Etiket: Gelenek

Murat Ak – Allah Hû Gönlümü Yu

Murat Ak – Allah Hû Gönlümü Yu

Geleneğin dili şiirdir. Gelenek dine, ahlaka ve hayatın diğer alanlarına dair söz açarken, şiiri muhata­ba ulaşmanın yolu olarak kullanmıştır. Geleneğin şâiri, Hz. Muhammed’i şiirle hatırlamış, manzum siyerler ka­leme almıştır. Sonra kaleme alınan bu siyerler kahveha­nelerde vird olmuş, okuyanlar okumuş, dinleyenler din­lemiş, Hz. Muhammed’in zikri daim tutulmuştur. Bazen çocuklara nasihat ederken, bazen de dini bilginin akta­rımında sürekli şiirin gücünden yararlanılmıştır. Belki mahalle mektebinde okuyan, hatta bir çoğu için mahalle mektebi imkânı da olmayan geleneğin çocuklarının çok bilinmeyenli denklemleri olmamıştır, ama bugünün ço­cuklarının bilemeyeceği kadar manileri, bilmeceleri ol­muştur. İşte onlardan bir tanesi:

Âşık oldum bir mime
İnciler dizilmiş cime
O cim öyle bir cim ki
Elif’ten kaf getirir mime

Geleneğin çocuğu mimle Muhammed’i, cimle Cebrâil’i, kafla da ayetleri inciye benzetilen Kur’ân’ı pe­kiştirmiş olur. Gelenek hemen her türlü bilginin aktarı­mında kullanır şiiri. Zirâ geleneğin şiir algısında şiirin asli unsurları vezin ve kafiyedir. Vezin ve kafiye, nisyan ile malul olan insan zihnini diri tutan ölçü ve uyumdur.
Çocukların ve yetişkinlerin eğitim ve öğretimi için kurgulanmış şiirsel malzemesi vardır geleneğin. Dil öğretiminde de bu malzeme kullanılır. Arapça, Farsça ve Türkçe birçok manzum sözlük kaleme alınmıştır. Bu manzum sözlüklerin girişinde lügat ilminin insanı zeki edeceğinden ve çocuklara en az bir manzum sözlük ez­berletilmesinin faydalarından bahsedilir. Karşılaştırmalı Arapça, Farsça ve Türkçe öğretiminde kullanılan şu şiir­sel ifadeler bu usule misaldir:

Eyne, kücâ, kançeru
Fevka, bâlâ, yukaru

Nerede? sorusu için Arapça’da eyne, Farsça’da kücâ, Eski Türkçe’de ise kançeru ifadeleri kullanılır. Yine, yüksekte ve yukarıda olmayı ifade etmek için de Arapça’da fevka, Farsça’da bâlâ, Türkçe’de ise yukaru kelimeleri kullanılır. Üç dildeki bu kelimeler kafiyeli ve basit iki mısrayla kolayca hatırlanabilecektir. Dildeki kelime bilgisi kolay ve kafiyeli bir metin vasıtasıyla aktarılmış, bu suretle bilginin akılda kalıcılığı sağlanmıştır.
Mahalle mekteplerinde ezberletilen ve vird haline gelmiş birçok çocuk tesbihatı ile karşılaşırız. Çocuklar için hazırlanmış lügazları, manileri ve birçok farklı eğitim-öğretim unsurunu içeren bu tesbihata subha-i sıbyân denilir. Meselâ bu tesbihatlardan birinde isimleri kolayca akılda tutulamayacak olan aşere-i mübeşşere bir beyitte şu şekilde zikredilmişlerdir:

En evvelâ Ubeyde sonra çihâr-ı yârân
Sa‘d ü Sa‘îd ü Talha Zübeyr ü Abdurrahman

Bu beyitle birlikte aşere-i mübeşşerede yer alan isimleri hatırlamak için sürekli eski bilgileri uzun uzadıya gözden geçirmeye gerek kalmamış, basit ve hatırlanabilir bir beyitle isimlerin zihinde kalıcılığı sağlanmıştır.
Klasik şiirimizde şiir, şiir olmaklığının dışında bilgiyi aktarmanın bir aracı da olmuştur. Bu maksatla manzum ilmihaller kaleme alınmıştır. Manzum akâid kitapları tanzim edilmiştir. Haccın menasikini anlatan manzum eserler vardır. İslam hukukuna göre miras durumlarını anlatan manzum ferâiz kitapları ilk duyulduğunda tebessüm ettirir meraklısını.
Klasik dönemdeki şiirin ve sanatın belli bir entelektüel kitle arasında ve belli imgeler etrafında sınırlı kaldığı iddia edilir. Bu bir ölçüde doğru olsa da şiir sadece şiirin bizzat kendisi için üretilen sanatsal bir etkinlik de değildir klasik edebiyatta. Klasik dönemin şâiri şiiri bir bilgiyi ulaştırmanın aracı olarak kullanarak onu bir araç haline getirmeyi de başarmış, bununla birlikte sosyal hayata ilişkin birçok manzume de telif etmiştir. Mesela bu dönemin şâiri bütün bir şâirlik hünerini kullanarak yaşadığı dönemdeki sosyal, kültürel ve dinî hayatın temel dinamikleri olan bayramları tasvir eder. Bayram münasebetiyle yazılmış bu şiirlere ıydiyye ismi verilmiş, birçok şâir bayramı konu edinen şiirler nazmetmiştir. Şâir, bu şiirlerde bayram günlerindeki heyecanı ve sosyal hayattaki değişimi tasvir eden bir musavvirdir.
Bayram gibi biz Müslümanların sosyal hayatını derinden etkileyen diğer bir olgu ise şüphesiz Ramazan ayıdır. Bütün bir ay tutulan oruç, Ramazan ayının manevi atmosferinin temel unsurudur. Sosyal hayat bu ayda yeni bir şekil alır, yeme, içme, üretim ve tüketim alışkanlıkları dahi bu ayda farklılaşır. Hayatın içindeki bu değişime şiir de kayıtsız kalmamış, sosyal hayattaki bu değişimi tasvir için Ramazaniyye’ler kaleme alınmıştır. Şâirler her zaman Ramazan’ı özlemişler ve onu sürurla karşılamışlardır. Aşağıdaki beyit şâir Bahtî’ye aittir:

On bir aydır gideli biz de çekerdik hicrân
Merhaba etdi bizimle yine şehr-i Ramazân

Onbir ay Ramazan hicrânını çeken ve onunla merhabalaştığını söyleyen şâir Bahtî, Ramazan’ı gazel formunda yazdığı kandil redifli beş beyitle şu şekilde tasvir eder:

Der Hakk-ı Ramazân-ı Mübârek

Ramazân irdi yine her gice yanar kandîl
Ehl-i İslâm’a salar şu‘le ser-â-ser kandîl

Yiri gökden nice fark ide gice ehl-i nazar
Sahn-ı arz üzre ki olmışdürür ahter kandîl

Şebçerâg ile yine cümle menârî tonanup
Her birinüñ kemerin kıldı mücevher kandîl

Gûşe gûşe üç ayaklı küpe gibi sarkar
Câmi‘ün hak bu ki mengûşine benzer kandîl

Rûzenün her şebi dönse n’ola Kadre Bahtî
Ki olupdur ramazân ayına zîver kandîl

[Ramazan geldi yine her gece kandil yanar. Yanan kandiller baştan ayağa Müslümanlara ışık saçar. Görenler yeri gökten ayırt edemezler. Zirâ yeryüzünde yanan kandiller gökyüzündeki yıldızlar gibi ışık saçar. Işık saçan kandillerle minareler donatılıp, yanan kandiller her birinin kemerini mücevher haline getirmiştir. Kandiller caminin üç ayaklı küpeleri gibidir. Ey Bahtî! Kandil nasıl Ramazan ayının süsü oluyorsa, orucun her bir gecesi de Kadir gecesi kıymetinde olsun.] Şâir Bahtî Ramazan ayını kandil redifli şiiriyle tasvir etmiştir. Kandil geleneğimizde elektriğin olmadığı günlerde ibadet edilen Ramazan gecelerinin, geceleri birlikte yapılan mübarek gün ve mekan ziyaretlerinin, sanki gündüzmüşçesine aydınlatılan gece etkinliklerinin sembolüdür. Bu kandiller Ramazan’ın süsü olmuş, Ramazan atmosferini nurlandırmıştır.
Kalemini Ramazan ayını tasvir için kullanan şâir Bahtî gibi klasik dönemin şâiri şiiri hikaye etmenin, tasvir etmenin, öğretmenin ve paylaşmanın aracı kılar. Eşyanın hakikati olan hikmet onun belki de temel konusudur. Klasik Türk Şiiri’nde hikemî geleneğin sembolü olan şâir Nâbî bakınız kalemini ne kadar ince kullanmış ve şiirini nasıl da hikemî bir söylemin aracı haline getirmiştir:

Sen namaza idesin çünkü kıyâm
Elf olursun eyâ mâh-ı temâm
Râki‘ olsan görinür sûret-i dâl
Enbiyâ sırrıdur anla bu makâl
Sâcid olsan görinür halka-i mîm
Âdem olursun eyâ rûh-ı cesîm
Anla çün kim sana keşf ola bu râz
Âdem olur mı iden terk-i namâz

[Ey ay gibi güzel yüzlü! Namaza kıyâm edesin, çünkü kıyâm seni elif gibi dik tutar. Sen rukûya gider sen dal harfinin sûreti zuhûr eder. Anlayasın ki bu sözler nebîlerin sırlarının ifşâsısır. Sen secde halindeyken mim harfinin halkası ortaya çıkar ve bu sûretle ey yüce insan sen de Âdem olursun. Söylediklerimi anla ki bu sırrı keşf edesin. Zirâ insan terk-i namâz ile Âdem olur mu?] Şâir şiirinin içinde bir sanatçı hüneriyle sırrını da ifşâ eder. Şâirin metni içinde işaret ettiği elif (ا), dal (د) ve mim (م) harfleri yan yana gelince ortaya çıkan kelime şâirin sırrı olan söylemini de açığa çıkarır. Bir şâir insanın ubudiyetine ilişkin Allah’a olan borcunu daha ince bir biçimde nasıl anlatabilir? Geleneğin, şiiri sadece şiir için şiir değil de muhataba ulaşacak hikemî bir bilginin ya da bir mesajın aracı haline getirmesinden kastımız budur. Diğer bir dikkat çekilecek husus ise bu söylemin muhataba bayağı bir çığırtkanlıkla değil şiirsel bir zarafetle ulaştırılmasıdır.
Kendisine dil olarak şiiri seçen geleneğin söylemi çoğunlukla hikmettir. Bu hikmetle hakikate çağrıdır. Şiir sadece şiirden ibaret olmamıştır. Bir beyitte Yunus Emre kendisine kulak verenlere şöyle bir nasihatte bulunur:

Benden öğüt ister isen ey diyirem bildiğimden
Budur Çalabın buyruğu tutun oruç kılın namaz

Geleneğin dili olan şiirin hayatın hemen hemen her alanına dair bir sözü olduğu gerçektir. Gelenek şiiri, şiirin kendi hakikatini kurmanın değil daha çok hikmete ve hakikate yönelmenin bir aracı haline getirerek onu araçsallaştırmıştır. Bazen basitleştirerek şiirle bilgi vermiş, bazen derinleştirerek onu hakikate işaret eden bir düşüncenin ifadesi haline getirmiştir. Yunus’un beytine gelince, o Hakk’ın buyruğuna işaret eder. O sözünü Benden öğüt ister isen diyerek kendisine kulak verenlere söyler. Söz ise kulağın onu işittiği kadardır.
Biz de geleneğin şiirsel tınısına uyup bu mübarek günlerde içimizden gelen şu dua ile yazımıza son verelim:

Allah Hû gönlümü yu!

Sedat Cereci – Bitpazarının Büyülü Çekimi

Sedat Cereci – Bitpazarının Büyülü Çekimi

Her şeyi bir an önce tüketip yenisini alma felsefesi üzerine ku­rulu kapitalizmin kuşattığı toplum­larda yaşayanların ülkelerinde bile, kullanılmış/eski eşyaların satıldığı “bitpazarı”na rastlanır. Yenisini al­mak yaşam tarzlarının bir parçası olsa da, maddi olanakları her türlü tüke­tim maddesinin yenisini almaya ola­nak tanısa da; derin belleklerinde bir daha asla ulaşamayacaklarını bildik­leri bir zamana tanık olmuş bir obje­yi satın almak duygusu bitpazarları­nı canlı tutar. Bitpazarları bir anlam­da; insanların yitirmek istemedikleri, yitirmeye korktukları geçmişin izleri­ni diri tutan, onlara geçmişi yeniden sunan duygusal alışveriş ortamlarıdır. Bu nedenle geçmişine doğru çeker in­sanı bitpazarları, kendine çeker.

Varsıl veya yoksul, modern veya gelenekçi pek çok toplumda bit­pazarlarını diri tutan duygu, genç ku­şak arasında “nostalji” adı verilen geçmişe özlem duygusunun eşidir ve insanın doğasında bulunan, geçmi­şe bir daha erişememe yoksunluğun­dan kaynaklanır. Yaşadığı her anın, bir daha geri gelmemek üzere geçip gittiğini bilen insan, elinde tutabildi­ği somut varlıklarla, yadigârlarla, fo­toğraflarla, anılarla, andaçlarla geç­mişi unutmamaya çalışmaktadır. Bu duygu çerçevesinde geçmişe en kolay ulaşılabilecek olanak bitpazarlarında görülür. Geçmişi özleyen insanların yanı sıra bitpazarları, kendini başka bir dünyada bulmak isteyenlerin, ma­cera arayanların da uğrak yeridir.

Zaman, insanın varlığını ve beklentilerini o denli acımasızca öğü­tür ki, genç kuşak bile henüz fazlaca yaşayamadığı zaman parçasının kalın­tılarıyla avunmak istemekte, çocuk­luklarından kalan ufak tefek kalıntı­ları korumaya çalışmaktadır. Hızlı tüketimi tatlı yaşam tarzı olarak öngören kapitalizmin köşe bucak yayılmasıyla tükenen geçmişin değer yüklü kalıntı­ları da bitpazarlarında gerçek değerlerini bulur. Geçmiş, yürekle üretilmiş, emek dolu, özenle işlenmiş, samimiyet­le örülmüş kalıntılarıyla insanları kendine doğru çağırır­ken, modern çağın samimiyetten ve özenden uzak yapma­cık üretimleri de insanları geçmişe doğru iter. Geçmişin izleri, yeryüzünde kalmış yegâne namuslu varlıkları gibi çeker insanları.

Geçmişin gizemli çekimi öylesine sarmaktadır ki in­sanın varlığını, eski radyolardan yıpranmış perde ve masa örtülerine; sapları işlemeli eski metal kaşıklardan uçları paslanmış kerpetenlere; renkleri sararmış eski fotoğraflar­dan hâlâ pırıl pırıl parlayan yaşlı bir Revolver tabancaya kadar geçmişin izini taşıyan her varlık bitpazarlarında de­ğerli mücevherler gibi görünür insanların gözüne. Bitpa­zarlarındaki duygusal ortamın, tezgâhlardaki satılık ürün­lerin, pazarı gezenlerin psikolojik durumlarının okullarda öğretilemeyen, teknik bilgiyle açıklanamayan gizemli an­cak çok insancıl bir yanı bulunmaktadır. Bitpazarında pa­zarlanan her şey, insanlara onurlu geçmişlerini çağrıştır­maktadır.

İnsan, aklı itibariyle güçlü bir varlıktır ve her an bu gücü hissetmek istemektedir. Diğer varlıklara oran­la insanın özgün farkını oluşturan güç, insanın egemen­lik alanının zamana yayılmasıyla değerini bulmaktadır. Bu nedenle insan, geçmişle geleceği ne ölçüde kavrayabilirse gücünü o denli hissedebilmektedir. Geçmişe sımsıkı sa­rılmanın ve ısrarla geçmişin ardından koşmanın nedeni­dir bu. Her insanın, doğanın kendisine verdiği gücü his­setmek için geçmişin ardından koşma isteğini de açıkla­maktadır her ülkede bitpazarlarının bulunması. Zaman, bir kere daha egemen gücüyle insanın üzerinde baskısını kurar, insanı kendisinin içinde ezer de ezer.

Bitpazarları, insanları geçmişlerine çağıran nesne­lerle ve çoğunluğu kültürel anlam taşıyan eşyalarla top­lumsal bir nitelik taşırken, bireyleri topluma bağlayan bağları da içinde barındırır. Halkın bir kesiminin “yoksul çarşısı” olarak değerlendirdiği pazarlar bir anlamda, top­lumsal ruhun diri tutulduğu, geçmişle gelecek köprüsü­nün kurulduğu bir işlev de üstlenir. Bu nedenle insanları tek tek değil, bütün olarak çeker bitpazarları, insanları in­sanlığa çeker.

Fatih Özkafa – Zor Bir Başlangıç

Fatih Özkafa – Zor Bir Başlangıç

Henüz, kalem nasıl tutulur; mübtedi’ bunu dahi bilmezken meşklerin en çetiniyle terbiyeye başlanır. En ağır ilaç, en başta verilir. En zorlu imtihan, en acemi devreye rastgelir. Henüz kalem, kâğıtla ve mürekkeple yeni tanışmışken, yazılması hiç de kolay olmayan bir ibarenin ahenkli bir tavırla satıra dizilmesi istenir:
“Rabbi yessir ve lâ tu‘assir Rabbi temmim bi’l-hayr…”

Hattat olmak isteyen iştiyaklı talebe, bir müddet arandıktan, cehd ü gayret sarf ettikten sonra, nihayet ehil bir üstada vâsıl olursa kendisine verilecek olan ilk vazife, bu bereketli duayı kaidelerine riayet ederek yazmak olacaktır. Talebe, eline yeni aldığı ucu eğri kesilmiş kamış kalem ile belki düzgün bir çizgi çekmeyi dahi beceremeyecek durumdayken, ondan zor bir metni satıra dizmesini istemek, ilk bakışta mantıklı görünmez. Çünkü, klasik “Rabbi yessir” meşkı yüzyıllardır yazılagelen bir ibare olduğu için, estetik değeri en yüksek, en mütekâmil yazı örneklerinden biridir.

Hâl böyleyken, yeni başlayan bir hat talebesinin meşk hayatına bu yazıyla başlatılmasının önemli gerekçeleri vardır. Zira, gelenekte saçmalığa rastlamak nerdeyse imkânsızdır. Bir şey genellikle fıtrata uygun, tecrübe edilmiş, ma’kûl ve münâsıp olduğu için gelenek olmuştur; yüzyıllarca süregelmiştir. Hattâ bunlar o kadar kadimdir ki; “vâzı-ı kanun”u belli değildir. Bu durum, kaidelerin saygınlığını bir kat daha arttırmaktadır.

“Rabbi yessir” duasının telâffuzu ve ezberlenmesi kolay sayılır; yaşlısı genci, okumuşu cahili bu cümleyi dilinden düşürmeyebilir; ama bu kısacık kelâmı, estetik inceliklerine dikkat ederek kağıda dizmek, bir başka tabirle “kürsüsüne oturtmak” aylar, hattâ yıllar sürecek bir gayretle mümkündür.

Kalemin nerede nasıl tutulacağını, harfin ne kadar uzatılıp hangi açıyla döndürüleceğini, incelmeleri, kalınlaşmaları ve sâir yüzlerce kaideyi tatbik etmeden güzel bir “Rabbi yessir” yazmak mümkün değildir. Talebenin, mükemmel olmasa da iyi sayılabilecek bir “Rabbi yessir” meşkı çıkartabilmesi için her bir harfi özenerek belki en az bin kerre yazması icap edecektir. Sonra bu harflerin satırdaki duruşlarına ve birbirleriyle tenasübüne çalışması, her meşkını de hocaya takdim edip hatalarını görmesi gerekecektir.

“Elifba” yazmamış; müfredat, mürekkebat (birleşimler) meşk etmemiş bir talebeye işte böylesine çetin, böylesine çetrefilli bir vazife yüklenir. Münferit bir harfi bile hat sanatının inceliklerine riâyet ederek henüz yazmamış olan talebe, “yessir” kelimesindeki yâ, sin ve ra harflerini birleşik olarak yazacaktır. “Tuassir” kelimesindeki te, ayn, sin ve ra’yı yani dört harfi birleştirecektir. “Temmim” ve “el-hayr” kelimelerinde yine üç ve dört harfi birleşik yazmak durumunda kalacaktır. Üstelik bütün bu kelimeleri satıra düzgünce dizecektir…

Görüldüğü gibi; hüsn-i hat temeşşuku, alışılmış sanat eğitimi usûllerinden kısmen farklıdır. Çünkü bu eğitim, sadece elin ve gözün terbiyesinden ibaret değildir. Meşk serüveni, dua, niyaz, sabır, gayret, azim, sebat, tevazu’, teslimiyet, tevekkül gibi pek çok erdemden azıklanan bir kutsî yolculuktur. Talebe, “hele biz elif-ba’dan başlayalım da Rabbi yessir duasını dilimizle çokça söyleriz nasıl olsa” demek yerine, fiilî olarak dua etmektedir. “Rabbi yessir”i lisandan kaleme dökmekte, yani kuvveden fiile, “kal”den “hâl”e irca etmektedir. Duasını kalbiyle ve lisanıyla eda ederken kalemi ve mürekkebiyle de kâğıda tesbit etmektedir.

Hat talebesinin aylar veya yıllar sürebilen bu dua meşkı, yegâne iltica makamı olan dergâh-ı izzette makbûl ve mu’teber sayılırsa; yani ilk sabır imtihanı kazanılırsa asıl temeşşuk ve asıl yolculuk o zaman başlayacaktır: Elif, be, te, se, cim…