sana­ta dâhildir.” Elbette bu sorum önce kendime ve kendini İslam inancı içinde gören sanatçılaradır. Kendime “hayattaki her şey sanata dâhildir”in arkasına sığınmayı bırakmayı önermekteyim, çünkü “Sanatçının tükürdüğü her şey sanattır” diyen Kurt Schwitters’a karşı çıkıyorum. Hayat­ta olan her şeyi olduğu gibi yazmak, anlatmak eğer uygun olsaydı, İslam sanatı neden pers­pektifi bırakıp gerçekliği başka bir şekilde ele al­mayı seçti minyatürde? Ya da “hat” neden so­yut sanattı, yani olduğu gibi değildi? Lütfi Ber­gen, Erdem Bayazıt ve İsmail Kılıçarslan şiirine dair eleştiriler getirmişti B Planı dergisinin 3. sa­yısında. Çeşitli alıntılar yaparak şairlerin “okuyu­cuyu ölüme sürdüğünü” iddia etmişti ve “Bura­daki ölümden kastettiğim şey, bu metinlerdeki öz’ün İslam’ın yaşanamazlığı imasını taşımasıyla ilintilidir. Her iki şairin de metin olarak sürdüğü şiirlerin ana vurgusu, modern toplumun getir­diği sıkıntıları aşmanın çaresinin bedenen veya ruhen ölmekten başka bir seçenek bırakmadı­ğıdır. Bu dinin asırlardan beri hasen/hüsna bir dünya kurduğunu, insanlığa ihsan için geldiği­ni biliyoruz. Buna uygun bir dil üretmemiz gere­kiyor ama üretemiyoruz. Eleştiri geleneği kura­mıyoruz. O hâlde biz ne yapıyoruz?” diyerek sö­zünü bitirmişti. Son olarak konu ile ciddi bir ilgi­si olduğunu düşündüğüm için bir şey daha ek­lemek istiyorum. İslamcı edebiyatçıların yan­lış anladığı bir nokta var, sırat-ı müstakim üze­re olmayı sadece pornografik unsurlardan bah­setmemek olarak algılıyorlar, (sanki bir buhranı, bunalımı sonsuzmuşçasına aktarmak doğru bir şeymiş gibi) bu, yanlış bir ahlak bilincinin harika bir örneğidir. Benim sözlerim burada bitiyor.

Abdullah KASAY 2: Ömer’in ve senin söyledik­lerinde mutlak suretle katıldığım noktalar var Ertuğrul. İtiraz ettiklerim de. Fakat bunları yo­rumlamadan önce, yine senin sözlerinin bende çağrıştırdıkları ile başlamak istiyorum. R. Mur­ray Schafer’in, elektronikte yaşanan teknolojik gelişmeler neticesinde ses’in yapay olarak üre­tilebilir ve kontrol edilebilir hâle gelmesi ile sö­mürgecilik ve sömürgeci zihin dünyası ile bire­bir bağlantı kurduğunu okumuştum. Sesin yeni­den üretilmesi ve parçalanması neticesinde bu durumun insanları şizofreniye ittiğini iddia edi­yor Schafer. Bu tespiti önemli görüyorum. Bu şimdilik kenarda dursun. Lütfi Bergen demişken yine eski Yunan’a dönelim. Grek zihninin üret­tiği heykelleri karşımıza dizelim. Ne görüyoruz bu heykellere bakınca? Pornografi. Başka? Ben Tanrı’dan kopan, Tanrı ile kavga eden bunun ne­ticesinde de Tanrı’yı öldüren zihnin, onun yerine kusursuz formda yaratmaya çalıştığı insan’ı koy­duğunu görüyorum. Heykellerin üretim niteli­ği tam da buna karşılık gelmektedir. Yetersiz ge­len Tanrı’yı öldürüp yerine kusursuz insan formu koymaktır. Peki, geldiğimiz noktada ne oldu? Kusursuz insan formu da öldü. İnsanlık ve ha­yat öldü. Sistem çöktü. İşte “asıl trajedi” budur. Yine komik ve ironik şekilde “Eski Yunan” bunu da göremedi. Onlar adına bir kez daha trajedi… Modernliğin yıkımları karşısında, bence bede­nen ve ruhen ölümü koymuyor şu an insan gün­demine. Bunu daha üst perdeye taşıyıp “ölümü öldürmeye çalışıyor”. Bu noktada Ömer’in de­dikleri önemli: “sanat ile insanlık hazinesine tek­rar ulaşılabilir”. Fakat gayriihtiyari bir ilişki tebliğ görevini yerine getirir mi onu düşünmemiz ge­rekiyor. Çünkü sürgit bir yıkımdan bahsediyo­ruz. Bu nedenle sanat-din ilişkisinde vites yük­seltmemiz gerekiyor. Meselemiz şairin veyahut yazarın şiirini, yazısını üretirken inancını merke­ze alıp almaması ise bu noktada Schafer’in de­dikleri önemli. Yapay üretim niteliği taşıyan, öz­süz, kalbî değil zihnî olarak peydahlanan çoğu şey yıkıma yol açacaktır. Bunu açmam gerekir­se eğer: İslam sanatında birinci öncelik her za­man “ahenk” üzere olmuş, sanat bir şeyi anlat­ma ve ifade etme hüviyetinde gelişmiştir. İfade tarzının ahengi kadar, o ifade tarzından neşet eden parçalar da ahenkli olmuştur. Halılar, ki­limler, mezar taşları vb. eserlerde gördüğümüz minimal incelikler hesap ürünü değil, iptidai bil­gi ve kadim kültürün eseridir. Ahengi bozarsak, şizofreni pompalarız. Akıl çağı, anlamsızlaşma çağını doğurmuştur. Her şeyin gözlenebilir ve hesaplanabilir olduğu düşünülen bu çağda, sa­natın hayatımızdaki anlamı Yusuf Kaplan’ın ifa­desi ile “ümmîleşerek” yerini bulacaktır. Bunun üzerine de düşünmemiz gerekiyor. Ve son ola­rak “ölümün bile öldürülmeye çalışıldığı bu çağ­da” ihtiyacımız olan tek şey ölümü sıkça hatırla­maktır. Hayat ve sanat o zaman yeniden hayat üretir, insan yaşatır. Ahenk ve estetik gerçek ko­numunu bulur.

Ömer KORKMAZ 2: Gayriihtiyari bir ilişki teb­liğ görevini yerine getirebilir mi sorusuna ya­nıt vererek başlayalım. Evet getirir. Burada “gay­riihtiyarilik” ile bir çeşit imkânsızlığa işaret edi­yor. İlgili dinin dairesi öylesine sağlamdır ki kişi­nin onu aşarak çıkması, dininin yasak ettiği bir­takım fiillerle örülü bir ürün ortaya koyması ihti­mali yoktur ya da olması gereken budur. Sanatçı bu daireden çıkıyorsa bu en hafif ifadesiyle za­aftır. Yani Abdullah senin deyiminle güdük bir sanat faaliyetidir.

Şimdi, sanat din ilişkisine gelince; bugün sa­natsal verimler olarak baktığımız resim, heykel, yapı, şiir ve halkın belleğinde yaşayan söylence­lerin üretim aşamasında, ilk insan toplulukların­dan itibaren dinin itici güç olduğu, bütün sanat­sal faaliyetlerin evvela dinsel doyuma ulaşma amacıyla oluşturulduğunu biliyoruz.

Buradan hareketle, gelişerek(!) günümüze ulaş­mış insanlığın; modern çağın dinden bağışık alanlar ve dinden uzak nesiller yaratma çaba­sı da göz önündeyken (ya da dini şiddetle tah­rip etmesi ) ve bunu büyük oranda başarmış­ken, sanatsal verimlerin de dinden uzaklaşı­yor olmasına şaşmamalı. “Farklı ol!” söylemleriy­le benlikleri beslenen ve tüketimi çeşitlendiri­len insanlık, ilahi olanın değil gününe belki anı­na keyif malzemesi olanın peşine takılmış du­rumda. Dini değerlerin yerine yüzlerce alaka­nın yerleştirildiği, istikametini tayin kabiliyetin­den mahrum olarak “insanın insan için ürettiği sistemlerin yönlendirmesiyle” yaşanılan bir ça­ğın içinden yetişerek, yine bu çağın insanına hi­tap eden sanatçının faaliyetlerinden ne bekle­yebiliriz? Sanatçı ve eseri ve onu talep eden ke­simin bugün dinden uzaklaşmış olduğunu, dinî değerler içerisinde yaşadığını düşünenlerin de bu duruma “sanat” gayesiyle uyduğunu görü­yoruz. Yani algıları yönlendirilmiş insan yığınla­rının içerisinde kalan sanatçı kitleyle birlikte sü­rükleniyor. (Yukarıda söylediklerimizle çelişki gö­rülebilir ancak, sanat gayesiyle buna uyan kimse zaaf göstermiş oluyor demiştik.)

Peki, durum İslam dünyasında nasıl tezahür edi­yor? Günümüzde yukarıda bahsettiğiniz gibi sa­natın tüm yönlerinde Müslüman sanatçının di­ninden neredeyse bağışık ürünlere imza attığı­nı görebiliyoruz.

Gelenekte ise sanatın amacı/işlevi benim göre­bildiğim kadarıyla;

*Resimde derinliğin reddi, hatta ve mimaride kullanılan geometrik ölçüler, musikide usul ve makamlar, şiirde soyutlama ile görünen üretim biçimi ile Allah’ın emirlerine muhalif hareket et­meden dünya üzerinde bir eser bırakma gayre­tidir. (Bırakılan bu eser hayra yol açıcı mahiyette olmalıdır ki “kim hayra bir yol açarsa arkasından gelecek olanların sevabı da kendisine ayrıca veri­lecektir” mealindeki müjdeye mazhar olunsun.)

*Niyazi Mısri’ye; “Âdeme eşyada esma görünür” dedirten, eşyanın suretinden aksedenle oyalan­ma değil özüne dokunarak onda ilahi bir teza­hürü fark edip bunun neşvesiyle aşk tazeleyen ve bu aşkı eseriyle tamamen ifşa edemeyecek olsa da sezdirmeye çalışan tasavvufi algıdır.

*Mevlana’ya büyük eseri Mesnevi-i Manevide 1221 beyitte ayet ve 745 beyitte hadise yer ver­diren öğretme/bildirme gayretidir. Yani iyiliğe sevk kötülükten men etmek arzusudur.

*Yine gelenek ümitsizliği kabul etmez ve her za­man bir çıkış yolu, bir ışık gösterir. Bu durumun en basit örneği olarak bir asa ile çöller aşan, bir post ile dünya gezen, bir dev yardımıyla cadılar yenen masal kahramanlarını gösterebiliriz. Yani sizin yukarıda onlarca kez söylediğiniz trajedi kavramını baştan öldürmek ve insanları ümide sevk etmektir.

*Tüm bunları yaparken edebi gözetmek, ilahi rı­zayı aramak, nefsi terbiye etmek ve yalnız söz ile değil bütün hareketleri ile özümseyerek üret­mektir.

Dünyanın son durağında dahi sonsuz olanı tes­pih etmek için mezar taşlarına Hüvel Baki (Baki Olan Allah’tır.) yazdıran bir geleneğin çocukla­rı olarak bugün biz ne yapmalıyız? Şunları söyle­mek mümkün:

Bugün kendisinin ve eşyanın özüne ulaşamaya­cak şekilde alakaları çoğaltılmış insanlık namı­na bir yol gösterici olamıyorsa, ürettiklerimizin hiçbir manası yoktur. Öncelikle ürünlerimizin bir mesajı taşıması gerekiyor yoksa sanat adı altın­da yapılan ürünler alakaları çoğaltmaktan öteye geçemeyecektir.

Mevlana hazretleri, “biz pergel gibiyiz bir ayağı­mız şeriatta sağlamca durur, öteki ayağımız yet­miş iki milleti dolaşır” der. Bizler de önce ayağı­mızı sağlam basmalı, sonra ulaşabileceğimiz her insana ulaşmak gayretinde olmalıyız. (Örneğin kullandığımız dil, herkese hitap edecek şekilde olmalı!) Şu hâlde üretilen sanat eserinin doygun olması ve hayra yönelmesi gerekir. Doygun ola­cak çünkü herkese ulaşmak için yaptığınız şey yapılanların en iyileri arasında olmalı, hayra yö­nelecek ki şeriata uysun.

Yaptığımız her işte ilahi rızayı gözetmeli, küfür ve küfre meyil ettirecek şeylerden sakınmalıyız. Bunalım yazılabilir ancak ulaştığı yer tatmin edi­ci bir yer olmalıdır. Dinin net olarak yasakladığı şeyleri ise yazmaktan kaçınmalıyız.

Çatışma ile kendini ortaya çıkarmayı marifet bil­meyecek, sükût ile Hakkın hakkımızda vereceği hükmün dünya halkının bir araya gelerek vere­ceği hükümden üstün olduğunu bilmeliyiz.

Ve son olarak en mühim hadise. İşte bu hadise­nin yokluğu yalnız bütün eserleri/mizi değil, bir bütün olarak insanlığımızı hayatımızı noksan bı­rakacaktır. Bu hadise de muhakkak Aşk’tır. On­suz hiç bir şey olmaya imkan yoktur. Zahiren bir şeyler mümkün gibi görünüyor olsa da as­len yoktur. Bizim bakmamız aşkla olmalı, işitme­miz aşkla, düşünmemiz aşkla, yazmamız aşk­la, ibadetlerimiz aşkla olmalıdır. Nihayet aşktan hâli hiç bir hâl düşünülemez. Kaybettiğimiz her ne idiyse dünyada, bize onu bulduracak tek şey aşktır. Umulur ki şu yazdıklarımız dahi aşkın te­zahürleri, arayışın nişaneleri olsun.

Emily Dickinson – Geçen Yıl Bu Zamanlardı, Ben Ölmüştüm

Emily Dickinson – Geçen Yıl Bu Zamanlardı, Ben Ölmüştüm
Çeviri: Ertuğrul Rast

geçen yıl bu zamanlardı, ben ölmüştüm
biliyordum, tahılların sesini duymuştum
tarlalar taşıyordu beni
üstünde püskülleri vardı

düşünüyordum, acaba sarı nasıl bir şeydi
richard değirmene gittiğinde
ardından ben de gitmek istediğimde
bir şeyler durdurmuştu beni

düşünüyordum, kırmızı elmalar nasıl yarılıyordu
anızlar arasında
el arabaları, balkabaklarıyla dolmak için
tarlaların etrafında dolanırken

merak ediyordum beni kim özlerdi

şükran günü kapımızı çaldı ardından
babam tabakları arttırsaydı sofrada
keşke dedim, daha doğru bir hesap yapsaydı

noel şarkısı bulanıklaşırdı
çoraplarım çok daha yükseklerdeydi
herhangi bir noel baba’nın ulaşamayacağı kadar
bu benim yükseltimdi

bu durum, ciğerimi delmişti
neden sonra, diğer yolu düşündüm
şimdi olduğu gibi, ne müthiş yıldı onlar için
keşke dedim bana da uğrasaydı.

Emily Elizabeth Dickinson (10 Aralık 1830 – 15 Mayıs 1886) ABD’li kadın şair.
Kapandığı odasında kendisini yazmaya vermiştir. İlk mektupları ve kendisiyle ilgili betimlemeleri, canlı bir ruha sahip çekici bir kızı yansıtmaktadır. Dış dünyayla olan ilişkisi ve deneyimleri sınırlı olsa da, yazılarında yaratıcı ve imge gücü yüksek bir edebiyatçıdır.
Yaşarken yalnızca yedi şiiri basılmıştır.
1886’daki ölümünden sonra odasına giren kızkardeşi, odasında ondan kalan 1.800 kadar şiir bulmuştur. Ölümünden sonraki dört yılda, yani1890’a değin, şiirlerinin neredeyse tamamı yayımlanmıştır.
1920’lerde ise, ABD’deki en çok sevilen şairlerden biri olmuş ve ünü bugüne değin sürmüştür.

Ertuğrul Rast – Devletle Kurulan Üç Bağ

Ertuğrul Rast – Devletle Kurulan Üç Bağ

I
sınırlardan birinde ölseydin
davranışların devleti okumak adına
daha çok şey ifade edecekti, yenilenecekti
bedenin yenilense dahi
sen en güzel ağzınla ölecektin
ölümden gördün öncesini
son yirmi yılını dünyanın
önce yazı vardı, yazının yanına resim eklendi
yazının kayboluşunu ve resmin
adım adım öne çıkışını izledin
sonra noktalar bekledin
toprağın hayatından çıkışını imleyen
kil tabletleri unutturan noktalar
kendini biraz böyle hatırla.

II
ancak insan kendini gelecekte hatırlıyor
boşluksuz kalınca kağıt oluyor
kağıdın devletteki yerine bakıyorsun
ince bir şey senin üzerinde duruyor
edebiyat tarihine kalma hırsın
sana kendini unutturuyor
herhangi bir binanın
herhangi bir katında.

III
devletle ilgin yoktu
bir kargadan öğrenen ölüm karşısında
ne yapacağını, sen de onlardandın.

Hakan Şarkdemir ile… (Hazırlayan: Ertuğrul Rast)

Hakan Şarkdemir ile…
Şiirden Poetikaya
Hazırlayan: Ertuğrul Rast

Bir şairin kaderi, gerçek anlamda bir şairin kaderi, milletinin kaderiyle çakışıktır diye düşünebiliriz. En azından klâsik ve modern şair için bunu söyleyebiliriz.

Bir şair ömrü boyunca yaşadığı yerde büyük değişikliklere ön ayak olabilir mi ya da bir şairin ömrü neye yeter?

Bir şairin kaderi, gerçek anlamda bir şairin kaderi, milletinin kaderiyle çakışıktır diye düşünebiliriz. En azından klâsik ve modern şair için bunu söyleyebiliriz. Orhan Veli üzerine yaptığım konuşmada “her şair tarihî bir şahsiyettir” şeklinde “beylik bir laf” ettim. Bu sözün mevcut akıl yürütmelerimizle değil, ancak felsefi bir düşünüm yoluyla anlaşılabileceğini söyledim. Bunu ölçmekte, şairin hayatına dair birtakım belgelerin yetersiz kaldığını, onun şiire yaptığı katkının ve kültür – düşünce hayatına etkisinin birlikte düşünülmesi gerektiğini belirttim. Orhan Veli, tarihin beğenerek andığı insanı, bir geleneği, dolayısıyla mevcut algılar dizgesini yıkmakla bağdaştırıyordu. Bu da zaten modernliğin “ethos”uydu. Yıkılanın yerine daha iyisini inşa etmedikçe yıkmanın tek başına müspet bir anlamının olduğunu pek düşünemesek de, tarihin beğenisiyle insanların beğenisi arasında varsayımsal bir bağın mevcudiyetinden söz edebiliriz.

Osman Özbahçe “şairin başladığı yere döndüğünü, döneceğini” söylüyor. Sizin için geçerli mi bu durum?

Bir anlamda geçerli olduğunu söyleyebilirim. Şiirle uğraşmaya başladığım ilk dönemde şiirin bir söz sanatı olmakla kayıtlı olmadığını düşünüyordum. Mevcut şiirin, her ne kadar yoz verimleri olsa da, postmodern bir karakteri olduğunu görüyordum. Zamanla modern şiir anlayışına bağlanmanın bir gereklilik olduğuna inandım. Bugünse modern şiirin, hatta bir söz sanatı olarak bütün bir şiir tarihinin sonuna erdiğimize inanıyorum.

Sizin de poetik kitabınızda geçen ve çok sık kullandığımız “iyi şiir” kavramı üzerine konuşalım istiyoruz biraz… Sizce “iyi şiir”e ait örnekler şairden şaire değişir mi, yoksa “iyi şiirler” her şair için aynı mıdır?

“İyi” ve “kötü”, etik, dolayısıyla estetik kategorilerdir. Etik ve estetik bakış açılarından söz edebiliyorsak eğer, “iyi şiir”in kişiden kişiye değişebileceğini de kabul etmemiz gerekir. Bu yüzden herhangi bir “iyi şiir” tanımı mutlak bir ölçüt olarak dayatılamaz. Yine de şiirin niteliğine dair, spekülatif düşünümün dışında, üzerinde anlaşabileceğimiz birtakım özellikler olması beklenir; bunlar her ne kadar, söz gelimi bir destanla somut şiir örneğini aynı kategoriye sokacak genişliği bize vermiyormuş görünse de, şiirin gözle, zihinle ya da kulakla okunabilen bir sanat olduğunu anlamamıza yardımcı olur. Bu anlamda ben, iyi şiirin, insansız bir şiir olsa bile, her şeyden önce hayata ve insana dokunan bir şiir olduğunu düşünüyorum.

“Buğlama” isimli belki deneysel de denilebilecek şiirinizde halk şiirinin etkilerini açıkça hissediyoruz. Modern şiir, halk şiirine ne kadar yakın, halk şiirinden ne kadar uzakta sizce?

“Buğlama”, 4 + 4 hece ölçüsüyle yazılmış bir şiir. Ama bu bir şiiri, ne klâsik ne de modern anlamda şiir sayabilecek bir ölçütten yoksunuz. Yani modern şiir anlayışında direnen kimselersek böylesi metinleri şiir saymamamız gerekir. “Buğlama” gibi örnekleri şiir sayabilmemiz için, şiiri akıl, ritim ve imge gibi ölçütlere göre okumayı terk etmemiz akla daha yakındır.

Yakın dönemde modern şiirle halk şiiri arasında bağ kuran kişiler oldu. Ne var ki bu bağ fazlaca yıpratılmış bir bağ olarak kaldı. Heceyle günümüzde çok fazla şey yapabilmek imkânı varken, bu kişiler, aynı şiiri çoğaltmaktan başkaca bir iş yapmadı. Aslına bakılırsa hece, ona hemen her dönüşte, edebiyatımızda geri sanat anlayışlarının temsilcileri tarafından savunulmuş olması bakımından da kötü bir şöhrete sahiptir. Oysa heceyle örneğin kare kod ya da DNA zinciri arasında bir ilişki kurmaya başladığımız zaman bugünün duyarlığına daha çok temas etme şansı yakalayabilirdik.

“Gündelik dile fazlasıyla yaslanan şiirlerin romansılaştığını” söylüyorsunuz. Öte yandan edebi türlerin iç içe geçtiği bir dönemde yaşıyoruz, ki belki hep böyleydi. Bu bağlamda bu düşüncenizi biraz daha açmak ister misiniz?

Burada romansılaşmaktan kasıt, dilin ayrıksı unsurlarının şiirsel yapıya toplanması ve şiirin parodileşmeye başlamasıydı. Ben bu düşünceyi o zaman modern epik şiire açılım sağlayabilecek bir düşünce olarak benimsemiştim. Bugün de, gündelik dil değilse de, parodiyi, benzeri bir bakış açısıyla, estetik duyuş tarzlarının birleştirici gücü, farklı şiirsel teknikleri şiire toplayan bir sanat olarak dikkate alıyorum. Öte yandan anlatı unsurunun, şiirin diğer unsurlarını etkisizleştirecek kadar öne çıkmış olması da romansılaşmanın menfi etkisi olarak anlaşılabilir. Yani gündelik dili aşırılaştırarak da olsa, anlatı unsuru, diğer şiirsel unsurları görünmez kılmaya başladığında bir anlamda şiir için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.

Sese dayalı şiirlerin “anlamı ötelemesi” hususunda neler söylemek istersiniz?

Ses ile anlam arasında gidip gelen şiirsel sarkaç, bir anlamda düşünmeyi bırakmakla düşünmeye başlamak arasındaki geçişe karşılık geliyor. Bu hareket, zihnimizde onu duyumsayamayacağımız bir hızla gerçekleşiyor. Ama kimi durumda şiirsel sarkacın ağırlaştığını, hareketin yavaşladığını, yalnızca sesin ya da yalnızca anlamın farkına vardığımızı, düşünmeyi bıraktığımızı ya da aksine düşünmekten başka bir şeyi hissetmediğimizi anlıyoruz.

“dow jones bugün düştü mü / ıssız acun kaldı mı” dizelerinizi bir parodi örneği olarak okuduk. Parodinin şiirdeki işlevlerini dinlemek isteriz sizden…

Parodinin, “kelimelerin, üslûbun, davranışların, edanın ve düşüncelerin taklit yoluyla küçük düşürülmesi” olmaktan ibaret olmadığına inanıyorum. Diğer yandan bu sanatın sağaltıcı, olumlayıcı yönünü ortaya koymak da kâfi değil. İlk parodi şairinin epik şiir ustası Hegemon olması, bu şiir sanatının üzerine düşünürken, mevcut yargılarımızın yetersizliğini vurguluyor. Ben, parodiyi teknikler üstü bir teknik olarak düşünüyorum. Yani mevcut şiirsel tekniklere, türlere hâkim olmayan biri parodiyle hakkıyla iş göremez. Parodi şairi, herhangi bir estetik anlayışa, poetik söyleme teslim olmayacak kadar ne yaptığının farkında olan bir şairdir. Söz gelimi parodideki taklit ediş, pastişten farklı olarak, taklit edilen şeyden daha fazla bir değer / etki üretmek zorundadır.

“Kahramanın Dönüşü – Modern Epik Şiir Üzerine” kitabınızdan bir alıntı yaparsak: “Lirik benin kendinden geçerek, kendi kendiliğinden çıkışı, hakikate doğru olduğunda, yani Varolanın bütününde kendine haklı bir alan açmak uğruna ortaya çıktığında ve bundan sahici bir açılım sağlandığında, çokluğun dünyası, ancak karşıda duran bir şey olarak vardır; o aslâ arzulanan bir şey olarak harekete geçiren neden olamaz. İşte modern şiirden doğan bu açılıma, bu imkâna biz ‘modern epik şiir’ diyoruz.” “Hakikate doğru” olma durumunu biraz açalım isterseniz…

“Hakikate doğru”luk, şiirsel karakterin ya da lirik benin seçmeleriyle ilişkili bir durumdur. Lirik ben, kendi kendiliğinin önüne hakikat arayışını koymayı başardığında, bir eylemle bunu tasdik ettiğinde “hakikate doğru”luk gerçekleşir. Yani bu anlamda lirik benin yolu çokluğun dünyasından geçse bile yolculuk o dünyada son bulmaz. Çokluğun dünyasında ölüm, lirik beni bulsa bile yolculuk hakikate doğrulukta noktalanmıştır. Zira modern epik şiir açısından trajik olan bir anlamda hesap dışıdır. Asıl trajik olan, dünyanın aldığı hâldir. Çokluğun dünyası, arzuların kapılarının yeni arzulara açıldığı bir dünyadır. Pinokyo’nun kaybolduğu, yolunu kaybettiği dünyaya benzer. Çokluğun dünyasında arzular, lirik beni tıpkı fareli köyün kavalcısı gibi uçurum kenarına çağırır. Hakikat, çokluğun dünyasında yolu kaybetmemek için yere attığımız o küçük çakıl taşları gibidir.

Franco Moretti “Modern Epik” kitabında şöyle diyor: “Modern epiğin başlıca bileşenleri, arzu edilen yenilikler olarak değil, bilakis çözülecek sorunlar olarak ortaya çıkmıştır.” Siz “modern epik”le ilgilenirken hangi sorunları çözmek için yola çıktınız?

Franco Moretti, Modern Epik adlı kitabında epik şiirin asıl ustalarını pek hesaba katmaksızın konuşuyor. Bu yine de onu, bütünüyle yok saymamızı gerektirmez. Zira o da Mallarmé’den fazlaca öteye geçemeyen bir Alain Badiou gibi, şiir teorisine dair ciddiye almamız gereken şeyler söylüyor. Bu anlamda Moretti’nin eserini, modern epiğin alternatif bir okuması olarak değerlendirmek yerindedir. Modern epik şiirin köklerine inebilmek, benim önümde duran başlıca sorunlardan biriydi. Akademik bir çalışma olarak tasarlanmasa da en başa, klâsik epik şiire, teorik açıdan Aristo’ya ve edebi örnek teşkil etmesi açısından Gılgamış’a kadar gitmek gerekiyordu. Öte yandan türün başlangıcına, İlahi Komedya’ya ve bir anlamda epiğe rakip olarak gelişen romanın başlangıcına Don Kişot’a gitmek gerekiyordu. Tüm bunlardan ve çağdaş örneklerden yola çıkarak modern epik şiirin diğer türlerden ayrılan özelliklerini ortaya çıkarmak, Modern Türk Şiiri içinde bu anlayışa karşılık gelen verimler üzerine düşünmek başlı başına bir işti. Ama her şeyden önemlisi, insanın yaşadığı zamana ve mekâna karşılık gelecek cümleleri kurmasıydı.

Bakhtin’in karşı karşıya koyduğu iki durum var: “Epik Tekseslilik” ve “Romansal Çokseslilik”. Buradan hareketle “epik bir çokseslilik” ya da “çoksesli bir epik” mümkün mü?

Bahtin de, Georg Lukacs da genel olarak roman teorisiyle ilgilenir; ama bu iki düşünürün söyledikleri, epik şiiri anlamakta epik üzerine doğrudan konuşan birçok yazardan daha çok işimize yarar. Soruna gelecek olursak, Bahtin’in düşündüğünün aksine epiğin ömrünü tamamlanmış bir tür olduğunu düşünmüyorum. Epik ile çokseslilik arasındaki ilişkinin farkına varışımla şiirle uğraşmaya başlayışım aynı zamana denk düşünüyor. Yani ben şiire kafa yorduğumu fark ettiğimde çoksesliliğe ve yapısal olarak kaplamlı, uzun soluklu şiire de kafa yorduğumu fark ettim. Bu anlamda öteden beri benim için mümkün olan şiir, çoksesli epik bir şiirdi.

Poetik yazılarınızdan şiirde “bütünlüğe” çok önem verdiğinizi görüyoruz. Bütünlüğü parçalamasıyla, dağıtmasıyla “postmodernizm”in günümüz şiirine zarar verdiğini söyleyebilir miyiz?

Tam tersini düşünüyorum. Asıl tehlike bütünlüğü ereksileştirmektir. Bütünlüğü hiçe saymak kadar, ona körü körüne bağlanmak da tehlikedir. Genç bir şairin parçaların arasındaki ilişkiye, uyuma kafa yorması ise, her hâl ve kârda güzel bir haslettir.

“Mükemmel şiir” diye bir kavramınız var ve “mükemmel şiir”in vasıflarından biri olarak “kuruculuk”tan bahsediyorsunuz. Zamanı biraz daraltarak sormak istiyorum, son zamanlarda kuruculuk vasfı olan şiirler yazıldı mı sizce?

Elbette son yirmi beş yılda kuruculuk vasfı olan şiirler yazıldı. Ama bu tür şiirlerin nasıl alımlandığı da en az bu şiirler kadar mesele oldu. Zira şiirin gücüyle etkisi arasındaki ilişki problemli bir ilişki hâline geldi. Bu durum az / çok edebiyat ortamının giderek yozlaşmasından kaynaklanıyor. Ortam, içinde sağlıklı bir şekilde teneffüs edebileceğimiz bir ortam olmaktan çıktı.

Bir söyleşinizde “Bugüne dek biz günümüz şiirini kimseye sataşmadan konuşmaya çalıştık. Ama sanırım artık, daha açık bir şekilde konuşmanın vakti geldi” şeklinde bir söyleminiz var. Biz de Mahalle Mektebi olarak şiirde her fikre söz hakkı tanımaya çalışıyoruz, kapalı kapılar ardında konuşmanın edebiyat dünyasına zarar verdiğini düşünüyoruz, zira açıktan konuşmanın eleştirinin sahiciliği adına önemi ortada. Bize biraz günümüz şiirinin sorunlarından ve edebiyat ormanının sorunlarından bahseder misiniz?

Bu sözleri Karagöz dolayısıyla söyledim. Zira derginin edebiyatımızda sahip olduğu ağırlık ile hakkında konuşulanlar arasındaki tutarsızlık rahatsız ediciydi. Bu anlamda şahit olduğumuz şey, bir bakıma şiirin sorunlarıyla edebiyat ortamının ilişiksizliğidir. Sağlıklı bir edebiyat ortamının şiirin sorunlarına duyarsız kalması elbette düşünülemez. Hâlbuki şiirin meselleri, eser üzerinden konuşulmadığı sürece, edebiyat ortamını ciddiye almamız gerekmez. Edebiyat ortamı denince, çetelerden, kadroculuktan falan yakınmak bence meseleyi ya anlamamış olmaktan ya da saptırma gayretinden kaynaklanıyor. Diyelim ki bir kadro var. Ama bu kadro yalnızca belli bir şiir anlayışını savunuyor. Bu anlayış dışında kalan işleri, eserleri de kendi ölçütlerine göre değerlendiriyor. Bence edebiyatımıza zarar veren şey bu değildir. Asıl kötülük, eserlerin önüne, kişilerin rezervlerini koymaktır. “Eserine rağmen falanca şair değildir” diyemezsiniz. Aksine, “nefret etsem de şairdir” demeniz gerekir.

Poetik yazılarınızın olması hasebiyle sormak isteriz: Edebiyat dünyasında “poetik yazılar”a yeterince değer verildiğini düşünüyor musunuz?

Verilen değerin büyüklüğünü son dönemde ortaya konan eserlerden çıkarabiliriz. Bu alandaki çabalar, edebiyat tarihimiz boyunca ortaya konanlara kıyasla hiç de yabana atamayacağımız kadar önemlidir. Belki de hiçbir kuşak, eleştiriye ve teoriye bizim kadar kafa yormadı. Buna rağmen mevcut edebiyat ortamı, bu toplamı neredeyse görünmez kılmayı başardı. Eser sahipleri ise bu toplamı görünür kılmak konusunda pek az işbirliği yaptı.

Resim sanatı ile de yakından ilgileniyorsunuz. Türkiye’de çığır açacak işler yapılıyor mu resim alanında?

Yanlış hatırlamıyorsam, Contemporary İstanbul’da sergilenen işlerin değeri ilk yılında 1 milyon TL iken, sekizinci yılda, yani 2013’de 180 milyon TL’ye ulaştı. Bu rakam bir ölçüde İstanbul’un dünyadaki başlıca sanat merkezlerinden biri olmaya aday olduğuna işaret ediyor. Ne var ki, Türkiye’de yaşayan sanatçıların dünyada ciddiye alabileceğimiz bir ağırlığı, etkisi olduğunu göremiyoruz. Elbette Burhan Doğançay, Erol Akyavaş gibi belli başlı ressamların işleri, önemli müzelerde sergileniyor. Ama ressamlarımızın hak ettiği ilgiyi yurtdışında pek bulamadığını söyleyebiliriz. Kaba tabirle söyleyecek olursak, sanat olayı büyük bir balondur. Mesela Van Gogh, ömrü boyunca bir tablo satabilmişti. Mark Rothko’nun yalnızca birkaç tablosu 1945’te Guggenheim’daki kişisel sergide 150- 750 $ aralığında alıcı buldu. New York’taki bir müzayede 2012’de bir Rothko tablosu 86,9 milyon $’a satıldı. Rothko’nun bıraktığı stüdyoda çalışmış olan Michael Goldberg’ın onun kadar sıkıntı çekmiş midir bilmiyorum. Akyavaş’ın bir eseriyle, Gerard Richter’in bir eseri arasındaki ya da Mustafa Horasan’ın bir eseriyle Dana Schutz’un bir eseri arasındaki parasal fark büyük ölçüde spekülatiftir. Bu farkı belli başlı koleksiyoncular, galeriler belirler. Bazıları MoMA ile İstanbul Modern arasındaki farkı abartabilir. Pekâlâ Batı’da sanata verilen destekle Türkiye’de sanata verilen destek arasında dağlar kadar fark olduğu bir gerçektir. Ancak bu olgu, herhangi bir eserin ya da sanatçının değeri hakkında bize kesin bir bilgi sunamaz. Söz gelimi Türkiye’de sağ hükümetler sanatla ilgili doğru dürüst bir politika geliştirebilmiş midir diye sormak gerekir. Keza geçmişte sol hükümetler de geri bir sanat anlayışına destek vermekten öteye geçememişlerdir. Sanat ekolleri de Batı’daki akımların etkisinden pek kurtulamamıştır. Bizde sanat, uzun bir süre akademiye hapsolmuş, yeni yeni sokağa çıkabilmiştir. Bu ve benzeri olumsuzluklara rağmen bence yine de orijinal eserler üretilmiştir. Eğer çığır açıcılığı infialle, şokla açıklamıyorsak, bunlar arasında bu nitelikte olanların olmadığını söyleyemeyiz.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.

Ertuğrul Rast – Bir İnsan Niye Kanar Sorusuna Aranılan Cevaptır

Ertuğrul Rast – Bir İnsan Niye Kanar Sorusuna Aranılan Cevaptır

656’dır
1945’tir
1993’tür
acıtır
annedir
aralıktadır
asılmıştır
askerdir, 28’dir
başkadır
başlı başına seçilmiştir
beş harftir
bıçaktır
bir merminin fiyatıdır
cinnettir
çatışmadan dönememiştir
çeviri ceza kanunudur
çocuktur
dildir
doğumdur
düşmüştür
gasptır
göç etmektedir
güneştedir
haritadadır
hepsidir
iptendir
isimlidir
işbaşındadır
karışmıştır
kazadır
kesiktir
kırılkızdır
kökendir
soğuk havadır
süt annedir
şanstır
tansiyondur
tutmuştur
üçüncü sayfadır
üstünde gazetedir
vurgudur
yarılmıştır
fazlasıyla 2014’e benzemektedir.

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık – 5

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık – 5

KitapŞiir

Olmayanım İçinizde – Didem Gülçin Erdem – Everest Yayınları

“o sırada eşyanın sesi duyuldu”

“biri der: öyle çok dedim öteyi dün gece / bir yerleri tekrarlayınca ben artıyorum”

“o yorgunluğun Latince’ye çevrilmesi / evleri ve hep evleri şehirlerinizin”

“baktım nereme döküldü Tanrı’nın hafızası”

“bir Tanrı kadar huzursuzdum aklın önünde”

“sizinle en çok sabahları istesek yeniden uyuruz / evin yakınlarında bir yerde odalar genişler / size hep kesiklerinizden başlarız aynı yerden / karanlıkta uyunacaksa Ali terk eder gider”

Kırmızı Perfect – Rıdvan Gecü – 160. Km Yayınları

“o / başlığı içeriğinden / uzun biriydi / hepimizle aynı ölmesi / kaçınılmazdı”

“beylik laflar edebilmek için / yazımı zor okunuşu güç / bir adım olmalıydı / niestche mesela”

“ben çirkinim sen de öyle bunları da konuşalım”

“seni affediyorum / seni neden affetmem gerektiğini / ve neyi işaret ettiğimi / açıklayabilirdim / ama anlamak hakkıyla başaramadığımız / yegane şeydi / uzat ellerini”

“hiç deja vu olmam ama / hep yaşadığım bir şeyi ilk kez yaşıyormuşum hissi / hiç bırakmaz yakamı”

“aynaya bakıp yüzümle barışmak istedim, / çirkinlikten ölemiyor insan”

“abidin sen de koş, mutluluğun resmini çiz getir / gelirken gasteye sar da görmesin millet.”

Cathay – Ezra Pound – Jaguar Yayınları / Çeviren: Ülkü Tamer

“Ejderli havuza baktım, göğün mavisini yansıtan / Söğüt renkli sularına, / Yüz bülbülün amaçsızca şakımasını dinledim.”

“Mart köprü başına geldi artık, / Şeftali dallarıyla kayısı dalları binlerce kapının üstündensarkıyorlar, / Sabahları, yüreği kesen çiçekler oluyor, / Akşam, doğuya akan sularda götürüyor onları.”

“Ama bugünün adamları eski adamlardan değil, / Köprüden eskisi gibi eğilseler de.”

“Duvarlar insan yüzüyle yükselir”

“Bir kuş, ışıltısını ötekine yansıtıyor.”

ZihinEsmesi

1-öncelikle buradan tüm mobese kameralarına selamlarımızı iletiyoruz.

2-“flaş haber: teoman müziği bıraktı.” nereye acaba?

3-gerçek bir olaydan alıntıdır: “popülerliği seviyorum.” hülya avşar

4-“öğleden sonralarını cep telefonu kılıfları inceleyerek geçiriyorum.” the simpsons’tan bir replik

5-“reklamlar aslında haberdir.” marshall mcluhan

 

Kitaplarınızı ve dergilerinizi göndermek için iletişim bilgilerimiz:
Ulvi Kubilay Dündar adına;
Adres: Sahipata Mahallesi Mimar Muzaffer Cad. Alaaddin Çarşısı 1. Kat No: 11/109 Meram/KONYA

İsmail Kılıçarslan İle… (Hazırlayan: Ertuğrul Rast)

İsmail Kılıçarslan İle…
Şiir, Şehir, Gerçek Hayat
Hazırlayan: Ertuğrul Rast

“Ben sohbete inanırım, modernler iletişime. Ben çaya inanırım, modernler filtre kahveye. Ben arkadaşlığa inanırım modernler ilişkiye. Ben büyük Türk şiirine inanırım modernler Elif Şafak’a.”

Siz Tarık Tufan’a sormuştunuz, biz de size sorarak başlayalım: “Mutlu musunuz?”

Merhaba Ertuğrul. Zor bir soru bu. Çünkü birkaç bakımdan cevabı var. Bir modern zamanlar miti olarak “mutluluk”, gayet sanal, acayip plastik bi halt etme biçimi. O manada mutlu değilim. An­cak, kadim geleneğimizde “mesud” ve “mesrur” olmanın huzurla, şükürle, meserretle ilgisi var. O manada elimden mutlu olmaktan başkası gel­mez.

Son dönemde gündemdeki meselelerle ilgili köşe yazıları yazıyorsunuz, “gündem” (Gezi Parkı, Mısır, Suriye vs.) size neler hissettiriyor?

Aslında gündemdeki meselelerle değil, varoluş sorunlarımızla ilgileniyorum. Gezi, Mısır, Suriye… Bunlar bizim esaslı sorunlarımıza müteallik meseleler. Gezi mesela, ilk birkaç gününü ve oradaki bir avuç hakiki adamı saymazsak 200 yıldır süren “çatışma”nın yeni bir safhası. Mısır ise, 90 yıllık örgütümüz, canımız ciğerimiz İhvan’ın “varoluş” meselesi. Dolayısıyla tüm bunlarla ilgilenmek, gündemle değil, dünyadaki varlığımızı izzet ve şerefimizle sürdürüp sürdüremeyeceğimizle ilgili meseleler. “Büyük bir gariplikle” ilgileniyorum bu meselelerle. Ne mutlu gariplere!

“Sosyal Medya” hayatımızdaki yerini sağlamlaştırıyor, sizi de “aktif” bir sosyal medya kullanıcısı olarak görüyoruz “twitter”da. “140 karakter” Türkiye’de neleri değiştirdi sizce?

Bunu çok uzun konuşmak lazım Ertuğrul… Bir kere mesela “yeniden örgütlenebilmenin” önünü açtı sosyal medya. Kendimize mahsus gündemimizi, ele güne muhtaç olmadan ortaya koyabilme yolunu açtı. Ve elbette yeni bir dille geldi. Bu yeni dilin dışında kalabilmeyi uzunca süre çeşitli sebeplerle denedim. Hatta twitter aleyhine ateşli konuşmalar yaptım. Lakin, daha fazla karşı koymanın anlamsız olduğunu düşünüp “burada ne yapabilirim” fikrinden hareketle kullanmaya başladım twitterı. Eh, iyi ve etkili kullandığımı da düşünüyorum. Twitter olmasaydı Gezi de, Saraçhane eylemleri de olmazdı. R4bia isimli yeni bir sembol bu kadar kolay yaygınlaşmaz, Mısır konusunda bu kadar yüksek bir farkındalık sağlanmazdı mesela. Fakat elbette, twitterın matah bir şey olduğunu savunacak değilim. Bir modern oyuncak altı üstü. “Keşke dışında kalmayı başarsaydım” dediğim anlar da olmuyor değil bu anlamda. Özellikle ergenlerin üzerime habaset boca ettikleri zamanlarda…

Meksika Sınırı programının “o şiirler” özel bölümünde (o bölümde şairlere “Türk şiirinde sizi en çok etkileyen şiir hangisidir ve niçin?” diye sormuştunuz.) Cahit Koytak’ın “futbol oynayan çocuklar” şiirini seçmiştiniz… Ben de o sorunuza benzer olarak sormak istiyorum, sizi en çok etkileyen “İsmail Kılıçarslan” şiiri hangi şiirdir ve niçin? Böylelikle şiir/şiirleriniz üzerine konuşmaya başlayabiliriz.

Beni en çok etkileyen İsmail Kılıçarslan şiiri. Nasıl soru bu abi? Çok zor yahu… Zor değil de, cevaplaması tuhaf olacak. “Bebecüklerimi birbirinden ayıramam” deyip topu taca mı atsam? Neyse, atmayayım. Kesinlikle Cinnet Modern… Hem sesi, hem de yazıldıktan sonra İsmail Kılıçarslan şiirini etkileme biçimi ile Cinnet Modern diyeceğim. Hatta bu etki mesela birebir hale dönüştü ve ilk defa Mahalle Mektebi’nde yayınlanacak Cennet Modern, Cinnet Modern’in doğal bir devamı olarak çıktı ortaya. Öyledir ama. Bazı şiirlerim, benden bağımsız olarak beni çok etkiler. Mesela “Dağa Doğru Söylenen İlahi” şiirim. “geliben hak çalabın gök yüceler evine / modernizm geliyordu ardım sıra biline” demiştim girişinde. Hala zaman zaman aklıma gelir ve beni sağlam şekilde etkiler.

Özellikle ilk kitabınız “Portakal Turta bir de Kirpi” kitabınızda “baba” s/imgesi ile karşılaşıyoruz… “Baba”larıyla konuşmayı beceremeyen bir toplumun bir bireyi olarak neler söylemek istersiniz şiirlerinizdeki “baba” s/imgesi üzerine?

Bu soru için çok teşekkür ederim abi. Yaşadığımız çağ, kelimenin her anlamıyla “anneler çağı.” Çizgi filmlerden dizilere kadar anneler cefakar, vefakar, sevgi dolu olarak resmediliyor. Babalar ise vurdumduymaz ve neredeyse canavarlar. Bunun bilinçsiz olarak yapıldığını düşünmüyorum. “Baba”, evladına iki önemli şey aktarır. İlki “sosyal durum bilgisi”, ikincisi ise “dik durma” yetisi. Bu yetileri elinden aldığınız modern bireyleri rahatlıkla köleleştirebilirsiniz. Bu anlamda ben “baba” figürünü, kendi babamdan hareketle elbette, son derece önemli buluyorum. Bir de, burada sevgili babamın hakkını teslim etmek durumundayım. Benim babamla konuşmak isteyip de konuşamadığım hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyorum. Son derece anlayışlı ve aslında son derece belirleyici bir adam olarak bana mevcut “oryantasyonumu” sağlayan adamdır babam.

“Portakal Turta bir de Kirpi’den sonra şiirlerinizde giderek artan bir dozda “modern hayat” eleştirisi görüyoruz, ilk kitaptan sonra neler değişti hayatınızda ve zihin dünyanızda?

İlk kitap “öğrenci” işiydi son tahlilde. Evet, bir işte çalışıyordum falan ama; esasta bir öğrenci gibi yaşıyor ve beklenildiği gibi kendime daha gömülü bir hayat sürdürüyordum. Evlendim sonra. Yönetici, iş yeri sahibi, televizyon programcısı falan oldum. Tüm bunlar “dışarıdaki” hayatla temasımı artırdı. Bu temas arttıkça bizi köşeye sıkıştıran, “kendimiz” olarak varlığımızı sürdürmemize izin vermeyen koca bir heyulanın varlığını hissettim. Ben bunu tam olarak “modern hayat” olarak isimlendiriyorum. Sabahın altısında yataklarımızdan doğrulup bir mağara ağzına benzeyen plazalara doluşup akşamın bir vaktine kadar “kapitalizm”in hizmetinde çalışarak “özgürleştiğini” düşünen insanlar gördüm mesela. 1 tam yıl boyunca “tatile çıkmanın” hayalini kuran mesai arkadaşlarım oldu. Bunları gördükçe şiire sızdırdım.

“Caddeler modernlere kalıyor, biz mahallelere sıkışıyoruz” dizenizden hareketle de “siz”inle “modernler” arasında ne gibi bir zihniyet farkı var, bunu sormak isterim.

Ben sohbete inanırım, modernler iletişime. Ben çaya inanırım, modernler filtre kahveye. Ben arkadaşlığa inanırım modernler ilişkiye. Ben büyük Türk şiirine inanırım modernler Elif Şafak’a. Daha sayayım mı? Temel olarak bu zihniyet farkını çok önemsiyor, bunun altını çok çiziyorum. Hepimiz, o ya da bu oranda “modernizmle yaralı” adamlarız aslında. Ne oranda karşı koyabiliyorsak buna, o oranda karşı koymalıyız. Böyle düşünüyorum.

Şiirlerinizde çok yoğun olarak benzetmeyi yani “gibi” edatını kullanıyorsunuz. Bu benzetme durumunu nasıl açıklarsınız, nasıl bir gereklilik sizi buna götürüyor?

“bu da şunun gibi” Ertuğrul… Aslında bu teknik bir mesele. İmgeye çok prim vermeyen, ama saf epik yazmayı da istemeyen “süslemeci” bir adam olduğum için “gibi” en çok ihtiyaç duyduğum kelime oluyor şiirde. Çok işlevsel buluyorum benzetmeyi.

“Cinnet Modern” şiirinizde geçen “kalan yalnızlık vardır artık akşamlardan / televizyon yalnızlığı, renk yalnızlığı, insan” dizenizden hareketle özel bir kanalda program yapan bir şair olarak “televizyon” bahsinde neler söylemek istersiniz, televizyon hiç icat edilmeseydi nasıl bir dünyada yaşardık?

Dünyayı “Müslüman akıl” yönetiyor olsaydı televizyon asla icat edilmezdi. Zira Müslüman akıl “pornografi” üretmezdi. Televizyon pornografidir. Mahremin yağmalanmasıdır. Kendisini izleyen herkese nikahı düşer. Ben ısrarla her Meksika Sınırı programında “yapacak daha iyi bir işiniz yoksa, ki televizyon seyretmektense yapabileceğiniz 150 milyon daha iyi iş bulabilirsiniz” derken artislik yapmıyorum. Buna samimiyetle inanıyorum. Televizyon, etkileşime kapalı, sizi dönüştürmeye azmetmiş bir aygıttır. Televizyonda program yapıyor olmam, bütünüyle “ekmek parası” ile ilgili bir durumdur. “Keşke elim başka bir iş tutuyor olsa da kurtulsam” dediğim bir şeydir. Yanlış anlaşılmasın. O saatte o ekranda bir politik tartışma programı olacağına Meksika Sınırı’nın olmasını çok önemserim. Hiç olmazsa şiirden, felsefeden, düşünceden bahsediyoruz. Ancak bu, televizyonun iğrenç bir pornografi kutusu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Üzerinizdeki gömlekten dişlerinizin sarı olmasına değin süren bir pornografi.

Şiirlerinizde birçok şairin ismi geçiyor, fakat ben özellikle “Cahit Zarifoğlu” ve şiiri için neler dersiniz diye sormak istiyorum…

“tombul kuzular aşkına” derim. Cahit Zarifoğlu, Türk şiiri için büyük sürprizdir. Dokunduğu hemen her şeyi şiire çevirme kabiliyeti olan bir adamdır. İslam tarihinden cinselliğe, küçük şehir hayatından Avrupa gezisine ne yaşadıysa şiire dökmüş bir adamdır. Dolayısıyla Cahit Zarifoğlu şiiri okumak, bir adamın hayatının tamamını okumaktır. Bu yanıyla Türk şiirinde benzerine çok az rastladığımız biridir o.

Şiirinizi Cihangir’de, Kadıköy’de, Üsküdar’da geçen dizelerden hareketle tam bir “İstanbul Şiiri” diye nitelendirebiliriz… Bize sizin gözünüzden 92 tane AVM’si olan İstanbul’u anlatır mısınız?

92 artıyor. Hedef, 2023’de 300 AVM! İstanbul, sokağın, hayatın, politikanın, sosyolojinin şiirini yazma iddiasında olan benim gibi bir şair için olağanüstü verimli bir şehir. Kaosun başkenti. Sadece metrobüs yolculuklarımdan bir şiir kitabı çıkarabilirim. O derece mümbit. Bunun dışında işte çarpık yapılaşma, değişen ilişki biçimleri, trafik sorunu falan… Olsun, İstanbul öyle de güzel, böyle de güzel. İlla Süleymaniye’de Itri’nin tekbirini duyarak şiir yazmak diye bir şey yok. Bazen de bir adamın camii kapısında karısını dövmesinin şiirini yazarsınız. Hatta yazmalısınız.

Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Gaybın anahtarları şairlerin elindedir.” Günümüz şiiri “gaybın anahtarı”na ne kadar yakın sizce?

Gaybın anahtarını bilemem. Ancak Türk düşüncesinin Türk şiirinin bir şubesi olduğunu hesaba katarsak, bugün adına “özgün düşünce” diyebileceğimiz hemen her üretimin altında, üstünde, yanında, yöresinde şairlerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şiirlerinizin bir özelliği de “aforizma”lar içermesi, aforizmaların net bir yargı ortaya koyması bağlamında şiir – aforizma ilişkisi için neler dersiniz?

Aslında bu da teknik bir soru. Ben şiirde “net” olmaya çok önem veririm. Bu netlik de beni sürekli “yargı bildirmeye” doğru götürür. Yargınızı şiirsel bir formla ifade ettiğinizde de o ister istemez “aforizma” olarak algılanıyor, isimlendiriliyor. “Aforizma kasmak” gibi bir derdim yok. Ancak net olmak gibi bir derdim olunca ister istemez aforizmaya doğru da ilerliyorsunuz. Bu anlamda senin “aforizma” dediğin şeyle pek bir alıp veremediğim yok. Bence bu soru aslında “vecize”ye pek meraklı lirikçilere sorulmalı anlayacağın. Hayır hayır, tartışma başlatmak gibi bir niyetim yok. Ancak lirikçilerin ne anlama geldiğini sadece kendisinin bildiği vecizelerine ayar oluyorum. Net.

Poetikanızı açıklayan “koma şiir” tabirini “son derece Türk” olarak tanımlıyorsunuz, bu tanımı biraz açabilir misiniz?

Koma şiir, Mustafa Akar’ın geliştirdiği, benim de çok büyük oranda katıldığım bir poetik anlayış. “Son derece Türk” tanımı da, “son derece bu topraklara ait” demek… “ve bundandır ‘paris ve londrada beş parasız’lığı valdeatikte bir banka tercih etmemem” dizemi örnek verebilirim mesela. Türk olma durumunu tam böyle anlıyorum ben. Büyük ve köklü bir sosyolojik mesele olarak… Bu sosyolojik meseleye Kürtler, Araplar, Türkler, Boşnaklar falan da dahil yani.

Bir söyleşinizde “Neo-epik tartışmalarından sonra belki de tartışmaya açmamız gereken bir şey: 2000 kuşağı “yeni politik şiirler” yazan bir kuşak olabilir mi?” diye bir sorunuz var. Bu “yeni politik şiir”in “neo-epik şiir”den ayrıldığı noktalar neresidir, birkaç örnekle açabilir misiniz?

Öyle mi demişim yahu? Hay Allah. Yeni politik şiirlerin en iyi örneklerini aslında gene neo-epikçiler verdi. Murat Sözer’in “İşçi” şiiri mesela. Taş gibi bir “yeni politik” şiir. Politikasını gündemden değil, gündelik olandan alan bir şiir bu. Sosyolojinin içinden alan bir şiir… Bu yanıyla “yeni politik şiir” neo-epikten bağımsız değil. Hatta neo-epik anlayışın doğal bir devamı. Ben “politik” olmayı fevkaladenin fevkinde önemli buluyorum. 2013’te yaşayan ve yazan bir şair olarak dünyaya ne söylediğiniz çok önemli zira.

Bir de bu “kuşak” bahsini sormak istiyorum. Örneğin sizin de aralarında bulunduğunuz birçok şair “2000 kuşağı” diye bir tabir kullanıyor, öte yandan aynı yıllarda şiir yazan birçok şairi bu “2000 kuşağı” tabirinizin içinde göremiyoruz, yine aynı şekilde Murat Üstübal’ın ve Bülent Keçeli’nin Ücra dergisinde de 2000’li yıllarda yazan şairlerden bir kuşak gibi bahsediliyor, oradaki “2000 kuşağı” tabirinin içinde de sizler yoksunuz. Yani birbiriyle kesişimi dahi olmayan birden çok “2000 kuşağı” ile karşılaşıyoruz. Bu “kavram kargaşası, birbirinin adını anmama” durumu nereye gider, bize bir yarar sağlar mı?

Ücra Dergisi’ni ve o tartışmaları takip etmedim. Dolayısıyla bunun üzerinden bir şey söyleyemem. Malum, 80’lerden bu yana Türk şiiri 10’lu yıllara göre kuşaklanıyor. İlk kitabını o 10’lu yılda yayınlayan ve bu kitabıyla mevcut şiir ortamına göre ya da karşı olarak konumlanan şaire “90 şairi”, “80 şairi”, “2000 şairi” diyoruz. Bu anlamıyla beni, Mustafa Akar’ı, Furkan Çalışkan’ı, Eren Safi’yi, Hakan Kalkan’ı, Alper Gencer’i ve diğerlerini “2000 kuşağı”nda saymayan her yaklaşım “güdük”tür. Birbirinin adını anmama meselesine gelince… Ben mesela Enis Akın’ın adını anmayınca Enis Akın yoksa, Enis Akın zaten hiç var olmamıştır usta. Ben bu genç şair arkadaşların sürekli olarak “bizim hakkımızı yiyorlar” diskuruna tutunmalarını hiç anlamıyorum zaten. Senin taş gibi bir şiirin varsa, biz seni engellemeye çalışsak bile sen aradan sıyrılır gidersin. Niçin ben mesela İtibar’da hiç şiir yayınlamamış Elyesa Koytak’ın, Davud Yücel’in, Ali Düz’ün, Enes Özel’in ismini burada anıyorum da, senin ismini anmıyorum sorusunun basit, son derece basit bir cevabı var: “Çünkü senin şiirini anılmaya değer bulmuyorum.” Ben niçin Büşra Dilek’in, Tuba Kaplan’ın, Belya Düz’ün şiirlerinin peşine düşüyorum da, senin şiirinin peşine düşmüyorum. Aynı gerekçeyle. Ancak bu, senin şiirini değerli ya da değersiz kılmaz. Senin şiirin, taş gibi bir şiirse, önünde kale olsa kimse tutamaz.

Niye söylüyorum bunları? Şundan. Mesela İtibar Dergisi aleyhine sağda solda konuşan, yazan-çizen arkadaşların tamamına yakını, İtibar’a ürün göndermiş ve ürünleri yayın kurulundan geçmemiş isimlerden oluşuyor. “Madem yayın kurulunun otoritesini kabul etmeyeceksin, ne diye İtibar’a ürün gönderiyorsun, ibiş” demezler mi adama? Şiirini yayınlamadık diye bize düşman olacak bir zihnin varsa sen ergen habasetiyle malul bir ibişsindir. Şair falan değilsindir.

Sadece İtibar’ın başında da değil bu problem. Daha geçen gün Hakan Arslanbenzer, Fayrap için benzer şeyler anlattı.

Ben buradan genç şair arkadaşlara vasıtanızla bir mesaj vermek istiyorum. Şu “hakkımızı yiyorlar” işini bir kenara bıraksınlar. Daha birbirlerinin şiirlerini okumayan, birbirlerine “temiz bir kalple” yaklaşmayı başaramayan adamın hakkını yesek ne olur, yemesek ne olur yahu?

Son olarak “ölüm”le aranız nasıl?

“ölüm: en gerçeği bu”

Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyoruz…

Ben teşekkür ederim Ertuğrul. Uzun süredir yaptığım en güzel söyleşi idi. Allah Mahalle Mektebi’nin yolunu açık etsin.

Ertuğrul Rast – Televizyondaki Adam

Ertuğrul Rast – Televizyondaki Adam

biz taşradan fışkıran elma tanesine selam veren insanlar
bir sabah uyandığımızda bir el şeklinde
-bu eller bizim en kıymetli hazinemizdi belki de-
farkında mıydık bilmiyorum, televizyon açıktı
bize eylülün ortasında başka sahneler seçiliyordu

bugün biz farklı birileri olarak
misal birer slovakyalı sanatçı olarak ellerimizde kumandalar
-televizyondaki adam bize bunu yakıştırmıştı-
basit şeyler de olsa kelimelere döküyordu insan
ekim yakınlarda bir yerde olmalıydı

odalarımız birer çöl
bunu göstermediler televizyonda
uyku ve uyanıklık arasından sıyrılıp şunu düşündük
çalar saat yokken kim uyandırıyordu insanları

kölelik dilinde konuşma isteğimiz artarken
birkaç piyanist dökülüyordu, ellerimiz
biz ölmeden önce de öldükten sonra da televizyonda hep bir adam
rahat bırak parmaklarını

özetle;
biz taşradan fışkıran elma tanesine selam veren insanlar
bir sabah uyandığımızda bir el şeklinde
galiba şiir.

Ertuğrul Rast – Tacirizleğinin Yarımkaln Öyk

Ertuğrul Rast – Tacirizleğinin Yarımkaln Öyk

tanışma

uykusuzluk ve ev sahibinin elimdeki çizgileri
dahası nesnenin resme aktif katılım sağlaması
çok şeyi değiştirdi
değişmek içimize işlenen
işlendikçe yarımkalandı
adım j, tacirizleği, 27 yıldır yürüyorum
sol üst köşeden itibaren
pazartesi gününe ve tam olan kelimelere
sığınmanın inancı

gelişme
venedikli tacirin uykusu
bir et bir deri parçası görüp
nasıl suyun keşfi garipse
öyle garipsedi toprağı
toprağın içine işlenmiş olanı
27 yıldır yürüyorum, j, sol üst köşede
gördüklerimi siz de görseydiniz
odalarında şişe
şişelerinde tuz kokan
başka başka tohumlarla iç içe büyüyen
tacirlerin ellerini izlerdiniz
izlendikçe açılan bir içaçı olduğunu

yarımkalma
27, j, sol üst
gördüklerim, yürüdüklerim
uykumu getirenler olurdu
havada çöl tozu varsa
bu bir gelişti
ellerin, tuzun, inancın gelişi
resme aktif katılım sağlayan bir nesnenin
yavaş yavaş gelişi
ne olduğunu anlamazdınız
ben kendime yeni bir sahne seçerdim
mesela derdim
burası güzel bir ev
benim adım
pazartesi gününe ve tam olan kelimelere

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık – 4

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık – 4

Sosyoloji Divanı Sayı:1

Editörlüğünü Köksal Alver’in yaptığı “Sosyoloji Divanı” düşünce hayatımızdaki yerini aldı. “Cogito”, “Doğu Batı”, “İdeal Kent”, “Özne” vb. dergilerde olduğu gibi “Sosyoloji Divanı” da her sayısında bir konuyu işleyeceğe benziyor. Divan’ın ilk sayısında “Taşra Fragmanları” dosyasını görüyoruz. Köksal Alver “Taşra Halleri” başlıklı yazısında taşraya “merkez” tarafından yapıştırılan etiketlerden bahsediyor ve ekliyor “çünkü taşra hepsini kabullenir bir dünyadır.”

Taşranın kenarda arandığını ve Türkiye ölçeğinde İstanbul dışının taşra olarak anıldığını belirten Alver, Richard Sennett’in “kenarın aktif bir kesit olduğunu” belirten sözüyle bir iç tartışmanın her iki tarafına da bakmış oluyor. Edebiyat dünyası bağlamında da taşraya yönelen olumsuz etiketlerden bahsetmek istiyoruz yeri gelmişken. “İstanbul’daki dergiler merkezdir, yüksektir, taşradakiler taşradır, aşağıdadır.” gibi bir algı var. Elbette biz buna karşı çıkıyoruz, merkezdeki durağanlığı izledikçe, taşradaki hareketin ne kadar önemli olduğunun farkına varıyoruz. Bunu artık birçok şairin ve yazarın “Varlık” dergisinde görünmek gibi bir derdinin olmamasından anlıyoruz. Merkez, merkezi koruma içgüdüsüyle kendi alanını daraltmıştır, hareket kabiliyetini kendi eliyle sınırlamıştır. Taşrada ise böyle bir dert yoktur, çok daha özgürdür taşradaki edebiyatçı, çünkü hareket kabiliyeti sınırlanmamıştır. Okur olarak taşradan çıkan dergileri okumanın merkez dergilerini okumaktan daha keyifli, renkli, öğretici bir deneyim olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu düşüncelerimizi açıklarken bir taşra güzellemesi yaptığımız anlaşılmasın, sadece taşranın edebiyattaki hareket kabiliyetini açıklama derdindeyiz. Bu arada ironik bir de duyuru: “Varlık” dergisinin Ağustos 2013 sayısı “Taşra ve Edebiyat” dosyasıyla okunmayı bekliyor. (Ek not: Varlık’ın bu sayısında Güntekin Emre “ikinci yeni şairleri” içinde Sezai Karakoç’un adını anmadan geçmiş, umuyoruz ki basit bir dizgi hatasıdır bu, ideolojik bir yaklaşım değildir.) Alver’in yazısına devam edelim… “Taşrada insana uzun uzun bakılır, taşra uzun uzun bakar.” cümleleri aklımıza elbetteki köylerdeki, kasabalardaki kıraathaneleri getirir. O kıraathanelerin önünden geçerken “taşralının iflah olmaz bir gözetleyici olduğunu” hissederiz. Ertan Özensel’in “Taşranın Yetim Çocuğu: Kır” başlıklı yazısı sosyal bilimler araştırmalarının neden kent üzerinde yoğunlaştığını açıklamaya çalışıyor. Şöyle bir tespiti var: “Kısaca köy, şimdilerde yüksek ekonomik ve kültürel sermayeye sahip toplumsal sınıflarda ve zayıflama rejimi (diyet) yapanların gündelik hayatında beslenme üzerinden prim yapıyor.” Taze süt, tereyağı, peynir, organik gıda da gelmese tümden hayatımızdan çıkacağını görüyoruz köyün.

Mahmut H. Akın’ın yazısında çok ilginç bir kelime geçiyor: “modernleştirici”. Bu toplumda yaşayan herkes, modernleşme karşıtı, destekçisi, olsun, olmasın fark etmez, bu kelimeyi bizzat üzerinde, etrafında, geçmişinde, yarınında görebilir. Evet, biz modernleştirildik, istesek de istemesek de, modernleşmedik. Bu elbette kişilerin hayatına müdahale ile oldu, ne acı.Ferhat Tekin’in “sınır”lar yani sınır kapıları, sınır köyleri ile ilgili yazısı çok güzel bir konuyu ele almış. Özetle diyor ki : “sınırlar hem taşradır, hem merkezdir, taşradır çünkü merkeze uzaktır, merkezdir çünkü bürokrasi oradadır.” Sınırda yaşayan insanların psikolojisini de inceleyen bu yazıyı nacizane tavsiye ediyoruz, elbette meraklısına.

Zehni Özmen’in “Bir Altkültür Örneği Olarak Apaçiler” makalesi ile “Apaçilik” kavramının kökenini de öğreniyoruz: “Literatürde “apaçi” kelimesi ilk kez 1902 yılında Arthur Dupin ve Victor Morris isimli gazeteciler tarafından, Paris’in bir gettosu olan Belleville mahallesindeki işsiz, şiddete meyilli başıboş grupları tanımlamak üzere kullanılmıştır.”“Sosyoloji Divanı” güzel bir dergi, kalitesi daha da artacaktır önümüzdeki sayılarda. Tespit ettiğimiz iki eksiklikten bahsetmek istiyoruz son olarak dergide.Birincisi, dergide çok fazla yazım yanlışı var, iyi bir tashihten geçmesi gerekiyor, böyle hakemli bir dergiye daha temiz bir Türkçe yakışır diye düşünüyoruz. İkinci olarak da dergide yapılan söyleşinin kim tarafından yapıldığı belirtilmemiş.

“Sosyoloji Divanı”na uzun ömürler diliyoruz.

 

KitapŞiir

KitapŞiir bölümünde dizelerini alıntıladığımız şairler: İdris Ekinci ve Rahmetli Ergin Günçe… İdris Ekinci’nin ilk kitabı “Uyku Kuşu” Mayıs 2010’da çıkmış. Ekinci’nin ikinci kitabı da biz bu köşeyi hazırlarken çıktı, kendisine başarılar diliyoruz. Ergin Günçe’yi de rahmetle, saygıyla anıyoruz.

 

İdris Ekinci – Uyku Kuşu – Ebabil Yayınları

“az kaldı sıyrıklarımdan bir mahalle kurmaya üst tarafta kaybolmaya”

“bir bahçeye nasıl akraba olunur öğretti bileklerin”

“dünyaya bir kahkaha olmayı denerdim ben”

“çünkü İsa’nın saçları uzun / çünkü onlarla dünyayı tutacak”

“Ben kurmadım şehirlerin ortasına bu çarşıları / Neden hep ceketimin markasını soruyorlar bilmem / Nakışını merak eden yok mu ruhumun / Gelin bu yaz yağmuruna satalım bu adamları”

“Koltukların dibine bıraktığım yorgunluk kaç gündür aynı yerde duruyordu”

“Uyumak içe doğru bir çözülme memnunum”

 

Ergin Günçe – Türkiye Kadar Bir Çiçek – Bütün Şiirleri – Can Yayınları

“Ben yeni bir çocuk oldum elmalar asılı her yerimde / Uzun yaz dallarda kendine bir şey

ekler”

“O, omzunda kül gibi saçları / Tahtadan bir fare, bir de balık / Bütün yaz uğraştı ve başardı / Tahtadan bir kedi, bir de deniz.”

“O kadar çocuktu ki ölürken / Okuldaki bir şarkıya başladı.”

“Şapkamda yağmur içli bir şarkı söylüyor / Oturmuş şapkamda şarkıyı dinliyorum.”

“Gök. Büyük bir soru işareti”

“Bir kral mı önemli bir kedi mi derindir / Her gece uykumuza bir güvercin oldu bu”

“Tanrı vardır ve ben haylaz büyüdüm”

“Tanrıyı ekmeğe göre yeniden tanımlayalım”

“En güzeli İsa’dır Geometrilerin / Bir Yaz Ölümünü tanımlayan yüzüyle / Ayakları elleri

kolları ve saçıyla / En güzeli O’dur / ve Çaprazdır her zaman”

 

ZihinEsmesi

1-full hd televizyonlardaki çiçeğin görüntüsü, gerçek bir çiçeğin yerini aldı. baudrillard buna “simülasyon” diyor.

2-tedavi amaçlı kullandığım ilaçlardan birinin yan etkiler kısmında şöyle yazıyor: “çok nadiren de olsa ölüm.”

3-ilginç bir ev burası, evde hiç sinek yok, sadece kelebekler var. iyi bir şey mi bu?

4-(yaşanmış bir olaydan alıntıdır) minibüsteki 3-4 yaşlarındaki çocuk babasına sordu: “bizim dünyamızda neden ilkbahar yok?”

5-şiir, öykü yazıyoruz, aklıma şu geliyor: “ben sadece insanım, sven” (tırnak içindeki kısım “ikinci kattan şarkılar” filminden bir repliktir.)