Etiket: Hasan Arslan

Hasan Arslan – Bir İp Bulmalıyım

Hasan Arslan – Bir İp Bulmalıyım


Ahmet Taşğın’a

Taşlandığı için yaralanan kanlı ayak­larınla yürüyorsun, kimselere ben­zemeyen hayat yolunu. Hiç kim­senin değerli bulmadığı bir olay­da ihtişamı seziyorsun. İhtişam, el­lerini sana doğru uzatmış, seni kendine doğ­ru çekiyor. Kimsenin dikkatini çekmeyen, üze­rinde düşünmeye, yorumlamaya gerek duyma­dığı bir söz bir tavırdan, cevherler çıkartıyor­sun. Cevherleri tortularından ayıklamak için ye­rin derinliklerine iniyor, zaman harcıyor, derya­ya dalıyor, inciler çıkarıyor, didiniyor, emek veri­yorsun. Gün yüzüne çıkarıp insanları buyur et­tiğin, insanların istifadesine sunduğun şeyler, sadra şifa cinsinden. Ortaya çıkardığın cevherin tadı olgun bir meyvenin tadına benziyor. İhti­şam ile aranda görünmeyen, doğal, sırlı bir bağ var. Önden gidip yol açıyorsun. Ardından gele­cekler için iz bırakan, işaretler koyan bir eda ile yolları adımlıyorsun. Yürüdüğün yolun kendine has bir kokusu var.

Her insanın bir yolu vardır. Çürümüş kemiklere et giydirip ruh üfleme sanatıdır senin yolun dos­tum…

O günü sen de hatırlıyorsundur. Gurbettey­dim. Mısır’a gideli iki yıl olmuştu. El Ezher’de Usûli’ddin okuyordum. Bir kış vaktinde döndüm Konya’ya. Ocak ayında şehre henüz kar yağma­mıştı. Kar kışın bereketidir oğulcağızım, Kar kı­şın bereketidir. Bu şehir bereketsiz vakitlere gebe demişti o gün babaannem. Seninle buluş­mak için Nakipoğlu Camii’nin hemen yanı ba­şındaki evimizden Kapu Camii’nin oradaki çayı mangalda yapan, ismini şu an hatırlayamadı­ğım çay ocağına doğru yürümüştüm. Özlemi­şim buraları. Çocukluğumun geçtiği bu yerler­den yürürken bir yerlere olduğu kadar, birileri­ne de ait olmanın hazzını yaşayarak adımladım sokakları. Sana doğru yaklaştıkça sözlerin yürü­meye başladı içimde. Son görüşmemizdeki mu­habbetin, bana anlattıkların, babaannenin gü­zelliği, dedenin muhteşem sözü, sabah ezanının çocukluğunun geçtiği evinize selam verişi, yeni­den canlandı zihnimde. Hem sana doğru adım­ladım hem iki yıl öncesini, yüreğimden hiç silin­meyen, andıkça bereketlenen o anı hatırlayabil­diğim kadarıyla yeniden yaşadım…

Alâeddin Tepesi’ydi…

Üzerinde her zamanki palton vardı…

Beni görünce Panaıt Istrati’nin, dostu Kodin’e sarıldığı gibi sarıldın bana…

Hayat bir arama menkıbesidir, diye başlamıştın sözlerine…

/Yağmur şehrin kalbine damlar. Kar da öyle. Bir de sabah ezanı…/

Herkes bir şeyler arar. Konya’yı kaplayan ezan sesinin de aradığı bir bereket ocağıdır. Bir be­reket ocağının samimi havasını içine çekip ora­da çok kısa süreliğine de olsa konuk olmak ister. Arayan, aradığını bulma yolculuğunda şehri­nin yazgısına da tanık olur. Bir şehrin tanığı, ge­cenin derinliklerinden kopup gelen sabah eza­nıdır. Karanlığı delip geçen bir yıldız yürüyüşü ile yürür şehrin sakin gözüken yorgun sokakla­rında. Soyluluğu, niyetinde olan konuğumuz bi­zim evimizde onurluca karşılanır. Kendisine son­suza kadar açık olan kapımız çift kanatlı olup ahşaptandır. Ahşabın samimi yüzüyle karşıla­şan konuğumuz tebessüm eder. Gözlerini yere doğru eğerek zarifçe süzülür içeriye doğru. Ba­baannem ile bir olup ellerimizle badanaladığı­mız bahçe duvarımız bembeyaz rengiyle dök­me kerpiçtendir. Üst kısmında duran kamışla­rın mahalle camiinde yan yana saf tutmuş ço­cuklar gibi dizilmiş haliyle ayakta karşılar bahçe duvarımız kıymetli konuğunu. Küçük bahçemiz­de narin ayaklarını toprağa değerek yürür misa­firimiz. Ayaklarımızın toprağa değmesi hoştur. Bu ona zevk verir. Minicik havuzumuzun fıskiye­sinden yükselen su sesi hoşnut eder onu, suyun serinliğini hissederek adımlar adımını. Dedemin diktiği çınar ağacına zarifçe dokunur. Çınar ağa­cı kollarını bütün arınmışlığı, bütün içtenliği ile yana açarak onu buyur eder. Dallarıyla salınarak köklerinin beslendiğini bildiği öz suyunun yani misafirinin sesine karşılık verir. Avludaki gülle­rin, reyhanların, kasımpatıların gözlerine uzanır ve gözlerini yumarak derin bir nefes çeker ezan sesi. Güllerin, reyhanların, kasımpatıların koku­suyla girdiği odalarımızda ondan yayılan koku gül, reyhan ve kasımpatı kokusu; canlılık, huzur ve diriliş kokusudur.

/ Yağmur şehrin vicdanına yağar. Kar da öyle. Bir de sabah ezanı…/

Ezan sesi bir kurtuluş sesi ise eğer bu ses nere­ye konacağını bilemeyen bir martı tedirginli­ği ile süzülür süzülür ve babaannemin yüreğine konuk olur. Yürek konuk ettiğinin şerefi ile şeref­lenir. Konuğun izzeti, tılsımlı bir nefes gibi ba­baannemin yüreğine izzet bahşeder. Ezan sesi konduğu yüreğe kendi sorumluluğunu yükler aynı zamanda, onu arındırır ve sessizce yoluna devam eder. İnsanlar aslında yüreklerinde ko­nuk ettikleriyle sınıflandırılabilirler. Ezan şehri­min semalarında yankılanıp soğuk apartmanla­rın kaloriferli sıcak odalarında yorgun ve bitkin bir şekilde uykuya dalan şehrin insanlarına ses­lenip sesini birçoğuna duyuramazken beni sa­bah namazına babaannem kaldırır. İnce, uzun kadife gibi yumuşak parmaklarıyla omzumu sı­vazlayarak seslenir bana. Essalatü hayrün mi­nennvm der. Essalatü hayrün minennevm. Söy­leyişinde bir samimiyet söyleyişinde bir içtenlik, söyleyişinde bir şevk ve heyecan vardır babaan­nemin. Onun o haline şahit olsanız babaanne­min yüreğindeki merhamet pınarlarının şelale­ye dönüşerek canlandığını, uzuvları bu üç keli­meden oluşan tüyden kanatları olan asil bir atın sırtına bindiğini, bana kavuşmak, bana sarılmak için doludizgin koşturduğunu zannedersiniz.

/ Yağmur şehrin yüzünü temizler. Kar da öyle. Bir de sabah ezanı… /

Kuzine sobamızın üzerinde sürekli duran ibriği eline alır. Önümde, babaannemin gelinliğinden kalma bakır kalaylı leğeni vardır. Ağır ağır dö­ker suyu. Ellerinin üstünde parmaklarına doğ­ru uzanan damarlar yatağından taşacakmış gibi akan nehirlere benzer. Çocuk halimle abdest al­dığım suyun babaannemin parmaklarından ak­tığını hayal ederdim bazen. Bu damarlar yerle­rinden fırlayacakmış gibi duran yaramaz bir ço­cuk gibi gözükürdü babaannemin ellerinde. İp gibi akan su ne çok sıcak ne de çok soğuktur. Gecenin ağarmaya yüz tuttuğu bir zamanda sa­bah namazı için dış kapıya kadar uğurlar beni. Mandalı kendi kaldırır. Sırtımı sıvazlar. Cenne­timsin, der bana. Bu söz dedemden miras kal­mış babaanneme. Elli yıl boyunca dedem baba­anneme aynı şeyi söylemiş: Cennetimsin… De­demi, sabah namazına uğurlarken ahşap kapı­mızın mandalını kaldırarak kapıyı açıp mahcup bir eda ile dinlermiş bu kelimeyi babaannem. Cennetimsin… Sırçalı Mescid’e babaannemden selam söylerim. Dönüşümde Filistin’de/Gazze’de düşmana direnip cepheden alnının akı ile dö­nen oğul gibi karşılar beni. Secden mübarek ol­sun der… Yeryüzünün gönlü kırıklarına, gariban yetimlerine, kimsesiz yoksullarına dualar ettiği­mi bilir. Secden mübarek olsun der… Secden mübarek olsun…

İnsan yürürken düşünmeye başlayınca farkına varmadan hızlanıyor…

Bunu buluşma yerimize geldiğimde anladım…

Çay ocağında oturmuş ocakçı ile sohbet ediyor­dun…

Üzerinde aynı palto vardı…

Yıllar sonra beni karşında yeniden görünce, Pa­naıt Istrati’nın dostu Mikhail’e sarıldığı gibi sarıl­dın bana…

/Ruh kumaşı farklı olan insanlar vardır dostum, onları gözlerinden tanırsın. Gözbebeklerinden yayılan ışıltı güneş gibidir. Arkanı dönsen bile bu bakışlar ışığın olur, yol yordam öğretir sana, aydınlatır yolunu. Isıtır seni bu bakışlar kıymet bulursun, çağın kıymetsizlik üreten seri üretim yüzlerinin yanında, insan yüzüne kavuşur, ka­dirşinas olursun. Vaktin yanında Kadru kıyme­tin olur…/

Çaylarımızı yudumladık…

Nasılsın, dedim sana. Dünyanın en zor sorusu bu. Böyle sorular sorma bana dedin. Bir güverci­nin bir evin çatısına kurduğu yuva gibi acı, göz­bebeklerine yerleşmiş bakışlarına yuva kurmuş­tu. Bakışlarının derinliği bu acının maharetiydi. Gözlerinin rengi bakışlarının keskinliği ile uyum halindeydi. Bir ip bulmalıyım, dedin bana. Sıkıca tutmalıyım bir ucundan. Diğer ucunu uzatma­lı serbest bırakmalıyım kendi haline. İpin uzat­tığım serbest bıraktığım tarafını takip ettiğim­de beni O’na ulaştırmalı. O’na giden yolun ön­cüsü olmalı uzattığım ip. O’na giden yola koyul­malıyım. O’na götürmeli ip beni kendisi nereye, hangi mekâna hangi şehre, kime, hangi mev­sime, hangi canlıya, hangi eşyaya ulaşırsa ulaş­sın. Bilmeden uzattığım ipin diğer ucuna doğ­ru belki bir yol oluşur. Bana has bir yol… Her­kesin elinde kendi ipi var. Kiminin ipi onu çık­maz sokağa götürür, kiminin ipi onu O’na gö­türür, kiminin ipi de kalabalığın iplerine dola­şır. Hasan el Benna’ya selam verdin mi, diye sor­dun ardından bana. Uğrayamadım, dedim. Sey­yit Kutub’un kabrine de uğramanı söylemiş­tim, diye devam ettin. “Hatıralarım” ve “Yoldaki İşaretler’i” mutlaka okumalısın, diye yazmıştım sana. Dostum bazı nedenlerden dolayı, işaret ettiğin bu insanların kabirlerine gidip selam ve­remedim, bana tavsiye ettiğin kitapları da temin edip okuyamadım, dedim. Hasan el Benna’yı bir sokakta kurşunladılar, Seyyid Kutub’u idam ettiler boğazına bir “ip” geçirerek. Bu insanlar şehit dostum. Bu insanları tanımadan Mısır’ın şu anki durumunu anlayamazsın. Bu insanla­rı okumadan Ortadoğu’yu okuyamaz, Filistin’i, Gazze’yi anlamlandıramazsın. İslam coğrafyası­nın gözünü, gönlünü, zihnini, yüreğini, ömrü­nü besleyen ruhlara yakın olamazsan kendine de aşina olamazsın. Sen farkında değildin bel­ki ama sol gözünün altındaki damar kabardı ve seğirmeye başladı. Sözü piç etmeyelim, de­din bunun üzerine. Sözü piç etmeyelim… Dost­luk ağacı birbirlerinin sözlerini piç etmeyen in­sanlar arasında filizlenip büyür. Dostluğumuzun ulu bir çınar gibi olmasını istiyorsak birbirimi­zin sözlerine önem vereceğiz. Dostumuzdan çı­kan sözün dünyanın en önemli sözü olduğunu hissettiğimiz anda dostluk ağacının kökleri su­yunu ve besinini topraktan almaya başlamış de­mektir. Dünyada sözlerimizden başka neyimiz var ki dostum.

Çaylarımızı yudumladık.

Sözlerin kıyamet gibiydi. Bel büküyor saç ağar­tıyordu. Kapımı çalıyor, tokatlıyordu insanı. Sar­sıyor, aklımı başımdan alıyor sarhoş ediyordu. Allak bullak oluyordum. Yer ayaklarımın altın­dan çekiliyor zannettim. Sözlerinin, dağları hal­laç pamuğu gibi un ufak edip kum tanesine dö­nüştürecek kıyamet gibi bir etkisi vardı üzerim­de. Deryalarım köpürüyor, varlık nehrim yata­ğına sığmaz olup taşıyordu. Şiddetli rüzgârlar gibiydin. Kasırga gibi kökünden söküyordun ulu çınarları. Sözlerin kıyamet gibiydi dostum. Bir sonu ve bir başlangıcı hatırlatıyordun. Son­dur söz ve bir başlangıç, diyordun. Gök bir ki­tap sayfası gibi dürülüyor, yıldızlar dökülüyordu. Yer bütün ağırlığını atıyordu sırtından, yerin al­tındakiler gün yüzüne çıkıyordu. Dirilişti sözle­rin. Canlandırıyordu. Çürümüş kemiklere et giy­dirip ruh üflüyordun. Yok olduğunu düşündü­ğümüz şeyleri var ediyordun. Gam alıyor, gam yüklüyordun. Hamilelerin çocuklarını bırakması­nı sağlayacak kadar korkutucuydu sözlerin. Söz­lerin ayrılıktı, sözlerin kavuşma. Kartal pençe­si olup tutuyor, parçalayıp bölüp bölüştürüyor­dun. Güneşin ışığını söndürüp kendi ışığını yakı­yor, güneşin ısısını yok edip kendin ısıtıyordun. Kütle çekim kuvvetinden daha kuvvetliydi varlı­ğın, güçlü nükleer kuvvetten daha görünmezdi tavırların. Elektro manyetik kuvvet kadar uzun menzili vardı niyetlerinin.

Söz, cennete bir kapıdır cehenneme bir yol. Bunu seninle öğrendim. Söz, iyilerle yola çıkma niyetidir, kötülerle ömür tüketme bedbahtlığı. Bunu seninle kavradım.

/Ruh kumaşı farklı olan insanlar vardır dostum, onları sözlerinden tanırsın. S’öz’ içinde ‘öz’ü ba­rındırır. İnsanlığın özü gizlidir onda. Bu sözler vicdanına el uzatarak sana özünü hatırlatır. Bu sözler ruh toprağına ulaştığında kendi sözleri­nin ateşini yakmasını sağlar… /

Her insanın bir sanatı vardır. Çürümüş kemik­lere et giydirip ruh üfleme sanatıdır senin sana­tın dostum.

Rampalı çarşıda zemin katta bulunan Mısra Ki­tapevine doğru adımlamaya başladık kol kola girerek. Ayakkabıcılar içinden geçerek Kaya­lı Park’a ulaştık. Postanenin önünden yürüyerek İplikçi Camii’nin arka tarafından kitapçılar ve sa­hafların bulunduğu Rampalı çarşıya doğru iler­ledik seninle. Hasan el Benna’nın “Hatıralarım” adlı kitabını Seyit Kutub’un “Yoldaki İşaretler” ki­tabını bir de “Mahalle Mektebi” dergisinin 7-8 ile 9. sayısını istedin selam verdiğimiz yılların sahafı Cevdet abiden. Üzerinde paran olmadığı için ki­tapları hesabına yazdırdın. Ben veririm kitapla­rın ücretini, diye ısrar etmeme rağmen aldırma­dın. Kitap poşetini babasına su ikram eden ço­cuğun doğallığıyla uzattın bana.

Bir ip bulmalıyım… İpi tutup salıvermeliyim… İpin diğer ucu bizi götürecektir O’na doğru… Okumalıyız dostum dedin… Okumalıyız…

Hasan Arslan – Şehre Adını Koymak

Hasan Arslan – Şehre Adını Koymak

                                                                                     Mustafa Arıcı Ağabey’e hürmetle

Mevsiminde dikilen fidanlar sağlıklı büyürler ancak. Ve siz bir şeftali ağacı fidanı dikersiniz toprağa; ümitlenirsiniz, neşelenirsiniz, heyecanlanırsınız. Gözünüz ondadır artık. Sularsınız onu, üzerine titrersiniz. Emeğinizle, gayretinizle, ilginiz ve alakanızla, hassasiyetinizle büyüyüp filizlenecek, gökyüzüne doğru dal budak salıp serpilecektir. Şiddetli rüzgârlar, kökünden koparıp savurmasın diye küçük tahta parçalarıyla desteklersiniz etrafını. Köklerini besleyecek olan toprağın bakımını ihmal etmezsiniz. Havalandırırsınız. Çapalarsınız, çapaladığınız yere gübre ilave eder, toprağın canlılığına destek verirsiniz. Huzurlu bir evin küçük bahçesini huzur, o haneyi terk etmesin diyerek bahçe duvarıyla çevrelediğiniz gibi,  şeftali ağacınızın da huzurunu muhafaza etmeyi düşünerek etrafını küçük taşlarla çevreler, ona verdiğiniz suyun toprak emip içine çekinceye kadar orada durmasını sağlamak, etrafa boş yere akıp gitmesini engellemek istersiniz. İlaç mevsiminde ilaçlarsınız onu. Haşerelere karşı derde deva olsun bu ilaçlama, diye düşünürsünüz. Halisane niyetler beslersiniz ona karşı. Büyüyecek, kurt kuş dalından nasiplenecek, diye umarsınız. İri, sulu ve leziz meyvesinden yemeyi ve yedirmeyi arzularsınız. Sofranıza oturan aile büyüğünüze, akrabanıza sofranızı açtığınız dostlarınıza ikram etmeye niyet edersiniz. Budama mevsiminde budarsınız onu. Dalları daha gür çıksın istersiniz, meyveleri daha leziz olsun istersiniz. Yaprakları sık, gölgesi serin olsun istersiniz. Ellerinizle dokunursunuz ona. Gönlünü alırsınız. Gönlü alınan genç fidanların hayatın fırtınaları karşısında köklerinden koparılıp sürüklenmeyeceğini bilirsiniz. Saçları okşanan, yüzüne bakılan fidan kendine uzanan ele merhamet eli ile karşılık verir; çehresine bakan yüze bakmayı, gözleriyle tebessüm etmesini fikir eder…

İnsanın ağaçlarla dostluğu gibidir, insanlarla dost olması. Olağanüstü bir iştir bu. Ciddi bir emek ister, zaman ister, duyarlılık, farkındalık, her şeyden öte samimiyet ister. Şehir, şehrin insanına her şeyden önce kendisiyle dost olabilmesinin yollarını keşfetmesine yardımcı olmalıdır. Sevildiğini, değer verildiğini, dinlenildiğini, düşünceleri hakkında yorumlar yapıldığını fark eden insan, kendine değer vermeyi, kendini sevmeyi ve sonuç olarak kendini dost kabul etmeyi öğrenir. Varlığını anlamlı hisseden insanlarla yaşanır dostluk coşkusu. Böyle insanlar, el üstünde tutar dostunu. Ve bir dağ gibi dostluklar böylece kurulur. Dost, dağ gibidir insana. Yaslanırsın, sırtını dayarsın ona güvenerek; kucak açar sana tüm samimiyetiyle. Kadirşinastır, merhamet eder, yedirir içirir. Yaralara şifa, ıstıraplı zamanlara direnebilme gücü verir tüm benliğiyle. Karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir eldir, içimize umudu aşılayan… Doğru olmak ve doğrultmak dostluğun temelidir. Dost, dostun hakikat arayıcısı olması yolunda her zaman yanı başındadır. Dost ile varılır ilahi huzura ve dostlarımızdır iyiliğe en layık olanlar.  “… Öyle bir kimseyle sakın arkadaş olma ki onun hakkında muvafık gördüğün bir nimet ve meziyetin mislini, o senin hakkında muvafık görmez.” Evrenin Efendisi Hz. Peygamber böyle söylüyor. Dostluğun bir diğer şiarı da, dostunun nimete kavuşmasını dilemek, niyet etmek; kabiliyetlerinin açığa çıkabilmesi için uygun ortamların oluşmasına destek vermek,varlığını gerçekleştirme menkıbesinde ona yola koyulma cesareti verebilmek, bu cesaretle birlikte koyulduğu uzun ve çetin yolda önündeki engelleri kaldırmaya çaba sarf etmek niyetini özünde taşıyabilmektir. Dost ön açar, engelleri kaldırır. Öncü bir kuvvet gibi, önden gider. Yolu temizlemek, tehlikeyi işaret etmek bu birlikteliğin doğal hasletleridir. Dost bereket kapısıdır. Vakte bereket, mekana bereket, gönle bereket. Bereket kapısının aralanmasıyla başlar insanın kendini bulma süreci. Dost kendini bilme sürecinin kapısıdır. Bu kapıyı aralamak için gönül kapısının ardına kadar açık olması beklenir. Gönül gönüle kapı olur. Çıkış kapısı. Musa’nın Mısır’dan çıkışı gibi.  Dost onarır. Samimiyetiyle onarır, vefasıyla onarır, fedakârlığı ile onarır. Kadirşinas oluşuyla onarır…

Yol aramak önemli. İnsan yaşadığı şehri sevebilmenin yollarını aramalı. Şehrini seven imtihanını da sevebilir. Şehrini seven varlığının yükünü omuzlamaya cesaret edebilir. Şehir yürüyünce sevilir. Her yürüyüş anılar demetinde bir gül kokusu yayar.  Şehri sevebilmenin yolu onun sokaklarında çarşılarında pazarlarında yürüyebilmekten geçer.  Yürürken sokakta oynayan çocuklara selam vermekten, beli bükülmüş büküldükçe masumiyeti artan ihtiyarlara selam vermekten geçer şehri sevebilmenin yolu. Yürüyemiyorsanız şehirle ünsiyet oluşturamaz, şehirle ünsiyet oluşturamayınca şehre yabancı kalırsınız. Şehre yaban kalınca kişi hayata yabancı kalır. Kişinin hayata yabancı kalması kendine uzak düşmesiyle eş anlamlıdır. Selam veremiyorsanız yalnız kalırsınız şehirde. Selam veremiyorsanız yabancı düşersiniz medeniyetinize. Yürüyecek ve selam verecek, selam verecek ve yürüyeceksiniz. Tüm hayatın özetini şehirde prova edeceksiniz. Hayat dağı yürüyerek ve selam verilerek aşılır. Dosta selam,  dost olmayana selam. Çocuğa selam,  yaşlıya selam…  Zemçi Bey’le şehri adımlar, bu adımların sohbete gebe kalmasını arzular, zamanı bu adımlarla anlamaya gayret ederdik. Şehrin parklarını yeniden adlandırmak sürekli yaptığımız bir işti. Bizim işimiz de buydu: Şehre adını koymak. Şehri yeniden anlamlandırmak. Kayalıpark’ın yan tarafındaki postanenin sağındaki küçük parkın adını Şeyh Sadi Şirazi Parkı koyduk. Bostan ve Gülistan hürmetine. (Akif ’in Sadi Şirâzi’ye muhabbeti hürmetine) Alâeddin Tepesi’nin güneydoğusuna düşen bölgede eskiden en son Uysal Kitabevi’nin ön kısmında bulunan parkın adını Tolstoy Parkı koymuştuk. Halk için hikâyeler hürmetine… “İnsan Ne ile Yaşar” hürmetine… Tolstoy’a derin bir muhabbeti vardı Zemçi Bey’in. Yürüyüşlerimizde bu hikâyelerden de bahisler açardı Zemçi Bey… Kol kola girerdik… Tatlı bir anlatımı vardı. Biz yürürdük. Şehre doğru yürürdük. Biz yürürdük. Kendimize doğru yürürdük. Biz yürürdük. Ahirete doğru yürürdük. Biz yürürdük vaktin kalbine, şehrin vicdanına doğru. Biz yürürdük. Zemçi Bey anlatmaya devam ederdi. Anlatımı Lokman’ın oğluna anlatımı gibiydi. Şefkat vardı bu anlatımlarda, teenni vardı bu anlatımlarda. Rüzgârlı bir günde ağaç yapraklarının çıkardığı sesler gibi doğallık vardı bu anlatımlarda. Sıkmayan, sıkıştırmayan, genişleten, huzur veren bir tat vardı bu anlatımlarda…  İki arkadaş ormanda yürüyorlarmış, Hasan diye başlardı konuşmaya. Biz yürürdük. Birdenbire önlerine bir ayı çıkmış. Birisi koşup kaçmış, bir ağaca tırmanmış, kendini gizlemiş. Öbürü ise ortada kalakalmış. Ne yapabilirmiş ki? Ancak yüzükoyun yere yatıp ölü taklidi yaparsa belki kurtulurmuş. Düşündüğünü de yapmış. Ayı gelip onu koklamaya başlayınca da soluğunu tutmuş. Ayı çekip gidince, ağaca tırmanmış olan inmiş, arkadaşının yanına gelmiş. Gülerek, “Söylesene” demiş, “Ayı senin kulağına ne fısıldadı?” “Ne mi fısıldadı?” diye karşılık vermiş yerden üstünü başını silkeleyerek ayağa kalkmaya çalışan arkadaşı. Ayı benim kulağıma eğilerek bana,  arkadaşları tehlikedeyken kaçıp giden kişilerden sakınmamı söyledi… Biz yürürdük. Bu yürüyüşlerde dünyanın bir cins beyni mutlaka aramızda olurdu. Dünyanın bu cins beyinleri belki hiçbir yerde olmadığı kadar canlanırlar, etkileri hissedilir bir hal alarak bizimle beraber yürüyüşlere katılırlardı. Bu bazen bu masalda olduğu gibi Tolstoy olurdu. Bazen de Ebu Zer. Bu üçüncü kişi bazen Edward Said olduğu gibi bazen de Cevdet Said olurdu. Bu isimler yerlerine yeni isimleri bırakarak yürüyüşlerimize dâhil olurlardı. Bizimle beraber kitabımız Kur’an-ın ayetleri de yürüyüşe geçer; dilimizin zikri, zihnimizin bereketi, bakışlarımızın ışıltısı olurdu…   Mevlana’nın batısına düşen bölgede hafif yüksekçe minik bir oturma alanı vardı. Katlı otoparkın da kuzeyine düşerdi bu küçük alan. Buraya da Kazancakis Parkı ismini koymuştuk. Ne de olsa “Allahın garibi” iki kulduk. “Zorba”nın’ yüreği hürmetine… “El Girekoya Mektuplar” menkıbesinin olağanüstü derinliği hürmetine… İki imam çocuğu… (Abdülhamit düşerken filmini izledikten sonra şehri adımlarken bir ara bana yüzünü çevirerek, bizim gibi insanların kadınlar tarafından rağbet edilmeyen insanlar olduğu, hakkında birkaç kelam etmişti. Filmin kahramanı da bir imam çocuğu idi zannedersem.)  Panait Istrati bir başka parkın adı idi. “Kodin” hürmetine. Yola koyulmanın hayata koyulma olduğu anlayışını sezdiren “Akdeniz” kitabı hürmetine. Acının mürşitliğinin muhteşem anlatıldığı “Kira Kiralina” hürmetine. Dünya edebiyatında dostluk anıtlarından birisi olan “Mihail” hürmetine…

İsim babası olmak, ismini verdiğin şeye yakınlaşmanı sağlar biraz. Bir başlangıç işidir şehri isimlendirmek. İsimlendirdiğin şehirde yaşanılan hayata bir katkı sunmanın ilk eşiğidir, aslında şehri yeniden isimlendirmek. Şehrin yanlışlıklarından vicdanında bir sızı duyabilmenin, şehrin güzelliklerini fark edip bu güzellikleri yaşayabilmenin ön adımıdır, şehre isimler bulmak işi.Yaşadığın şehrin farkına varmak, eksikliklerini bilmek, kıymetli taraflarına tanıklık etmek insanı onarır. İmtihanını kolaylaştırır. Şehri sevebilmek imtihanına razı olmak demektir bir bakıma. Şehrin yüreğine talip olman yüreğinin şehir tarafından bilinmesiyle sonuçlanır. Şehir sırdaşın olur artık. Kimselerin duymadığı kimselerinşahit olmadığı sırlarına tanıklık eder şehir. Emin sıfatını en çok bir şehir hak eder. Şehir sırdaşın olduğu anda sana sırlarını açar. Medine’nin bir çift göz olduğunu anlarsın. Mekke’nin ümmetin kayıp çocuğu olduğuna şahit olursun yaşadıklarınla. Konya’nın bir hüzün şehri olduğunu bilirsin yakin bir bilgi ile.Yürüdüğün insanla sırdaş olabilirsin ancak. Beraber yürüyemeyenler sırdaş olamazlar. İnsanların sırdaş olabilme değerine sahip olamamalarının bir nedeni de beraber yürüyemiyor oluşlarıdır aslında. Beraber yürüyecek vakti, sabrı, muhabbeti kendi içlerinde bulabilen insanlar “yâri kadim” olabilirler. Zemçi Bey’le yâri kadim olmuştuk. İnsanlık mertebelerinden önemli bir istasyondur ahbabına yâri kadim olabilmek. Ömründe yâri kadim istasyonunda mola vermeyen insanların insanlığında eksik olan bir şeyler kendini hemen hissettirir.

Birilerine yâri kadim olamayanlar, birilerini kendine yâri kadim göremeyenler kendilerine yâri kadim olamayan insanlardır.  İnsanlara yâri kadim olamayanlar varlık problemi batağında çırpınıp dururlar. Varlık problemini halledemedikleri için birilerine yâri kadim olamazlar. Birilerine yâri kadim olamadıkları için varlık problemini halledemezler. Varlık bir dert olarak, varlık aşılamayan bir engel olarak insanın içinde büyür büyür ve Allah ile dostluğunu engeller. Şehri sevmek Allaha bir kapı aralar. Şehrin salkım söğüdü sana mütevazı oluşu hatırlatır. Çınarı olgunluk ve dirayeti. Şehrin Arnavut kaldırımları direnmeyi ve göğüs germeyi öğretir üzerinde adımlayanlara. Şehrin çay ocağı sohbet mektebi olur, üniversite olur. Yetişirsin, düşünürsün, kavrarsın, sevmeyi öğrenirsin bu mektepte, kıymet vermeyi öğretir sana bu sohbet ocağı. Şehir sevildikçe insan kendi varlığına dost olur. Kendi varlığına dost olabilenlerle yürünür hayat yürüyüşü. Bu insanlarla yola çıkılır. Bu insanlarla kaldırılır hayatın bel büken saç ağartan yükü. Bu insanlarla zaman kendi sırrını açar, tebessüm ederek uzatır merhametli ellerini. Bu insanlarla ölünür, ölünecekse eğer…

Hasan Arslan – Sadelik Bereketin Ruhudur

Hasan Arslan – Sadelik Bereketin Ruhudur

Bereketli adam, büyüğüm İsmail Üstün’e hürmetle…

Sana, bir düş ile başlayan, bir yol serüve­ni olarak devam eden menkıbemi, ken­dimi buluş sürecimi anlatacağım dedi, bir gün bana. O gün, önemli bir gün­dü benim için. Gerçi onunla beraber olduğum her anın tadı damağımda kalırdı. Ço­cuktum. Sevmeyi ve sevilmeyi bilirdim. Sevmek duygusu, içimde bir yerlerdeydi; ona dokuna­biliyordum ama hakikat şu ki, sevilmeyi ondan öğrenmiştim. Huzur, rahminde bu iki kelimeyi barındırırdı. Seher vaktiydi. Ilık bir rüzgâr esiyor­du. Bahçemizdeki çınarın altında, sabah nama­zı için serilen serginin üzerinde oturmuş göğe bakıyorduk. Kendi elleriyle yaktığı meşe odunu­nun ısıttığı semaverdeki suyun sesi, çınar ağa­cının dallarına konan serçelerin sesleriyle bir ol­muş, neşeli bir oyuna dalmışlardı. Küçücük el­lerimi ellerine aldı. Avuç içlerimi öperek, kokla­dı. Kokuyu içine çekti. Babamın kokusu bu dedi. Bu koku cennetin kokusu… Cennetin kokusu­nun yayıldığı mekânda insânî bağlar da cennet­ten izler, işaretler taşırdı. Birisine, cennetin ko­kusunu duymasına vesile olmak, olağanüstü güzel bir duyguydu. Sevilmemin varlığımı bü­yüttüğü aşikârdı. Bu duygu beni ömrüm boyun­ca onardı.

Yalnız sana anlatacağım bu rüya ve yol macera­sı, aramızda ben ölünceye kadar sır olarak ka­lacak. Sır dostluğun özüdür. Dostluğun oldu­ğu yerde sır, sırrın ifşa edilmediği yerde dost­luk bağı vardır… Dedemin sırdaşıydım; bundan eminim. Ömrünün sırlarını benimle paylaştığı­nı bilmem, onun gözünde çok değerli olduğu­mu hissetmeme vesile olurdu. Bu beni yüceltir­di. Onun tarafından önemli görünmek, kişinin kendisini, zamanını, niyetlerini, yürüyüşünü, sö­zünü önemsemesini sağlıyordu. Ömrümün dir­liği, hayatımın bereketiydi o. Bereket, onun ke­der ambarı ela gözlerinden taşardı geceye. Ge­celeri onun koynunda uyurdum. Varlığı ısıtırdı beni… Her büyük adam, şefkatle büyüyerek şef­katin hücrelerine sindiği insandır. Muhammed aleyhisselam da dedesinin koynunda büyümüş­tür. Benim sana olan şefkatimin semeresini bu şehir devşirecek, ümmet devşirecek; onun için senden ümitvarım, sen gök katında kıymetli bir çocuksun derdi. O’nun bu cümleleri kıymetimin, değerimin gök katından belirleneceği anlayışı­nın içimde yerleşmesini sağladı. O, evimizin di­reğiydi. Bereket onunla yayılırdı evimizin odala­rına. Annem üniversite mezunu olmasına rağ­men, ferasetli mü’mine bir kadındı. İnsan birisi­ni gönülden sevince, takdir edince onun itiba­rına özen gösterir. Annem de dedemin itibarını hiçbir zaman sarsacak, zedeleyecek bir tavır ser­gilemedi, bir niyet taşımadı.

Ondan yayılan hüzün ve sadelikle yoğrulmuş huzurun kokusu, küçücük bahçemizdeki gülle­rin kokusu kadar güzeldi. Tanrım ne kadar bere­ketli bir an, dedi kendi kendine. Bu seherin ke­rameti olmalı. Bu seher böyledir işte yapacağını yapar insana. Böyle bir an için sana sonsuz şü­kürler olsun… Bereketin tohumu sabahta gizlidir evlat, dedi o gün bana. Bu tohum sabah nama­zıyla saçılır ömür toprağına. Sabah namazı öm­rün bereketidir. Ve bir evde bereket sabah na­mazı vaktiyle sirayet eder odalara, eşyalara, ke­limelere, niyetlere. Bereketin mübarek yüzünü görmek istiyorsanız seheri incitmeyiniz, bere­ketin canlandırıcı gözbebekleri yüzünüzü okşa­sın istiyorsanız, kuşluğa özen gösteriniz, öğle­ni küstürmeyiniz, bezdirmeyiniz, ikindiye akşa­ma ve yatsıya dost olunuz. Yüreğinizi zamanın yüreğine açınız. Bana vefalı olduğunuz gibi, za­mana da vefalı olunuz. Ayın, güneşin ve yıldızla­rın dünyaya olan vefasını hatırlayınız. Vaktin size uzanan sırlı ellerine bütün merhametinizle tu­tununuz. Ömrüne bereket talep eden, sabahın bereketine talip olmalı. Seherin aydınlığı, var­lığın aydınlığı olarak tezahür eder ve ruhumu­za şifa sunup, buhranımızın sıkıntılı karanlığına ışıklı elini uzatır…

Doğumumdan itibaren, ben uyurken her sabah namazı vakti kulağıma salat ü selam getirmiş, saçlarımı okşayarak tekbirler okumuş, uykusun­da mışıl mışıl uyuyan minik bebeğine. Felak ve Nâs okumuş avuç içlerine ve tüm bedenimi sı­vazlayarak sevmiş beni. Adımı o koymuş. Ba­bamın adı da ağzımın tadı… diye severdi beni. Onun getirdiği tekbir makamı biraz farklıydı. Gençliğinde Afrika’ya, Darfur’a gitmiş, o gün bana anlattığı rüyanın hürmetine. Bir rüya yol­lara düşürmüş onu. Müslümanlara, mazlumlara, kimsesizlere selam vermek için kısa sürede bu­lunduğu Darfur’un başkenti Niyela’da öğrenmiş Afrika Müslümanlarının tekbirini

Demli çayını yudumlamadan önce iri ve uzun parmaklarıyla sardığı tütününü semaverin üze­rindeki köz ile tutuşturdu. Grundig marka rad­yosunun sol düğmesini çevirerek radyoyu açtı. Neşet Ertaş söylüyordu… Kurbanımı Afrika’ya bağışlamıştım. Kurban bayramının ikinci ya da üçüncü günü gecesi bir düş gördüm. Düşüm­de ışıktan bir insan bir yatağa uzanmıştı. Hafif­çe bana doğru doğruldu. İsmimle hitap ederek; kurbanın kabul edilmiştir, dedi. Işık insandan yayılan ışık huzmeleri, insana rahatsızlık verme­diği gibi insanın sadrına genişlik, ferahlık veren cinstendi. Sabah olduğunda o gün ilk iş olarak bağışladığım kurbanın Afrika’da nereye, han­gi ülkeye gönderildiğini öğrendim merakla. Su­dan/Darfur dediler. Sizin kurbanınız Darfur’a gönderilmiş ve Darfur eyaletinin Niyela şehrin­de bulunan Otaş kampında kesilmiş. O zaman karar verdim kendi kendime. Bir yolunu bulup ömrümde ismini ilk defa duyduğum Darfur’a gi­decek, Otaş kampındaki Müslümanlara selam verecektim.

Bir vesileyle, bir yardım kuruluşu vesilesiyle düş­tüğüm yolda, Otaş kampında tesadüfen karşı­laştığım yaşlı babaanne, hayatımın önemli yol ayrımlarından birisiydi… Biz yeryüzünün gönlü kırık insanlarıyız. “Allah, uğrunda gönlü kırılmış insanlarla beraberdir…” mübarek kelamı bizi anlatır. Allah bizimledir… Üstelik sizlerin bizle­re selam vermesi için rüyalar mı görmeniz ge­rekir, demişti bana… Allah’ın olduğu yerde be­reket bütün gönlünü açar size. Sadelik bereke­tin ruhudur. Ömrünüzün bereket bulmasını isti­yorsanız, sade yaşamanın yollarını arayın. Bura­da, bu yokluk ve yoksulluk ortamında, Otaş’ta, tebessümü unutmamış olmamız rahmet elinin üzerimizde olduğunun belirtisidir. Otaş’ta, be­reketin diri olması, ömrümüzün sadeliğinden­dir. İşleyemediğimiz toprağımız, sadrımız, çeh­remiz, bu kıtlık ve sefalet ortamında soframız berekettir bizim. Ve bereket neslimize olan mu­habbetimizle gösterir mübarek varlığını… Ya­nında onu dinleyen oniki, onüç yaşlarındaki er­kek torununu işaret ederek, ümmetin çocukla­rına gübre olun. Gübre olursak neslimiz gür bi­ter, dedi… Oradan ayrılırken sevdiklerimize sak­sı olalım diye seslendi ardımdan. Sevdiklerimi­ze saksı olalım. Otaş kampında selam verdiğim eşek gübresini toprakla karıştırıp saksılar ya­pan yaşlı kadının bu öğüdü içime ağdı… O an Allah’ın orada olduğunu düşündüm…

Hasan Arslan – Söküğümüz Derindir Bizim

Hasan Arslan – Söküğümüz Derindir Bizim

“Darfur/Niyela’da nefes alıp veren Otaş kampının siyah derili, derin bakışlı çocuklarına.”

Babaannem maharetlidir. Yokluktan varlık çıkarma becerisini ondan öğrenmeliyim. Babaannen keder kuyusundan neşe suları çeker çıkartır, sonra ikram eder bizlere, der annem. Gerçi su kuyumuz yok ama olsun. Kendimi bildim bileli kampımızdaki eşeklerin sağa sola bıraktıkları gübrelerini toplarız birlikte, ben ona sadece eşlik ederim, beni dokundurtmaz topladıklarına. Otaş’ta yaşayan eşeğin ne gübresi olacak ki demeyin. Yine de birkaç kırıntı olur işte orada burada. Toprakla karıştırır bu gübreleri babaannem kendi usulünce, kendi bildiğince, sonra yoğurur elleriyle. Hem yoğurur hem şarkılar söyler, buğulu sesiyle. Bütün Afrika bir araya gelir onun sesinde. Sesinde çöl rüzgârının esintisi vardır, hem yoğurur hem konuşur benimle. O konuştukça ben kıvama gelirim. O beni yoğurur elleriyle. Onu seyretmem hoşuna gider doğrusu. Çok güzel çiçek saksıları yapar bu karışımdan. Sen Afrika’nın çiçeğisin der, bana. Ben sana sadece gübreyim, ben sana sadece şu gördüğün saksıyım, der. Babaannemin bana nasıl gübre olduğunu, neden saksı olduğunu anlayamam. Sen Afrika’nın umudusun, sen Afrika’nın ışığısın, der bana. Bu kadar küçük iken Afrika’ya nasıl umut olabileceğimi, tenimin rengi kara iken nasıl ışık olabileceğimi kavrayamam doğrusu. Işığımız niyetlerimizdir, der ardından, ellerini yüreğine götürerek, bunu da anladığım söylenemez. Zaten çok şeyi anlayamıyorum. Birkaç cuneyhe satar bu çiçek saksılarını babaannem, şehre gitmek için kamptan izin alanlara…

Bizim buralarda kimsenin kurbanlık koyunu veya keçisi olmaz. Kurban biziz, der babaannem. O’na biz kurbanız.

Babaannem maharetlidir. Yokluktan varlık çıkarma becerisini ondan öğrenmeliyim. Babaannen keder kuyusundan neşe suları çeker çıkartır, sonra ikram eder bizlere, der annem. Gerçi su kuyumuz yok ama olsun. Kendimi bildim bileli kampımızdaki eşeklerin sağa sola bıraktıkları gübrelerini toplarız birlikte, ben ona sadece eşlik ederim, beni dokundurtmaz topladıklarına. Otaş’ta yaşayan eşeğin ne gübresi olacak ki demeyin. Yine de birkaç kırıntı olur işte orada burada. Toprakla karıştırır bu gübreleri babaannem kendi usulünce, kendi bildiğince, sonra yoğurur elleriyle. Hem yoğurur hem şarkılar söyler, buğulu sesiyle. Bütün Afrika bir araya gelir onun sesinde. Sesinde çöl rüzgârının esintisi vardır, hem yoğurur hem konuşur benimle. O konuştukça ben kıvama gelirim. O beni yoğurur elleriyle. Onu seyretmem hoşuna gider doğrusu. Çok güzel çiçek saksıları yapar bu karışımdan. Sen Afrika’nın çiçeğisin der, bana. Ben sana sadece gübreyim, ben sana sadece şu gördüğün saksıyım, der. Babaannemin bana nasıl gübre olduğunu, neden saksı olduğunu anlayamam. Sen Afrika’nın umudusun, sen Afrika’nın ışığısın, der bana. Bu kadar küçük iken Afrika’ya nasıl umut olabileceğimi, tenimin rengi kara iken nasıl ışık olabileceğimi kavrayamam doğrusu. Işığımız niyetlerimizdir, der ardından, ellerini yüreğine götürerek, bunu da anladığım söylenemez. Zaten çok şeyi anlayamıyorum. Birkaç cuneyhe satar bu çiçek saksılarını babaannem, şehre gitmek için kamptan izin alanlara…

Bizim buralarda kimsenin kurbanlık koyunu veya keçisi olmaz. Kurban biziz, der babaannem. O’na biz kurbanız.

Tahtanın üzerindeki ayetlere öyle bir dokunuşu vardır ki zannedersiniz ki benim saçlarımı okşuyor. Zannedersiniz ki Tanrı’nın merhametli ellerine dokunuyor. Bizim halimiz Gayretullah’a dokunur der. Katında onun için çok değerliyiz, der. Biz yeryüzünün kalbi kırık halklarıyız. Başımıza gelenlerin bedelini Allah mutlaka ödetir diğer insanlara, der. Başka coğrafyalarda bizden habersiz yaşayan insanlara bundan dolayı üzüldüğünü söyler. Ben yine anlamam söylediklerinden. Sadece dinlerim onu sessizce. Kulağımı kalbine dayar dinlerim onu. Sesi kalbinden gelir babaannemin… Darfur göğünden bir yıldız kayar… Ben el ederim göğümdeki yıldızlara…

Hasan Arslan – Yola Koyulmamanın Ağır Vebali Üzerine Birkaç Kelam veya İran’da 14 Gün

Hasan Arslan – Yola Koyulmamanın Ağır Vebali Üzerine Birkaç Kelam veya İran’da 14 Gün

Refîkim, Mesut Açar’a,
Ulvi Kubilay Dündar’a,
Muhammed Barış’a

1.
Anadolu’yu kişiliksizleştirme, kimliksizleştirme projesinin büyük ve yıkıcı rolünü üstlenen emperyalizmin Anadolu uzantısı olan T.C. devleti resmî ideolojisinin, İslam coğrafyasına kem gözle bakışı neticesinde, sınırlarımızla komşu Müslüman ülkeler arasına çektiği kalın duvarlar sonucu, bu ülke halkları birbirlerini yeteri kadar tanıyamamış ve bu tanışmama hali Müslüman toplumların gücünü ve kuvvetini zapturapt altına almaya azmetmiş emperyalist zihniyetin gayretlerinin değirmenine su taşımıştır. Yeteri kadar tanışmayan bu halkların kardeşliğinden söz etmek anlamsızdır. Bu kardeşliği zedeleyecek daha önemli bir unsur olarak, tarihin toplumların bellerini büken ağır yükler de yüklediği hatırlanınca, halkların yüreklerinde kardeşliği zedeleyecek anlayışların neşvünema bulması kaçınılmaz bir son olarak ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasındaki ülkelerin hükümetlerinin evrensel İslam birliği anlayışından uzak olmaları, bu ülkelerin birbirleriyle kısır ve anlamsız çekişmelerle birbirlerine karşı geliştirdikleri hasmane tavırları, sadece emperyalizmin ekmeğine yağ sürmekle kalmamış, asıl büyük tahribatı İslam coğrafyasındaki Müslümanların birbirlerine uzak düşmelerine sebebiyet vermesiyle gerçekleştirmiştir. Mezhep taassubu da tanışmanın önünde önemli bir engeldir. Tüm bunlara rağmen, sözüm odur ki, tanışmadan dost olunmaz. Dost olunmayınca da insanlar ve toplumlar kendilerini bilemezler. Kendilerini bilemeyenler de mümin olamazlar. Birbirleriyle tanışmayan Müslüman toplumların mümin olma yolunda yol katedememelerinin bir sebebi de burada gizlidir. Tanışmama hali, kendini tanımama halidir aynı zamanda. İslam coğrafyasının komşu ülkeleri, aralarındaki sahte sınırlara boyun eğerek birbirlerine uzak düşmüşlerdir. Bu kadar yakınken bu kadar uzak düşmeyi becerebilmek akla ziyan bir durumdur aslında. Uzak düşmek sırtımızda bir kamburdur. Kamburumuzdan rahatsız olmanın getirdiği bir endişe ile yola revan olmak niyetini taşıyarak yola koyulmalıydık. Yol bizi mümin kılacak tanışıklıklar şehrine götürecekti. Yola koyulmamanın ağır vebali vardı. Dedelerimiz bu topraklara gitmedi. Babalarımız geçim sıkıntısından zaten gidemezlerdi bu topraklara. Sıra bizlerdeydi. En azından komşu İslam coğrafyasıyla tanışmak sorumluluğu bizim üzerimizdeydi.

2.
Yola düşmeden önce gideceğin yere dair doğal bir donanıma sahip olmak seyahatin anlamına, seyahatin derinliğine, seyahatin coşkunluğuna bereket katar. Aslolan gideceğin yere gitmeden önce o coğrafyaların yazgıları, o coğrafyaların cins beyinleri, o coğrafyanın müminleriyle okumalar üzerinden bağlar kurmayı becerebilmektir. Zihnin ve yüreğin, bedeninden önce o yerlere ulaşmak için harekete geçmelidir. Fikir dünyamız yerel okumaları ihmal etmeden farklı bölgelerdeki İslam coğrafyasına da ulaşabilmeli, oralardan da beslenebilmeye özen göstererek şekillenmelidir. Bu vesile ile çocukluk ve gençlik yıllarıma dair birkaç kelam etmenin uygun olacağını düşünüyorum. Çocukluğumda babamın küçük kütüphanesinde benim okuyabileceğim nadir kitaplardan bir tanesi de Kilisli Rıfat’ın Türkçeye çevirdiği Şeyh Sadi Şirazi’nin Bostan ve Gülistan adlı kitabıydı. Kitabın cildi de gayet güzeldi. Çocuk hafızamla bu kitabı okumam gerektiğini düşünür ama bir türlü okuyamazdım. Çok geç de olsa, 90’lı yıllarda Sinop’ta okumuştum Gülistan’ı. M. Akif’in Sadi Şirazi’ye olan derin hürmetine hak vermiştim. Varlığı, hikmet çehresiyle anlamlandıran zihin yapısıyla Sadi Şirazi’nin kabrine selam vermek, onu Yasin’le anmak bir dostluk tavrıydı. Şiraz’da bulunan kabrinin güzel bahçesinden süzülerek yürüyüp, bir selvi ağacının gölgesi altında soluklanıp dururken; güzel insanların ölümleri bile güzel, güzel insanların kabirleri bile güzelliğe vesile oluyor, diye düşündüm… Nefis bir bahçe ve bu bahçenin içinde konuklarını mezarında ağırlayan Şeyh Sadi Şirazi. İran, ümmetin cevherli insanlarının kadr ü kıymetini bilmiş ve bu insanların kabirlerine de yeteri kadar özen göstermeyi bir görev addetmiş kendisine. Bu sevindirdi beni.

Gençliğimde, gecem gündüzüm Ali Şeriati’yi okumakla geçti. O kalbimin süslerinden, göğümün yıldızlarından bir tanesiydi. Okuma yelpazemin bir bölümünü de o oluşturuyordu. Dine Karşı Din, Medeniyet ve Modernizm, Hacc, Fatıma Fatımadır, Muhammed (sav) Kimdir 1-2, Ebu Zer vesaire vesaire kitaplarıyla bana kadim bir dost olmuştu Ali Şeriati. Şam’da bulunan kabrine 2008 yılında gerçekleştirdiğim Suriye gezisinde selam vermiştim. Şam’da Zeynep validemizin kabrinin arka tarafında bulunan mezarlığın bir köşesinde vakur bir duruşla yatıyordu Ali Şeriati. İran denilince aklıma her şeyden önce o gelirdi… Onun ülkesine selam vermek, Onun mücadelesinin zihnimde yeniden canlanmasını sağladı. Sabahlara kadar süren konferanslar, ümmetin bilinçlenmesine olan katkıları unutulur gibi değildi elbette. İran deyince, zihnimi şöyle bir yokladığım zaman, isimlerin teker teker gün yüzüne çıktığına şahit oluyorum bu yazıyı yazarken. Zehra Rahneverd, Mutahhari, Abdülkerim Suruş, kitaplarıyla gençlik dönemimde tanıştığım insanlardı.

Daha sonraları öğretmenlikle birlikte yöneldiğim çocuk edebiyatı alanında Samet Behrengi’yi Ankara’da bir kitapçının raflarında Bir Şeftali Bin Şeftali adlı kitabıyla tesadüfen tanımış, Konya’ya Samet Behrengi’yi tanıtmıştım. Ardından Mecid Macidi’nin filmleriyle tanışmış, sadece tanışmakla kalmamış bu filmleri yüzlerce talebeme seyrettirmiştim. Kaç babanın eline tutuşturmuştum Cennetin Çocukları filminin CD’lerini. Kıyarüstemi’nin Kirazın Tadı filmindeki o cümleyi kaç konuşmamda zikretmiştim: “Mutsuz olmak en büyük günahtır.” Samira Mahbelbaf’ın Kara Tahta filmini kaç öğretmene tavsiye etmiş, kaç film seansı düzenlemiştim evlerde. Sayılarını hatırlayamıyorum bile.

3.
Ev; hayat modelinin sembol binasıdır. “Her erkek bir ev kurmalıdır.” der mesela Cevher Dudayev. Kurulan, inşa edilen evin şeklinden tutun, içindeki eşyaların neye hizmet ettiğine, evin akrabaya, komşuya, dostlara, şehrin mustazaflarına açık olup olmamasına kadar her ne var ise, yani tüm bunlar ve daha ötesi erkeklerin erkeklikleriyle ilgilidir. İnsanlar tercih ettikleri evlere göre sınıflandırılabilirler. Zihnin yönelişi, arzu, istek, tamah, aç gözlülük, vefa, ikram izzet, kadirşinas olmak, bölüşmek, paylaşmak, firavunlara iştiyak, eşyanın dayanılmaz cazibesinin tezahür ettiği mekânlar olarak var olan evler, insanın yönelişinin nereye doğru olduğu hakkında bizlere ipuçları verir. Yetimlerin, mazlumların ve dulların yanında olup olunamayacağı evlerimizden, evlerimizdeki eşyaların bize hayat hakkı tanıyıp tanımamasından da belli olur. İran’da iki ev var. Biri İmam Humeynî’nin Tahran’da vefat ettiği mütevazı evi. Bir diğeri ise Şah Rıza Pehlevi’nin Cemkeran’daki sarayı. İran halkı niyet olarak Şahın sarayına doğru meylediyor. Hayatı doya doya yaşamak arzusundalar. Neşeli insanlar. Parklar ve bahçeler ailelerle dolup taşıyor. Her şehrin meydanı adeta bir neşe kaynağı haline gelmiş. İsfahan’da İmam Humeynî Meydanı dünyanın en güzel ve en büyük meydanlarının biri olmanın ötesinde faytonları ile fıskiyeli havuzu ile yeşil park yerleriyle, çevreyi çepeçevre saran tarihi dükkânları ve kapalı çarşısıyla şehre bir neşe kaynağı olmuş. Aynı şekilde Şiraz’da Emir Han Kalesi’nin çevresi de böyle. Develer, atlar, gençler ve çocuklar… İran halkı yerel ve özgün bir hayat dili oluşturmalarına rağmen, İran bir petrol ülkesi olmasına rağmen, neden zengin olamadıklarının derdine düşmüşler. 1979 yılında gerçekleştirilen devrim insanların yüzünü bu yüzden güldüremiyor. 1979 yılında yapılan devrim devlete, kanun ve kurallara dönüşerek heyecanını, asaletini ve ruhunu yitirmiş sanki.

4.
Her şehir bir hayat doğuruyor. Doğurganlığının farkında olan bir anne edasıyla salınıyorlar yeryüzü şehirleri. Doğurup emziriyorlar insanları. Her şehir kendi insanını doğuruyor. Bu aşikâr…Sonra büyütüyor, belki tüketiyor ve sonunda yaşlandırıyor. Şehir doğurduğu insana kendi ruhundan üflüyor bir Tanrı edasıyla. Her insan da yaşadığı şehirde kendini, kendi şehrini oluşturuyor. Mekân insanı şekillendiriyor, insan mekâna canlılık katıyor. Tahran’da genç, âmâ bir adamın yürürken, yüksek sesle Fatiha okuyuşundan anlıyorum bunu. Gencin yanına yavaşça yaklaşan insanlar avucunun içine bir kaç tümen sıkıştırıyorlar. O kalabalıklar arasında yürüyüşüne devam ediyor. Hiçbir şey olmuyormuş gibi.

5.
Modern çağın yaşama biçimi tüm şehirleri ve şehrin insanlarını aynileştiriyor. Aynileşince farkın kalmıyor, özgünlüğün ve özgürlüğün kayıp gidiyor avuçlarının içinden. Aynileşmek ruhun bir numaralı düşmanı olarak tezahür ediyor. Dünyanın büyük bir köy haline gelmesi, aynı zamanda ruhun da ölümü anlamına geliyor bir boyutuyla. ABD’nin yemek kültürünün markası McDanolds isim değiştirerek girmiş İran’a. Bu tür lokantalar oldukça yaygın İran’da. Yerel sulu yemeklerinin servise sunulduğu lokantalar hemen hemen yok gibi. Tebriz’de küçük köhne bir lokantada yediğimiz yemeği saymazsak,“fastfood” yeme anlayışı İran’da hak etmediği şekilde yaygınlaşmış durumda. Türkiye’nin müptezel dizileri İran’da favori diziler haline gelmiş. Hamedan’da 55 m2’lik bir evde yaşayan taksi şoförü B’nin Türkmen eşi LCD büyük boy ekran TV’siyle seyrediyor bu dizileri. Dubai’nin Farsça dublajıyla, ABD TV’leri her gece İranlıların evine sızıyor. Her eve konuk olmuşlar sanki. Sinsi bir konuk. Bu evde ABD’nin yaman bir düşman olduğunu bir kez daha hissediyorum. Kaleyi içten fethetmişler sanki. İnsanların geceleri ve gündüzleri kendi avuç içlerinde sanki. İstedikleri gibi oynuyorlar insanlarla. Bununla birlikte modern çağın hayat anlayışı/biçimi geniş halk kitlelerini cazibeli bir dilber gibi kendine doğru çekiyor. Oysa dilberin ruhu yok. Oysa dilber vefasız. Oysa dilber şükürsüz, oysa dilber peşine düşeni helake sürükleyecek. İran’da modern hayatın albenisi ve evlerdeki yaman düşmanın tesiriyle zihin dünyaları, algıları, hayatı yorumlama anlayışları şekillenen gençlerle karşılaşmak oldukça doğal. Tahran’da ilaç almak için uğradığımız bir eczanede konuşmaya çalıştığımız zeki, yakışıklı bir eczacı kalfası gülerek ve kendinden emin bir şekilde “Humeyni sizin olsun, bize Ezel’i verin…” diyor. 1979 yılında gerçekleştirilen devrimin, 2010’lu yıllarda gerçekleştirilen Arap Baharı devrimlerine zemin teşkil ettiğini bile söyleyemeyecek kadar enerjisini vaktinden önce yitirmiş gözüküyor.

6.
İran kadınları dünyanın en güvenilir şehirlerinde yaşıyorlar. Emin bir ülkenin şehirlerinde yürümenin ayrıcalığını yaşıyorlar. Ama bu güvenilir ortam, onlar adına konuşan erkeklerinin bile umurlarında değil sanki. Devletin, kafalarını, bir aksesuar niteliğinde bile olsa, zorla örttürdüğü kadınlar, örtülerinin altında ezilmişe benziyorlar. Aksesuar olarak örttükleri örtünün bile onları nasıl asil kıldığının farkında değiller sanki. Aksesuarlarını kendilerine yakıştırmak gayretinden uzak düşerek, bir kompleksli ruh haline bürünmüşler İran’ın mümin bilince sahip olmayan kadınları. İslama mesafeli duruşları, örtüye sevimsiz gözle bakmalarına sebebiyet vermiş. İran’ın İslama yabancılaşan kadınları örtünün altında ezilmişe benziyorlar.

7.
Şehri anlamlı kılanlar insanlardır. Anlam, şehre insanlar vasıtasıyla yakınlaşır veya uzaklaşır. Şiraz’ı anlamlı kılan iki insan var; iki hazineyi üzerinde barındırıyor Şiraz: Şeyh Sadi Şirazi ve Hafız. Şeyh Sadi Şirazi’nin kabri başında zaman duruyor. Şeyh Sadi Şirazi’yi gündemime sokup ona doğru yönlendiren M. Akif yâdıma düşüyor. M. Akif’in Şeyh Sadi Şirazi’ye olan muhabbetini bildiğim için, M. Akif de olsaydı şu an yanımda, diye düşünüyorum, ne kadar mesut, ne kadar bahtiyar olurdu, anlatamam doğrusu.

8.
Her İslam beldesinin şiarı olması gerektiğini düşündüğüm sebil su anlayışıyla, İran’ın kadim şehirlerinde karşılaşmak sevindiriyor beni. Şehrin ana caddelerinin köşe başlarında buzdolapları şehrin insanına hizmet ediyor. Bir şehirde suya kolay ulaşmak, suyu pet şişelerde içmeye alışamamış şehrin yabancılarının yüzünü güldürüyor.

9.
İsfahan’da, Şiraz’da, Tebriz’de içine girip gezdiğimiz yüksek tavanlı, ferah, tarihî kapalı çarşıları enfes. Modern çağın alış veriş mantığına onurluca direniyorlar. Bir defa, insan bu kapalı çarşıya girince yürümek, selam vermek, selam almak, hal hatır sormak durumunda hissediyor kendini. Yüzlerce esnaf, yüzlerce farklılığı ile açtığı tezgâhının başında seni bekliyor. Beklenmek önemlidir, bilirsiniz. Beklenildiğini görmek insanı önemli kılar bir bakıma. Alışveriş ortamı bile alanı ve satanı onurlandıran bir ortam olmalı. 2010’lu yılların kendisi büyük, insanlığı küçülten alışveriş mekânlarında bunu yaşamak hemen hemen imkânsızdır. Sahi Anadolu’nun beşiği Konya’da İnsanın varlığını sadece “alan” ve “veren” kıskacına mahkûm eden devasa ruhsuz alışveriş tapınakları inşa edilirken, neden ruhu olan tarihî kapalı çarşıların bir benzeri olan binalar inşa edilmez ki. Ruhu olan binaları ruhu olan insanlar mı inşa eder? Ruhu olan şehirler gönlü olan insanları mı barındırır bünyesinde. Sahi nasıldır?

10.
Halk mollaları sevmiyor. İran’da mollaların sevilmemesi aynı zamanda İslamın bir devlet sistemi olarak sevilmemesi anlamına geliyor. Halk mollaları sevmiyor. İran’da mollaların sevilmemesi bir boyutu ile İslamın da sevilmemesi anlamına geliyor. İktidarı ele geçirdikten sonra azıklarının takva olduğunu unutan insanların haline düşmüşler sanki mollalar. Gençlerin İslama uzak düşmeleri, bütün İslam coğrafyalarında olduğu gibi İran’ın da en önemli toplumsal sorunudur zannımca. İran seyahatinden döndükten sonra okuduğum “Konuşmalar” kitabında Ahmet Bin Bella’nın kerametiyle karşılaşıyorum. İran devriminin savunucusu olan Cezayir’in unutulmaz lideri Ahmet Bin Bella, Şah rejimini ‘pis bir ateş çukuruna’ benzettikten sonra İran’daki rejim için: “Ben âlimlerin ve din adamlarının kurduğu devleti fikri taassuptan değil, başka bir şey için yani dinin bir grubun tekeline düşmesinden sakınmak için kabul etmiyorum, Hıristiyanlardaki vekâlet düşüncesine sapmaktan sakınmak için bu fikre karşı çıktım. Çünkü böylece idare ve otorite işleri bir grubun tekeline girmiş olur. Ve sanki siyaset onlara tahsis edilmiş ve bir ilim haline gelmiş olur. Geride kalanların hepsi bu ilimden anlamaz bir duruma gelir.” diyor.1 İran’da mollalar İslam’ı temsil ettiği için halkın, özellikle gençlerin İslama soğuk ve mesafeli yaklaşımı, İran seyahatim boyunca beni üzen, endişelendiren ve düşündüren bir olay olarak tezahür etmiştir.

11.
Yezd şehri tarihin derinliklerinden sıyrılıp gelmiş günümüze kadar. Gerçekliğine inanamayarak adımlıyorsun daracık sokaklarında. Sanki bir film platosunda geziyormuşuz gibi dolaşıyoruz tarihin kalbine doğru adımladığımızın farkına vararak, yaşadığımız anın tadını damağımızda hissederek yürüyoruz çöl sıcağına yakın bir sıcağın altında. Toprak damların üzerlerindeki büyük bacalar (Badgirler) çöl sıcağını serinleterek içeriye, evin içerisine dağıtan bir sistem olarak oldukça enteresan geldi bizlere. Doğal klima anlayacağınız. Görülmeye değer. İnsan böyle bir evde doğal serinliğin odaları nasıl doldurduğunu merak etmiyor değil doğrusu. İran’da büyüseydim çocukluğumun hangi şehirde geçmesini isterdim diye bir soru soruyorum kendime: Cevap: Yezd. Safiyeti, gizemi, sadeliği çağın aynileşen şehirlerinden uzak oluş hasletleriyle çocukluğumu büyültecek bir şehir enerjisi taşıyor sanki Yezd.

 

12.
İran seyahati dönüşünde okuduğum Baqer Moin’in yazdığı Son Devrimci Ayetullah Humeyni adlı kitabın aşağıda aktardığım bölümüne geldiğimde, İmam Humeynî ile yıllar önce okuduğum bir başka kitap olan Ali Ulvi Kurucu’nun hatıratından Konya’nın gönül mimarı Hacıveyis Efendinin tavırlarının örtüştüğünü fark ettim. Mizaçları, tarzları, coğrafyaları farklı iki müminin sıkıntılı ortamlarda sergiledikleri tavırlarındaki ortak anlayış, niyetlerindeki benzerlik, beni bu şahsiyetli insanları bir yazıda buluşturmaya sevk etti. Korkusuz ve hürdüler her şeyden önce, bu bir. Bir de nerede olurlarsa olsunlar, şahsiyetlerinde özenle korudukları imanlarının rayihasının onlarla beraber zamana, mekâna, insana, canlıya ve eşyaya sirayet etmek için can attığı, imanlarındaki lezzetin, ruhlarından başka ruhlara akmak için coşkun bir ırmak gibi yol aradığı, yol bulduğudur.

1960’lı yıllarda Şah’a ilk defa açıktan kafa tutan İmam Humeynî’yi Tahran’dan görevlendirilen bir özel tim vasıtasıyla İmam’ın Kum’daki evi kuşatılır ve İmam Türkiye’ye sürgün edilmek üzere Tahran’a götürülür. Araba’da şu olay gerçekleşir: “Güneşin doğacağını haber veren ışık havaya yayılmaya başlamıştı, Humeyni sabah namazını kılmamıştı. Namazı kaçırmak korkusuyla kendini yakalayanlara: ‘Sabah namazı için arabayı birkaç dakika durdurun. Siz de namazınızı kılmalısınız. Bir İslam ülkesinin ordusunun askerisiniz. Ve maaşınızı İslami bir bütçeden alıyorsunuz. İslamın kural ve ilkelerine uymalısınız. Askerler ona kulak asmayıp yola devam edince Humeyni soğukkanlılığını kaybetti. Protestoları artınca birkaç dakika için durdular ve Humeyni yol kenarında abdest aldı. (Su yerine toprakla abdest almıştı.) Fakat İslam’da, yalnızca çok olağanüstü durumlarda yapıldığı şekilde…Namazını arabada kılmaya zorlandı. 2 “Ali Ulvi Kurucu hatıratında, Cumhuriyetin ilk yıllarında polis tarafından rahat bırakılmayan dedesi Hacıveyis Efendi’nin şu anısını anlatıyordu M.Ertuğrul Düzdağ’a: “Bir keresinde talebe okuttuğu için aynı sebeple karakola çağrıldığında, sırasını beklerken, yanındaki masada oturan komisere sormuş (dedem Hacıveyis Efendi): “Oğlum, sen Kuranı Kerim okumayı, namaz surelerini bilir misin?” “Nerede hocam, öğrenemedim.” “Öyleyse şu fırsatı değerlendirelim, gel sana Fatiha’yı öğretivereyim de yâdigârım olsun…3”

13.

İran bir hayat dili oluşturmuş. Özgünlüğü de olan bir hayat dili. Bir erkek olarak örtünün gücüne şahit oluyorsunuz bu hayat dilinde. İran kadınlarının bir şekilde örtülü olmaları, onlara erkekler tarafından şehvetle bakılmamasına vesile oluyor ilk etapta. Örtü, erkeklerin bakışlarıyla, sözleriyle İran kadınlarını rahatsız etmemesini de sağlıyor bir bakıma. İran’da örtü, kadınların rahatsız edilmesine kalkan oluyor, kadınları en ufak bir şekilde dahi olsa rahatsız etmenin önüne engeller koyan yasalar, kurallar ve cezalarla elbirliği ederek… Örtü aynı zamanda ortalığa düşen kadın teninin, kadının müptezel şehvetinin erkeği rahatsız etmemesine de ön ayak oluyor. Bu hayat diline Tahran’ın kendisine has trafiğinde tanık oluyorsunuz. Kırmızı ışıkların olmadığı ana caddelerde, binlerce aracın nasıl kazasız belasız akıp gittiğini görünce hayretinizi gizleyemiyorsunuz. Öfkeleri alınmış insanların trafiği Tahran trafiği. Trafikte anlık öfke patlamalarına küfürlere, kavgalara denk gelmiyorsunuz İran seyahatiniz boyunca. Etin “sinir”lerinden ayıklanması gibi ayıklanmışöfkeleri. Tahran’da trafikteki motosikletlilerin kendilerine has sürüş tekniklerini görünce şaşırıp kalıyorsunuz. Yolcu taşıyan, balyaları yüklenerek ana caddelere çıkan yüzlerce motosiklet İran halkının hayata tutunma, hayatın altında ezilmemek için çırpınma belirtisi olarak algılanabilir. Tahran’daki bu insanlar küçücük motosikletlere koca hayatı yükleyerek ilerliyorlar geleceğe doğru. Bu hayat dilinin farklılığını tatil günlerinde de hissediyorsunuz mesela. Perşembe ve cuma günleri tatil orada. Bu da başlangıçta alışmakta tedirginlik duyduğunuz bir olay olarak çıkıyor karşınıza. Cuma’nın tatil oluşunun Müslümanlar için nasıl bir keyif vesilesi olduğunu kavramaktan uzak düştüğünüzü anlıyorsunuz orada. Cuma namazları her şehirde sadece bir yerde kılınıyor. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir hayat dili olsa gerek…

14.

“Allah merhametini 100 parçaya bölmüş. 99’unu kendi katında bırakıp bir parçasını yeryüzüne indirmiş. Eğer bir anne ceylan yavrusunun ayağına basmaktan imtina ediyorsa bu merhametten dolayıdır.” Aklımda kaldığı kadarıyla ifade etmeye çalıştığım bu peygamber kelamı, seyahatim boyunca beni terk etmedi. İran’da muhteşem yerler görünce bu kelam ile birlikte şöyle düşünmeye başladım: Cennet 100 parçaya bölünmüş olup yeryüzüne sadece bir parçası dağıtılsa bu bir parçanın bulunduğu yerlerden bir kısmı da İran’da olsa gerek. İran’ın kadim şehirlerini dolaşırken cennetten bu bir parçaya da denk geldiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim… Hamedan’a 75 km uzaklıktaki Ali Sadr mağarası bunlardan bir tanesi sadece… Büyük bir dağın altının tamamen oyuk olduğunu düşünün. Burada oluşan ucu bucağı olmayan devasa mağaranın güneş görmeyen bir suyla dolu olduğunu, gözlerinizin önüne getirin. Sallarla, kilometrelerce geziyorsunuz mağaranın içinde. Uzun bir yolculuk gerçekleştiriyorsunuz serin suların üzerinde. Sonra dağın zirvesine çıkar gibi yukarılara çıkıyorsunuz mağaranın merdivenlerinden. İbn-i Sina’nın medfun bulunduğu Hamedan dünyanın en muhteşem mağarasını barındırıyor doğrusu… Yaşadığımız her güzellik; dünyanın her güzelliği, bizi Cennete doğru biraz daha yaklaştırıyormuş gibi bir his veriyor insana. Bunu hissediyorum… İmanım odur ki; her seyahat, içinde beslediği gizli ve açık imtihanıyla cennete doğru bir adımdır. Vesselam.

Kaynakça:
1. Ahmet Bin Bella, Konuşmalar, Hece Yayınları, Sayfa 151 – 170.
2. Baqer Moın , Son Devrimci Ayetullah Humeyni, Elips Yayınları, Sayfa: 110,
3. M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-1, Kay­nak Yayınları. Sayfa:148-149

Hasan Arslan – Bana Oku Dedi

Hasan Arslan – Bana Oku Dedi

Ali Akar’a…

Kalem suresinin ikinci âyetini bana oku dedi. Talebeleri­nin sevgilisiydi. Onların saçlarını ok­şar, elini omuzlarına atar, küçük ah­baplarıyla sohbet ederdi. Küçükler onun yanında büyürler, önemli olur­lar, kıymetli olurlardı. Onlara harç­lıklar verirdi. Evlerine gider, artları­nı arardı. İri yarı idi. Şık giyinirdi. Özen gösterirdi giyimine. Benim gibi değildi. Beyaz tenliydi. Giresunluy­du. Talebeleri okumaya geçince on­lara çeyrek altın alıyordu. Ellerine kitap tutuşturuyordu. Şanssız oldu­ğunu düşünürdüm. Benim gözümde bir nevi Dostoyevski kahramanıydı. Büyük el böyle istemişti. Bir şanssız­lığı da onun hakkında yazı yazanın Dostoyevski olmamasıydı.

Uzanmıştı. Yatağımdaydı. Tavana bakıyordu. Siyah bıyıkları vardı. Gülünce masumiyet yüzünden akardı; saf bir su gibi çocuklaşırdı. Tavan ahşaptandı. Ahşap iki tah­ta direk üzerinde duruyordu. Ev tek odalıydı, toprak damdı. Kar toprak damın üzerine abanınca dam çökme­sin diye odalar içten ahşap direklerle desteklenmişti. Dışarıdan bakılınca bir tavuk kümesi kadar bile gösteri­şi olmayan evin içine girilince yanıl­dığınızı fark ederdiniz. Tavanın yük­sek olması ve ahşap döşemesi oda­ya bir genişlik, odaya bir samimiyet, odaya kendine has bir hasbilik katı­yordu. Bana oku dedi… Ağır bir ge­cenin sabahında bitkin düşmüştü. İlk defa karşılaşmıştım bana Kur’ân oku diyen birisiyle. İnanamadım. Kur’ân’ı kendisi için istiyordu. Hiç bekletmedim onu. Buldum ve oku­dum. Bu kadar acil, bu kadar gerekli, bu kadar iştiyaklı, bu kadar hasretle, bu kadar ümitle bana Kur’ân oku di­yen biriyle hiç karşılaşmamıştım. Ne ondan önce ne de ondan sonra bana Kur’ân oku diyen biri çıkmadı kar­şıma. Kur’ân taşıyan, Kur’ân konu­şan epey adam gördüm. Kur’ân bil­gisinin, Kur’ân hikmetinin anlaşıl­ması ve hayatı onarması için gayret gösteren nice adamla karşılaştım. Ama hiçbirinin dilinde Kur’ân, bu kadar ilaç, ama hiçbirinin dilinde Kur’ân, bu kadar deva, ama hiçbirinin dilinde Kur’ân, bu kadar su­samışlıkla arzulanan bir kitap değildi. Mehmed’in acili­yetinde, Mehmed’in ihtiyaç duyduğu şekilde, Mehmed’in duymak istediği ayet samimiyetini barındırmıyordu, ko­nuştukları Kur’ân ayetleri…

Yatağımdaydı. Deli değilim dedi. Doktora gö­türmüştüm. Arpaçay’a. Durum bildiğiniz gibi değil de­dim doktora; Mehmed’in böyle konuştuğuna, böyle sağ­lıklı gözüktüğüne bakmayın durum bildiğiniz gibi değil, durum vahim. Hani adam açmış elini yalvarmış Allah’a. Allah’ım demiş, zordayım, dardayım, durum bildiğin gibi değil, ne olursun yardım et demiş ya, ben de dok­torla aynen öyle yalvararak konuştum. Hâzık hekim de­ğilmiş. Hekim bile değilmiş. Kuvvetli bir iğne demiş­tim, kuvvetli bir iğne, Mehmed’in ailesi Giresun’dan Kars’a gelinceye kadar Mehmed’i sakinleştirecek, dindi­recek, sızdıracak, uyutacak kuvvetli bir iğne… O hoy… O hoy… Doktorun verdiği iğneyi alıp Mehmed’in evinde ona vurdum, bana mısın demedi. 1, 2, 3, 4… nafile, hiç­bir tesiri olmadı iğnelerin… Bir gece önce hem yürüdü hem İsa oldu, bir gece önce hem ağladı hem Musa oldu.

Yatağımdaydı. Ben deli değilim dedi. Bana oku dedi. Bir gece önce hem Ecevit oldu hem Türkeş. Sürek­li hareket halindeydi. Odada volta attı. Önüne hiç çıkma­dım. Hiç engellemedim yürüyüşünü. Önüne bir şey çık­sa sanki silip süpürecek bir sel gibi, önüne bir şey çıksa sanki ağaçları kökünden söken bir fırtına gibi adımlıyor­du adımlarını… Volta atarken bakışları donuk ve sabitti. Vücudundaki bütün hücrelerin kasıldığını, yüzünün ger­ginliğinden gözbebeklerinin rengini yitirmesinden anla­dım. Gözbebeklerinin rengini yitirmesi dediysem ışıltısı­nı kaybetmişti demek istedim. Hafif yere doğru bakarak, belini hafif bükerek hızlı adımlar atıyordu. Kendi kendi­ne konuştu. Yüksek sesle konuştu. Yüksek tonda sus­tu. Sürekli hareketli idi. Yüksek sesle ağladı. Ağlarken gözyaşı sessiz aktı. Ağlaması bir kurt uluması gibiydi. Yüksek sesle güldü. Kahkahalar attı. Kahkahasında acı, kahkahasında ezilmişlik, kahkahasında yükünü kaldıra­mama hali vardı. İri yarı elleriyle duvarları yumrukladı… Kendini kapatmıştı… Kapıları kapattım… Pencere zaten kapalı idi. Soğuk girmesin diye dışarıdan kalın naylon­la kaplamıştım küçük pencereyi. İki kanatlı pencere kü­çük bir darbeyle kırılmaya hazırdı. Odanın perdesini çek­tim. Perde dediysem iki çiviyle tutturulmuş bir battani­ye. Rus pazarından almıştım. Gece mavisinin sevimli bir haliydi battaniyenin rengi. Mehmed’i kimse görmesin is­tedim. Mehmed’in sesini kimse işitmesin istedim. Say­gınlığı zedelenmesin istedim. İnsanların Mehmed’e yö­nelik sevgisine halel gelmesin istedim. İnsanların sevgi­lisiydi. Bu sevgiyi hak eden güzel işlerle, fedakârlıklarla süslemişti ömrünü…

Hastalanmıştım bir keresinde… Evine sığınmış­tım. Tek odalı bir ev. Tek yatak. Odanın taban tahtası yok. Yıpranmış bir beton zeminin üzerinde kısa, eski bir kilim serili. Bir metrekare var yok. Tezek sobası tam or­tada. Kalın sacdan yapılmış. Ortasında dairesel bir boş­luk var. Bu sobalar için imal edilmiş güğümün alt tara­fında bulunan çıkıntı, sobanın boşluğuna yerleştirilmiş. Bu güğüm var tezek sobasının üstünde. Koyun tezeği iyi ısıtır içeriyi. Üçgen şeklinde karşılıklı çatarsın tezekle­ri. Sonra üste doğru simetrik bir şekilde dizerek doldu­rursun tezek sobasını. Akşam tepeleme çattığın tezekler sabaha kadar imil imil yanar. Tezeğin ısısı başka ısılara benzemez, fıtrata, insana en yakın ısıdır tezek ısısı. Oda­nın yaklaşık 1 metre kalınlığındaki taştan duvarın uzun kısmının bir bölümü rutubetten sararmış, kireç vurul­muş duvarın küflenmesine neden olmuş. Pamuk şeke­ri gibi duruyor küf duvarın üzerinde. Kirecin beyazı kirli bir sarıya tekabül ederek bir Tarkovski duvarı görüntüsü oluşturuyor duvarın rengi… Yatağına uzandım. Hastay­dım. Konserve kutularının açılmasıyla bir akşam yeme­ğini daha savdık. Yemek yapmasını sevmezdi. Hasan, talebelerine de söylemişsin. Onlar hem gülüyorlar hem de Hasan hoca göğe bakın dedi diye eğlenerek göğe ba­kıyorlar, biraz alay ederek muzip ve hin bakışlarla bakı­yorlar göğe, ne göreceksek diye de ekleyerek kendi ara­larında birbirlerine takılıyorlar demişti o gün bana. Son­ra şöyle devam etti konuşmasına. Kafamızı kaldırıp göğe bakalım diyorsun ya. Ya sana bi şey diyeceğim: Ben bir şey göremiyorum göğe bakınca. Sen ne görüyorsun Al­lah aşkına Hasan…

O zamanlar ona önemli olan şeyin, baktığımız yerde neyi gördüğümüz değil, baktığımız yer olduğu­nu anlatamamıştım. Baktığımız yerin bize bakış öğret­tiğini, baktığımız yerin bizi terbiye ettiğini, bu terbiye­nin uzun soluklu bir terbiye olduğunu anlatamamıştım. Baktığımız yer mürşitti. Baktığımız yer mektepti. Med­rese idi. Dergâh idi. Baktığımız yer sevgili idi. İnsan­lar baktığı yerlere göre sınıflandırılabilirdi… Böyle şey­ler söyleyemesem de şu deli fıkrasını anlattığımı hatırlı­yorum, bana sorduğu soruya cevap olarak: Tımarhaneye birisi yeni girmiş, bakmış içerideki deliler uzun bir kuy­ruğa girmişler bir kapının anahtar deliğinden sırayla ba­kıyorlar. O da girmiş sıraya, sıra kendisine gelince eğil­miş bakmış kapının anahtar deliğinden. Sonra dönmüş yanındakine sormuş. Yahu demiş ben anahtar deliğin­den baktım bi şey göremedim. Siz ne görüyorsunuz de­miş. Yanındaki deli, o hoy o hoy biz yıllardır bakıyoruz bi şey göremiyoruz da sen bi bakışta mı göreceksin demiş. Mehmed göğe bakmaya usanmadan devam et demiştim.

Akşam olup uyku vakti gelince boynunu biraz yana doğru büktü. Sessizleşti. Başına geleni çekmeye ha­zırlandı ister istemez. Eşofmanlarının üzerine siyah kış­lık paltosunu giydi. Paltosu birinci sınıf bir paltoydu. Paltosuna imrenirdim. Babasızdı. İki minderi birleştirdi. Annesi vardı ama annesizdi. Bunu bir yıl sonra yeniden aynı duruma gelince başını dizime koyup beni annesi bil­mesinden anladım. Yerde betonun üstüne koyduğu iki minderin üzerine uzandı. Bekârdık. Okuluna yeni atanan stajyer bayan hocanın ardından çok koştu. Adını çok sa­yıkladı. Çok düşündü. Çok hayal etti. Bekir Bey’den de­rinlikli taktikler öğrenip denedi. Nafile. İstanbul’da fa­külte okumuş, doğulu genç bayan öğretmen Mehmed’in yüzüne bakmadı.

İri kalıbı minderden taştı. O geceyi öyle geçir­miştik. Ağır kış vaktiydi. Kars’taydık. Kars 3K’nın mem­leketiydi. Gökten kar yağar, topraktan kartol çıkar, köy­lerinde kaz yetişirdi. Kar, kartol, kaz. 1992 yılında bir ah­babıma mektup yazmıştım. Orada bahsetmiştim Kars’ın 3K’nın memleketi olduğundan. Dı­şarıda kar, dışarıda tipi, dışarıda zor­luk vardı. İnsanı bir yerlere sığınma­ya zorlayan bir hava vardı. Kadına sığmayan hiçbir şeye sığamazdı. Ka­dından bir limanı olmayan erkeğin deryada takati kesilirdi. Buldum ve okudum benden istediği ayeti. Ayeti işitince rahatladı biraz. Ayeti işitin­ce biraz gevşedi kasları sanki. Mor­fin krizine giren bağımlının morfini alınca kavuşacağı bir hal aldı çehre­sini. Ayeti işitince…

Üç gece üç gündüz geç­ti. Bir oda Mehmed ve ben. Nihayet Giresun’dan beklediğim insanlar gel­di. Erzurum’a sevk edilmiş… 7-8 ay Erzurum’da hastanede yatmış. Yak­laşık bir yıl sonra yeniden beraber ol­duk. Beraberliğimiz uzun sürmedi… Kendini yeniden kapattı…

Hasan Arslan – Şehir Boşaldı

Hasan Arslan – Şehir Boşaldı

“Dost; Tanrı’nın yüreğimize uza­nan mübarek elidir.”

Çocuklar ‘Yurttaş Kane’ ol­masınlar Hasan, demişti Zemçi Bey. İplikçi Camii’nin önünden geçiyor­duk. Nereye doğru yürüdüğümüzü hatırlamıyorum. Hatırladığım şey Konya’nın sokaklarını adımlarken, serin sulara dalar gibi sohbetlere da­lıyor oluşumuzdu. Yürüyüşümüz es­nasında hayatımız hakkında gayet ciddi meseleler konuşur, kendi ken­dimizi özeleştiriye tabi tutar, dert­lerimizi, günahlarımızı, güçlü kolla­rıyla boğazımıza kenetlenip bizi boğ­maya çalışan meselelerimizi, nefesi­mizi kesip hayat enerjimizi azaltan, içinden kör kuyu misali çıkamadığı­mız her ne var ise bu yürüyüşlerde bahis konusu olurdu. Sohbet mevzu­larının bir kısmı çözülemeyerek çö­zülür, bir diğer kısmı da sarahate ka­vuşurdu. O Çelişkinin Türküsü’nden şiirler okur, uzun uzun izahatta bu­lunur, ben ise postun karşısında diz çökmüş huşu içinde söylenen kela­mın ehemmiyetinin farkında olma­ya gayret eden bir mürit samimiye­tiyle koluna girerek onu can kula­ğıyla dinlerdim. Söylediklerini anla­maya, yorumlamaya, hayatım için kullanılabilecek kıvama getirmeye özen gösterirdim. Söz bana düşün­ce yeni öğrendiğim, üzerinde çalıştı­ğım, kafa yorduğum, anlamaya, an­lamlandırmaya gayret ettiğim, içsel­leştirmeye, şahsileştirmeye azmetti­ğim mübarek kitabımızın ayetlerin­den bahsetmeye başlayınca, konuşu­lanları ilk defa duyuyormuş gibi ilgi gösterir, pürdikkat kulak kesilir, ka­fasına yatmayan yerler hakkında be­nimle uzun tartışmalara girer, gön­lünün yattığı, mutmain olduğu bö­lümlerde de ‘amenna ve saddakna’ derdi. (Şeyhlik aramızda münavebe­li idi…) Şu an hatırladım “amenna ve saddakna” kelamını en son ne za­man zikrettiğini. Vefatından kısa bir süre önce hastanede yatağında acı­lar içinde yatarken, çaresizlikler için­de yanından ayrılırken, yüzüne doğ­ru usulca eğilip gözlerinin içine ba­karak: Allah’ı an içinden, tespih et, acıları(mız) hafiflesin biraz, O’ndan başka kimimiz var ki… dediğimde ta gönülden ‘Amenna ve saddakna’ ke­lamını takati kesilmiş biri olarak, fı­sıldayan bir eda ile zikretmişti kula­ğıma doğru eğilerek…

Çocuklar ‘Yurttaş Kane’ olma­sınlar Hasan, demişti Zemçi Bey. İp­likçi Camii’nin önünden geçiyorduk. Nereye doğru yürüdüğümüzü hatır­lamıyorum. Hatırladığım şey şehirde yürümenin bizim için çok önemli ol­duğuydu. Bu yürüyüşler bazen şehrin merkezinden -mesela Alaaddin’den- başlar şehrin ta öteki ucu olan Ka­rahüyüğe kadar uzanan yürüyüşler olurdu… Karahüyük’ten dönüşte, yol kenarında canlı alabalık yemek için girdiğimiz şef garsonu şair olan lokantada devam eden rengi hüzün mavisi, hüzün yeşili olan sohbetle­rimiz olurdu. Bazen de Küçükkum­köprü mahallesinden sakin sakin yü­rürken şehrin emanetçileri edasıy­la anamın bahçesine uğramak vesi­lesiyle Mengene’ye doğru çevirirdik yönümüzü. Kapu Camii civarlarında adımladığımız vakitlerde çoğunlukla Ferhat’ın çay ocağında devam eder­di zamanın değer bularak geçtiği, sa­atlerin şahitlik etmekten tad alacağı beraberliğimiz. Keder dağının altın­da ezilmiyorsam eğer ağzımdan şu tekerlemeler dökülürdü mangal ate­şiyle kaynatılmış, besmeleyle dem­lenmiş kokusunda ikram olan çay­ları yudumlarken. “Çayda deva çay­da şifa, bunu bilmez ehl-i heva, çay içelim çay içelim, kendimizden geçe­lim. Biri üçleyelim, üçü beşleyelim, yedide boşlayalım, yeniden başlaya­lım. Çay içelim çay içelim, nefs ü he­vadan geçelim.” Her seferinde güler yüzle karşılandığımız ve önemli olduğumuz hissine ka­pılarak ağırlandığımız bu mekânı bazen de buluşma ye­rimiz olarak tayin ederdik.

Çocuklar ‘Yurttaş Kane’ olmasınlar Hasan, de­mişti Zemçi Bey. İplikçi Camii’nin önünden geçiyorduk. Nereye doğru yürüdüğümüzü hatırlamıyorum. Hatırla­dığım şey yürürken biraz daha insani duyarlılığa sahip olduğumuz, rüzgârın iksirli elinin saçlarımızı, yüzümü­zü okşayarak, bizlere yaşadığımızı fark ettirmesi, ayak­larımızın yeri hissettiği, ruhumuzun bedenimizden top­rağın müşfik bağrına doğru aktığı, gözlerimizin hayatın derinliğine doğru çevrildiği, sözlerin sohbet kıvamına eriştiği anların bereketlenerek kalbin vücuda kan pom­palaması gibi hayatımıza can suyu bahşederek ruhumu­zu besleyip doyurduğu ve böylece sıhhatli olmaya doğru ilerlediğimiz idi.

Çocuklar ‘Yurttaş Kane’ olmasınlar Hasan, demiş­ti Zemçi Bey. İplikçi Camii’nin önünden geçiyorduk. Ne­reye doğru yürüdüğümüzü hatırlamıyorum. Hatırladı­ğım şey vefatıyla birlikte benim için şehrin boşalmış ol­masıydı. Şehir boşaldı demiştim günlerce. Şehir boşal­dı… Meğer nasıl da doldurmuştu hayatımı farkına var­madan. O, asıl mekânına gidince “çirkin ördek” oluver­miştim koca şehirde… Şunun şurasında şehirde kaç kişi idik ki… Hani bazı insanlar vardır ya şehir gibidirler. Gi­zemli sokakları vardır denize açılan. Dalarsınız bu sula­ra serinlemek ve arınmak için. Kederlerinin mahremiye­ti, kendilerine güç veren bu insanlar şehrin yamaçların­dan aşarak ulaştığınız, eteklerinden çayların aktığı ulu dağlar gibidirler. Barınırsınız gönüllerinde canlarından bir parça olarak. Sırlarınıza kulak verirler sırlarını aça­rak. Hiç kimseyi etkilemediğini bildiğiniz yalın sözlerini­zin gücüne şahit olursunuz onlarla sohbet ederken. Se­daya karşılık seda bulursunuz. Yaslarsınız sırtınızı bit­kin düştüğünüzde, dayanak olurlar haksızlığa uğradığı­nız anlarda. Tanrı’nın uzanan eli olurlar kimi zaman, çı­kış kapılarına doğru emekleme cesareti veren.

Çocuklar ‘Yurttaş Kane’ olmasınlar Hasan, de­mişti Zemçi Bey. İplikçi Camii’nin önünden geçiyorduk. Nereye doğru yürüdüğümüzü hatırlamıyorum. Hatırla­dığım şey onun için de bir mektep olan Varide’yi çıka­ran Murat Kapkıner Ağabey Üstad idi ve özellikle metin çözümleme hususunda bir benzeri yoktu. Mustafa Arı­cı Ağabey’in bütün işleri en güzel şekilde yapabilecek bir kumaşa sahip olduğunu belirtirdi sık sık. Attila Akgül Beyefendi Türkiye’de Türk Sanat Musikisi repertuarına sahip ender insanlardandı ona göre. Altan Kardeşler’in militarizme karşı dik duruşlarını takdir eder, kendisinin anarşist olduğunu ifade etmesine rağmen Türkiye’de mi­litarist dayatmaya karşı değerli düşüncelerini yeteri ka­dar seslendiremediği duygularıyla ruhunda eziklik his­sederdi. Buna benzer bir ezikliğini de Sivas’ın yoksul bir köyünde geçen çocukluk yıllarını anarken hissederdim. Şehirde türlü imkânlara sahip olarak büyümenin olduk­ça fazla önemi vardı onun gözünde; “Büyük insanlar bü­yük konaklardan çıkıyor Hasan” demişti bir gün bana.

Çocuklar ‘Yurttaş Kane’ olmasınlar Hasan, demiş­ti Zemçi Bey. İplikçi Camii’nin önünden geçiyorduk. Ne­reye doğru yürüdüğümüzü hatırlamıyorum. Hatırladı­ğım şey Ramazan aylarında iftar davetleri eksik olma­masıydı evinde. Ne zaman davete katılsam üniversitede okuyan talebelerini de iftar yemeğine davet ettiğine şahit olurdum. Sofrasında öğrencilerine ikramlarda bulunur, onlara iltifatlar ederdi. Bu öğrencilerin çoğu sessiz, efen­di, okumayla, yazmayla düşünceyle, fikirle alakalı olan gençlerdi… Onun bu özelliğini Cemil Meriç’e benzetir­dim. Onun evinin de öğrencilerine sürekli açık olduğunu okumuştum kızının yazdığı “Babam Cemil Meriç” adlı kitaptan. Kitaplığım emrinize amadedir, diyordu Cemil Meriç, kendilerinde cevher gördüğü öğrencilerine. Zem­çi Bey’in de oldukça değerli bir kütüphanesi vardı. Kitap­ları çok değerliydi ve herkese açık değildi kütüphanesi. Su içer gibi yemek yer gibi sohbet eder gibi okurdu ki­taplarını. Kitaplara bağrını açmış, onlar da Zemçi Bey’i dört elle sarıp sarmalamışlardı. Yüzünün aydınlığı, say­faların masumiyetinden, insana salkım söğüt misali eği­lişi cümlelerin gücünden kaynaklanıyordu. İçinde dürü­lüp katlanmış duran ve binlerce sayfadan oluşan kâinat kitabını aramızda okumaya onun cesaret edebilmesi onu aramızda ayrıcalıklı hale getirmişti. Meleklerin fısıltısını o duyuyordu kalabalıklar arasında. Bunu yazdığı şiirlerin tadından anlıyordum…

Çocuklar ‘Yurttaş Kane’ olmasınlar Hasan, demiş­ti Zemçi Bey. İplikçi Camii’nin önünden geçiyorduk. Ne­reye doğru yürüdüğümüzü hatırlamıyorum. Hatırladı­ğım şey Mehmet Akif benzeri bir dost bulamadan ayrıl­dığıydı aramızdan. Hiç unutmam. ‘Akif gibi bir dostum olsa başka ne isterim ki bu dünyada Hasan’ sözü yankı­lanır durur kulaklarımda sürekli bir şekilde. Dostluğu­muzun onun için yeterli olamayışı hissine kapılır olmuş­tum bu cümleyi işittikten sonra. Bu durum bazen suçlu­luk duygusu hissetmeme sebebiyet vermişti. Ara ara bu konuda kendi kendime hesap sormaya başlamıştım o dö­nemlerde…

Dostlukların ölümsüzleşmesi için belirlenen mü­barek kıstaslara uyan nadir insanlardan olan Zemçi Bey ‘acı da olsa gerçeği söylemeye’ çaba sarf eden, ‘güvenil­menin zenginlik olduğunun’ keskin idrakini taşıyıp ha­zinesinin yok olmaması için eminlik vasfına özen göste­ren, ‘sözünde durmayanın (hiçbir şeyi olmadığı gibi) di­ninin de olmadığını’ kesin bir bilgi ile bilen karakteriyle, ailesine, çocuklarına, akrabalarına, arkadaşlarına, kom­şularına, talebelerine, meslektaşlarına, halkına, Anado­luya dost olmuş, zayıf bırakılmışların safında yerini be­lirleyerek hayatının ana çizgilerini net bir şekilde çizmiş bir er kişi olarak toprağa yürüdü…

Toprak onu kollarını açarak, hoş geldin safalar ge­tirdin başım gözüm üzerine diyerek karşılamıştır uma­rım. Dilerim uzandığı Musalla Mezarlığı’ndaki kabri ona cennet bahçelerinden bir bahçe olmuş, gösterişten aza­de geçirdiği ömrünün bereketiyle ikram ve izzetlice ağır­lanıyordur, ağırlanacaktır diriliş vaktine kadar. Selamlar ona, fatihalar ona…

Hasan Arslan – Masal

Hasan Arslan – Masal

Murat Kapkıner Ağabey’e

Bir varmış ve bu bir var edermiş varlığıyla her şeyi… hem insanı… hem taşı… hem dağı… hem sevdayı… var etmek onun asaletinden bir izmiş, belirtiymiş… sürekli imiş var edişi… öfkeyi var eden de o imiş… gözyaşını akıttıran da ‘güldüren de o imiş… ağlatan da’… bulduran da o imiş, kaybettiren de… O’nun varlık kokusunu duyanlar var olurlar, anlamlı olurlar, kıymet  li olurlarmış…derken efendim şehirlerden bir şehirde… zamanlardan bir zamanda genç ve güzel bir peri yaşarmış, var edenin var edişiyle varlık bulan… onu görenler gözlerine inanamaz, böyle bir güzelliği var ettiği için hemencecik şükür secdesine kapanırlarmış tanrıya bulundukları yerde… kiminin gözleri donar gözbebekleri büyür büyür dolunay halindeki ay şeklini alır, sarıya yakın ışık hüzmeleri yayılır bakışlarından, başka bir yere bakamaz olur, kiminin dili tutulur hiç bir kelam edemezken, kiminin de ayağının bağı çözülür olduğu yerden hiç bir yere kıpırdamaya mecali kalmazmış…

Bir yokmuş ve bu bir yokluğu ile yok edermiş  her şeyi. Hem aşkı… hem vefayı… hem merhameti… hem izzeti… yok etmek onun şerefinden bir izmiş, belirtiymiş… sürekli imiş yok edişi… geceyi yok eden de o imiş… gündüzü yok eden de… baharı yok eden de o imiş… kışı yok eden de… kelimeleri yok eden de o imiş… ruhumuzu yok eden de… O’nun varlık kokusunu duyamayanlar yok olurlar, anlamsız olurlar, kiymetsiz olurlarmış…

Derken efendim şehirlerden bir şehirde… zamanlardan bir zamanda genç ve güzel peri bir rüya görmüş gecelerden bir gecede… rüyasından aklında kalan, dimağında yer eden tek şey doyumsuz bir koku imiş… tadı ruhunda kalan, zihnine işleyen, yüreğine nakş olan…

O geceden sonra rüyasında tattığı kokunun peşine düşmüş genç ve güzel peri… kıldığı namazlarda vardığı secdelerde o kokuya yakın bir koku aldığını hissetmeye başlamış, sonra kafasını kaldırıp göğün bulutlarına baktığında derin bir nefes çektiğinde yaklaşır gibi oluyormuş aradığı o kokuya… bir cüzzamlı komşu kadının dudaklarına merhemini sürerken de o kokuyu andıran bir koku almış cüzzamlı yaşlı teyzenin nefesinden… ama hiç biri tam olarak aradığı bu tadın tam kendisi değilmiş…

Şehrin en bilge kişisi aksakallı bir pir-i fani imiş… onun huzuruna çıkmış genç ve güzel peri… anlatmış rüyasındaki tadına doyulmaz kokuyu ve yorumlamasını istemiş hikmeti duruşunun sakinliğinden, bakışlarının derinliğinden anlaşılan yaşlı adamdan…

Rüyanda gördüğün… duyduğun… dokunduğun… hissettiğin koku tanrı kokusudur demiş ihtiyar bilge… ve tanrı kendi kokusunu paylaştırır evrene… bazen bir serçe kuşun gözbebeklerinden yayılır bu koku… bazen de mazlumun gözyaşlarından… ama en çok Mecnun yüreğinden yayılır bu koku Leyla’ya hayat veren… Ferhat kalbinden yayılır bu koku Şirin’e can bahşeden…

Şehrinde aramış bu kokuyu genç ve güzel peri… Başka şehirlerin yollarına revan olmuş… Yabancı ülkeler dolaşmış…

Bıkmadan… Usanmadan… Ümitsizliğe düşmeden…

Aramış bu kokuyu taşıyan birisini… Yüreğinde saf aşkı taşıyan bir eri… Tanrının ılık nefesini…

Her seferinde yaklaşır gibi olmuş bu kokuya… bulur gibi olmuş… avuçlarının içinde tutar gibi olmuşsa da, yıllar yıllar boyu erişememiş tadı damağında kalan bu kokuya… en sonunda ülkelerden bir ülkede…şehirlerden bir şehirde…bir ihtiyar tanımış… ihtiyarın dillerinden yayılıyormuş rüyadaki erişilemez kokudan… gözbebeklerinden akıyormuş rüyadaki insanı sarhoş eden bu koku… uzun parmaklı buruşuk ellerinden dokunuyormuş bu koku artık genç olmayan güzel perinin ruhuna… uzun yaşayamamışlar birlikte… ölüm girmiş aralarına ve alıp götürmüş ihtiyarı başka diyarlara… güzel peri duymuş sadece… ihtiyarın kabrinden yükselen ve toprağın kokusuna karışan kokuyu… ve bir daha ayrılamamış kabrin başından… havasız kalanların nefessiz kalacağı gibi bir duygu gelip yerleşmiş gönlünün tam ortasına… bu kokudan mahrum bir hayata tahammülü olmadığını düşünerek terk etmemiş ihtiyarın kabrini…

Yıllarca elinde su kovası…

Gül yetiştirdiğini düşünmüşler güzel perinin… Yolu mezarlığa düşen insanlar…

Ve bu gül kokusuna hayran olanlar… Sıkça uğrar olmuşlar kabristan yanına…

Gökten üç elma düşmüş… üçü de genç ve güzel perilerin ellerine…

Birisi muhabbet imiş elmalardan, kokusu dillere destan olan…

Bir diğeri arayış imiş hikmet yolunun başlangıcı olan…

En sonuncusu ise vefa imiş dünya kadınlarında nadir bulunan…

Hasan Arslan – Çağ Ezer, Sohbet Diriltir

Hasan Arslan – Çağ Ezer, Sohbet Diriltir

Anacığıma…

Muhammed Aleyhisselam’ın yeni doğmuş çocuğun damağına, önce kendi ağzında yumuşatıp son­ra mübarek elleriyle sürdüğü hurma tadıdır sohbet.

Tadı damağımızda kalır. Ruh emer sohbetin memelerinden. Ana sütü gibi ak olan sohbet, çağın zeh­rini soluyan insana ab-ı hayat bahşe­der. Sohbetten izler, işaretler taşıyan zaman da katılır sohbete. Kendi sır­rının anlaşılmasına katkı sunar. Za­manın desteklediği sohbet ömrün zi­yadeleşmesine, fikrin arınmasına, ruhun neşe bulmasına doğru yücel­tir insanı.

Hayatın amacı, varlığın nede­ni göz kırpar, el eder bakışları donuk çağ insanına bu sohbetler zamanın­da.

Kalp kalbe dokunur, kalp kal­be akar, kalp kalbi yoğurur.

Ruh ruhu arar, ruh ruha ula­şır, ruh ruhu anlar, tanır, sayar, se­ver, sevgili kılar.

Anlamak güzeldir, tanımak da. Sevilmek güzeldir, sevmek de. Bu güzellikler bağının reyhan koku­sudur sohbet; teni, ruhu, zihni bu reyhan kokusu kuşatır. Bu koku in­sana çocukluğun masumiyetini ha­tırlatır yeniden. Kör kuyulara ip sar­kıtır sohbet bilmeden tasarlamadan, Yusuf’a ip sarkıtan kervanın sucusu saflığıyla tutar insanın elinden çıka­rır gün yüzüne.

Ruhun, aklın, gönlün ve fikrin şifasıdır sohbet. Sohbet insanı büyü­tür, kederini anlamlı hale getirerek, anlamlı hale gelen kederin altında ezilmeden büyütür insanı. İnsan ke­derle büyür. Sohbet tarihin, toplu­mun, insanın aşkın kederine bir an­lam katar, altında ezildiği yazgısına bir kapı aralar, tutar elinden insan­lığın engellerini aşması için yüreği­ne güç, aklına zindelik, ruhuna aşk üfler. Sohbet olgunlaştırır dona uğ­ramış ham meyveyi, katılaşan kalp ateşte pişirilir, yeniden yeşermesi­ni, yeşillenmesini, dal budak sal­masını sağlar; insanlığın ulu çınarı­nın göğe doğru serpilip boy atması, muhteşem gölgesiyle çevreyi kuşat­ması arzulanır. Yaraları sarar sarma­lar, onarır. Kurumaya yüz tutmuş fi­lize can suyu olur yeniden bir daha. Toprağın çakıllarını ayıklar, topra­ğın özüne ulaşır, güneşin ulaşması­nı sağlar her insanda bulunan, ama yeteri kadar özen gösterilmediği için çoraklaşmaya yüz tutmuş insan top­rağını besler, onu havalandırır, hare­ketlendirir, doyurur ve has toprak kı­lar varlığı topraktan olan insanı.

Zamanın bereket bulduğu anda söz sohbete dönüşür, bulgu­run taşları ayıklanır bu sofrada, ayrık otları temizlenir ruhun tarlasında. Toprak temizlenmeden, fikir arın­madan ruh merdiven basamakların­da yol kat edemez. Yolda sırtımızın desteği olur yüce dağlar gibi, zede­lenmiş omurgamızın iliği olur, dik­leştirir insanlığın onurunu, hayat neşesi katar ezilmiş, küçülmüş, sığlaşmış bakışlarımıza.

Yol kat eden insan yol hakkında derinleşir, yola çıkmayı göze alabilenler ardındakilere yol tarifinde bu­lunabilirler doğallıklarını yitirmeden, ezmeden, ezdir­meden. Ezilenler anlar ezilmişliğin korkunç sillesinin insanda oluşturduğu derin yarayı.. Dağı aşmaya cesa­ret edenler ümit verebilirler yolun başlangıcında ümit­leri tükenenlere.

Her insan tüm zamanlar bütününde yeniden yola çıkmak durumunda kalır onca yolu aşmasına rağmen. Mürşit yeniden mürit olur. Asıl olan yolun mürşitliğidir. Yol mürşidi müridi, müridi mürşit kılar. Böylece sohbe­tin sürekliliği her dem tazelenir, boyutu kulvar kulvar farklılaşır insanlığımızın derinliklerine doğru akar yağ­mur gibi…

Ve çağ ancak ezmek için vardır. Sindirmek, sıra­danlaştırmak, vatandaş kılmak için vardır çağ.

Çağ ezer, sohbet diriltir.

Gönül yangınına dökülen şifa suyudur.

Alabora olmuş ruha can simidi.

Enginlerde kaybolmuş fikre, sığınılacak limandır dost sohbeti.

Başımızı sokabileceğimiz saadet hanesidir.

En bereketli okuma biçimi olarak sohbet; sami­mi ruhların, düşünceyi azık edinmiş insanların harcıdır. Ancak onların kelimeleri, cümleleri duru bir su kıvamın­da akar sohbet suretine bürünerek.

Ruh ruha karışır, akıl akla dost olur.

Çıplak kılar sohbet.

Hakikatin çıplaklığı elbise olur, örter ayıp yerle­rimizi.

Ateşin, İbrahim’e esenliğidir sohbet.

İsa’nın nefesidir, ölü bedene hayat veren…

Musa’nın asasıdır, Kızıldeniz’i ikiye yararak köle­leri heyecanlandırıp hürriyete yol açan…

Sohbet acıya katlanabilecek donanımla donatır in­sanı. Sohbet sofrasına oturan insanın acısını hüzne, hüz­nünü hakimane bir bakışa doğru çevirir insanın gözbe­beklerini.

Sohbet saatlerinde süslenir insan kendine vakit ayıramadığı çabuk geçen zamanlar aralığında. Zamanı tambur dokunuşları ile okur sohbet. Sözün müziği olu­şur bu zamanlarda. Kelimeler akla ve ruha doğru yol alır bu zamanlarda. Tam da olması gereken yerde sahne alır bu kelimeler.

Çağ ezer, sohbet diriltir.

Hasan Arslan – Menkıbesiz Çocuklar

Hasan Arslan – Menkıbesiz Çocuklar

1.
/Konya’nın üstündeki bulutlardan mavi beyaz hüzünlü zarif bulut, sırtlarında çantaları olan çocukların kendilerine uzak düşmelerine bir anlam veremeden öylece bekliyor. (Görüyorum onları.) Bir rıhtımda yağan yağmur altında elinde şemsiyesiyle gelmeyecek olan sevdiği adamı bekleyen bir kadının hali gibi bir hal var üzerinde. Alaeddin tepesini gölgelendiren mavi beyaz hüzünlü zarif bulut ne zamandır gözbebeklerime bir çocuk gözbebeği değmiyor diye iç geçiriyor içi burkularak.

Özledim diyor kendi kendine, masum bir çocuk bakışını çok özledim. Bu çağın adı çocukların bulutlara, göğe bakmayı unuttukları çağ olsa gerek demişti mavi hüzünlü zarif bulutun babası bir sohbetinde. Onu hatırladı birden. Yalnızlık bu olsa gerektir diye düşündü. Gözbebeklerimize çocukların ışıltılı bakışları değmiyor artık. Yalnızlık bu olsa gerek. Bu düşünceler içindeyken sorumluluğunu ihmal etmeden şehrin üzerinde öylece bekledi durdu uzun süre…/

Çocuklarımızın menkıbesi yok Mehmet diyorum. Çocuklarımızın menkıbesi yok. Menkıbesi olmayan çocuklarımızın büyük adam olma ihtimali de yok maalesef. İyi meslekleri, evleri, aileleri, orta düzeyde gelir getiren işleri veya yüksek gelirleri olan bir meslekleri olabilir en çok ama bir dava sahibi olma ihtimallerini çok zayıf görüyorum diyorum Mehmet’e. Yanımda İsa da var. Susuyor ve dinliyor sadece. Mehmet arada itirazlarda bulunuyor.

İlk cümlelerimin ardından neyi anlatmak istediğimi düşünmeden çeşitli itirazlarda bulunuyor. Duvarın ön yüzüne bakıyor sadece. Duvarın neyi örttüğünü, arkasında neyi gizlediğini bilmeden, hangi manzaralarla karşılaşabileceğinin ayrımına varmadan çeşitli itirazlarda bulunuyor. Alâeddin’in hemen alt tarafında Biroğlu baklavacısının yanındaki çay ocağının önünde oturuyoruz. Çaylarımızı yudumluyoruz. “Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibi çay, Juddy Garland gibi çay” diyorum çaya başlarken. Bekâr Sezai Karakoç’un ne çok kadını olmuş diyorum içimden. Sezai’nin (“olmayan”) kadınları başlıklı bir yazı geçiyor aklımdan. Halim selim insanlar olabilirler, belki kimseye zararları falan da dokunmaz çocuklarımızın ama işte o kadar. Ötesi olmaz, diyorum Mehmet’e, ötesi olmaz, çünkü çocuklarımızın menkıbesi yok diyorum ona.
/Yağmur damlası şehre doğru süzülürken şehrin çocuklarının dikkatini çekememenin mahcubiyetini yaşıyor. Biraz utanıyor. Kendini biraz suçlu hissediyor. Dedeleri şehrin çocuklarının ilgisini kolayca üzerlerinde toplayabilirlermiş eski zamanlarda. Yatmadan önce kendisine anlatılan masallarda bu konuyu oldukça çok işittiğini hatırlıyor yağmur damlası.

Yağmur şehre doğru inerken çocukların yüreklerine inerlermiş aslında. Yağmur onarırmış çocuk masumiyetini. Yağmur şekil verirmiş çocuk kalbine. Yoğururmuş onu toprağı yoğuran bir bahçıvan emeğiyle. Yağmur çocuğun yüreğinde merhamet şelalesi olarak, vefa pınarı olarak, kerem eli olarak sızarmış hayata. Yağmur kendi niyeti ile beslermiş çocuk niyetini. (İşitiyorum onları)…/

Hayatın sıradan olduğu zamanlar yaşıyoruz şehirlerimizde Mehmet. Yaşadıkları sıradan ve sıradan olduğu için gayet doğal gelen bir hayatları var çocuklarımızın da. Belirlenmiş zamanlar yaşıyorlar onlar da… Büyükleri tarafından düzenlenmiş programlanmış bir hayatları var. Bu hayat onlara heyecan vermiyor. Heyecansız çocuk demek ruhsuz bir kadın demektir aslında. Hayatlarından emin olmayan bir eminlik duygusu ile donatılmışlar sanki. Korkuları olmayan endişeleri olmayan bir korku ve endişeye sahipler sanki. Kendilerini güvence içinde buldukları bir ortamda güvence duygusunu yitirerek her çocuğun tekrarladığı zamanları yaşıyorlar onlar da. (Bu ne kadar bir çocukluktur Mehmet?)

Kendi hayatları ellerinden alınmış babalar ve anneler sayesinde hayatları belirlenmiş olan çocuklar belirlenmiş bu hayatı yaşarken çocukluklarını yitiriyorlar, çocukça hayatın getireceği zenginlikten uzak düşüyorlar, çocuk kalamıyorlar, çocuk kalamadıkları için yetişkin de olamıyorlar hayatın ilerleyen zamanlarında, büyümüş de küçülmüş çocuk tiplemeleri etrafa yayılıyor.

Çocuğu olmayan hayat kaşlarını çatıyor, yüzünü asıyor. Çocuğu olmayan zaman neşe sunmuyor eşyaya, canlıya, insana. Bulutlar kendileriyle ilgilenmeyen çocukların varlığından tedirgin. Küsme kıvamında dolaşıp duruyorlar şehirlerin üzerinde.

Bu çağın çocuğu yok. Kısır bu topraklar Mehmet. Çocuğu doğurup çocukların çocuk kalmasına müsaade etmeyen anaların çağı bu çağ. (Bu çocukluk mudur?) Herman Hesse’nin Bozkır Kurdu’ndan sayfalar aralanıyor zihnimde. Ama bu aralanan kapıdan bahsetmiyorum Mehmet’e.

İslam’dan da nasipleri olacak çocuklarımızın büyük bir ihtimalle diye devam ediyorum konuşmama ama hayat standardımızın yüksek oluşu (yüksek olması gerektiği) anlayışı çocuklarımızın nasiplendiği, İslam’a çok fazla alan bırakmayacakmış gibi geliyor bana diyorum Mehmet’e. İslamın da çocuklarımızın şahsiyetlerinin bir parçasını oluşturduğu bu yapılanmanın hayr üretmeyeceğini hissettiğimi anlatıyorum Mehmet’e. O ise çeşitli itirazlarda bulunmaya devam ediyor…

yanaklarını okşayıp geçiyor biz buradayız diyerek. Yanağının şehrin rüzgârı tarafından okşandığını hisseden çocuklar gezmiyor şehrin sokaklarında. Rüzgâr üzülüyor bu duruma. Sadece üzülüyor, rüzgâr olmaya devam ederek… (Saçlarıma dokunuyor şehrin rüzgârı)

Menkıbesi olan iki çocuk düşüyor yüreğime sohbet esnasında. Bak Mehmet diyorum Mehmet Akif ve Malcolm X’in babaları onlar küçük yaşta iken vefat etmişler. İkisinin de çocukluk çağlarında evleri yanmış. Menkıbeleri var yani anlayacağın diyorum. Menkıbeleri var. Menkıbeleri olduğu için bir dava sorumluluğu taşıyorlar. Menkıbeleri olduğu için büyük adam olma ihtimalleri var… Ne yani abi diyor Mehmet çocuklarımızın dava sahibi olabilmeleri için yani büyük adam olabilmeleri için evlerinin yanması, babalarının küçük yaşlarda ölmesi mi gerekir? Ben katılmıyorum bu anlattıklarına diyor…

2.
Babasından kendisine miras olarak kalan tek şey bir kitap. Kamus bırakmış Mehmet Akif’in babası kendisine miras olarak. Lügat yani. Sözlük. Babasından kendisine miras olarak bir kitap kalan bir çocuk olarak Akif’in kitaplı bir hayat yaşamaktan başka bir yolu olmasa gerektir. Mirası lügat olan bir çocuk kelimeler üzerinde düşünür. Hayatın düşünce, fikir, ruh, gönül üzerine inşa olunacağını küçük yaşlardan itibaren hissederek yürür gençliğin sarp yamaçlarında. Mirasını omuzlamış bir çocuk olarak M. Akif bu mirasın altında ezilmeden bu mirasın şahsiyetine katkı sunmasına müsaade ederek adımlar ömrünün baharı olan gençliğe doğru.

Mirası kelimeler olan bir baba mirasların en değerlisini geride bırakmış, ardındaki neslin eline kitabı tutuşturmuş, taze zihinlere kelimeler serpmiş bir bahçıvan edasıyla gönül rahatlığı ile toprağa yürümüştür vakur adımlarla. Bir baba ardından gelen nesline kelimeler üzerinde düşünülmesi gereken bir dünya bırakıyorsa eğer gözü açık gitmez bu diyarlardan. Çocuğunun eline kitabı, kelimeleri yerleştirerek hayat okuyuşunu kitap temelli oluşturmasını öğreterek Allahaısmarladık demek bir baba için huzurun derinliklerinde kulaç atmak demektir herhalde.

Ellerinde kelimeler olan çocuk bu kelimeleri anlamlandırmak için bir hayat sürer. Kelimelerin büyüsü gökkuşağı renkleri oluşturur, rengârenk boyar çocukluğun masum hayallerini. Bazen yakar bu kelimeler küçücük avuç içlerini. Bazen genişlik verir masum sadrına bu kelimeler. Yolu çizilmiş, mücadele alanı belirlenmiş, okumak ve yazmak şahsiyetinin ayrılmaz bir parçası olmuş, oyuna bakmış okumuş, kadına bakmış okumuş, göğe bakmış okumuş, ölüme bakmış okumuş olarak tamamlar okuma denen hayat kitabını. Yaşayan yaşadığı kadar okur bu hayatı. Okuyan okuduğu kadar yaşar bu hayatı. Okuma hayata, hayat okumaya doğru evrilir zaman denen sırlı hazineler kuşağında.

Bir baba oğluna ne öğretecekse ancak ölümü ile öğretir öğretmeyi düşündüğü her ne varsa. Bir baba ölümü oğluna mürşiddir ancak. Bir baba ölümü ile eğitilir eğer eğitilecekse en çok bir oğul. Etkili, yakıcı, kederli bir irşad metodudur bu babanın oğluna ölümle gelmesi. Babadan oğula geçecek her ne varsa bu ölümle kazınır çocuk yüreğine. Babasından her ne devraldıysa çocuk, yüreğinde baba ölümü ile başlar hayata yeniden. Babasızlık, çaresizlik ve eziyet ile birlikte sorumluluk bilinciyle kuşatır hayat çırağı çocuğu. Yükün altına girer. Ve o girdiği yük her ne ise altında kalmamak için mukavemet etmek durumunda kaldığını hissederek yaşar zamanı, geceyi ve gündüzü. Baba ölümü ile çocuk yeniden doğar. Aslında ilk doğumdur bu çocuğu sarsan, ayaklarını titreten; güçsüzlüğü, arkasızlığı derinlemesine yaşamasına sebep olan bir gönül yangınında çocuk yeniden doğar. Bu yeniden doğuş anında çocuğa babadan kalan eşya, fikir, anı, söz, tavır, jest, mimik olarak bırakılan her ne var ise çocuğun şahsiyetini bu miras şekillendirir, kalbini bu miras yoğurur. Bakışlarına bu miras hedef belirler.

Hayatın keder ocağında pişmiş tuğlalarla yükselerek oluşan şahsiyet evi ilkeli masum duruşuyla hayat sahnesinde rolünü üstlenir kıvama gelir adım adım samimiyet elbisesinin içinde ısınır yüreği zemheride kalmış yürekler içinde.

Ellerinin içinde kelimelerden bir dünya bulan çocuk okuyarak yazar hayat kitabını. Elleriyle yazdığı kendi hayat kitabının en güzel okunarak yaşanacağını öğretir bu kelimeler her şeyden önce. Göğü okuyuşu, sokağındaki salkım söğüdü okuyuşu, iyiliği ve kötülüğü okuyuşu kendi elleriyle yazdığı hayat kitabının satırlarını oluşturacaktır. Bunu öğretir avuç içlerindeki kelimeler en çok…

Küçük yaşlarda Fatih’teki evleri yanmış Mehmet Akif’in. Evi yananın yüreği dağlanır. Yüreği dağlanan halden anlamaya başlar. Bir çocuğun evinin yanmasının ne demek olduğunu biraz hissedebiliyorum doğrusu. Evi yanan çocuk hiçliği ve varlığı anlar en çok. Eşyasız oluşu, yazgıyı, kaderi, hayata müdahale eden büyük eli kavrar her şeyden önce. Yeniden toparlanışı, ayağa kalkışı yeniden didinmeyi çareler aramayı küçük yaşlardan itibaren yaşayarak, bunları anlayarak adım atar ömrünün baharına. Bu sebepledir ki yıllar sonra İmparatorluk evi bir yangın yerine dönüşünce sahnede Akif görülür. İnsanların ne yapacaklarını bilemez haldeki durumları karşısında yangın ve sonrasını küçük yaşlardan itibaren tecrübe eden Mehmet Akif ümmete duruş öğretir. Bakış öğretir. Felaket anında ne yapılması gerektiğini tavırlarıyla ortaya koyar. Ruhi, fikri ve ahlaki tecrübelerini milletiyle paylaşmasının bedeli hicrettir. Onun sessiz hicreti olağanüstü bir çığlık olarak yankılanır durur Anadolu topraklarında. Susarak haykırmış, Mısır’a hicret ederek gönüllerdeki yerine geri dönmüş, kaybederek kazanmış bir mümin hassasiyetinin eşsiz güzelliğini Anadolu’ya hissettirmiştir.

Malcolm X de aynı ateş tecrübelerinden geçmiş bir mü’min olarak Amerika’da sahneye çıkar. Küçük yaşlarda babası beyazlar tarafından öldürülmüştür. Babadan miras olarak ona düşen, var olmayı göze alabilenlerin öldürülmeyi de göze alabilmeleri anlayışıdır. Evleri yakılmıştır. Geronimo’ları yok eden zihniyet bu coğrafyada siyahlara da hayat hakkı tanımamaktadır.

Hapishanedeki okuma sürecinde Lügat oldukça önemli bir yer tutar. Kelimelerden dünya kurmaya başlayan herkes gibi onun da kendi çağına söyleyecek sözleri oluşur zaman içinde. Sözlerinin bedeli varlığıdır. (Menkıbesi olan bir çocukluk geçiren birisi ancak bedel ödemeye cesaret edebilir.) Buna gözünü kırpmadan göğüs gerer Malcolm X.

İçinde yetiştiği topluluğun sahte yüzüne şahit olunca bu sahteliği açıklamak, hakikat yolunun yolcusu olmak, onun omuzlarına biner. Sahte peygamber M. Elijah’ın liderliğini yaptığı, sahte, cahil ve çıkarcı olup aynı zamanda saf insanların da kullanıldığı bir sözde İslam topluluğunun karşısına dikilerek, onların yanlışlarını beyan ederek o gruptan ayrılmış, Allah’ın bir lutfu ile gittiği hac dönüşünde ulaştığı hakikatleri Amerika’da ölümü pahasına dillendirmiş, İslam’ın Amerika’da pervâsız ve gür sedası olmuş ve ayrıldığı grubun üyeleri tarafından FBI destekli bir suikasta uğrayarak şehit edilmiştir.

Bir çocuğa babasından miras olarak tek bir kitap kalırsa ve bu kitap bir kamus olursa çocuk kendine kalan bu mirası nasıl değerlendirebilir? Ona miras olarak kalan kamus hayatına nasıl etkide bulunur? Babadan çocuğa kalan mirasın çocuğun şahsiyetine etkisi ne olur? Çocuğun hayatına babadan kalan miras bir şekil verir mi? Ona yol yordam öğretir mi?

Bir çocuğa babadan miras olarak “canlara kast edilmesi anlayışı” kalırsa, bu anlayış çocuğun şahsiyetinde nasıl bir iz bırakır? Babasından nasıl ölüneceğini gören bir çocuk, hayatı nasıl yaşayacağını kesin bir bilgi ile bilir mi?

Zor sorular bunlar.