Etiket: Hikaye

Ömer Avcı – Amacına Ulaşmamış Şiir

Ömer  Avcı – Amacına Ulaşmamış Şiir

“benden vazgeçmeyen kadına”

Bilir misin aşk adamı ensesinden yakalar
ve sonbahar
-ki klişe bir ifade mevsimidir kendisi-

ben mevsimleri ve hümanizmi
ben kumral boynuzları bir kenara
yanağıma yasladım senden gelen kelimeleri
permateolojik aşkın bilinmezi
ucundan tut unsurlar hassastır

aşağıdan insan topladım sere serpe
aşağıdan en inine cinine gerillaların
tespit sabit, fikir su götürmez eve;
kadınlar bir objedir
-ve tam da bu anda değersizleşir insan hayatı-

ben bunları düşünürken
düşünmüşken insanlar Freud’un insan olduğunu
ben kamburu dağlara kamberi kendime
bu kadar yorma

şiir toplumusallaştırır
açılma boğulursun

imgeler ve işçilik felan
sana diyeceğim
beraber hani
“Uzun- bir -hikaye” yazalım mı ?

Necip Tosun – Sessiz Konuşmalar

Necip Tosun – Sessiz Konuşmalar

Demek HİKÂYE’sini yanına alıp hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşamamış gibi, bir büyük davaya mekân olmuş odasının kapısını çekip sessizce çıkacak, bu odada yaşanan anıların, seslerin, görüntülerin uzağına, şehrin tenhalarına doğru yol alacak. Ama bu odadan sonra nasıl yaşayacak, hayata nasıl karışacak? Peki bütün bu odada yaşananlar, sesler, görüntüler ne olacak? Duygular, kalp atışları, heyecanlar yok olup gidecek mi? Her şey yokluğa, boşluğa, yaşanmamışlığa mı terk edilecek?

Emeklilik haberini duyduğumdan beri zihnimde görüntüsü dönüp duruyor. Gazete okurken, televizyon seyrederken birden kendimi onunla baş başa buluyorum. Bir sızı gibi içimde dolaşıyor. Sanki beni kendine doğru çekiyor, karşı koyamıyorum. Hele daireye geldiğimde bütünüyle etkisi altına alıyor. Yürüdüğüm koridorlarda, baktığım evraklarda görüntüsü yankılanıyor. Beni çağırıyor, benden bir şey isteyecekmiş, bana bir şey emanet edecekmiş gibi. Ama nasıl karşılanacağımdan emin olmadığım için yanına gitmekten çekiniyorum. Bazen odasının önüne geliyor, bekliyor, içeri girmek istiyor ama rahatsız edeceğim korkusuyla vazgeçiyorum.

Son aylarda büsbütün içine kapandığını, kimseyle görüşmediğini biliyorum. Bu yüzden etrafında çok az kalmış benim gibi birkaç dostu da yanına yaklaşamıyor. Belki de bütün bu tavırlarında haklı, onu anlayabiliyorum. Çünkü artık yorulmuştu, yaşadıklarından, biriktirdiklerinden yorulmuştu. O da hayatın akışından soyutlanmış, etrafında bir sessizlik ve tepkisizlik alanı oluşturmuştu. İçinin bütün eşyalarını toplamış, uzun bir yolculuğa çıkacak gibi kıyıda bekliyordu. An-

cak bu hâli bir yenilmişlik ya da hayal kırıklığından çok, çilesi sona ermiş bir derviş sakinliğini çağrıştırıyordu. Hayatı bir uçtan bir uca kat etmiş, tüm sözleri tüketmişti. Yıllarını geçirdiği memuriyet odasında, hiçbir şey olmamış gibi, sürüsü gitmiş göçmen kuşlar gibi, bekliyor, bekliyordu. Hiç anlayamadığı, nerde olduğunu bilemediği yeni dünyaya bakıyor, odasında günlerini öldürüyordu. Her şey hareket ediyor, o ise çaresiz, kıpırtısız orada, öylece duruyordu.

Şimdi geçmişe doğru bakıyorum da özel hayatına ilişkin hiçbir şey hatırlamıyorum. Emeklilikte, bu odadan ayrıldıktan sonra nasıl bir hayat sürecek tahmin bile edemiyorum. Sokağa karışışını, parklarda oturuşunu, kahveye gidişini gözümde canlandıramıyorum. Çünkü onun bir hayatı olmamıştı, o sadece bir odadan ibaretti. Bu oda dışında nerede olsa iğreti duracak, oraya yakışmayacaktı. Zaten onun bir hayatı, kendine ait bir yaşamı olabileceği kimsenin aklına bile gelmezdi. Çocuğunu, eşini gören olmamıştı. O kendini rüyasına adamış, adanmış, kurban biriydi. Her sabah kendini fuzuli bir eşya gibi sıyırıp askılığa asar, çevresinin işlerine koştururdu. Sanki hep başkaları için yaşamıştı, kendine ayıracak vakti olmamıştı. Ankara’ya gelindiğinde  ilk onun kapısı çalınırdı, tayin için, iş bulmak için, her şey için. Sevinç de acı da onun odasında paylaşılırdı. Hiç tanımadığı taşradan gelmiş bir öğrenciyi kolundan tutar bir yurda yerleştirir, hiç görmediği, görmeyeceği bir bayanın tayini için uğraşır, koridorda odacılara bayram harçlığı toplardı. Bir kitabın, derginin ülkeyi baştan sona değiştireceğine inanan son dava adamlarındandı. Her çıkan derginin arkasındaydı, abone toplar, desteklerdi. Dava arkadaşlarını, çocuklarından çok sevmişti, balkondan kendini atan kızından daha çok.

Bu yağmura, kendini sırılsıklam eden, kendini unutturan yağmura ne zaman nerede yakalanmıştı acaba? Belki bir gün sokaktan gürültüyle geçen kafileyi duymuş, pencereye koşmuş, görkemli, ışıltılı geçişlerini görmüş ve peşlerine düşmüştü. Sonra o kafilenin bütün tonlarına sahip çıkmış, HİKÂYE’nin içine doğru yol almıştı. Büyük HİKÂYE’nin önemli bir bölümü onun odasında başlamış, sayfa sayfa açılmış  şimdi bir ülkenin kaderini tayin eden insanların yolları buradan geçmişti. Sabah akşam dolup boşalan ama şimdi kimselerin uğramadığı küçücük odadan cumhurbaşkanı, bakanlar, mahkeme başkanlarının geçtiğine kim inanırdı. Ama gidenler geri dönüp bakmamışlardı bu odaya. Bu vefasızlığı anbean yaşamış, yükseliş ve düşüşlere şahit olmuştu.  Yukarı çıkanlar gitgide küçülmüş, sonra gözden kaybolmuş, görünmez, yaşamaz, arayıp sormaz olmuşlar ama bir zaman sonra bir şeyler değişmiş, onların o yüksekten düşüşlerinin gürültüsü bu odada yankılanmıştı. Yine de o tıpkı eski günlerdeki gibi, sanki kendi düşmüş gibi o acıyı aynı yoğunlukta hissetmişti.

Burası, bu oda, hayata, şehre ve inanca açılan bir kapıydı. Bir sığınak, yenilenme ve test yeriydi. Hepimiz hayata buradan bakmıştık. Şimdi bu ıssız, terk edilmiş odada son günlerini geçiriyordu. Sanki gide gide kendine varmıştı. Sis dağılıp kalabalıklar gittiğinde kendini görmüştü. O upuzun bir yolda kervanla birlikte yürüyorum sanmış ama durmaksızın kendine sarılmıştı,  ken di etrafında dönmüştü. Yürümeden de insan kendine varamıyordu. O da zaman alıyordu, bir ömür.

Bir gün durmuş ve etrafına bakmıştı. Birlikte yürüdüğünü zannettiği insanların hiçbiri yoktu yanında. Yapayalnızdı. Oysa o yürüyoruz sanmıştı. Kendine çarpmış ve durmuştu. Upuzun bir uykudan uyanmış gibi etrafına bakmıştı. Her yer ıssızdı. Kervan nereye gitmişti? O vakit anlamıştı insanların rüyalarla büyüdüğünü. O vakit anlamıştı elindeki lekeleri hak ettiğini. Bir sabahçı kahvesinde aynaya baktığı nı anlamıştı. Etraf sigara izmaritleriyle doluydu. Ken di HİKÂYE’sinin sonuna geldiğini anlamış ama bu büyük HİKÂYE’yi kimseye anlatmamaya söz vermişti. İşte o vakit içine doğru sarılmaya, daha içine, daha içine gömülmeye başlamıştı. Tüm bildiklerini unutmuştu. Şimdi gidilecek bütün yollara gidilmiş, bütün yollar tüketilmiş, merak edilecek hiçbir şey kalmamış gibi, kimseden bir beklentisi kalmamanın huzuru içinde, sadece bekliyordu.

İhanet, dostlarıyla sabahlara kadar oturdukları odaların sigara dumanları arasından, birlikte kılınan namazların, duaların arasından sıyrılıp gelip onu bulmuştu. Aralarından bir iğne geçmezken artık bu odayla büyük binaların makam odaları arasında büyük bir yırtık oluşmuştu. Şimdi o aralıklarda sürekli bir şeyler uğulduyordu. Bazen bütün bunları anlamlandırabilmek için olup biten şeylere onların, gidenlerin gözüyle bakmayı denedi. Oradan da çıkış yolu bulamadı, boğulup kaldı. Anlamıştı, artık her uykusu eksikti, her bakışı yalan.

Herkes hayatını defalarca yazmıştı; tersinden, düzünden, üstünden, altından. İnsanların cepleri, kimliklerle, etiketlerle, yüzlerle doluydu. Ama onun sadece bir hayatı vardı, altmış beş yıldır, hiç değiştirmemişti. Artık konuşmuyordu, çünkü kardeşleri tarafından kuyuya atılmıştı, konuşacak ne kalmıştı. Şehirde cinayetler işleniyordu, duymuyordu iyi ki. Ama onu kuyuda bulacak kervanlar da geçmiyordu buralardan. Odasına sığınmış, uzaklara, çok uzaklara bakıyordu: Göç zamanı gelmiş, göçmen kuşlar göçmüştü, o kadar. Ama o alçaktan uçmuştu, her tarafı yara bere içinde kalmıştı. Dallar, dallar… Yeni bir bahsi açılacak nesi kalmıştı hayatının.

Birkaç gün içinde emekli olacağını öğrenince içimden bir şeyler kopmuştu sanki. Her şeyi göze alıp odasına inmeye karar verdim. Telaşla odamdan çıkıp alt kattaki odasına indim. İçim içime sığmıyordu. Kapıyı tıklattım, ses gelmedi, beklemiyordum da zaten. Kapıyı aralayıp içeri girdim. Ayağa kalkıp kucakladı beni. Karşısına oturdum. O da koltuğuna oturdu. Yıllardır orada, o koltukta oturuyor gibiydi. Güneş tam yüzüne vuruyordu, gözlerini kısıyor, havada toz zerrecikleri uçuşuyordu. Kalkıp radyonun sesini kıstı.

Susuyor, hep susuyordu. Ama hareketlerinde hiçbir nezaketsizlik yoktu. Tam tersine susarken bile etrafına bir muhabbet yayıyordu. Bazen konuşmak istiyor ama konuşamıyor, tam söze başlayacakken, bir başka ses önünü kesiyor gibiydi. Kendini tutuyor, sonra o susunca yüzünde her bedeli ödenmiş çizgiler konuşuyordu. Sanki konuşsa, ses birden boşluğa düşecek, hiçbir anlam ifade etmeyecek, bir toz bulutunun içinde yitip gidecekti.

Ben de konuşamıyordum. Kapkara bir buluttu oda, konuşsam yağmur boşalacaktı birden. Bungun, kasvetli bu atmosferde konuşmuyorduk ama iç sesler duyuyorduk, bundan emindim. Artık aramızdan uzaklaşmış dostların seslerini. Belki de bu yüzden onları aşıp birbirimize ulaşamıyorduk. Kervandan ayrılanların derin kırıklığını hissediyorduk. Sanki getirip her şeyi bu odaya yığmışlardı. Aramızda fotoğraflar, anılar, ihanetler dolaşıyor, birbirimize baktıkça her şey canlanıyordu. Bütün bunları aşıp nasıl konuşacaktık. Oysa eskiden kitaplardan, filmlerden, menkıbelerden bir yol bulurduk. Ama tüketmişlerdi; kelimelerin, duyguların içini boşaltmışlardı, şimdi herkes onlara tutunup kariyer ediniyordu. Bu yüzden ne söylesem bu odaya yabancı düşecekti. “Hatırlar mısın?” desem boşluğa düşecekti, çünkü her şey apaçık ortadaydı. “İyi görünüyorsun,” desem yalandı. Odanın gerçeği buydu, susulmalıydı. Ben de sustum.

Işıltısı gitmiş iç yakıcı bir keder vardı gözlerinde, duvarda hızla solan bir fotoğraf gibi duruyordu karşımda. Hani bir yol bulsa silinip gidecek, görünmez olacak, içine, derine gömecekti kendisini. Sanki içinin en derinliklerine düşmüş, oradan bakıyordu. Yüzüne vuran acıyı, öfkeyi dağıtmaya, gizlemeye çalışıyor, zorla gülümsüyor, ama yetmiyor, ortaya insanı büyük bir HİKÂYE’yi dinlemeye çağıran çehre çıkıyor, ağlamakla gülmek arası gelip giden ışıltılı gözleri, çizgi dolu yüzü gözükmüyordu. İyice daralmış, seyrelmiş bir dünyadan bakıyordu gözleri, hayat ışığı ağır ağır dışarı sızıyordu, sisler, puslar içinden bakıyordu etrafa. Bazen küçücük gülümsüyordu, neredeyse son bir gayretle. Ama yine de tebessümün ta içlerine gizlediği derin acı kendini ele veriyordu. Gözü hep pencerede, ikide birde değişen havada, bulutlardaydı.

Nerden başlayacağımı bilememenin tedirginliğiyle, “Nasılsın abi?” diyebildim mahcup, ‘başka söze nasıl girebilirim ki’ der gibi. Eski günlerini hatırlatan bastırılmış bir gülümsemeyle “iyiyim,” dedi, “sen nasılsın?”. Sonra sustu, önündeki kitapları düzeltti. Hâlâ masasında eğri bir şeyin durmasına izin vermiyordu, kitaplar özenle dizilmişti, masa pırıl pırıldı. Elleri ihtiyarlık lekeleriyle doluydu. Yüzüme baktı sonra. Ama bir şey söylemedi. Kırık gülümseme hâlâ çehresindeydi. ‘Konuşacak ne kaldı’ der gibi, bir tül inceliğiyle ipincecik salınıyordu zamanın sularında. Geçmişin uğultusu yansıyordu yüzüne. “Çay içelim” dedi. Zile basarken, HİKÂYE’lerle dolup taşan yüzüne baktım; beyaz saç, mat bir çehre ve derin, solgun bakışlar.

Sanki odanın şeklini almıştı, hemen yanındaki masayla, solmuş perdelerle, sararmış kâğıtlarla uyum içindeydi. Ipıssızdı. Herkes gideceği yere varmış, bir yerde inmiş, o ise arka koltukta unutulmuştu ama arabadan inmeye de niyeti yoktu. Gözlerini yere indirdi, orada hiç yokmuş gibi davranmamı bekliyordu. Ama bu hâli bile insanı kışkırtıyordu. Çünkü içinde derin bir sırrı saklıyormuş da anlatıcısını bekleyen bir HİKÂYE gibi duruyordu. Konuşmuyor, anlatmıyor, içinde acı daha da yoğunlaşsın, pekişsin diye susuyor, susuyordu.

Neredeyse bütün bir hayatına tanıklık etmiştim. Pek  çok  olayı ayrıntılarıyla anlatmıştı geçmişte. ‘Yükselmek bir anlamda kirlenmektir’ derdi, ‘kanatların kir, pas içinde kalır.’ Ama hiçbir şey dile gelmemeliydi, çünkü yaşananlar dile geldiğinde dili kirletiyordu. Eminim bu yüzden sessizliği seçmişti. Hep içinde sakladığı bir şeyler vardı, öfkesini, yarasını sürekli bastırıyordu. Hani konuşursa söyleyecekleri hiç bitmeyecek gibiydi ama içinin gözükmesine kalbi izin vermiyordu. Bu dili, sessizliğin dilini buluncaya kadar susacaktı.

Zaman zaman düşünürdüm. Bu hayat, dünya onu hiç çekmemiş miydi, bir ışıltının peşinden gitmemiş miydi, hayata değmemiş miydi hiç? Gözlerin olağanüstü pırıltısına kapılmamış, bir görüntüye yakalanmamış mıydı? Sabah sekiz akşam beş bu odada bütün bir ülkeyi inşa ederken dönüp bakmamış mıydı hiç bu ışıltılara… Gürül gürül gelen bir bahar onu hiç kışkırtmamış mıydı? Evet, öyleydi, davası dışında bir dünya yokmuş gibi davranırdı, güneş, ay, yıldızlar yokmuş gibi… Hiç kendi gözüyle bakmamıştı dünyaya, rüyaların gözüyle bakmıştı her şeye, hep kalabalıktı bu yüzden. Müzik bile davasının bir parçasıydı. Ruhi Su, Dede Efendi ve Beethoven dinletirdi odasına gelenlere. Bazen kedilerden, güvercinlerden söz ederdi. Devrim peşindeki bu insandan güvercinleri, kedileri nasıl beslediğini dinlemek beni elemlere sürüklerdi.

Gözü hep pencereden dışarıdaydı. Bulutlara öyle özlemle, sevgiyle, arzuyla  bakıyordu  ki,  san ki birazdan kanatlanacak, pencereden uçup gidecek, burada, bu odada sadece bir kanat sesi kalacak, o ise masmavi gökyüzüne, pamuk yığınlarına, bulutlara dalacak, bir daha hiç geri dönmeyecekti. Eğer konuşabilseydi, yüreğine sözü geçseydi, eminim “Biliyor musun” diyecekti bulutlara bakarken, “müthiş bir şey bu bulutlar, hepsinin bir anlamı var. Bir süredir bulut fotoğrafı çekiyorum, sadece bulutları. Kendiliğinden oluşan müthiş bir şey. Bunca yıldır nasıl kaçırmışım bunları. Birkaç dakika

içinde görüntüden görüntüye, renkten renge giriyorlar, makineyi, konumunu bile ayarlayamadan değişiveriyorlar, bir daha o görüntüyü yeniden yakalaman mümkün değil. Sonra o kaçırdığın görüntünün çekebileceğin en güzel görüntü olduğunu düşünmeye başlıyorsun, hep onu arıyorsun, çektiğin hiçbir şey seni tatmin etmiyor. Bu yüzden bulutlar bütün gün geçiciliği ve faniliği sergiler insanoğluna. Hem de en görkemli sahnelerle, şekilden şekile girerek. Çünkü bulutlar apaçık bir oyuncudur, hayatı resmeder. Yani yukarıda bambaşka bir dünya var. Oysa insan hiç ufka bakmadığından bu olağanüstü tabloları hep kaçırır. Bulutlar her gün renkten renge, görüntüden görüntüye, ışıklar ardına, önüne, arkasına geçerek HİKÂYE’ler anlatır bize. Hep birbirimize bakmaktan, kaçırmışım gökyüzünde olup biteni.” Konuşsa aynen böyle söylerdi, eminim. Ama hiçbir şey söylemedi.

Ben de eğer konuşabilseydim, “bak ağabey” diyecektim. “İçinde düğümlenen çığlığı çözebilseydim eğer, içinde dolanıp duran HİKÂYE’lerin dili olabilirdim. Biliyorum, dünyayı değiştiremedin ama hayatlar yarattın, yollar açtın, kalplere değdin. Üzülme. Seni kırdılar, eğilip almadın kalbini yerden, tenezzül etmedin. Evet, tenezzül sözcüğü de artık yürürlükten kalktı. Geçmişe bakamıyorsun biliyorum, hep bir ağırlık çöküyor omzuna, kaldıramıyorsun. Çünkü kendi içinin denizine baktığında insanın o dalgalardan kurtulması mümkün olmuyor. Kendi içine düşen insanın orada boğulması, nefessiz kalması kaçınılmaz.

İnsan biriktirdiği için acı çekiyor abi, biliyorsun. Zamanla her şey birikiyor, söylenmemiş söz, atılmamış çığlık, tutulmuş nefes: ağırlaşıyorsun. Bir zaman geliyor için almıyor artık hiçbir şeyi. O vakit tüm bu ağırlıkla ya dibe çöküyorsun ya da tüm birikenleri bir infilakle dışarı atıyorsun. Oysa unutmak bir mucize, biliyorsun. Bütün bir yaşanmışlıkları toplamak, sonra derin bir çukura gömmek mümkün olsaydı keşke. Sense olmadık bir yerde  orta ya çıkan bu anıları hep biriktirmişsin; ihanetleri, hayal kırıklıklarını, yenilgileri, her şeyi. Şimdi ağır geliyor, taşıyamıyorsun. Ama insanlar ata ata rahatlıyor; anıları, vefa duygusunu, dostlukları. Ağırlık yapıyor çünkü. Oysa sen ilk günkü tonda saklıyorsun her şeyi. Unutmuyorsun hiç, hiç. Şimdi burada birbirimize bakarken, aramızda kaç kişi var, kaç isim, kaç resim? Biliyorsun, birbirimize safça bakamıyoruz artık; biriktirilmiş bir hayatın, tozlu, kırık dökük penceresinden bakıyoruz. Yaşanmışlıklar hemen yanı başımızda, bir canlı gibi bizi izliyor, onun gözleriyle bakıyoruz birbirimize.

Ne kadar kaçarsan kaç, hayat, bir yerden sızıp bu odaya doluyor, nefes alamıyorsun; jeepler, yalı esintilerinde savrulan başörtüler, beş yıldızlı otellerdeki iftarlar hepsi, hepsi… Unutma, bir başka hayat akıyor şehrin damarlarında, sana yaban cı, dilini bilmediğin bir hayat. Sense ıssız bir kasabanın penceresinden uzayıp giden tren yoluna bakıyorsun, oysa demir köprüden geçmeyecek artık beklediğin tren. Yağmayacak gürül gürül bir yağmur kıpkırmızı bozkıra. Böyle avuçlarında hep ter olacak, alnında bir akşam kızıllığı… Bütün pencereler bir bir kapanmış, esinti yok. Evet, bu odadan başka hiçbir yere yakışmayacak, iğreti duracaksın, o vakit şehrin tenha yerlerine gideceksin ama bu sesler hep peşinden gelecek.

Artık anla abi, gittiler, gelmeyecekler, kardeşlerin gitti, seni kimse görmeye gelmeyecek, kanayan bir yarayı görmezlikten gelecekler. Bulutlar acını azaltmayacak, dağıtamayacak acını. Şimdi kalk, son günün odanda. Çık odandan. Odacılara emanet ettiğin çiçeklere son kez bak, vedalaş, güvercinler nasılsa kaderini bulur. Kırgın bir çocuk gibi vedalaş odanla… Birazdan akşam olacak, gün solacak pencerende, koridorda ayak sesleri kesilecek, sen, son kez bakacaksın odandan bulutlara, çantanı alacak çıkacaksın odandan, koridorda hiç kimseyle karşılaşmamayı umarak, başın yerde karşılaştıklarınla öylesine selamlaşarak, servise doğru yürüyeceksin, sonra gökyüzüne bakacaksın, kara bulutlar, kara bulutlar… Yağmur ha yağdı ha yağacak, kendini tutacaksın. Hayır, yağmayacak abi. Yağmur yağmayacak. Çünkü

Diyemedim. Hiçbir şey diyemedim.

Ayağa kalktım. O da kalktı. Muhabbetle yüzüme gülümsedi. Sanki bütün söyleyemediklerimi anlamış gibiydi. Onu da anladığımı fark etmişti. Kucaklaştık. “Bu sessizliğin sesi olmak sana düşer” dedi birden. Sarsıldım. Ağzımdan tek kelime çıkmıyordu. “Artık emanet sende. Anlatıcısı oldukça hiçbir şey boşuna değil. Bütün bunları sen anlatacaksın.” Ne diyeceğimi şaşırdım. Neredeyse tüm bir hayatını bana emanet ediyordu, tüm bu anlatamadıklarını. Sanki bir görev veriyor, bir hayat emanet ediyordu, yaşanmış bir hayatı. İbret olsun diye, sessizliğin dilini çözmemi istiyordu, hiç anlatılmamış rüyalarını, yaşadıklarını anlatmamı istiyordu. Onları kelimelere dökeyim, zamanın sesi olayım, can vereyim diye. Yaşanmışlıklar çoğalsın, zenginleşsin, bir HİKÂYE olsun, derinleşsin diye. “Ama nasıl becerebilirim” diyemedim. Ağzım kilitlendi âdeta. “Hakkını helal et” dedi. Artık hiçbir şey duymuyordum. Tüm bu sessiz konuşmaları alıp çıktım odadan.

Upuzun koridorun en sonuna baktım. Koridorda yürüyenler soluk birer siluete dönüşmüşlerdi. Sımsıkı kapatılmış pencerelerden tek bir ışık sızıntısı yoktu, hiçbir şey görmüyordum. Allah’ım ne kadar ağır bir yük bu, kaldıramıyordum. Anılar, yaşanmışlıklar, kitaplar âdeta üzerime yürüyordu. Güçlükle adım atabiliyordum. Hemen burada yazmam gerekiyormuş gibi koridor boyunca zihnimde bir kelime, sadece bir kelime aradım. Sanki bu koridorda bir kelime yakalayabilirsem her şeyi yazabilir, büyük HİKÂYE’nin imgesini bulabilirdim. Ama bir uğultu duyuyorum sadece, söze dökülemeyen, bir anlama dönüşemeyen, iç içe geçmiş sesler, sözcükler, ne var ki bütün bunlar yaşananlara ilişkin hiçbir an’a, ize tanıklık etmeyen uğultulardı. Yakalasam o sözcükleri, onları bir bir açsam, yaşananlara, yarına, düne ilişkin bir tutamak olsalar, her şey aydınlanacaktı. Ama olmuyordu, hiçbir sözcüğe dönüşmeyen bu uğultular içimin derinliklerinde yankılanıp duruyordu. Merdivenlerden çıkarken bir sözcük gelip yakaladı beni. Evet, dedim, bu, aradığım bu. Bu sözcüğü, sözlüklerden alıp hayata katabilirim. Bu dönemin simgesi bu sözcük. Peki o zaman her şey geriye doğru açılır da bir devrin yüzleşmesini yapabilir miyim? Oradan, sadece oradan bütün bu yaşanmışlıklara ulaşabilir, ihanetlere, adanmışlıklara değebilir miyim? Yazarak acıları yaşanmış kılabilir miyim? İçim içime sığmıyordu. Ağır ağır HİKÂYE’nin içine doğru çekildiğimi hissediyordum, bitmeyecek, hiç bitmeyecek bir HİKÂYE’nin içine doğru…

Hüzeyme Yeşim Koçak – Acemisiyim Ben Bu Yolların

Hüzeyme Yeşim Koçak – Acemisiyim Ben Bu Yolların

Akıl ve duygular. Sonra karar­lar, yol alışlar…

Her yaşanan; ilerisini, ötesini, bir arka planı, bir sebebi, rengi işaret­lemekte. Ve hayatımıza çizikler, sa­tırlar, izler eklemekte. Çoğaltıp ek­siltmekte ya da bitirmekte.

Geriye bir an baktığımda; de­neyimsizlik, gücün odağında çaresiz­lik, gözlemlerinizdeki eksiklik, müşa­hedelerinizdeki eğrilik veya yetersiz­lik, üstüne basılmış bilgisizlik. Eski­miş, geride kalmış, sonlandığını san­dığımız haller, durumlar, vukuatlar, insanî şartlardaki değişim, yenilik… Bütün saplantıları, çıkarımları, senar­yoları alt üst eden rüzgârlar, dalgalar; zar(ar)lar ve kârlar…

Yaş, tecrübe, birikim ne olur­sa olsun yaşadığımca daima bunu gö­rüyorum.

Ben bütün yolların acemisiyim. İnsanlar, hayaller, hikâyeler hep şa­şırtıyor. Ezberim bozuluyor mütema­diyen, öngörülerim gerçekleşmiyor. Hedefler, plânlar, yaldızlı akıllar çoğu defa tutmuyor. Göklerdeki program herhâlde hiç şaşmıyor.

Pek az şeyi bildiğimi, âşina vâkıf olduğumu zannettikleriminse az sonra değişik yollarla girdiğini, bo­zulup dönüştüğünü, farklı yüzleri ol­duğunu; ölçü(m)lerimin hatasını ya­hut bana verili, insana özgü değerle­rin esasen ne kadar önemli olduğunu bilmediğimi fark ediyorum.

Keşiflerimin yanlışlığını, anla­yışımın kıtlığını, penceremin darlığı­nı, kapı kilitlerimin paslandığını, ca­hilliğimin tescillendiğini, ama yürü­dükçe her varlığın dillendiğini, ümit­lerin filizlendiğini, aslî güzelliklerin ebedîliğini görüyorum.

Bir bilgi aradığım. Sönme­yen, eksilmeyen, tükenmeyen, ışığı­nı sürdüren. Aranan, bulunan, koşu­lan, karşılaşılan, rastlanan kandırmı­yor yetmiyor.

Algıladıkça, ilerledikçe, geçtik­çe yabanlığınız, hayret ve hayranlığı­nız artıyor.

“Nereye baksam Sensin” di­yordu şair. “Sen’ler” şaşırtıyor. Taş­lardan “Sen” fışkırıyor.

Acemisiyim hep yolların.

Bu caddeden binlerce kez de­ğil de ilk mi geçtim? Meğer sokak üs­tünde kestane ağaçları varmış. Niha­yetinde kimi zaman; patikalar, darbo­ğazlar, dolambaçlar ve kâbuslar da mı anayola çıkarmış.

Bazen dipsiz karanlıklarda gö­rüyorum. Bazı yalınayak, ışıklı yollar­da takılıp sendeliyorum. Gözlerim­den çeşmeler akıyor; gözeneklerimde ağaçlar terliyor; beynimin servilerin­de aklım uçuşuyor. (BAZEN)

Madde(m) önüme dikiliyor. Nelerin gölgesi, bendesi olduğum ür­pertiyor.

“Buhara’da hiçbir cenazenin, medresenin önünden geçmesine mü­saade etmezler. Bunu görüp de tale­beye tahsilden soğukluk gelmesinden korkarlar; çünkü talebeler, şan ve şe­ref sahibi olmak, arkadaşları ve ben­zerleri arasında yükselmek, halk ara­sında büyük mevkilere geçmek, her­kesin üstünde bulunmak, parmak­la gösterilmek, servet ve mansıp ka­zanmak, kadılık ve müderrislik gibi mevkiler işgal etmek maksadıyla okuyorlar.”(Sultan Veled, Maârif)

Niyetler ve eylemler. Ruha mâl edilmemiş bilgiler, yüksüz cümleler. Ürkütmesin nefis katırını, mevtalar­la, dîvâneler, bilgeler. Neyleyim, gü­nahları taşıyamaz artık şıkır tıkır, tombul keçiler.

Asırlar öncesinden süzülen yakîn, sarsıcı, onarıcı kelimeler. Ba­zen.. adım başı güzeller… ÇEKİCİ­LER. Sarılıp insanı hiç ederler. Ki Meczup Aşk da onlara meyleder.

Haşmetinin ağırlığı altında ezi­liyorum.

Zulmet, ufûnet boğuyor. Hâlbuki Güneş bir tane.

Damıtılmış, göklerden süzül­müş tek bir bilgi aradığım. Dünyayı onunla tarttığım ve boş(luk)ları çı­kardığım. Seçilmiş, Salih, gönüllü bir akıldır, pusulamdır içimden çıkardı­ğım.

Bazen bir toz zerresinin dan­sıyla mestim. Bazen de mektuptur, bir imdat çağrısıdır; deryalarda yalpa­lar durur testim.

Yollarda ip atlar, cam toplar, sek sek sekerim.

A Canım işte talebeyim.

Ben bu yolların hep acemisi­yim.