Etiket: Fatih Dere

Fatih Dere – Üç Renk’ten Mavi Olanı

Fatih Dere – Üç Renk’ten Mavi Olanı

Trois couleurs: Bleu (Three colours: Blue – Üç Renk: Mavi) (1993) Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’ nin “renkler” üçlemesinin ilk filmidir. Kısaca filmin yönetmeninden bahsedecek olursak; 1941 Varşova doğumlu Kieslowski, son filmini bitirdikten iki sene sonra 1996’ da yine doğduğu şehirde hayatını kaybetmiştir. Andrzej Wajda, Roman Polanski, Krzyzstof Zanussi ve Jerzy Skolimowski gibi yönetmenlerin de eğitim gördüğü Lodz film okuluna başvurduğu 3. yılda kabul edilmiş ve 1969’ da bu okuldan mezun olmuştur. “Renkler” üçlemesinin dışında on bölümden oluşan “Dekalog” serisi ve “La double vie de Véroniqu” da son dönemlerindeki diğer önemli eserleridir.

Kieslowski, Fransız bayrağının renklerinden (mavi, beyaz, kırmızı) esinlendiği üçlemesinin her bir filminde farklı bir temayı ele alıyor. Rouge (Red-kırmızı) kardeşlikle, bleu (Blue-mavi) özgürlükle ve blanc (White-beyaz) da eşitlikle özdeşleştirilmiş. Üçlemenin her filmi ayrı ayrı sıra gözetmeksizin de rahatlıkla izlenebilir. Bleu’da başrolde ünlü aktris Juliette Binoche’u izlemekteyiz.

Bleu dönen bir tekerlek görüntüsüyle başlıyor. Tahmin ettiğimiz üzere bir trafik kazası gerçekleşiyor ve Julie kızını ve eşini bu kazada kaybediyor, tek başınalıkla baş başa kalıyor hayatta. O kaza Julie için bir dönüm noktası oluyor, artık ne yapacağını bilmeyen, nasıl intihar edebileceğini düşünen biri oluyor Julie. Acı duygusunu unutuyor, ağlamayı ve gülmeyi özlüyor. Yeniden hiçbir şeye başlayacak gücü kalmayan Julie’nin esas korkusu “tekrardan” kaybetmek, çünkü başlamak kaybetmeyi göze almaktır. Hiç kimseyle insani bir bağ kuramıyor, bu adeta bir riske karşı koyuş sendromu. Julie’nin acı duygusunu unutuşunu Kieslowski unutulmaz bir sahne ile gösterir bize. Bir sokakta duvar kenarından yürürken, Julie elini taş duvara  sertçe sürterek geçer ama suratında hiçbir ifade yoktur. Dünyaya kendini kapatmıştır Julie, bir komşusu gelir, yine komşuları olan fahişeyi apartmandan uzaklaştırmak için desteğini ister ondan, ancak Julie’nin hissedecek bir duygusu, verilecek bir tavrı ve konuşacak bir kelimesi kalmamıştır. Sık sık tek başına havuza gider Julie, belki de gözyaşlarını su ile saklamaktır amacı.

Julie kocasını kaybetmesinin ardından, onun kendisini genç bir öğrencisi ile aldattığını da öğrenir. Peki acaba insan bu durumda kocasını kaybettiğine mi, aldatıldığına mı yanar? Eşinin sevgilisi ile konuşur, kocasının kendisinden nasıl bahsettiğini, nasıl bir eş olarak gördüğünü sorar, merak eder Julie. Kocasından kalan klasik müzik eserleri gibi geride kalan sevgilisi de kendisi için hayatta “risk” teşkil eden unsurlardandır. Üzerine gitmesi kendisini daha da üzebilir ancak bir hayali yaşatıp avutabilir de.

Yeni bir hayat kurmak veya kurmamak için bir çaba sarf etmez bu süreçte ancak bu ikilemden de kaçamaz. Usta yönetmen film boyunca diğer filmlerinde olduğu gibi gereksiz diyaloglardan kaçınıyor, kendi deyimiyle “Amerikalı” tavırlarını, klişelerini zaten sevmiyor, kullanmak istemiyor. Filmin sonuna gelirsek: Sessiz ve sakin.

Üçlemenin ortak sembolü yaşlı bir kadının bir cam şişeyi çöpe atma çabasının gösterildiği sahneler. Aynı yaşlı kadın şişeyi çöp tenekesine atmaya çalışıyor. White (beyaz)’ daki kadın oyuncu yaşlı kadını görür ve alaycı bir gülümsemeyle yoluna devam eder, kötülüğü hisseder orda seyirci, Blue (mavi)’ daki Julie yaşlı kadını görmez, uzaklara dalmıştır, Red (kırmızı)’ de ise  kadın, yaşlı kadına yardım eder ve nihayet şişeyi beraber çöp tenekesine atarlar. Red’in kardeşliği simgelediği düşünülürse, Kieslowski’nin burda insanlığa kardeşlik öğüdünü verdiği aşikardır.

Stili ile Tarkovski’yi de anımsatan “klas” yönetmen Kieslowski adına hayatını yitirmeden önce, bir belgesel çekilmiştir. Bu belgeselde hayatına ilişkin birçok detay olmasının yanı sıra Amerika’ yı neden sevmediğine dair sorulan bir soruya kendisinin verdiği yanıt en çok dikkat çeken nokta olmuştur:

“Amerika hakkında sevmediğim şey; yüksek derecede kişisel tatminle karışık boş laf peşinde koşulması. Amerikalı menajerime nasılsın desem bana “son derece iyiyim” (extremely well!) yanıtını verir. “Okey” ya da “iyi” değildir; “son derece iyi” olmalıdır. Ben “son derece iyi” değilim, ben hiç de “iyi” değilim. İngilizce bir deyim kullanmak gerekirse “I’ m so so.(eh! idare eder işte)”

Fatih Dere – Yaşamak ve Hazza Dair ya da Ikiru

Fatih Dere – Yaşamak ve Hazza Dair ya da Ikiru

“Servetimiz elimizdekiler değil haz aldık­larımızdır.” Epikuros mutluluktan bah­sediyor yine; gerçekten yaşamayan adeta tüm hayatı boyunca vakit geçi­ren insanları eleştiriyor filozof. Haz al­mak derken bedensel bir hazdan ziyade tinsel bir hazdan bahsediyoruz. Daha da açarsak bu bahsi Önemli olan geri dönüp bakıldığında ya­şamın sahip olunanlardan değil haz alınan an­lardan ibaret olduğudur. Peki 30 yılını masa ba­şında, ömrü boyunca para biriktiren bir dev­let memurunun serveti ne kadardır, Epikuros’un bakış açısıyla hayattan ne kadar haz almıştır? Veya hayattan hiç haz almayan bir insanın hiç bir şeyi yok mudur?

Usta yönetmen Akira Kurosawa, Ikiru (Yaşa­mak-1952) filminde otuz yılını bir masanın ba­şında mühür basarak ve başka hiçbir iş yapma­yarak geçirmiş Bay Watanebe’nin hikayesini an­latıyor. Ikiru, Kurosawa’nın en bilinen filmleri arasında değil elbette, fakat filmografisi içinde farklı bir yere sahip. Kurosawa’nın özenli sine­matografisi ve sahne inceliği hariç diğer belirgin unsurları Ikiru’da bulunmuyor. Yine de, filmlerin­de çoğunlukla Japon yaşam biçimi ve samuray kültürünü inceleyen yönetmenin kendisi için değişmez olan “insan” bu filmininde de baş un­sur. Kurosawa insan doğasını, iyilikleri, kötülük­leri, insanlar arasındaki bozuk ilişkileri, toplum­sal sorunları ve savaş sonrası Japonya’sını yine aynı ustalıkla yansıtıyor filminde.

1952 yılında çekilmiş ve sonraki yıllarda birçok Amerikan klişesine ilham kaynağı olmuş olan Ikiru, kanser olduğunu öğrenen bir adamın ka­lan kısa ömrünü anlatan bir hayat hikayesi. Peki, otuz yıl boyunca “vakit geçirmiş”, en önemli ak­sesuarı saati olan bir insan altı ay ömrü kaldı­ğını öğrenince ne yapar? Watanebe bu habe­ri alınca kendi kendiyle kaldığı yıllarını sorgu­lar, işi olarak gördüğü vakit geçirme aracını dü­şünür, “neşe” ye imrenir ama elinden bir şey gel­mez, ne de olsa insanoğlu zamana göre artan pişmanlık eğrisinde yolcudur hep.

Ölüm fikriyle yüzleşmek her zaman zordur. “Ya­şayan ölü” olan biri bile öleceğini öğrenince ka­bullenemez çünkü hâlâ yapacakları vardır, bir­kaç küçük iş bile olsa. Hayatını bir hiç uğruna harcadığını düşünen bir adam için ise ölmek en acısıdır. Ölüme nasıl gidilmelidir? Nasıl huzurlu bir ölüm elde edilebilir? Watanebe öleceği için değil yaşayamadığı yılları için üzülmektedir. He­men ölmek istemez, ani ölüm burukluktur, he­nüz kendi iç yolculuğunu bile tamamlayama­mıştır. İyi bir ölümü hak etmelidir önce. Kurosa­wa ölümü ve ölüm sonrasını bir bütünmüş gibi yansıtır, insanın ölünce geride bıraktıklarıyla anılacağını gösterir filminde.

Kurosawa’nın filmde bürokrasinin iç yüzüne de değinmesi önemli bir ayrıntı. Devlet dairelerin­de bir işi halletmek için yetmiş kapı dolaşan in­sanları izleriz dakikalarca, kapı kapı, birim bi­rim dolaşırlar ancak kimse onları dinleyip dert­lerine çare bulmaz, bulmak istemez. Görülü­yor ki 1952 Japonya’sındaki sistem, 2000’ler Türkiye’sindekinden çok da farklı değil. İnsan­lar kendi rutinlerini oluşturmuş; kafa yormak, iş yapmak, düşünmek, karşı çıkmak ve bir çalışma ortaya koymak yoktur. Rutinlerine o kadar alış­mışlardır ki, düzene en ufak bir müdahalede bu­lunmak isteyenleri dışlarlar. Yaratıcılığı, verimli­liği kısıtlayan ama yeri geldiğinde sistemi işine geldiği gibi kullanan çağdışı bir denetim meka­nizması bürokrasi. Bay Watanebe de kanser ha­beriyle beraber bürokrasinin içinde iyice ezile­rek hiçliğe doğru yürümektedir. Yıkılmıştır çün­kü ömrünü adadığı insanlar onu dinlememek­tedir bile. Parası vardır ancak hayatı boyunca hiç harcamamış olduğu için onu nasıl harcayacağı­nı dahi bilemez. Boşa geçmiş yıllarını fark eder Watanebe, rutinine yön veren cebindeki saati bile aynıdır. Kim bilir belki de saat kullanmama­lıdır insan zorunlu kalmadıkça.

Kurosawa yaşamdan haz almanın sırrının gece hayatında, alkol ve eğlencede olmadığını, aksi­ne insanlığa faydalı bir eser bırakmakta olduğu­nu anlatmaya çalışır sahneleriyle. Kurosawa’ya göre mutlu bir hayat için biraz emek, biraz sa­nat veya birkaç dost yeterli olabilir. Ikıru’da da otuz yılını tekerrürle geçirmiş, ölüme mahkum Watanebe’nin hayatındaki sıkıcılığı görürüz. Filmde yirmi dört saatlik periyotlarla döngü­ler yaratan, iş hayatları boyunca “harmonik ha­reket” yapan insanları eleştirir yönetmen. Aynı modern çağ insanları gibi… Dakikliği sevmiş­tir hep modernlik. Her gün aynı dakikada kalk, aynı dakikada yola çık, aynı dakikada çayını iç vs. Watanebe’nin artık düzenini yıkması gerek­mektedir.

Rutin olan her şey, gereksiz tekrardan iba­ret olan tüm yaşanmışlıklar, haz duygusundan uzaktır. Watanebe’nin de ölmeden yaşama dair bir şey ortaya koyabilmesi, ölmeyi hak edebil­mek için öncelikle bürokrasiyi yıkması gerekir. Bu noktadan itibaren Watanebe yaşamaya baş­lar. Öncesinde parasını sürekli biriktirmiş, kendi­ne ve oğluna rahat bir hayat sağlamak için çalış­mıştır. Bu, belki de bürokrasi altında ezilmiş in­sanların içine itildiği bir durumdur. Bürokrasi al­tında kalan bireyler standartlarını minimuma in­dirip korumacı bir düşünce yapısıyla kendileri­ne tekdüze bir hayat oluştururlar, bundan de­ğil midir ki günümüzde insanlar binlerce liralık kredi borçlarının altına girerler ev veyahut ara­ba almak için, kredi ödemek de bir rutin değil midir? Fakat unutulan şudur ki; insan aslında sa­hip olduğu değil yaşadığı standarttadır. Dolayı­sıyla kazancını gayrimenkule değil de mesela ki­şisel gelişimine harcayan birisi daha az kazan­cı olmasına rağmen daha yüksek bir standartta yaşıyor olabilir. Yönetmen de bu sıkıcı bürokra­si ile bürokrasiyi oluşturan bireyleri beraber su­nuyor seyirciye.

Watanebe rutinini bozmak için uğraşır son gün­lerinde. Rutini bozmak bile bir keyiftir. Çevre­sindekiler ise hiç niyetli değildir kendi döngü­lerinden çıkmaya. Hayatlarındaki tek değişiklik Watanebe’nin işe gelmemesidir.

Film altmış senelik, siyah-beyaz ve hiçbir görsel efekt barındırmamasına rağmen görsellik açı­sından oldukça tatmin edici. Her sekans özenle hazırlanmış karelerle sinema sanatındaki yerini alıyor. Özellikle bahsedilmesi gereken filmin so­nundaki, sinema tarihine kazınan sahne, salın­cakta sallanırken şarkı söyleyen yaşlı bir adam… Ve son.