Etiket: Hikem-i Ataiyye

Gürkan Gülcemal – Mutlak Varlık: Nokta

Gürkan Gülcemal – Mutlak Varlık: Nokta

İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.” Hz.Ali efendimize atfedilen bu sözde noktadan ve cahillerden kasıt acaba nedir? Kur’an- ı Kerim’de insanın cehaletiyle ilgili Ahzap Suresi’nin 72. ayeti kerimesinde, “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” buyrulmaktadır.  Görüldüğü üzre, insan cahildir, deniyor Kur’an-ı Kerim’de. Yukarıdaki sözden insanın cehaletinin baki olduğunu, bilgiyi çoğaltmanın da insanın ezeli cehaletine şifa olmadığını çıkarabiliriz. İnsan her şeyi öğrenmek istemiş ve bunun neticesinde bildikçe cahilleşmiştir, zira bildiğiyle amel etmeyen insan için bilgi kibre sebebiyet vermektedir. Bu da Kur’an-ı Kerim’de, küfür ehlinin kibirleri sebebiyle iman etmekten yüz çevirdiği, biçiminde sık sık vurgulanmıştır. Birçok bilgiye sahip olmasına rağmen Ebu’l Hakem (Yunan felsefesi bildiği rivayet edilir), Ebu Cehil olmaktan kurtulamamış, kesretteki vahdeti görememiştir. Bunun bir başka boyutu da kendisiyle amel edilmeyen bilginin insanın cehaletini daha da artırdığı gerçeğidir.

Yeniden başa yani “nokta” meselesine dönelim ve farklı disiplinler tarafından farklı biçimlerde tanımlanmış nokta kavramına biraz daha derinlikli karşılıklar arayalım. Büyük Türkçe sözlükte nokta, “çok küçük boyutlarda işaret, benek” olarak, dil biliminde “cümlenin bittiğini anlatmak için sonuna konulan küçük benek biçiminde” tanımlanmış. Geometride ise nokta, “tanımsız kavram” olarak geçmektedir. İlk iki tanıma bakıldığında noktayı derinlikli bir biçimde kavramak pek mümkün görünmüyor. Çünkü “küçük benek” biçiminde tanımlamak noktanın sadece görsel tanımı gibi. Dil biliminde de noktayı “noktalama işareti”şeklinde tanımlamak, nokta noktadır demek gibi bir şey. Zaten dil bilgisindeki nokta bir terimdir ve tanımı itibaridir. Dolayısıyla en sağlıklı ve derinlikli yaklaşımın geometride olduğunu görüyoruz. Geometride noktanın “tanımsız kavram” olduğu söylenmesi, İbn-i Arabi terminolojisindeki tecelliden ve taayyünden uzak “Zat-ı Sırf ” kavramını çağrıştırdığı gibi; noktanın tanınabilmesi için farklı bir âlemde olunması (hâl olarak)gerektiğini de çağrıştırmaktadır. Yani noktanın “boyutsuz olduğu” gerçeği vurgulanmış. Evet, nokta boyutsuzdur, boyut öncesidir. Dahası kâinatın öncesi, şimdisi ve sonrası nokta iledir. Nokta boyut öncesi ve boyut sonrasıdır, bir başka ifadeyle ezeli ve ebedidir. Noktalar (boyutsuz)doğruyu (bir boyutlu), doğrular düzlemi (iki boyutlu), düzlemler uzayı (üç boyutlu) meydana getirirken uzay sonrası da yine noktalardan oluşacak ve boyut öncesinde, boyutta ve boyut ötesinde hep var olan nokta olacaktır. Yani nokta Mutlak Varlıktır, bizim yaşadığımız ortamda (uzay)da görülemeyen ancak hâl ile kavranılabilen Hakiki Varlıktır. Yani sevgi gibidir ancak hâl ile kavranabilir. Burada Hz İsa (A. S.)’nın  “Allah muhabbettir.”sözünü de hatırlayalım. O halde kâinatta var olanlar aslında noktanın yani Mutlak Varlığın ya da sevginin tecellisidir. Mutlak Varlığın tecellisi yaşadığımız âlemde “doğru, düzlem, uzay” olarak resmedilir. Hakikatte görülenler aslında noktanın tecellisidir. Bir başka ifadeyle nokta vahdeti, uzay kesreti ifade etmektedir. Nokta dil bilimi açısından bakıldığında da aynı anlamı çağrıştırır. Noktalar satırları(doğru), satırlar sayfaları(düzlem), sayfalar kitab(uzay)ı meydana getirir. Yani nokta cahiller tarafından çoğaltılmış, dolayısıyla insanlar, kitabın ötesine geçerek anlayabilecekleri, bir başka ifadeyle ancak hakk’al-yakin ile kavrayabilecekleri olguları, ilme’l yakin ile kavramaya çalışmışlardır. Bunun neticesinde Cüneyd-i Bağdadi’nin,“Cübbemin içinde O’ndan başka bir şey yok.”, Beyazid-i Bestami’nin “Şanımı tespih ederim, ne kadar büyüktür.” yahut Hallac-ı Mansur’un “Ene’l Hak” sözlerini Mutlak Varlık(nokta)’la kavrayamamamışlar, uzay boyutunda ilme’l yakin ile kavramaya çalışmışlar, dolayısıyla bu büyük insanları küfürle itham etmişlerdir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz “hâl” kavramını, Kastamonulu  Seyyid Hafız Ahmed Mahir “Hikem-i Ataiyye Şerhi”nde şöyle açıklamaktadır:

“Yaratıkların da biri başlangıç, biri mahiyet olmak üzere iki yönü vardır. İlk yöne ‘hakikat’ ve ‘rububiyet’, ikinci yöne ‘mahlukiyet’ ve ‘ubudiyet’ denir. İkinci yön imkân ve kulluk yeri olduğundan yük yükleme, nimet verme, azap etme buraya dönüktür. Tasavvuf dilinde buna ‘fark makamı’ derler. Bir kimse bu makamda ‘Ene’l Hak’ demiş olsa dinden çıkar. Birinci yön hakikat ve rablik makamı olup bir salikin  bu makamda ‘Ene’l Hak’ demesi, Hakk’ın birliğini ifade etmektedir.”

Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabi Hazretleri üç tecelliye “ef ’al(uzay), sıfat(düzlem), zat(nokta)” işaret buyurarak, “Her kim halkı Allah ef ’alinin masdarı görürse kurtulur. Sıfatullah’ın mazharını görürse arif olur. Sırf yok olduğunu anlarsa vasıl-ı ilallah olur.” der. (Yaratıkların Hakk’ınfiillerinden çıktığını gören kurtulur, Hak sıfatlarından meydana geldiğini gören irfan sahibi olur, yok olduğunu anlayan Hakk’a erişir.)

Buradan hareketle tasavvufta adı geçen malum kapılar bu hallerle(makamlarla) şöyle bağdaştırılabilir:

Şeriat-gemi-ef ’al-uzay-kitap düzleminde kalırsa kurtulur.
Tarikat-deniz-sıfat-düzlem-sayfa düzlemindeyse cehd sahibi olur.
Marifet-istiridye-esma-doğru-satır düzlemindeyse ârif olur.
Hakikat-inci-zat-nokta  düzlemindeyse Hakk’a vasıl olur.

O halde söylenen sözleri söylenen hâle(makam) göre değerlendirmeliyiz. Zira algı düzeyi üç boyutla sınırlı birine cismin (Üç boyutluya cisim denir.) nokta olduğunu söylediğimizde bizi ya delilikle ya da küfürle itham edecektir. O yüzden noktaya ulaşabilmek için çalışmalı, bu çalışmanın sonuç vermesi için de o noktaya vasıl olmuş birine tutunmak gerektiğini unutmamalıyız. Yani kesrette vahdeti görebilmeliyiz, yoksa yalnızca noktanın çoğaltılmış halini biliriz ve çok şey bildiğimizi düşünebiliriz ama bu bizi yukarıda açıklamaya çalıştığımız manada bir cehaletten kurtarmaz.

Zeliha Üstün – Bir Bilgenin Kaleminden: Hikem-i Ataiyye

Zeliha Üstün – Bir Bilgenin Kaleminden : Hikem-i Ataiyye

Hayat bir yolculuksa eğer, önce emekleyerek, ardından küçük adımlarla katetmeye çalıştığımız , kimi zaman yorgun düşüp yavaşladığımız, zaman zaman da koşarak tamamlamaya çalıştığımız bu yolda doğru işaretleri takip etmek gerekir , tünelin sonundaki ışıksa aradığımız.

Bu işaretleri aramak da meşgalelerimizden biriyse ve hatta asıl amaçsa hayatın koşuşturması arasında, yaşamımızı yönlendirecek okları ve yol levhalarını kimi zaman bir düşde, kimi zaman bir pir-i faninin yüzünde, kimi zaman masum bir çocuğun gülümsemesinde, kimi zaman satırlar arasında buluveririz.
Tüm kitapları tek bir kitabı anlamak için okuma niyeti ile yürürken karşıma çıkan kitabın sayfalarını karıştırdığımda “Namazda Kur’an’dan başka bir metin okumaya izin olsaydı Hikem okunurdu.” cümlesi ile yapılan girizgah oldukça iddialı ve bir o kadar da merakımı celbedici oldu.

Satırlar ilerledikçe hayata ve O’na teslim olunmuş bir yaşama dair sadece işaretlerin olmadığını gördüm. Virajlarındaki eğimleri milimetrik hesaplanmış, buzlanma yapabilecek yerleri asfalt altı ısıtma sistemleri ile döşenmiş, muntazam ışıklandırılmış ama dikkati dağıtmadan, rehavete sürüklemeden, bir sonraki dönemeç için pür dikkat kesilmemi sağlayan, elhasılı tüm teknik detayları düşünülmüş, zaman zaman nasıl bir sona gidiyorum desem de asla ayrılmak istemeyeceğim muhteşem manzaralı bir otobanda buldum kendimi.

“Zamanın her yeniyi eskittiği bir vakitte kalıcı olandan ” bahseden satırlar arasında asude bir seyahat yaptım.

Bir de satırları elime alıp ters yüz ettim. Eskimez harfler ile yazılan
orijinal sözler çıktı karşıma.

Okudum, okudukça ferahladı kelimeler…

Kelimelerin, harflerin dizilişine hayran kaldım.

Kimi cümleler gönlüme bir tüyün ipek yastık üzerine düşüşü gibi yumuşak ve sessiz bir iniş yaptı…

“Seni kendi yaratıklarıyla ürküttüğü zaman iyi bil ki, O , sana kendisi
ile üns ve dostluk kapısını açmak istemektedir. “(93)

Kimi cümleler ise bedeni yaraladıktan sonra bir de içinizde parçalara
ayrılan kurşunlar gibi sînemde defalarca patladı…

“ Hicret ve niyetin ne için ? Bir gece uyandığında yatağından kalk,
şöyle yıldızlara bir bak. Düşün!..”

Bazen çok iyi tanıdığım bir büyüğümle sohbet ediyormuşum hissine
kapıldım…

“Bir başka işte kullanmak üzere içinde bulunduğun halden seni çıkarmasını Hak Taâlâ’dan isteme!… Çünkü O seni o halden çıkarmadan da söz konusu işte kullanabilir. “ (18)

Kimi zaman da büyük bir kalabalığın önünde mahkum ediliyormuşum
gibi …

“Eşyadan eşyaya seyahat edip durma. Kendine uzaktan bakmayı öğren…”

Göğe çıktım…

“Cenab-ı Allah’ın halkın eliyle sana eza ve cefa ettirmesi, onlarla beraber oturup kalmaman içindir. Her şeyin seni rahatsız etmesini istiyor. Ta ki hiçbir şey seni meşgul etmesin. O’ndan alıkoymasın. Şeytanın
senden gafil olmadığını bildiğin zaman, varlığını elinde bulunduran
Varlık’tan da gafil olma.”(217) Yerin kor merkezinde eriyip yok olmak da istedim…

“ Vakit içinde Allah’ın ızhar ve takdirinin dışında bir şey ortaya koymak
isteyen kişi cehaletten hiçbir şey terk etmemiş demektir. “ (16)

Hikmetler gördüm…

“Kendileriyle sevindiğin şeyler az olsun ki, kendilerine üzüleceğin şeyler de az olur.” (208)

Bilgelik imbiğinden süzülen damlalar aldım avuçlarıma… “Varlığını  bilinmezlik toprağına göm. Çünkü gömülmeyen şey bitmez. Bitse de netice itibariyle tam olmaz.“ (12)

Tefekküre daldım…

“Allah’ın katında değer ve kıymetini öğrenmek istiyorsan, seni hangi işte ikame ettiğine, seni hangi halde tuttuğuna bak.”(68)
Bakış açımı değiştirdim…

“Gafil sabahlayınca ne yapacağına bakar. Akıllı ise Allah’ın kendisi ile ne yapacağını düşünür.”(106)

Dikkat notları aldım hayata dair…

“ Her meseleye cevap veren, her gördüğünden bahseden ve her bildiğini
anlatan bir kimse gördüğünde bu haliyle onun cahil olduğunu anla. “(65)

Sordum…

“Seni kaybeden neyi bulabilir? Seni bulan neyi kaybetmiş olabilir?”

Sorguladım…

“İlahi, ben nasıl emelime ulaşamam ki, emel ve arzum sensin. Ben nasıl zelil ve perişan olabilirim ki , sana tevekkül ediyorum, sana güveniyorum.”

Cevaplar aldım…

“Sana umut ve reca kapısının açılmasını istiyorsan O’ndan sana gelenleri
gör ve tasavvur et. Korku ve havf kapısının açılmasını istediğin zaman
ise senden O’na olanları müşahade et, gözden geçir. “

Mutmain oldum…

“Rabbinle istediğin hiçbir şey gecikmez, zor olmaz. Nefsinle istediğin hiçbir şey de kolay olmaz.” (24)

Bir satırdan diğerine , Havf ve reca arasında dolaştım durdum…

Kereminden diledim, bereketsizlikten O’na sığındım …

“Nice ömrün müddeti uzun ve geniş, manevi yönü ve imdadı az; bazı
ömürlerin de yıl olarak müddeti az, feyiz ve bereketi çok olur. Ömrü kendisi için bereketlendirilen kişi az bir zaman içinde Allah Teâlâ’dan öyle lütuf ve ihsanlarını idrak eder ki, bunlar ne söz ve yazı ile ifade edilebilir, ne de onlara işaret ulaşabilir.” (237)

Lûtfundan istedim…

“Şayet O’nun adaleti seninle karşılaşırsa küçük günah diye bir şey yoktur. Hepsi hesaba katılır. O’nun lütuf ve ihsanı seninle yüzyüze geldiğinde ise büyük günah diye bir mesele kalmaz. “(47)

Teslim olanların cesaretinin sırrını keşfettim…“Ümitli olduğun her şeyin kölesi, ümit kestiğin her şeyden de azade ve hürsün.”(57)

Bu sonsuz ve görebildiğimden çok daha derin olduğunu bildiğim söz ummanının son satırlarına gelip yolun sonunda ışığı gördüğümde ise ancak Amin, amin , amin diyebildim…

“İlahi, hazine haline gelmiş olan ilminden bana öğret, masun ve mahfuz olan isminin sırrı ile beni muhafaza edip koru. “

“İlahi, kâinat eserlerindeki tereddüt ve tefekkürüm sana olan vuslatın vâki olacağı ziyaret yerinin uzaklığını gerekli kılıyor. Öyleyse beni öyle bir hizmette tut ki, beni sana hemen ulaştırsın.”

Vallahul müveffigu Ve bihi estaı’nu (Tevfik Allah’tandır ve yardımı O’ndan
isterim)

Vesselam…