Etiket: Ğassân Kenefânî

Ğassân Kenefânî – Ufaklık Kampa Gider

Ğassân Kenefânî – Ufaklık Kampa Gider
Çeviri: Murat Göçer

Savaş zamanı idi. Savaş mı? Hayır, hayır. Bizzat mücadele, düşmanla birbirine girme zamanı idi. Çünkü savaşta savaşanın nefes alıp vereceği bir barış olabilir, boş bir vakit, ateşkes ya da kaçılan bir izin. Mücadele zamanına gelince o bir silah atışından sonra başlar. Sen iki ateş arasında bir mucizeye doğru koşarsın. Bu yaşanan, sana dediğim gibi sürekli bir mücadele zamanı.

Ben söz dinlemez, dik kafalı hepsi erkek yedi kardeşle, belki de mücadele zamanlarında kendisine sekiz çocuk doğurduğu için hanımını sevmeyen bir babayla birlikte oturuyordum. Halam, kocası ve beş çocuğu da bizimle idiler. Ha, bir de masanın üzerinde ya da askıya asılmış yığınlarca pantolonun birinin cebinde beş kuruş bulup hiç tereddüt etmeden parayı aşıran ve gazete satın alan ihtiyar dedem. Senin de bildiğin gibi dedem okuma yazma bilmiyordu. Kulakları ağır duyan bu ihtiyar, kendisine bizden birisinin son haberleri okuması için parayı arakladığını itiraf etmek zorundaydı.

Bu zamanlarda, dur sana mücadele zamanının senin hayal ettiğin gibi olmadığını, hayır hayır gerçek bir savaş olmadığını hatırlatayım, olan biten şu idi; aynı anda bir arada olabilmeleri mümkün olan bütün bir nesilden on sekiz kişi bir evde idik. Hiçbirimiz henüz iş bulamamıştık. Senin de sesini duyabildiğin açlık günlük kaygımız idi. Ben bu durumu mücadele zamanı diye isimlendiriyorum. Sen de biliyorsun gerçek savaşla aralarında kesinlikle fark yok. Biz ekmek için savaşıyorduk. Sonra aramızda paylaştırmak için mücadele ediyor ve sonrasında da birbirimizle kavga ediyorduk. Herhangi bir sükûnet ortamında dedemiz kısık iki gözüyle bütün topluluğu süzerek, özenle katlanmış gazetesini çıkartıyordu. Bunun anlamı şuydu; herhangi bir cepten ya da masanın üzerinden beş kuruş yürütülmüştür ve birazdan kavga çıkacaktır. Önemsemeyi ve cevap vermeyi hak etmeyen kavga ve gürültünün yığınlarca çeşidini görmek için yeteri kadar ömür geçirmiş olan dedem, ihtiyarca bir sükûnetle gazetesine sarılarak bağrışmalara karşı direnecektir. Sesler kısılınca da kendisine en yakın bir çocuğa doğru eğilecek, alıp kaçmasın diye gazetesinin bir ucundan tutup onu çocuğa uzatacaktır.

Ben on yaşındaydım. Isam da şimdi olduğu gibi benden birkaç ay büyüktü. Halamın çocukları içinde o, kardeşlerim içinde de ben kendimizi lider kabul ederdik. Birçok girişimden sonra babam ve halamın kocası ikimize günlük bir iş bulmuşlardı. Beraberce büyük bir sepeti taşıyor, bir saat on beş dakika yürüyor ve ikindiden biraz sonra sebze haline varıyorduk. Sen bilmezsin, bu saatlerde sebze hali şöyle olur; dükkanlar kapılarını kapatmaya başlarlar, son kamyonlar kalan malları toplar ve bu kalabalık çarşıdan ayrılmaya başlarlar. Isam’la görevimiz yapması hem kolay hem de zor bir iş.

Dükkanların önlerinde ya da araçların arkasında bulduklarımızla, sorumlu kişi öğle uykusunda ya da dükkanında olduğu zaman serginin üzerindekilerle sepetimizi doldurmak bize görev olarak verilmişti.

Sana söylüyorum, zaman mücadele zamanı. Sen gün boyunca savaşçının iki ateş arasından geçtiğini bilmezsin. Isam parçalanmış bir lahanayı ya da bir demet soğanı kapmak için ok gibi fırlardı. Ya da hareket etmek üzere olan bir kamyonun tekerleri arasındaki elmayı. Ben de diğer şeytanlarla yani kendilerinden önce çamurların arasında gördüğüm bir portakalı almaya çalışan çocuklarla mücadele ederdim. İkindi boyunca çalışırdık. Isam ve ben bir yandan diğer çocuklarla, dükkan sahipleriyle, şoförlerle ya da bazen polislerle mücadele eder geri kalan vakitte de birbirimizle kavga ederdik.

Mücadele zamanlarıydı. Bunu sana söylüyorum çünkü sen anlamazsın. O zamanlarda âlem tepe taklak olmuştu, hiç kimse bir başkasından erdem beklemiyordu. Bunu yapan kişi gülünç görülebilir. Nasıl ve hangi vesile ile olursa olsun hayatta kalman üstün olmak için göz kamaştırıcı bir zaferdi. Güzel, kişi ölürse erdem de ölür öyle değil mi? O halde bırak bir anlaşma yapalım; mücadele zamanlarında görevin, ilk erdemi gerçekleştirmen; yani hayatta kalmayı başarmandır. Bundan sonra diğerleri gelir. Çünkü sen ikinci bir aşamanın bulunmadığı, birincisinin hiç bitmeyeceği sürekli bir mücadelenin içerisindesin.

Sepet dolduğunda sepeti taşımak ve eve dönmek bize verilen görevdi. Sepettekiler ertesi gün bütün ailenin yiyeceği idi. Tabiidir ki, eve giderken yolda sepettekilerin en iyisini yemek üzere Isam’la anlaşma yapmıştık. Bu, asla üzerinde tartışmadığımız ve kimseye de duyurmadığımız bir anlaşmaydı. Ancak yaptığımız şeyin sınırı sadece bu kadardı. İşte böyle, biz mücadele zamanındaydık.

O melun yılda kış çok soğuktu. Biz çok ağır bir sepet taşıyorduk. Ben elma yiyordum. Sebze halinin kapısından çıkmış, ana caddede yürüyorduk. İnsanların, arabaların, otobüslerin, dükkan vitrinlerinin arasından on dakika kadar tek bir kelime etmeden yürümüştük. Çünkü sepet çok ağır idi ve biz, ikimiz de tamamen yemeye odaklanmıştık. Ansızın…

Hayır, hayır bu tarif edilemez bir şey; sanki sen silahsızsın ve düşmanının bıçağı sırtındasın, tam o esnada ne olsun, bir de bakmışsın annenin kucağında oturmaktasın.

Dur, beni bırak da olanı sana anlatayım. Sana söylediğim gibi, biz sepeti taşıyorduk, polis de yolun ortasında duruyordu. Cadde ıslaktı, ayağımızda da neredeyse ayakkabı yok gibiydi. Belki de ansızın onu gördüğümde ben, polisin havalı ve sağlam ayakkabısına bakıyordum. Oradaydı, ayakkabının altında, ön tarafına doğru. Ona, altı metre kadar uzaktaydım ama belki de onu renginden tanımıştım. Bir liradan fazlaydı.

Biz bu gibi durumlarda düşünmeyiz. Birileri bulunan parayı almakla karakter arasındaki ilişkiden bahsediyorlar. Güzel. Ben, bunun karakterle ne alakası vardır, anlamıyorum. Paranın renginin hepimizin içinde var olan vahşi, suçlu, ölümcül güçle alakası olabilir. Ancak ben, bir sepette bozulmuş sebze meyve taşırken altı metre ötede bir polisin ayakkabısı altında para gören bir kişinin mücadele zamanlarında biraz düşünmesi gerektiğini bilmiyorum. Benim yaptığım şey şu; elmanın geri kalanını fırlattım, sepeti bıraktım. Kesin kendisine bıraktığım sepetin ağırlığı yüzünden Isam bir anda sarsılmıştır. Ancak o, parayı benden biraz sonra görmüştü. Tabi ki, ben gergedanı kör bir saldırıya mecbur eden bilinmez bir gücün baskısı altında, amacı yolun sonu olan yere doğru fırlamıştım. Omuzumla polisin bacaklarına vurdum, korku içerisinde geriledi, dengemi kaybettim ama yere düşmedim. O anda onu gördüm; beş liraydı. Sadece görmedim onu kaptım ve yere düşüşümü tamamladım. Düştüğümden daha hızlı kalktım ve kalkışımdan daha hızlı da koşmaya başladım. Bütün dünya peşimden koşmaya başladı; polisin düdük sesi, ayakkabısının kaldırımda çıkardığı tam ensemdeki ses, Isam’ın bağırışı, otobüslerin kornaları, insanların sesleri… Gerçekten hepsi ardımda mıydı? Bunu ne sen ne de ben söyleyebilirim. Kesin ve yürekten söylüyorum, gezegenlerin bütününde beni yakalayabilecek kimsenin olmadığını bilerek koştum. On yaşındaki bir çocuğun aklıyla başka bir yolasaptım. Belki de Isam’ın polise gitmeye alışık olduğumuz yolu göstereceğini düşündüm. Nereye gittiğimi bilmiyordum, geriye dönüp bakmıyordum, koşuyordum, yorulduğumu hatırlamıyorum. Girmeye mecbur bırakıldığı savaş alanından kaçan, herkes kendisini hemen peşinden kovalarken koşmaya devam etmekten başka seçeneği olmayan bir askerdim.

Güneş battıktan sonra eve vardım. Kapı açıldığında şahit olacağımı kesinlikle bildiğim sahneyle karşılaştım. Tam on yedi yaratık beni bekliyordu. Beni çabucak bakışlarıyla ezdiler ama dikkatlice bakışlarıyla. Kapının eşiğinde durdum ben de onlara baktım, ayaklarım yerde çakı gibi, avucum cebimdeki da beş lirayı sımsıkı kavramakta.

Isam, annesi ile babasının arasındaydı, öfkeliydi. Kesin ben gelmeden önce iki aile arasında kavga olmuştu. Kahverengi tertemiz elbisesine sarınmış, sedirde oturan ve bana hayranlıkla bakan dedemden yardım bekledim. Bilge adamdı, dünyaya nasıl bakması gerektiğini bilen hakiki bir erkekti. Onun da tek isteği beş liraydı yani bu defa kalınca bir gazeteydi.

Çıkacak kavgayı sabırsızlıkla bekledim. Isam tabi ki yalan söylemişti. Onlara parayı kendisinin bulduğunu, onun elinden parayı zorla aldığımı anlatmıştı. Hatta bu kadar da değil, o uzun, yorucu mesafe boyunca tek başına ağır sepeti taşımaya mecbur bıraktığımı da anlatmıştı. Sana demedim mi, bu zamanlar mücadele zamanı. Hiç kimse Isam’ın yalan mı doğru mu söylediğini önemsemiyordu. Çünkü bu hiç kıymeti olmayan bir meseleydi. Isam sadece yalan söylemedi, o kesin olarak hiç kimsenin gerçeği önemsemediğini de biliyordu. Sadece bu kadar da değil; belki ilk defa kendisini küçük düşürmeye razı olup kendisinden daha güçlü olduğumu, kendisini dövdüğümü ilan etmişti.

Babası ise tamamen başka bir şey düşünüyordu. Paranın yarısını almaya razı idi, babam da diğer yarısını. Ben başarılı olur da meblağın hepsini muhafaza edebilirsem hepsi bana ait olacaktı, yok hakkımdan vazgeçersem hepsini kaybedecektim ve onlar aralarında taksim edeceklerdi.

Ancak onlar gerçekten mücadele zamanlarında bir çocuğun avuçlarında beş lira tutmasının anlamının ne olduğunu bilmiyorlardı. Hepsine hayatımda ilk defa tehditkâr bir ses tonu ile dönmemek üzere evi terk edeceğimi söyledim. Beş lira sadece benim idi.

Sen de tahmin ettin şüphesiz, hepsi çıldırdılar. Kan beyinlerine sıçradı ve hepsi bana karşı cephe aldılar. Önce uyardılar. Ancak ben bundan daha fazlası için hazırlıklıydım. Sonra dövmeye başladılar. Tabi ki, kendimi savunabilirdim. Ancak ben sımsıkı avuçlarımın arasında cebimdeki beş lirayı korumak istiyordum. Yalnız sıkı darbelerden sakınmak gerçekten zor idi. Başta dedem heyecanla savaşı seyretmişti. Sonra savaş çekiciliğini kaybetmeye başlayınca kalktı ve önlerine durdu. Böylelikle onun ardına sığınmam, ona yapışmam kolaylaştı. Büyüklerin parada hakları olmadığını söyleyerek tartışmayı bitirdi. Ancak güneşli bir günde bütün çocukları dilediğimiz gibi beş lirayı harcayabileceğimiz bir yere götürmemi bana görev olarak verdi.

Bu teklifi reddetmeye kararlı bir şekilde tam öne çıkıyorken, o anda dedemin gözlerinde beni durduran bir şeyi fark ettim. O anda gözlerindekinin ne olduğunu anlayamadım ama onun yalan söylediğini, benden susmamı istediğini hissettim.

Sen de biliyorsun, on yaşındaki bir çocuk mücadele zamanlarında dedem gibi bir ihtiyarın anladığı seviyede işlerin nasıl yürüdüğünü anlayamaz. Lakin olan buydu. O gazetesini istiyordu, belki de bir hafta boyunca her gün. Ne pahasına olursa olsun beni ikna etmeyi önemsiyordu.

Böylece o akşam anlaştık. Ancak ben işimin daha bitmediğini biliyordum. Gece ve gündüzün her anında parayı korumam, diğer çocukları oyalamam, annemin sonu gelmeyecek ikna çabalarının karşısında direnmem gerekiyordu. Bana o gece, bu beş liraya iki kilo et, bana yeni bir gömlek ya da gerekirse ilaç veya önümüzdeki yaz göndermeyi düşündükleri ücretsiz okul için kitap alacağını söyledi. Ancak konuşmanın yararı ne? Sanki annem, ben iki ateş arasında koşuyorken benden ayakkabılarımı temizlememi istiyordu.

Tam olarak ne yapmaya niyetli olduğumu bilmiyordum. Ancak o geceden sonraki bir hafta boyunca çocukların da kesinlikle yalanolduğunu bildikleri ama söyleyemedikleri binlerce yalanla çocukları oyalamayı başardım. Burada fazilet, erdemlilik yok, sen de biliyorsun. Sorun, tek bir fazilet etrafında yani beş lira etrafında dönüyordu.

Ancak dedem olan biteni anlıyordu ve oynadığı role denk bir karşılık olarak gazetesini istiyordu. Bir hafta geçince sıkılmaya başladı. Ona gazete almayacağımı anlamıştı. Kesin anlamıştı, çünkü onun gibi bir ihtiyarın bu hakikati anlamaması olanaksızdı. O fırsatı kaçırmıştı ancak fırsatı gerisin geriye çevirmek için elinde de hiçbir çare bulunmuyordu.

On gün daha geçince herkes parayı harcadığımı, cebime girip çıkan elimin bomboş olduğunu, elimi cebime onları aldatmak için koyduğumu zannettiler. Ancak dedem beş liranın hala cebimde olduğunu biliyordu. Bir gece uykuya daldığımda, bu günlerde elbiselerimle uyuyordum, cebimden beş lirayı çekmeye çalıştı. Fakat hemen uyandım, dedem de tek bir kelime etmeden yatağına döndü.

Sana dedim, vakit mücadele vakti. Dedem üzgündü çünkü gazetesine kavuşamamıştı. Ben üzerinde ittifak etmediğimiz bir anlaşmayı bozmuştum. O mücadele zamanını iyi anlıyordu, bu yüzden yaptığım şeyin üzerinden iki sene geçmesine rağmen beni kınamadı. Isam da aynı şekilde olayı unuttu. Dik kafalı bir çocuk olarak iç dünyasında olan biteni çok iyi anlıyordu. Sebze haline günlük yolculuğumuza devam ettik. Daha önce yaşadığımız diğer günlere göre daha az kavga ediyor, az konuşuyorduk. Görünen o ki; onunla benim aramda birden bire görünmez bir duvar yükselmişti. O hala mücadele zamanlarında bense yeni bir atmosferi teneffüs etmekte idim.

Beş hafta boyunca cebimde beş lirayı korumuştum, hatırlıyorum. Ben mücadele zamanında o beş liraya yakışır bir hamleye hazırlanıyordum. Ancak tam uygulamaya koyma zamanı yaklaştığı vakitte her şey ortaya çıktı. Sanki bu, mücadele zamanından kurtuluş için değil, ona geri dönüş için bir köprü idi.

Sen bunu nasıl anlayabilirsin? Beş liranın bende kalması onu kullanmaktan daha güzel bir şeydi. Cebimdeydi, mutluluğumu elde ettiğim ve herhangi bir vakitte kurtuluş kapısını açıp çekip gidebileceğim bir anahtar gibiydi.

Ancak kilide yaklaştığım esnada kapının arkasında başka, uzaktaki bir mücadele vaktinin kokusunu alıyordum. Sanki bu, yolun başına tekrar dönmekti.

Önemli bir şey kalmadı anlatacağım. Bir gün Isam’la birlikte sebze haline gittik. Ben bir demet pazıyı kapmak için fırladım. Yavaş yavaş hareket etmekte olan bir kamyonun tekerleri önündeydi. Son anda kaydım ve kamyonun altına düştüm. Şanslıymışım, tekerlekler bacağımın üzerinden geçmemiş. Tekerler tam bacaklarıma temas ettiğinde kamyon durmuş. Bayılmışım, hastanede gözlerimi açtım. Senin de tahmin ettiğin gibi ilk yaptığım şey cebimdeki beş lirayı yoklamak oldu. Ancak orada değildi.

Kesin biliyorum, beni arabayla hastaneye getirirlerken parayı Isam aldı. Yalnız, o bana bir şey demedi ben de ona bir şey sormadım. Sadece bakıştık ve olanı biteni anladık. Hayır, ona karşı öfkeli değilim. Çünkü ben beş lirayı almak için kanımı akıtırken o geç kalmıştı. Sadece üzgünüm, çünkü beş lirayı kaybettim.

Sen asla anlamayacaksın. Bu yaşananlar mücadele zamanında idi.1(1967)

1 Kenefenî Ğassân, El -Âsâru’l – Kâmile, Muessesetu’l – Abhâsi’l – Arabiyye, Beyrut,1987, s. 715 – 726.

Ğassân Kenefânî: 9 Nisan 1936’da Filistin’in Akkâ şehrinde doğdu. 1948’de, yaşadığı yerlere Yahudilerin saldırması sebebiyle ailesi ile birlikte Lübnan’a, sonra Suriye’ye göç etti. Lise yıllarında Arap Edebiyatı ve resim alanındaki üstün yetene­ğiyle öne çıktı. Liseden sonra Şam Üniversitesi Arap Edebiyatı Bölümünde okumaya baş­ladı. Ama yoğun faaliyetlerinden dolayı üniversiteyi bıraktı. Şam’da ve Beyrut ’ta birçok gazetede köşe yazarlığı ve yazı işleri müdürlüğü yaptı.

Arabasının altına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu, kız kardeşinin kızı Lumeys’le birlikte evinin önünde 8 Temmuz 1972 Cumartesi sabahı şehit edildi.

Gassân Kenefânî – Ölmeyen Adam

Gassân Kenefânî – Ölmeyen Adam
Çeviri: Murat Göçer

Ali Bey, yolcu aracındaki yerine tam yeni otur­muştu ki, aracın diğer tarafında oturmakta olan Zeynep Hatun’a gözü ilişiverdi. Aynı anda sıkıntı ve utanç his­si onu sardı. Zeynep Hatun ona doğru bakıverirse, rahat hareket edemeyeceğini o anda anladı. Ve Zeynep Hatun ona baktı, onu umursamadı, hafife aldı. Ali Bey, yüzünü gizlemek için gazeteyi kaldırmaya çalıştı. Az sonra pen­cereden tarafa dönmeyi, yolu izlemeyi tercih etti.

On sene önceydi. Ali Bey, Zeynep Hatun’u gördü­ğünde müthiş bir mutluluk hissederdi. Şehirde yetişmiş birinin, meçhul bir köy kahvesinde, temiz bir su barda­ğı bulduğunda hissettiği türden bir mutluluk. Hiçbir şey Ali Bey’i Zeynep Hatun’a hürmet etmeye zorlamaması­na rağmen, o, ona hürmet etmesi gerektiğini hissederdi. Kendisi toprak ağası, Zeynep Hatun ondan on dönüm yer kiralayan basit bir çiftçi olup, aralarında ciddi fark bulunmasına rağmen, bir gün oğluna, kızını nişanlayabi­leceğini ümit ediyordu.

Ali Bey, Zeynep Hatun ve kocasının, gördüğü en çalışkan çiftçiler olduğunu söylerdi. Bu çalışkanlıkları sa­yesinde kızlarını, kendileri için tarlada çalışacak bir güç iken, şehre okumaya göndermişlerdi. Zeynep Hatun’un evi Ali Bey’i hayretler içerisinde bırakacak kadar temiz idi. Kapının dışında sinekler, simsiyah bir bulut kadar fazla iken, evin içerisinde bir tane sinek bulmak bile çok çaba gerektirirdi. Bu gerçek hep Ali Bey’i şaşırtırdı.

Zeynep Hatun’un bir de oğlu vardı. O da diğerleri gibi çok güçlü idi. Tarlada çalışırken Ali Bey muhasebe­cilerden bir grupla yanından geçse bile, işten başını kal­dırıp bakmazdı. Ali Bey bir keresinde insanların kendi­sine yeterince saygı duymadıklarını hissetmişti. Bir gün Zeynep Hatun’un kapısının önünden geçerken, ardından garip bir tonla yankılanan sesini işitti.

– Toprak satmak istediğini duyduk.

Ali Bey döndü, eski ahşap korkuluğa dayanmış Zeynep Hatun’u ve gözlerindeki daha önce alışmadığı bakışı gördü.

– Kendi şehrime dönmeye karar verdim. Biliyor­sun ben buralı değilim. Memleketime dönme vaktim gel­di. Ha, bu arada Leyla nasıl?

Zeynep Hatun’un gözlerindeki tuhaf bakış devam ediyordu. Dediklerini duymamış gibi, aynı üslupla ko­nuştuğunu işitti.

– Sana bir Yahudi’nin teklif verdiğini duyduk.

Bu tuhaf bakış sebebiyle Ali Bey sıkıntı hissetti. Muhabbetini kazanmak için bir şeyler yapması gerekti­ğini düşündü.

– Yahudi’nin teklif ettiği parayı yarısı kadar daha artırabilirsem pazarlık bitmiş olacak.

Yüzüne doğru dikilmiş bakışlarını gördü ve ace­le ile devam etti.

– Bu müthiş bir anlaşma. Bak, dinle. Bu toprakları az bir değere satsam hepinizin buraları terk etmesi, baş­ka bir yer aramanız gerekir. Size yardım etmek için, pa­ranın yarısını kaybetmeye hazır değilim. Doğru değil mi?

– Bu müthiş bir anlaşma. Bak, dinle. Bu toprakları az bir değere satsam hepinizin buraları terk etmesi, baş­ka bir yer aramanız gerekir. Size yardım etmek için, pa­ranın yarısını kaybetmeye hazır değilim. Doğru değil mi?

Sorulara cevap vermeden Zeynep Hatun bakma­ya devam etti. Ellerini kaldırdı, göğsüne bağladı. Ali Bey düşüncesini süratle açıklaması gerektiğini düşündü.

– Ancak araziyi iyi bir paraya satarsam, toprak ki­ralayan her çiftçiye istediklerini yapabilecekleri bir mik­tar para verebilirim. Bu, limana ha­mal olarak gitmekten daha iyi, doğ­ru değil mi?

Cevap bekledi ancak Zeynep Hatun söylediği hiçbir kelimeyi duy­mamış gibi aynı şeyleri tekrar etti.

– Ali Bey! Toprağı bir Yahudi’ye satmaman lazım.

-Ancak ben burayı satmaz­sam, bundan sonra siz bir kuruş yar­dım bile elde edemeyeceksiniz. Öyle değil mi?

– Ali Bey! Toprağı bir Yahudi’ye satmaman lazım.

Ali Bey o anda farklı bir tavır takınması gerektiğini anladı. Çiftçi­lerine gösterdiği müsamahanın ye­rinde olmadığını fark etti. Karşısında durmak, “Ne olursa olsun, bu benim işim…” diye bağırmak için çabaladı.

Döndü ve düşünceli, eve gi­den yolu tuttu. Zeynep Hatun tuhaf birisi, aklıyla düşünmüyor. Bir kuru­şu bile yok. “Parası olmayanı adam yerine koymazlar.” atasözüne rağ­men görünen o ki, o bu büyük fır­satı tepecek. Bu deliler hangi akıl­la düşünürler? O çiftçilerin gönlün­den geçenleri biliyordu. Şayet topra­ğı satarsa Zeynep Hatun oğluna kı­zını kesinlikle vermeyecekti. Daha ötesi evinde yüzüne bakmayacaktı. Zeynep Hatun ile ilişkisinin bu rad­deye varması hoşuna gitmedi. Ancak tekrar teklif edilen parayı düşündü. Kim bilir, belki az bir meblağla Zey­nep Hatun’un hoşnutluğunu tekrar kazanabilirdi!

Akşam yatağına erkenden uzandı. Az sonra odanın ahşaptan balkonu altından gelen ağır ayak ses­leri ile uyandı. Neredeyse bu sesle­ri uyuyan kimsenin evhamından biri zannedecekti ama gayet net balko­nun altında bir adamın seslenişini duymuştu.

– Ali Bey!

Balkon kapısına varıp açma­dan önce adam gayet net bağırdı.

– Araziyi satarsan çiftçiler seni öldürecek!

Balkonun kenarına geldiğinde Ali Bey, sadece tarlanın ekinleri ara­sına gizlenmiş belli belirsiz bir siluet gördü. Gizemli bir tehlikeyi fark ede­rek yatağına döndü.

Ali Bey, o gün kendisine ka­zanç sağlamak için çiftçilerden bir hainin ya da Yahudilere satılan top­rakları denetlemek için kurulan ko­misyonlardan bir üyenin kendisi ile oyun oynamak istediğini anladı ya da böyle düşündü. Her halükârda fana­tik birinin konuşmasını susturacak parası olacaktı.

Sonra toprakları teklif edilen miktarı, yarısı kadar daha geçen bir Yahudi’ye sattı. Alışverişte kazan­dı ancak eve dönüş yolunda sıkın­tı tekrar dolaşıp onu buldu. Zeynep Hatun’un evinin yakınından geçer­ken kendisine seslendiğini, tuhaf bir tonla “Araziyi sattığını duyduk.” de­diğini işitti.

Ali Bey biraz titreyerek cevap verdi.

– Evet, sattım. Memleketime dönmek istiyorum. Biliyorsun buralı değilim. İhtiyarladım. Öyle değil mi?

Ancak Zeynep Hatun hiç tep­ki vermedi. Acayip soğuk “Hayırlı ol­sun!” dediğini işitti.

Zeynep Hatun evine döndü. Ali Bey müthiş bir korku hissede­rek ayakta kalakaldı. İnsanın kazanç için bir yol aramasına izin vermeyen tutucuların yeni bir kurbanı olmak­tan korkmuştu. Hızlıca bu düşün­ceyi zihninden uzaklaştırdı. Çiftçi­lerden her birine vereceğini vaat et­tiği miktar ile hepsinin hoşnutluğu­nu hemencecik kazanabilirdi. Kendi­sine çok sert hükümlerin uygulandı­ğı, adamın avucundan parayı çekip alan bu lanetli yerde uzun süre kal­mayacaktı.

O akşam Ali Bey balkonun al­tından gelen adımların çıkardığı ses­leri açıkça duydu. Yatağından kalk­madan önce sakin sakin kendisine seslenen kişiyi işitti.

– Ali Bey!

Ali Bey güldü ve “Bu fanatik, benimle küçük bir anlaşma yapmak istiyor.” dedi. Kapıyı açtığı an dört el silah sesi yankılandı. Ona balkon al­tındaki anlaşılmaz bir tartışmayı ya da laf kalabalığını duyuyormuş gibi geldi. Boynunda akan sıcak kanı his­setti. Kapıya tutunmaya çabaladı an­cak başaramadı ve düştü.

Ali Bey ölmedi. Hatta bir haf­ta sonra Zeynep Hatun’u ziyaret ede­bilmişti. O, kapının önünde oturmuş elbise dikiyordu. Titrek sesi ile se­lam verdiğinde gözlerini kaldırmış ve sakince şöyle demişti:

-Olayı duyduk.

Sonra onu teselli ediyormuş gibi başını salladı. Ali Bey, onun ban­dajla sarılı, beyaz sargıların örttüğü, şakağından boynuna kadar uzanan yarasına baktığını gördü. Sonra tek­rar elbise dikmeye devam etti.

– Arazinin yeni sahibi sizi bu­radan çıkardığında geçinesiniz diye bir miktar para vermek için gelmiş­tim.

Zeynep Hatun başını elbise­den kaldırmadı. Ali Bey orada is­tenmediğini anladı. Eski masanın üzerine biraz para bıraktı. Zeynep Hatun’un yüzünü kontrol etmek is­tedi ancak yüzünde hiçbir tepki yok­tu. Aniden bir esinti çıktı ve paraları uçurdu. Uşak, paraları toplamak için koştu. Zeynep Hatun başını elbise­den kaldırmadı, yüzü sert ve ifade­sizdi, acı bir ağıtla patlamanın eşi­ğindeymiş gibiydi. Kendisi terk et­meyi arzu ettiği halde, bu insanla­rın suratında acı ve ıstırap olarak şe­killenen, toprağa verilmiş değeri ga­ripsedi. Ancak ne olursa olsun, Zey­nep Hatun ile arasındaki gerginliğin bu seviyede olması hoşuna gitmedi.

Ansızın ona çok acı veren, şa­kağından boynuna kadar uzanan ya­rayı hissetti. Gözleri, rüzgârın oy­naştığı, uşağın peşinden koştuğu pa­ralara takıldı. Anlam veremediği bir utanç hissetti. Şakağından boynuna kadar uzanan derin yara üzerindeki sargıları eliyle yokladı.

O günden sonra Ali Bey orada çok kalmadı, iyileşir iyileşmez kendi memleketine döndü. Arazisini kira­layan çiftçilerle ilgili bir şey duyma­dı. İşte, şimdi araçta sükûnetle otu­ran Zeynep Hatun’u Murc b. Amr’da, kapısının önünde elbisesini dikme­ye devam ediyormuş gibi görüyordu. Doğru, toprakları satması onların sı­kıntılarından biriydi, sadece bir Ya­hudi ile alışveriş yapmasının bunlara sebep olacağını düşünmemişti. An­cak her halükârda bu oldu. Görünen o ki, toprakların laneti onu sonsuza kadar takip edecekti. Bu kez çok açık bir şekilde kendisinin araçta isten­mediğini hissetti. Aracın durmasını bekledi, kalktı ve kapıya doğru yü­rüdü. Göz ucuyla Zeynep Hatun’un kendisine baktığını biliyordu. Ona doğru dönmemeye kararlıydı ancak farkında olmadan irice elini, şakağı ve boynundaki derin yarayı gizlemek için kaldırıverdi.

***

Zeynep Hatun Ali Bey’in sırtı­nı, şakağı ve boynundaki derin yarayı gördüğünde ardın­dan koşmayı, parmağıyla omzuna dokunmayı, kendisine döner dönmez yüzüne tükürmeyi, onu küçük düşürmeyi istedi. Ancak duygularını bastırdı.

Ali Bey, para ile iğrenç bağı olmasa genelde iyi bir insandı. Zeynep Hatun kendi kendisi ile konuştu­ğunda böyle diyordu. Çiftçiler, iyi bir para teklif edilir­se onun annesini bile satabileceğini söylüyorlardı. Çift­çiler, Ali Bey’in ezberlediği tek şey olan “Parası olmaya­nı adam yerine koymazlar” sözünü işitince beğenmişler­di. Ta ki, Ebu Ahmed isimli bir çiftçinin Ali Bey’in atasö­züne cevap olarak “Firavun’un kabrinde onlarca kilo al­tın bulmuşlar, Firavun kaç paralık adam?” sözünü işitin­ceye kadar. Çiftçiler çarçabuk bu sözü ezberlediler. Bu söz, Ali Bey, para ile ilgili sözünü bunlara her söylediğin­de ona karşı çekilmiş bir silaha dönüştü. Ne olursa ol­sun, Ali Bey’in tarlalarını kiralayanlara, kefillere, ortak­lara muamelesi genelde iyi idi. Zeynep Hatun, kızını as­lında Ali Bey’in oğluna denk bir hanım olsun diye şehre okumaya göndermişti.

Ancak olaylar insanların hırslarını, amaçlarını değiştiren yöne doğru akıyorlar. Hayfa’da okuyan kızı Leyla’dan Zeynep Hatun’a, Ali Bey’in tarlaları satmak için bir Yahudi ile pazarlık yaptığı haberini verdiği, ola­yın hakikatini araştırmasını istediği bir mektup geldi.

Zeynep Hatun bu haberden çok tedirgin oldu. Bunu, Ali Bey hakkındaki düşünce ve ümitlerini hafife alma olarak telakki etti. Ertesi gün onunla karşılaştığın­da biraz korkuyordu. “Ali Bey! Araziyi satmamalısın” sö­zünü tekrar etmekten başka bir şey yapamamıştı.

Ali Bey öfkeli dönüp gittiğinde tuhaf bir rahatlık hissetmişti. Bu tavrını takınabilmek için harcadığı çaba­dan sonra derin derin nefes almıştı.

Aynı günün akşamında Leyla Hayfa’dan geldi. Ali Bey’i annesinin nasıl kızdırdığını işitmesi onu sevindir­mişti. Şayet araziyi satmaya çalışırsa Ali Bey’i ölümle tehdit etmesi için kardeşi Hamdan’a ısrar etti. Daha bir­çok şey söyledi. Zeynep Hatun söylenenleri anlamadı an­cak kızının sözlerini onaylayarak başlarını sallayan koca­sını ve oğlunu görünce o da kızının sözlerini tasdik etti.

Ancak gerçekleşen olay Zeynep Hatun’un planla­dıklarını değiştiren bir şeydi. Ertesi gün Ali Bey evine dönüyordu. Onun toprakları sattığından kesin emin ol­duğunda ve Ali Bey titreyerek bunu onayladığında gayet soğuk “Hayırlı olsun” demişti.

Onun içinde dolaşan korkuyu biliyordu. Her gün buna benzer olaylar oluyordu. Birisi Yahudilere herhan­gi bir şey sattığında vatanseverler onu ya kırbaçla ya da kurşunla terbiye ediyorlardı. Zeynep Hanım, Ali Bey’in çiftçileri tam anlayamadığını biliyordu ancak onun top­rağın kıymetini bilemeyecek kadar ahmak olabilmesini anlayamıyordu.

Akşam Hamdan eski tüfeğini aldı, babası ve kız kardeşiyle birlikte Ali Bey’in evine doğru gitti. Zeynep Hatun, Hamdan’ın Ali Bey’i öldüreceğine inanmıyordu. Onun sadece Ali Bey’i tehdit edeceğini düşünüyordu. Bundan dolayı kurşun seslerini duyunca şoke olmuştu. Titreyerek kapıyı iteleyen kocasını görmeden önce uzun­ca süre sabretmek zorunda kalmıştı. Kocası boğuk bir sesle bağırıyordu.

– Öldü…

Müthiş bir korku ile kalbi güm güm attı. Acaba hangi şeytan, onu “Kim? Ali Bey mi?” diye sormaya itmişti. Acaba hangi ilah, kocasını boğuk sesi ile ”Hayır, Hamdan” demeye sevk etmişti.

Hayatında tek bir söz dahi işitmemiş gibi etrafında kesin bir sessizlik ve baş dönmesi hissetti. Duyduğunu kulakları reddediyor, kocasının sesi kendi dünyası dışında başka bir yerden geliyor gibiydi.

– Son mermi patladı, onun yüzünü ve göğsünü parçaladı. Öldü… Öldü…

Zeynep Hatun hareket etmedi. Delirmiş gibi kazmayı küreği, oğlunun kabrini kazacak aletleri toplayan eşini gördü. Buna rağmen bu âlemin dışında kaldı. Devasa bir duvara asılmış levha gibiydi. Hiçbir şeyi anlamaksızın bakıyordu. Kuru kandan bir katmanla örtülmüş Hamdan’ın cesedine baktı. Ancak hiç kıpırdamadı. Eşinin kollarında evin dışına taşınan oğlunun cesedini gördü. Eşi, asla ağlamayan adam, gözyaşları içerisinde döndüğünde, yeni kazılmış kabrin topraklarına bulanmış halde döndüğünde, sadece o anda yere düştü. Sanki zorba bir el, devasa duvara asılmış levhanın ipini kesivermişti… Ve o düştü.

Ancak Ali Bey ölmedi. Bu yerden ayrıldığında yaşaması için bir miktar para vermek üzere gelen Ali Bey’i bir kez daha görmek kendisine takdir edilmişti. O anda onun, kendisine oğlunun ederini verdiğini tasavvur etti. Ağlamak istedi ancak sırrını ifşa etmekten çekindi. İlk defa, insanın ağlamayı istediği anın ne kadar da acı ve merhametsiz olduğunu fark etti. Rüzgârın esmesi ile uçuşan paraları gördü ancak hiç hareket etmedi. Ali Bey’in söylediği “Parası olmayanı adam yerine koymazlar…” sözünün bayağılığını açıkça gördü. Uzun ve içli ağlamak için Ali Beyin gitmesini istedi. Ancak o yerinden kıpırdamadı. Uzun süre, uşağının kollarına yaslanarak gidene dek orada beton gibi kalakaldı.

***

Boynu ve şakağındaki derin, uzun yara ile araçtan inerken onu tekrar görmüştü. Yarasını gizlemeye çalışan Ali Bey’in görüntüsünün zihninden niçin çıkmadığını bilmiyordu. O, oturduğu yerde düşünüyor, Ali Bey’in bu yaradan utandığına, sakalını kesmek için her aynanın önüne geçtiğinde utanç duyduğuna, aynaya yansıyan kendi yüzüne tükürmek istediğine inanıyordu.

Toprağını terk ettiğinden bu yana ilk kez Ali Bey ölmediği için biraz rahatlama hissetti. O hâlâ hayattaydı. Her sabah boynu ve şakağındaki derin ve uzun yaraya bakıyor ve sattığı toprakları hatırlıyordu.

Yolu seyrederken kendi kendine şöyle dedi:

– Sattığı topraklara biz dönerken Ali Bey bizi görecek. Boynu ve şakağındaki derin ve uzun yaraya bakarken, o gün ölümden daha acı, ölümden çok çok daha acı şeyler olduğunu fark edecek.

(Gassân Kenefânî, el-Âsâru’l-Kâmile, Beyrut, Muessesetu’l-Ebhâsi’l-Arabiyye, 3.b., 1987, s. 167-180.)

Ğassân Kenefânî – Ramle Belgesi

Ramle’yi Kudüs’e bağlayan caddenin iki tarafında bizi iki saf ha­linde durdurdular. Ellerimizi hava­ya kaldırmamızı istediler. Yahudi as­kerlerden biri, temmuz güneşinden gölgesinde korunmam için annemin beni önüne almaya çabaladığını gö­rünce sertçe elimden tutup beni sü­rüdü. Toprak caddenin ortasında, elim havada tek ayak üzerinde dur­mamı istedi.

O gün daha dokuz yaşında idim. Sadece dört saat önce Yahu­dilerin Ramle’ye nasıl girdiklerine tanık olmuştum. Gri renkli cadde­nin ortasında dururken ihtiyarların ve çocukların ziynetlerini Yahudile­rin arayıp bulup sert ve vahşice nasıl çekip aldıklarını görüyordum. Aynı işi yapan esmer kadın askerler de oradaydı. Onlar daha da bir gayret­li idi. Annemi görüyordum, sessiz­ce ağlayarak bana bakıyordu. O anda “Anne! Ben çok iyiyim, düşündüğün gibi güneş bana tesir etmiyor.” diye­bilmeyi çok arzu ettim.

Onun geride kalan tek varlı­ğıydım. Olaylar başlamadan tam bir yıl önce babam ölmüştü. Ağabeyi­mi Ramle’ye girdiklerinde tutukla­mışlardı. Annem için ne ifade ettiği­mi tam olarak bilemiyordum. Şam’a vardığında, otobüs duraklarında tit­reyip bağırarak sabah gazetelerini satmak için annemin yanında olma­sam işlerin nasıl cereyan edeceğini tasavvur edemiyordum.

Güneş kadınların, yaşlıların direncini kırmaya başlamıştı. Ora­dan buradan ümitsiz, zavallı protes­tolar yükseldi. Daracık Ramle cad­delerinde tanığı olduğum bazı yüz­leri görebiliyordum. O yüzler şu an elem, sıkıntı yayıyorlardı. Ama beni kuşatan bu garip duyguyu asla anla­tamam. Bir an kadın bir askerin gü­lüp Amcam Ebu Osman’ın sakalıyla alay ettiğini gördüm.

Ebu Osman tam olarak am­cam değil. O Ramle’nin berberi ve mütevazı doktorudur. Onu tanıdığı­mızdan bu yana onu sevmeye ve hür­met ederek ona amca demeye alıştık. En son kızını, Fatıma’yı, iri kara göz­leriyle kadın askere bakan küçük, es­mer Fatıma’yı yanında sımsıkı tuta­rak ayakta duruyordu.

– Senin kızın mı?!

Ebu Osman sıkıntıyla başını salladı. Ancak gözleri tuhaf, kapkara bir tahminle parlıyordu. Yahudi ka­dın asker gayet kolayca küçük silahı­nı kaldırdı, sürekli hayret içerisinde kara gözlü esmer Fatıma’nın başına dayadı.

O anda gezinmekte olan Ya­hudi nöbetçi askerlerden birisi önü­me geldi. Olay ilgisini çekti. Manza­rayı kapatarak durdu. Ama ben şef­katsiz, kesik kesik üç silah sesi işit­tim. Korkunç bir acı ile sallanan Ebu Osman’ın yüzünü görmem kolaylaş­tı. Başı öne eğilmiş, kan damlaları si­yah saçlarının arasından süzülerek kavrulan zeminle buluşan Fatıma’ya baktım.

Biraz sonra Amcam Ebu Os­man ihtiyar kollarında küçük, esmer Fatıma’nın cesedi ile yanımdan geç­ti. Sessizdi, donuktu, korkutucu bir sessizlikle önüne bakıyordu, daha üzerinden çok geçmedi. Kesinlikle bana bakmıyordu. İki saf arasında ilk kavşağa sakin sakin yürürken bükül­müş sırtını izledim. Yere oturmuş, başını ellerinin arasına almış, yaslı kesik kesik iniltilerle ağlayan hanı­mına bakmaya başladım. Ona doğru bir Yahudi asker yöneldi ve susması­nı istedi. Ancak o duramadı. Son de­rece umutsuz, üzgün idi.

Bu defa olanları bütün açıklığı ile görebiliyordum. Askerin ihtiyar kadını nasıl ayağıyla tekmelediğini, yüzü kanlar içerisinde iken nasıl sırt üstü düştüğünü, sonra göğsüne silahını dayayıp bir el ateş ettiğini bütün çıplak­lığı ile gördüm.

Sonrasında asker bana yöneldi. Gayet sakin, ben­den yere koyduğum ayağımı kaldırmamı istedi. İki tokat attı ve ağzımdan sızıp eline bulaşan kanı gömleğime sil­di. Kahredici bir âcizlikle anneme baktım. Oradaydı, ka­dınların arasında. Ellerini havaya kaldırmış, sessizce ağ­lıyordu. Tam o esnada, ağlarken küçük bir tebessüm fır­lattı. Ayağımın ağırlığım altında büküldüğünü, müthiş bir acı ile bacağımın neredeyse kopmaya yaklaştığını his­settim. Ancak ben de anneme güldüm. Bir kez daha an­neme doğru koşabilmeyi, ona iki tokattan dolayı çok da acı çekmediğimi, iyi olduğumu, ondan bağrarak ağlama­masını, biraz önce Ebu Osman’ın yaptığı gibi davranma­sını rica etmeyi arzu ettim.

Fatıma’yı defnettikten sonra yerine dönen Ebu Osman’ın önümden geçmesi düşüncelerimi bitirdi. Ke­sinlikle bakmaksızın bana yaklaştığında Yahudilerin ha­nımını öldürdüklerini hatırladım. Şimdi yeni bir musibet ile karşı kaşıya idi. Biraz korkarak, acıyarak yerine varın­caya kadar onu takip ettim. Terden ıslanmış, kamburlaş­mış sırtını dönerek biraz durdu. Ancak ben yüzünü ta­savvur edebiliyordum. Parlak küçük ter tanecikleri saçıl­mış, sessiz, donuk bir yüz. Boş kapları alıp eve dönmek için Ebu Osman’ın öğle yemeğini bitirmesini beklerken dükkânın önünde oturduğunu sık sık gördüğüm hanımı­nın cansız bedenini ihtiyar kollarında taşımak için Ebu Osman eğildi. Çok zaman geçmedi. Üçüncü kez nefes nefese, kırışık yüzüne yayılmış ter damlaları ile bana ke­sinlikle bakmadan karşımdan geçti. İki safın arasından yavaş yavaş yürürken terle sırılsıklam bükülmüş sırtına tekrar bakmaya başladım.

İnsanlar ağlamayı bıraktılar. İhtiyarlara, kadınlara acı bir sessizlik hâkim oldu.

Ebu Osman’ın hatıraları sanki insanların kemikle­rini ısrarla kemiriyor gibi göründü. Bu küçük hatıralar, Ramle’deki erkeklerin hepsine berber koltuğuna otur­duklarında Ebu Osman’ın anlattığı şeylerdi. Bunlar in­sanların gönlünde özel bir âlimi kendi kendine oluştu­ran hatıralardı. İşte bu hatıralar insanların kemiklerini kemiriyor gibiydi.

Ebu Osman bütün hayatı boyunca sevilen, yumu­şak huylu bir kişi idi. Her şeye güvenirdi. En çok da ken­disine güvenirdi. Hayatını sıfırdan bina etti. Cebelu’n-Nâr Devrimi kendisini Ramle’ye fırlatıp attığında her şeyini kaybetti. Tertemiz Ramle toprağında yetişen fi­dan gibi temiz her şeye yeniden başladı. İnsanların hoş­nutluğunu ve rızasını kazandı. Son Filistin Harbi baş­ladığında her şeyini sattı, silah satın aldı. Akrabala­rı savaşta üzerlerine düşeni yapsınlar diye silahları on­lara dağıttı. Dükkânı silah ve patlayıcı deposuna dön­müştü. Bu fedakârlık için hiçbir karşılık beklemiyor­du. Tek isteği büyük yeşil ağaçların dikili olduğu Ram­le Kabristanı’na gömülmekti. İnsanlardan tek isteği bu idi. Ramle’deki bütün insanlar onun öldüğünde sadece Ramle Kabristanı’na gömülmek istediğini biliyordu. İn­sanları susturan işte bu küçük hatıralardı. Terle ıslan­mış yüzleri bu hatıralar altında eziliyordu. Anneme bak­tım. Orada elleri havada duruyordu. Şu anda olduğu gibi sapasağlam kurşundan bir kütle gibi sessiz bakışlarıyla Ebu Osman’ı takip ediyordu. Ebu Osman’ı bir Yahudi askerin önünde durup dükkânını işaret ederek konuşur­ken gördüm. Çok geçmeden tek başına dükkânına doğ­ru yürüdü. Eşinin bedenini sardığı beyaz bir peştamal ile döndü. Kabristana giden yolu tuttu.

Sonra onu uzaktan sırtı iyice bükülmüş, yorgun­luktan elleri iki yana düşmüş, olduğundan daha ihtiyar, toza toprağa bulanmış, uzun ve seslice soluyarak her za­man olduğu gibi ağır adımlarla yavaş yavaş yürüyüp dö­nerken gördüm. Göğsünde toprakla karışık kan damla­ları vardı. Benim karşıma gelince beni ilk defa görüyor­muş, daha önce hiç görmemiş gibi baktı. Yakıcı temmuz güneşi altında, caddenin ortasında duruyordu. Ter ile sı­rılsıklam, toza toprağa bulanmıştı. Dudağı üzerinde kan kurumuştu. Soluyup dururken uzun uzun baktı. Gözle­rinde anlayamadığım yığınlarca sıkıntı vardı. Ancak his­sediyordum onları. Soluyarak, toza toprağa bulanmış halde, ağır ağır yürüyüşüne devam etti. Durdu. Yüzü­nü caddeye döndürdü. Kollarını kaldırdı ve havada tuttu.

***

Ebu Osman’ı arzu ettiği gibi defnetmek insanlar için çok da kolay olmadı. O bildiklerini itiraf etmek için komutanın odasına gidince korkunç bir patlama oldu. Ev yıkıldı. Enkazın arasında Ebu Osman’ın paramparça bedeni kayboldu. Beni dağ yolundan Ürdün’e götürür­ken anneme, Ebu Osman’ın hanımını defnetmeden önce dükkâna gittiğinde sadece beyaz bir peştamalla dönme­diğini söylediler.

Mütercim: Murat Göçer

KAYNAK: Gassân Kenefânî, el-Âsâru’l-Kâmile, Beyrut, Muessesetu’l-Ebhâsi’l-Arabiyye, 3.b., 1987, s. 319-327.

GASSÂN KENEFÂNÎ*?

Gassân Kenefânî, 9 Nisan 1936’da Filistin’in ‘Akkâ şehrinde doğdu. 1948’de, yaşadığı yerlere Yahudilerin saldır­ması sebebiyle ailesi ile birlikte Lübnan’a, sonra Suriye’ye göç etti. Lise yıllarında Arap Edebiyatı ve resim alanındaki üstün yeteneğiyle öne çıktı. Liseden sonra Şam Üniversitesi Arap Ede­biyatı Bölümünde okumaya başladı. Ama yoğun faaliyetlerin­den dolayı üniversiteyi bıraktı. Şam’da ve Beyrut’ta birçok ga­zetede köşe yazarlığı ve yazı işleri müdürlüğü yaptı.

Arabasının altına yerleştirilen bombanın patlaması so­nucu, kız kardeşinin kızı Lumeys’le birlikte evinin önünde 8 Temmuz 1972 Cumartesi sabahı şehit edildi.