Etiket: Gizem Aslan

Gizem Aslan – Sözcükler

Gizem Aslan – Sözcükler

Dokunuş

Odamın kapısı gıcırdayarak yavaş yavaş aralandı. Odanın sahibi bensem böyle durumlara pek şaşırmamak gerekirdi. İçeri dolan sessiz rüzgarla beraber evde yalnız olduğumuzu hatırladım -ki bu da kötüye işaretti.- Hızlıca kalkıp kapıyı kapattım. Karşı odadan içeri giren ışık benim kapımın altına yansıyordu. Zafrina’yla beraber tuhaf bir şey hissettik ve gözlerimiz tekrardan kapıya doğru kaydı. Herhangi bir siluet ya da gölge görünmüyordu ama sanki içeride biri dolaşıyormuş gibi yalnız değilmişiz gibi hissetmeye başladım. Hislerimde yanılmam. O anda koridordan gelen seslerle beraber irkilip bakışlarımızı pencereye yönelttik. İçeride biri vardı! Korkudan nefeslerimizi tutmamızla beraber odada iki minik kalbin hızlı ritimleri duyulabiliyordu. Korkuyorduk… Arkamdan omzumun üzerine hafif bir dokunuş hissettim. Öyle hafifti ki, arkamda gerçekten birinin olup olmadığını anlamak için Zafrina’nın yüzüne baktım, bir şey yoktu. Beyaz yüzü ifadesizdi. Bana dokunan rüzgar mıydı? Tekrar hissettim. Bu defa daha sertti. Yani sırtıma dokunan bir eldi. Fark edilebilen bir dokunuştu. Çığlık atıp ayağa fırladım. Aynaya gözüm kaydı, kapkaraydı… Z’nin elinden tutup koşarak evden çıktık. Evin içindeki karartılar belli oluyordu… Bu dokunuş çizgisinde gezindiğimiz dünyanın bize bir işaretiydi ve son olmayacaktı…

Bulutlu ve Şimşekli

Taşların ürkekçe saklandığı dağların eteklerinde edvar-ı kadimden yaşanmışlıklar kazılıydı asr-ı hazıra… Çoğu kez soylu yağmurlarla beraber bir süre orada oturup fısıltıları dinlerdik. Kraliyetler kurulup yıkılırdı dinlediğim zaman zarfında… Cadılar yakılır, savaşlar çıkar, balolar olurdu… Karanlık çökmesiyle toprağın asfaltla çevrildiği yollarda yürümeye başlardım. Ormanlar üzüntülerini ve yok olmuşluklarını anlatırlardı mezarlarında. Gözlerimi şehrin binalarına dikip savaşa gidiyor gibi hızla yürürdüm… Oysa ki kaderime yürüyordum. Toplumun bana dikte ettiklerine, olması gerekenlere yürüyordum. Doğanın öfkesigözlerime yazılmıştı belki de o yüzden yeşildi, bazen maviydi ama daima bulutlu ve şimşekliydi.

Tren Yolculuğu

Gökyüzünü izlemek binlerce roman okumakla eş değerdi benim için… Saatlerce bıkmadan izleyebilirdim. İnsanlardan daha çok keyif veriyordu doğrusu… Şu an gibi… Karanlık bulutlar ütopik dünyalardan fırlamış gibiydi, bazen Zeus’un değneklerinden kırmızı parıltılar düşüyor bazen de uçsuz bucaksız sonsuzluğunda boyutsal kapılar açılıyordu… Karanlık mavide daha ifade edemediğim birçok duygu, yaşanmışlık ve sonlar beliriyordu. Kendimi o gizeme bakmaktan alıkoyamıyordum… Her an kadere karşı çıkıp bu trenden kaçabilirdim. Nereye gittiğinin şu anda bir değeri yoktu, orada yaşayacaklarımın da. Tek isteğim treni durdurup sonsuz mavi karanlığa kaçıp gitmekti…

Doğanın Uçuk Renkleri

Ressamın cennet cehennem arası çizgisel dünyasına ait bir doğanın ahengine daldım. Dağların okkalı burunlarında dans eden kardan etek, toprakta suretlere bürünmüş kayalıklar ve sarışın ağaçlar vardı… Mutluluklarına şahit oldu gözlerim, mutluluklarıma şahit olamazken onlar… Kendilerince eğleniyor gibiydiler dans edip sonbaharda savrulurken ‘kelebek olmak umudu’ taşıyan yapraklar…

Sokak Lambası Gibi

Sokak lambası gibi hissediyordu kendini… soğuk kaldırım taşına oturmuş ve sigarasını yakmıştı. Kara bulutlar gökyüzünü ardından düşüncelerini sarmalamıştı… Bir şimşek çaktı aniden ama ürkmedi itinayla sigarasını titrek dudaklarına götürdü ve içine öyle bir çekti ki o zehri sigara sigaralığından utandı. Siyah saçları yüzüne düşmüş, tıpkı iç dünyası gibi karmakarışıktı… Düşündü onu sokak lambası gibi yapan o duygunun gelmişini ve geçmişini… Belki savaşlardı, belki aç kalan çocuklar, öldürülen masum yüreklerdi… Belki de onu böyle yapan babasıydı… babasının umursamaz bir iş kolik olması… ya da onu her şeyle kıyaslayan kendisi olmasına izin vermeyen annesiydi… Hayır hayır Amerika’da olabilir, bu gizli savaş. Daha fazla insan ölecek miydi? Haber bültenleri hep ölüm anlatırken bu dünya için nasıl bir gelecek planlayacaktı… Anne olmaktan bile vazgeçmişti oysa ki… Atmosfer kirlenirken günden güne ona yıldızları gösterememekten korktu, ağaçların hiç kalmamasından. Ve düşlerinin buna alışmasından. Yağmur başlamıştı, sokak ıssızdı, korkmadı. Bir sigara daha yaktı… Küçük bir çocuk elinde peçetesiyle ona yaklaşıyordu, üstü başı kir çamur içinde…’’ Abla peçete alır mısın’’ kara gözleriyle bakarak ekledi ‘’bak gözyaşında akıyor’’ dedi… Çocuğun üşüyen bedenine baktı, belki de açtı.. ‘’ Eğer ben o peçeteyi gözyaşımı silmek için alırsam bu dünya ve belki de senin için ağlayan birisi kalmamış olur, ama onu karnını doyurman için alabilirim’’ dedi. Çocuk şaşırmıştı, parasını alıp yağmur altında koşarak bir simitçi dükkanına gitti. Ufak bir tebessümle ıssız yolun ufkunda yağmurla bütünleşip oda kayboldu bir süre sonra.

Gecenin Yankısı

O zaten gitmeye niyetliydi. İçerisi sıcak olmasına rağmen montunu çıkartmamıştı. Aklı başka geçmişlere ya da başka geçmişlerin geleceklerine takılıydı. O zaten saçma sapan hislere yenik düşüp de sevmişti o kadını… Güzelliği ışık doluydu bilmediği bir karanlık sızmıştı ruhuna, kadın biliyordu çünkü kadın, şeytanın yenilmişliği, yüz karasıydı. Adam her şeye rağmen seviyordu belki de sevdiğini zannediyordu… Adam koltuğun ucuna oturuyordu. Kadın dudaklarından masumiyetin kırıntılarını dökerek ‘git’ dedi adama… adam o kadar hazırdı ki gitmeye, bir tek kapı sesiydi yankılanan geceye!

Karamsar

Gölgeler karanlığın içinde birer zebani olup beklerken atlamamı penceremden… Parmak uçlarımda istemsiz intihar sözcükleri kağıda süzülüyordu… İnsanlar belanın yılıyken, pencereme itiyordu her serzeniş beni… susun nolur susun..! Gökyüzündeki yıldızlarımı çalarsınız diye teker teker bileklerime yapıştırdım hepsini. Yastığımın altındaki dünyama saklanırdım ben… Belki korkak oldum bu yüzden belki çocuk… Bileklerimi keserdi karanlık cüceler çalmak için yıldızlarımı… Kaç gece iğne iplikle dikerdim ben yaralarımı… Kaç gece bağırırdım avazım çıktığı kadar… Ve kaç gece havale geçirirdi pembe umutlarım… ‘Karamsarsın’ diyordunuz ya gündüzleri, cinayete kurban gitmeseydi mutluluk sözcüklerim… Belki ‘kar’, belki ‘sar’, olurdum, ama şimdi sadece karamsarım..!

Düşsel Dünya

Pencereden sadece sınırları içine çizilmiş o dünyayı seyrediyordum. Tam karşımda bomboş bir arazi vardı, kurumuş tek tük ağaç ve ilerisinde düzensizce sıralanmış evler… yanan bacalarında gökyüzüne uçuşan dumanlar vardı… eğer o dumanların gökyüzüne ulaşan kanatlarını görmeseydim bu kupkuru şehri öylece izlemeye devam edecektim. Evet her şey tamda o noktada başladı… Kuru toprakta devasa sekoya ağaçları belirdi… Her yer gizemli bir ışıltının ruhu gıdıklayan duygusuyla sarmalandı… Evler teker teker kanatlı dumanın gölgesinde yok olurken, Amazon’un her tonda yeşil sarmaşıkları saçılmaya başladı… Tam ilerde devasa sekoyaların ardında gürüldeyen şelalenin sesi kulaklarımı hoşça tırmaladı… Sonra kozalaklar daha önce işitilmemiş bir ritimde mırıltılarla dallarında kıpraşmaya başladılar… İşte ben tamda o anda cama yapışıp nefesimle oluşan buğuya bir yazı yazdım, ‘’lütfen gerçek ol’’ Henüz yitirilmemiş çocuksal düş dünyamın ışıltılı renkleri bana bunu yaratma gücü veriyordu… Çünkü hanesinde büyüdüğüm yüce kadın bana ‘’ zihnini açtığın sürece birçok şey var edebilirsin.’’ demişti. İşte şuan gördüklerimde zihnimin düş dünyasındaki imgeleriydi… Belki de yazar olmak böyle bir yeteneğin sancısıydı kim bilir… Sekoya ağaçlarının şölensel görüntüsü zihnimde silinirken, gözümün önündeki kuru toprak ve düzensiz evler yeniden belirdi… İsteksiz bir tonda ‘’hoş geldin’’ dedim… Bu kaçınılmayan gerçek dünya…

…..

İçimde ufalanan uykudan geriye kalan, huzursuzluğun haince bedenime sokuluşuydu… Gözlerimden yorgun, beli kırık damlalar düşüyordu yer çatlaklarına. Bir köşede tüm kinimi içime atıp öylece zehirlenmeyi bekleyen bir şizofreni oynuyordum. Dudaklarımı tutuyordum dışarıya kusmamak için… Kimseye göstermemek için zayıf olduğumu herkesin gittiği vakitlerde ağlıyordum. Sırtımı ittiriyordu var gücüyle beni tanıyan rüzgârın güçlü kolları bir pencereden ‘’ git’’ dercesine. Gidebildiğim yer ise diğer odamdaki sigaramın yanı oluyordu.. Bilirsiniz bazı insanların kimsesi yoktur ve bazı insanlar nefes alamaz. Bir üşüme ki geliyor gitmiyor gitmiyor gitmiyor… Duy beni ölü kadın! yaşayanlar duymuyor…