Etiket: Heybe

Ali Akar – Azık Heybesinde Balık Taşıyan Dostlarım

Ali Akar – Azık Heybesinde Balık Taşıyan Dostlarım

Ey yol arkadaşı olasıcalar! Bulacağına tam inançlı, “nerede” bulunacağına aldırmadan uzun yürüyüşlere çıkacak bir elçinin yoldaşlık teklifine “evet” deyip katılan genci bilirsiniz. Kehf suresinde geçer ya… İşte o genç misali bugünün coğrafyasında böylesi bir gayrete hazır ve amade olmalıyız. İki denizin, iki bilgi ve irfan kaynağının kavuşmasının olduğu yere/zamana kadar heybesinde alamet/belge taşıdığını bilmeden yürüdü genç adam. Neyi taşıdığını bilmedi, tıpkı bizim de bizde olan yetenekleri, erdemleri, kişilik özelliklerini bilmeden hayatı yaşamamız gibi…

Ancak yola çıkma niyet ve kararlılığı, elçiye eşlik etme fedakârlığı -ki peygamberle yürümek büyük bir şeref, güzellik ve bahtiyarlık olmakla birlikte onlar gibi kesin ve keskin tavırlı kişilerle birliktelik yüksek bir çaba ve gayret ister- ayrıca birçok şeyi bırakıp yola koyulmak, taşıdığının farkına varma sürecinin basamaklarıdır. Değil mi ki Musa asasının ve sağ elinin neye dönüşeceğini bilmiyordu… Yine Taha suresini bilmeden yalın kılıç elçiyi öldürmeye giden Hz. Ömer, Faruk’a dönüşeceğinin farkında değildi. Bununla birlikte taşıdığının farkına varmamanın asıl nedeni, sahip olduğu şeye yönelen bakış açısı farklılığıdır. Nihayetinde yol azığının işaret levhası olabileceğini nasıl düşünebilir ki… Çoban asasını “beyyine”ye çeviren Allah’ı bilmek, güç ve kuvvetin O’nda olduğunu kavramak her şeye asıl ismini ve misyonunu yükleyenin O olduğunu anlamak işin özü olsa gerek. Aradıklarına durdukları yerde kavuşacaklardı, yitiklerini kaybettikleri yerde bulacaklardı… Ama henüz yaşanması gerekenler varsa pişman olmadan, bıkmadan, sorgulamadan devam etmek lazım… Bir de unutuşlar, hatalar, hatta günahlar yola Allah için çıkmış insanların başına geldiğinde, büyük pişmanlıkların, nasuh tevbelerin habercisidir. Ve tevbeler yücelikleri aralayan sıçramalardır. Fevkaladeliklerin sıradanlaştığı anlarda zihin unutur, uyuşur. Çarpıcı olanın şok edici unutkanlığı yaşanır. Oysa neler gelir hayatı yaşarken başımıza… Ne fevkaladelikler, ne göz açıcı belgeler sunulur özümüze. Ama zihin sıradanlaştırıcı bir uyuşmadadır. İnsan yoluna devam eder, ıskalar gerçeği, uğruna yollara düştüğü aradığını bırakarak arkada…

Fark etmek ve geri dönmek bedensel yorgunluk ve açlıkla geliyor suremizde anlatılan kıssada. Ruhun gözü gerçeğine aradığına takılı kaldığında beden işaret verir. Bezginlikler, yorgunluklar, açlıklar, ihtiyaçlar, sıkıntılar belirir hayatta. O zaman azık akla gelir; o noktada varlığımızdaki değerleri devreye sokmak isteriz. Oysa bedensel ihtiyaçlarımız için var olduğunu sandığımız kişisel azığımız meğer işaret fişeğiymiş. Kaybettiğimizi zannettiğimiz dünyalık meğer kazanmanın yolunu yordamını öğretiyormuş. Ancak tüm bunlar kendi kendine fark edilecek bilgiler değildir. Çünkü insanoğlu kayıplarını çoğu kez yıkımla, mahvoluşla, bitişle açıklamaya yatkındır. Ya kendini amansız aşağılar ya kaderine suç bulur ya yaradana isyan eder. Onu ihanetle, kendisini küçük düşürmekle suçlar. Pişmanlık tevbeyi aralayamaz böylesi durumlarda. Şeytanvari agresiflik kaplar benliği, suçu başkasına atar. Ama nebiye yoldaş olanın aklını başına getirecek, yüreğine sükûneti çağıracak sağaltıcı cümleler, işte o mübarek ağızdadır. Kulağını nebinin ağzına dayayan kurtulur. Kaybın kazanç olduğunu anlar. Aranılanın bulunduğunu görmek ne hoştur. Bu nokta, durup kedine gelme vakfesi yapma yeridir. Böylece kaybetmenin üzüntüsü, unutmanın utancı, kandırılıp gaflete düşürülmenin öfkesi, elçinin yatıştırıcı sözüyle sevince, huzura, sekinete inkılap eder. Peygamberlerle yol arkadaşlığının bereketi ne büyüktür!
Öyleyse geri dönüşler zaman kaybı değildir. İzlerimizi takip ederek; nerede hata yapmış isek, yanıldığımız yere / unutuşumuzun başlangıcına dönmek gerek. Ki böylece aranılan bulunabilsin, istediğimize kavuşabilelim.