Etiket: Hüzeyme Yeşim Koçak

Hüzeyme Yeşim Koçak – Kuş Sesleri

Hüzeyme Yeşim Koçak – Kuş Sesleri

Dönüp duruyor, yatak işkence aleti gibi geliyordu.

Sesler karışıyor, hatta mütte­fik sesler oluşuyordu. Sokaktan gelenler ayrı fasıldı; bunlar ayrı. Dinlememek, aldırış etmemek mümkün mü? Burnunun dibinde, tam orta yerinde.

Çok şükür, yeni heveslinin motor sürüşü bitmişti. Trafik zaten berbattı. Bir de pata pata….

Aniden estirerek apartman dikmeye, yapçatbo­za yeltenenlerse hiç sorulmasın. Testere hırıltıla­rı; tar tar tar… Akabinde şenliklerdeki fişek, çata­patlar, kakofoniden afatlar…

Alem niyetlenmiş, ona uykuyu zehretmeye karar vermişti. Gündüz kısmen azdı, ama özellikle ge­cenin bir vaktinde, istirahat saatlerinde tantana­ya başlıyorlardı.

Dün de mevcuttu. Daha farklı, değişik. Kuzu me­leyişleri bile vardı. (Bayram gelmiş neyime?) Me­sela önce sevimsiz, bet bir hırıltıydı. Sonra işveli bir kadının yalvarmalarına benziyordu.

O gözyaşları, belki dizlere kapanma, inleyişler hiç bitmiyordu. Bazen vurdumduymaz, vazifesi­ni bilmez sorumsuz kadınların bebekleri de vı­rak vırak ağlıyordu, işte o zaman Cemil’in sanki içi burkuluyordu.

Yeniden kulak kabarttı. Yumurcağın biri, kendi­siyle alay ediyor, kâh homurdanıyor, kâh küstah­ça anlaşılmaz sözler mırıldanarak; annesine olan düşmanca tavrının hesabını soruyordu.

Seslerin çeşitliliğine, zenginliğine hayret etti. Ku­lağına gelene, benzettiğine göre, duygusu deği­şiyordu. Ama genellikle güçsüzlük duyuyordu.

“Cık cık”… Tekrar dinledi. Hayır, “cik cik…”

“Kuş sesleri! Ovalaraaa yayılır”

İnsaan bunaa hayran olur baayılırr”

Çocukluğundaki okul şarkısını, müzik öğretme­ni Azmi Bey’i hatırlamıştı. Bir daüssıla hissiyle ba­yıldı.

Artık tahammülü kalmamıştı. Sinirleri tepesin­deydi. Eğlenmek, gülüp geçmek de mümkün değildi.

 

Bir müddet sesler hafifledi. Gözlerini kapadı. Se­vindi. Kızgınlığı âdeta edepsizlere malumdu.

Fakat yanılmıştı. Kulağına az sonra gıcırtıya dö­nüşecek bir kemanın ince nağmeleri doldu. Her­halde mahallede düğün başlamıştı. Böyle gürül­tüyle, parlak ilanlarla şipşak evleniyor, bir hışım­la da palas pandıras boşanıyorlardı.

Ahali mest, müzikçi takımı coşmuş; cihan başına geçmiş, dönmüş durmuştu.

“Hepsi kafayı bulmuş bre! Ooo mastika mastika!”

Modern düğün mü? Kemanın ne işi var. Allah bi­lir Romanları tutmuşlardır.

“Hanım koş, bana acıklı bir roman oku! Hıçkırık fi­lan. Yerim seni Nalân.”

Duyuramadı. “Şiimdii uzaklardasıın. Gönül hic­ranlaaaa, ahh doldu.”

“İnleyen nağmeler ruhumu sardııı”

Mutfakta televizyonu açmış, dizi seyrediyordur mutlak.

Takatsiz öfkesi, aslında özüneydi; delikanlılığa güven olmaz, biraz dikkat etmeliydi. Neyse ki düğün rezaleti az sonra kesildi.

Daldı.

Herhalde sokağa patırtıcı komşular taşınmıştı.

Yarım saat evvel ki uğultunun, dokunaklı firak­lı rüzgâr sesinin yerini, tamirat cızıltıları zırıltıları almıştı. Münasebetsizin biri, duvara çivi çakıyor; matkap elinde kafası dâhil, her yeri deliyordu.

Ahh bir yastığın koynuna girse. Aldığı ilaçlar ters etki mi yapıyordu ne.

Gözlerini ister istemez açtı. Yine envai türlü ses­ler çevresini sardı. Karısını çağırdı:

“Hayatım mutfakta kayboldun. Ne âhlar çek­mekteyim. Gel beni bir dinle”

Telgrafın tellerinee kuşlar mı konaarr. İnsan sevdi­ğine yavrum böyle mi BAKAR.”

Kadın gecikmeden içeri girdi, yatağın baş ucuna dikildi. Birkaç kilo vermiş Cemil, irice sevimli bir oğlana benziyordu, “Bu aralar nazlıyız” diye dü­şünmeden edemedi.

“Senin sevdiğin çorbayı karıştırıyordum. Mikse­rin sesi mi rahatsız etti? Neren uff oldu bakim.”

Cemil:

Duy, göğsümde ne vaveylalar kopuyor, yüre­ğim nasıl da heyecanlı çarpıyor. Aşkın kemendi fena halde boynumu sıkıyor.”

Şenay adamın kalbine doğru eğildi, kulağını da­yadı. Hakikaten kocasının göğsü resmen, yani azıcık ötüyordu.

Cemil, uyandırdığı ilgiden neşeli: “İnşaat sesini ve kalp atışlarımı da işittin mi” diye sordu.

Şenay bir müddet aynı pozisyonda kaldı. Sonra doğrularak, anlamlı bir tebessümle:

Tik tak, tik tak Seni seviyorum bak mı diyor?” diye karşılık verdi. “Evet, kesinlikle öyle.”

Cemil bu manidar cevaptan nedense pek bir memnuniyet duydu.

Gönlünün de eşlik ettiği dudaklarından birkaç kelime döküldü: “Cik cik cik!”

Ciddi mi şaka mı belli olmayan, aceleci bir biçim­de ekledi sonra:

“Her yerim sızlıyor uyumak istiyorum kumral ka­narya! Sen en iyisi bana cıvıltılı, şifalı bir ninni söyle. Ruhumu yokla!”

Hüzeyme Yeşim Koçak – Aralık

Hüzeyme Yeşim Koçak – Aralık

(İBN HAZM ile NU’M)

Aslında aynı evde yaşamışlardı. Kızın, niye daha önce dikkatini çekmediğini bilmiyordu.

Anlasaydı belki daha çabuk ha­rekete geçerdi. Başka planlar yapardı. Zamanı hızlandırırdı, durdururdu. Bir büyücü gibi dilediği kıvama getirirdi, hükme­derdi, ram ederdi.

16 yaşındaydı o aralar.

O ise, gönül çelici/ çekici/ delici/ yiyici; en güzel illet/ belâ/ mâsiva/ en görkemli hevaydı.

Ziyadesiyle şirin/ sevimli/ tatlı/ zeki/ iffetli/ öl­çülü/ çook kusursuzdu. Teennili hareket ederdi, musikişinastı. Vazifelerini, işini hakkıyla yerine getirirdi. Eleştirilecek husus bırakmazdı. Daima nazik ve zarifti. Lâtifti afifdi, tüy gibi hafifti.

Onu elde etmeye kalkmak cesaret ve neticede elbette esaret meselesiydi.

Tavır mesafe koyarken, sınırları insafsız bir so­ğuklukla ayarlarken bile cazibesini korur; gurur, enaniyet ve yaban erkeklik duvarlarını yıkardı.

Bu konuda cömert, fettan, cilveli, lütufkâr olan hemcinslerinden herhalükârda ayrılırdı. Celâli, melâli, her hâli iyiydi âliydi.

Kalbini değsin diye ayakları dibine fırlatmıştı. Ama genç kız, hiç umursamaz görünüyordu. İki yıl boyunca peşinde inletmişti.

Mutadı konuşmaların, günlük meşgalelerin dı­şında küçük bir avuntu, teselli payı, minik bir işaret, bir sadaka, yakınlık umudu koparmak, hatta köpeklerin hissesine razı olmak yetecekti. Tek O, tek O…

Fakat bütün gayretleri boşa çıktı. Cariye Nu’m, evin küçük efendisine karşı dirençliydi.

O eğlenceyi, o bahçeyi ve taraçayı unutamıyor­du.

Hatırlıyordu. Bir şenlik günüydü. Evlerinde top­lantı tertiplenmişti. Ki yüksek sosyeteye men­sup aileler benzerini sık sık düzenlerlerdi. Başta aile fertleri olmak üzere kardeşinin karısı ve hür­riyetlerine kavuşmuş hizmetçilerin, kölelerin ka­dınları bir aradaydı.

Gündüz bir müddet evde kaldıktan sonra, evin diğer bölümüne, taraçaya geçtiler.

Burası bahçeye nazırdı ve bütün Kurtuba şeh­ri önlerinde uzanıyordu. Taraçanın duvarların­da geniş demir çitler, parmaklıklar bulunuyor­du. Misafirler demir parmaklıkların aralıkların­dan şehri seyretmeye başladılar.

Nu’m’un nerde olduğunu merak ediyordu. Han­gi parmaklıktan şehri seyrettiğini bulmak, var­lığını daha derinden duyumsamak, buluşmak, aralık sefası.

Bir aralık onu yakaladı. Aralığı, uzaklığı büyüt­mek istemiyordu. Aşktan öleyazdı, az kalsın mu­salla taşına yatırılayazdı.

Ancak genç kız, erkeği fark etti. Fazla yaklaşma­sına fırsat vermeden yandakine, daha ilerisine geçti. Böylece hoş bir kovalamaca başlamıştı.

Aralık bir başka aralık, bir diğeri; şüphesiz bu bir aralık işvesiydi. Ama aşk aralıksızdı, fasılasızdı.

“Benim kendisine delicesine âşık olduğumu bili­yor” diye düşündü.

Ne kadar gizlenmeye, başka edaya, kılığa bü­ründürülmeye çalışılırsa çalışılsın aşk aşikârdı, çıplaktı. Âşığın varlığından kokusundan, her biri tutkuyu ifşaya kararlı uzuvlarından, bakışlarının gözü kara delilli şerhli ispatından, bazen bede­nin bazen neredeyse ruhun ifnasından pek fena belli olurdu.

Yani bu satırlar gibi ayan beyan, şeksiz şüphe­siz okunurdu. Kimi aşk basamaklarıysa sâfî nura doğruydu.

Bereket, kimse olan biteni ayırt edemiyor­du. Herkes bir aralıktan/ açıdan/ şehrin deği­şik manzaralarını seyretmeye koyulmuş, kendi âlemine dalmıştı.

Kadınlar mahpus hayatlarına bir ara(lık) vermiş­lerdi.

Daha sonra bahçeye geçtiler. Cariyelerin sergile­nesi türlü marifetleri vardı.

Nu’m’un benzersiz meziyetlerinden ekseri kişi haberdardı. Sahibesi olan hanımdan, şarkı söy­lemesi için iznini rica ettiler. Hanımefendi böyle safalı bir günde, müzik dinle(t)mek ve hizmetli­sinin kabiliyetini göstererek şüphesiz öğünmek istiyordu.

Emir üzerine, udu eline aldı Nu’m. Akortu dahi harikaydı. Sırf billur bir su gibi akan beyaz elleri­ni seyretmek bile, gönlü bayram yerine, şahsı da sevinç delisi, şaşkaloz bayram çocuğuna dön­dürürdü.

Mızrap tutan nazenin eli, bilmeksizin ölümsüz bir aşkı besteliyordu.

İbn Hazm(Ebu Muhammed) kavruk duyguları­nın cesur, yepyeni açılışlarıyla, varlığının aşktan savrulmuş, doludizgin koşusuyla hayretlere dü­şüyordu.

Nu’m, Abbas b. El-Ahmed’in meşhur mısralarını şarkı olarak söylemeye başladı:

“Ben bir güneşle büyülendim ki; battığı zaman battığı yer sanki bir gelin odası mahremiyetine sa­hip

Profilden bakılınca parşömen tomarları kıvrımla­rını andıran genç, güzel bir cariye niteliğinde bir güneş!”

Ürkekti. Bütün yakınlaşma çabalarını engelliyor­du. Delikanlı, onu kınamaması gerektiği kanaa­tindeydi. Nu’m’un tavrı için mazeretler buluyor­du kendine:

“Zaten hilal uzak değil midir? Ceylanlar ürkek değil midir?”

Cariyenin adını andığı şairi, esasında kıskanmış­tı. Şiirle aşkını yüzüne çarptı, şiirle vurdu çaldı, şiirle püskürdü kaldı:

“Yüzündeki güzelliği görmemi, güzel, tatlı sözle­rini duymamı engelledin; bana karşı cimrice dav­randın.

Sanıyorum, Rahman olan Yüce Tanrı’ya oruç ada­mışsın! Bugün yaşayan hiç kimseyle konuşmuyor­sun!

Bununla birlikte, el-Abbas’ın şiirini şarkı olarak söyledin! Öyleyse kutlayalım el-Abbas’ı, kutlaya­lım!”

Sözleri iğneleyiciydi, ancak gerçeği itiraftan da geri kalmayacaktı:

“Eğer Abbas seninle karşılaşsaydı, sevgilisi Fevziye’yi bırakır,

Ondan tiksinir, senin aşkınla aklı karışır; mecnu­na dönerdi.”

Oysa beyhude yere üzülmüş, telâşlanmıştı. His­leri karşılıksız değildi.

Genç kız da ona tutkundu. Tırmanmaya hazır eşdeğer cevaplar, aşklarını büyütecek yükselte­cekti.

Zaman aşkla aralandığı gibi, ölümle de aralanır­dı. Meşum bir aralıktı. Belki de aylardan buz ke­sen, canları kabzeden Aralık’tı.

“Günler geçti. O, mezar taşları ve toprak üçlüsü ortaya çıktı.

Öldüğünde, yirmi yaşından daha da küçüktüm; Nu’m ise benden de küçük.

Vefatından sonra, yedi ay süreyle hiç elbise­mi çıkartmadım, gözlerimden hiç yaş dinmedi. Hâlbuki pek ağlayamazdım.

Yeminle söylüyorum, vallahi şu ana kadar tesel­li olamadım! Eğer fidye mümkün olsaydı, bana miras kalan servetle kendi kazancımı birleştirip hiç tereddüt etmeden onu tekrar satın alırdım.

En değerli organlarımdan birini uğrunda seve­rek, isteyerek hiç çekinmeden feda ederdim. Ondan sonra mutluluğu hiç tatmadım. Hiç unu­tamadım.

Onun dışında başka biriyle o denli içli dışlı ola­madım asla. Ona karşı duyduğum sevgi, önce­ki sevgilerimin tümünü silip süpürmüş, ondan sonrakileri de haram etmiştir.”

Artık kavuşma umudu, dünyada sadece düş­lerde kalmıştı. Bazen uyanıkken, nafile gündüz düşleri görüyordu. Ama yine de bazı geceler vaatkâr ve emsalsizdi.

“Gece her yana egemen olup, karanlık iyice basın­ca, Nu’m’un hayali geldi, yatağımda uyurken beni ziyaret etti.

Onun toprak altında yattığını biliyordum, tıpkı ön­ceden ona alıştığım gibi geldi yanıma. Ve birden eskisi gibi oluverdik; eski günlere, eski zamana döndük. Tıpkı eskiden yaşadığımız gibi. Yinelenen bir mutluluk ne güzel!”

Hâlbuki sürekli aynı rüya görülmüyordu. Sev­da yüklü bir mazi, aşka gark olmuş, terütaze ha­yat aynen şekillendirilemiyordu. Hiçbir şey kalıcı değildi, mütemadiyen değişiyordu.

Bazı kararlar verdi.

Hukukçu, edebiyatçı, usul bilgini, muhaddis, dil­bilimci, dinler tarihçisi ve şair, 400 cilt eser yaz­dığı rivayet edilen İbn Hazm (993- 1064) bun­dan böyle devasa aşkını; aşka dâir en güzel eserlerden biri olan muhteşem kitabı Güvercin Gerdanlığı’nda yaşatacaktı.

Azatlı bir kölenin torunuydu Ebu Muhammed ve yâri güzeller güzeli cariye Nu’m.

İki esir, boyunlarına dolanmış zincir, güver­cin gerdanlığı; bütün sevenlerin başına, boy­nuna ve ruhuna geçmiş o muhteşem halka, alâmetifarika.

Ve soluksuz, son nef(e)se, ebediyete kadar; öpü­lesi uğrunda ölünesi o (kara) çılgın sevda…

K AYNAK

İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı , te r : Mahmut Kanık , İnsan Yayınları , İstanbul 2001

Hüzeyme Yeşim Koçak – Martin Lings’in Kedisi

Hüzeyme Yeşim Koçak – Martin Lings’in Kedisi

“Kaç asır oldu göçeli
O müthiş yemini edenler Arabistanlı efendim
Ellerim o sadık ellerin arasına kavuşmak için
Zamandan ve mekândan geçmekten perişan ve öksüz
Siz o kutsal ağacın altında
Bense çivilenmiş başka bir zamanda
Yanıyor kendine geldiğinde ruhum
Dünyaya gelmek için ne çok geciktiğine
Artık sormuyorum her ne gördüm, işittimse
Eğer gözyaşlarımı görürsen
Sanma ki dertten akıyorlar
Minnet dolu bir hayranlıktan onlar
Hamd Rabbimize, Sultanımıza
Rahmeti sonsuz olana

Martin Lings (Ebubekir Siraceddin) Anısına” bölümünü hüzünle karışık bir tatla okudu.

Dünyanın dört bir yanından bağlıları, sevenleri; onunla ilgi­li hatıralarını, manevî dünyada­ki yerini, bıraktığı izleri anlatıyordu.

Mesela, civar köylerde ve ormanda yaptığı yol­culuklardan sonra, Bahçe Kapısına geldiklerin­de, kuşların sevinç içinde uçuşup yanına geldik­lerini.. bahçede ne zaman çiçekleri budamak, toprağı eşelemek için dizleri üstüne çökse kuş­ların gelip, toprağa sapladığı küreğe konup, ona refakat ettiğini söylüyordu Virginia.

Özellikle bir talebesinin, “Martin Lings’in bahçe­sinde birkaç tane kedisi olduğunu” belirten Ha­san Gai Eaton’ın tespiti dikkatini çekti:

Lings’in(Sidi Ebu Bekir’in) kuşların ve diğer me­meli hayvanların aynı biz insanlar gibi toplu­luklar halinde yaşayıp, yine bizler gibi haşrolu­nacağını beyan eden Kur’ân âyetlerinden mül­hem, hayvanların dinî vecibelerini yerine getirip hilâfet vazifesinin hakkını veren insanlardan, bu insanlarla aynı havayı solumak suretiyle istifade ettiğine inandığını ifade ediyordu.

Satırları takip edip, düşündükçe Üstatlarına duydukları sevginin azametiyle çarpıldı.

Sevgi böyle kuvvetli, ruhlarda inkılâp yaratan bir olguydu işte. Rehberlerin öncü insanlarınsa, ne yazık ki çoğu defa kıymetleri, vefat ettikten sonra anlaşılırdı.

Kalbi hüzünlü ama lezzetli bir iletişimle yanma­ya devam ediyordu.

Genel olarak okuduklarına inanıyordu. Fakat ka­fasında yine de bazı hususî şüpheler uyanmıştı. Bir tedirginlikle yerinden kalktı. Zihni, kalbi tam berrak olsun istiyordu. Değildi.

Aklından, içindeki gölgeleri izale edecek, anla­yabileceği net bir işaret, bir doğrulama alâmeti, Ebubekir Siraceddin’den ona bir mesaj eriştir­mesi dileği geldi geçti.

Park, kalabalık değildi, bunda mevsimin serin olmasının da etkisi vardı. Nazlı/ Deli/ Bulanık/ Berrak akan çayın, denize dökülüşü ayrı bir ka­vuşma tadı, sürur veriyordu.

Bir süre etrafı izledi. Bir aile, iki küçük çocuğuyla neşeyle yemek yiyip, arada şakalaşıyordu. Okey, tavla oynayanlar, sevgili konumunda üç beş kişi.

Yandaki masada oturan mutlu aile kalktı, çocuk­larıyla döne döne öpüşerek, el kol hareketleri yaparak yürümeye başladı.

Çocukları büyümüştü. Artık kalp çarptıran sev­gi gösterileri kolay gerçekleşmiyor ya da başka bir ifadeye dönüşerek katılaşıyordu. Aralarında olan bağın sağlamlığından kuşku duydukların­dan değil, o tazelik, mazinin büyüsü, neşve kay­bolmuştu.

Dünya lekeleriyle fazlaca bulanmamış saf hara­retli gönülleri bulmak zorlaşmış, sevgiler de yor­gun, sürate yenik düşmüştü.

Bazen ona başka bir çağın sakiniymiş gibi ge­liyordu. El sürülmemiş, tozlu bir çağ ve diyar. Şüphesiz öyle de kalmalıydı.

Aile az sonra, köprüden geçerek kayboldu. Ru­han, kafasından çıkmayan konuya döndü. Sa­bah okuduklarını, heyecanla kocasıyla paylaştı. Lings’e hayran görünen Prens Charles bile, hak­kında samimiyetle güzel sözler etmişti. Eşref:

“Bizde kaç devlet adamı, bilgesini, sanatçısını böylesine önemser, değer verir.” diye düşünce­lerine katıldı.

Ruhan’ın sabahtan beri tesirini yitirmeyen, hoş bir duygu kalbini tekrar ele geçirmeye başla­mıştı.

Ebubekir Siraceddin’in ismi, manevî ufku kalp­te bir iz bırakıyor; kurdu kuşu etkiliyor, sanki o ve emsallerinden bahsettikçe, içi ışıyor, gön­lü kutlu bir sükûnet, muhabbet s(ş)evkiyle, taze mânâlara bürünüyordu.

İçinde yakaladıklarıyla, dışarının uyandırdığı zevk birleşmişti. Varlığın ruhuyla, şahsî ruhunun buluştuğu merkezî bir nokta vardı ya da.

Sohbet bu minval üzere devam ederken Eşref, bakışlarını masalar arasından kendilerine doğru gelmeye başlayan tekir kediye yönelterek: “Ey­vah!” dedi.

Ayranlarını içmiş, gözlemelerini afiyetle yemiş, keyif çaylarını yudumluyorlardı ama hayvan yine de musallat olabilirdi.

Benzer yerlerdeki sırnaşık kedilerden az mı çek­mişlerdi. Tabaktakilerin tümü verilse bile yetin­mez, yanınızdan ayrılmaz, zâtıâlîleri ekmek be­ğenmez, yiyeceğiniz iki lokmayı burnunuzdan getirirdi.

Üzeri yiyecek dolu başka masalara iltifat etme­yen hayvan, bakışlarını tek bir noktaya sabitle­miş, kararlaştırmış gibi geldi, ani bir sıçrayışla Ruhan’ın kucağına atladı. Afalladı kadın.

Eşref, el işaretiyle münasebetsiz kediye: “Bak dö­ner yiyorlar, oraya git!” diye hedef gösterdi.

Vurdumduymaz kedi sıcak kucakta gezinmeye başlamıştı bile.

Ruhan hafif bir acıyla irkildi, ama önceleri sivri tırnaklar etine batıyorken, sonraları hissetmedi.

Eve vardıklarında Eşref, konuya ilişkin “Ben dik­kat ettim, patilerini kibarca üzerine koyuyordu.” diye düşüncesini bildirecekti.

Kedi, bir an kadının boynuna ya da omzuna atı­lacakmış gibi kımıldayarak, durumunu değiştir­di. Ruhan çekindi, biraz da korktu.

Eşref, “Gel pisi pisi” diye hayvana dördüncü ses­lenişini yaptı.

Eşref’e itibar etmeyen kedi başını, Ruhan’ın ko­lunun altına sokmak istedi, bu vücut sanki ken­disine aitti. Sonra gezintisini tamamlayarak, sere serpe kucağa kıvrıldı ve gözlerini kapadı.

“Allah! Allah, uyumaya mı başladı yani.”

Ruhan: “Bana şimdiye kadar hiçbir kedi, hatta hayvan -ödülsüz- bu derece içten ve uzun sü­ren yakınlık göstermemişti.” diyerek şaşkınlığı­nı yineledi.

Sipariş verdikleri garsona, merakla kediyi sor­dular.

Garson: “İnsanlara alışkındır.” dedi aldırmaz bir tavırla.

Genel olarak hayvanlara karşı bir muhabbe­ti vardı. Fakat görünen, özellikle çekici, te­miz, sevimli v.s. olanlara karşı gelişen, şartlı bir alâkaydı.

Sokakta ilgi duyduğu hayvanın, mırlayıp bacak­larına sürtündüğü, akabinde bir müddet peşine takıldığı da vakiiydi.

Ancak kucağındaki; varlığının farkına varma­yacağı, pek de hoşlanmayacağı türden bir mahlûktu. O yüzden kedinin -şartsız- teveccü­hünden dolayı hayrete düşüyordu.

Ve şimdi ruhunda, gittikçe derinleşen fevkalâde, tatlı bir zevk gelişiyordu. Kimden gelirse, ne ara­cılık ederse etsin sevginin değeri emsalsizdi.

Belki bütün sınırları, sûretleri aşan Küllî bir Sev­giye delil olarak; sadece insandan değil, hay­vandan, hatta cemâdattan da sevgi neşrolunu­yordu.

Olayda sanki bir “seçilme” vardı. Hayvan duygu­sal bir ihtiyacı mı sezmişti; neticede olanlar basit bir sokak kedisinin gelişigüzel hareketleri miydi, yoksa günün başından beri beyninde dolanan metafiziğe dair bir sorunun ipuçlarını mı almıştı.

Muhtemelen akıl sır erdiremedikleriyle birlik­te hepsi. Her neyse, vaziyetten memnundu, tat­min olmuştu.

Bir yerlerden koca bir sırıtışla, Martin Lings’in kedisi onları süzdü kaldı.

Ruhan, burnu sızlayarak:

“Büyüksün Ebubekir Siraceddin” diye mırıldan­dı, mânâ sevgililerinden nâdide bir ismi yürek­ten selâmladı.

Kalkmaları gerekiyordu, iyiden iyiye uyumuş gözüken hayvancığın keyfini bozmak istemiyor­du. Eşref Bey’in eşi elini; kediden öte bir varlığı okşar gibi, başında usul usul gezdirdi.

Kedi, gözlerini açtı. Tedirginleşmeye başlayan Ruhan’ın fazla üstelemesine fırsat bırakmadan yere atladı, çevresine hiç aldırış etmeden, çabu­cak gözden kayboldu.

Hâlâ sıcaklığını, mevcudiyetini hissediyordu. İçi yumuşacıktı.

Arabalarında Eşref, teybi açtı. Zamansızlığı, açı­lımı, bir büyüyü yüklenmiş müzik, karı kocayı bambaşka yönlere dağıttı saçtı.

“Epeydir sinemaya gitmiyoruz. İnternetten film­lere bakıp, birine gidelim.” diye yeni bir fikirle atıldı Ruhan.

Eşref kararlı: “Tom Hanks’in filmi iyi bir fikirdir.” diye karşılık verdi. Genelde aktörün filmlerini beğenirlerdi.

Yazlığın bahçesinde, garaj olarak kullanılan kıs­ma araba park edildikten sonra; Ruhan, önce­ki muhabbet tüten deneyiminden aldığı heves­le, ara sıra karşılaştıkları yavru kediyi yanına ça­ğırdı.

Eşref ayaküstü, alışverişten dönen komşusu Sami Bey’le konuşmaya dalmıştı.

Ruhan anaç bir sesle, ısrarla parmaklarını şak­lattı:

“Sarman! Sarman! Gel buraya Pisicik!”

Fakat Sarman, başını dahi çevirmeden, bahçe­nin bir köşesindeki, kendisi için konulmuş süt dolu kaba doğru koştu.

Büyük bir açgözlülükle yalamaya başladı.

Hüzeyme Yeşim Koçak – İbrahim Demirci’de Hayat Dili

Hüzeyme Yeşim Koçak – İbrahim Demirci’de Hayat Dili

Urfa’daki balıklara selâm söyleyen; gökyolcusu karlarla söyleşen zarif bir kişiliktir. Ateşinde pişilecek yüksek hakikatin, göğe tutunmanın peşindedir.

Türkçe’yi güzel, doğru kullanma ve yazmadaki titizliği, sevdası; onun hayat diline, düzenine de yansır. Bir ruh terbiyesiyle bütün varlığa “anlamlandırma” çabasıyla bakar. Mânâ onun için vazgeçilmezdir.

Düşler görür. Hayat bir der(ili)ş, seçiş ve dirilişse, içimizdeki hayat kapılarına, dikkat etmelidir. Günlük, olağan meşgaleler, durup düşünmeksizin otomat gibi yaptığımız işlere, çağın pençelerine karşı mağlup gönlümüzün serilişine ve beyhûde sürüklenişlere, yorucu akıntılara “dur” demek; mevcudatın, nesnelerin nasıl değerlenebileceğini, ardındaki gizli dili, işaretleri okumayı göstermek, özü vermek ister bize.

Nesnelerin örtüsünü aralar. Basit gözüken yeryüzü varlıkları; atlar, kediler, köpekler, somut nesneler, sarkmış borular; bir hikmet devşirme cehdiyle, çıplak göz kavrayışının, dar görüş alanının, şeklin üstüne çıkarak, soyutun kucağında yeni terkibe büründürülürler. Mesela poşetten yere düşen elma; “bağları”, giderek “kişinin bir inanca, bir ülküye, Tanrı’ya, Önder’e, Kitab’a, eyleme, emeğe, dostluğa bağlanmasının anlamını” ve belki de bağsızlığı hatırlatır.

Bu arada Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Mehmet Âkif gibi ustalarla bağlar kurulur. Işık vermeyen, kirlenmiş lambanın üzerinde biriken alelade toz, birden anlam kazanıverecektir söz gelişi. Lambanın işlevini sürdürmesi, ışığını koruması gerekmektedir. Aksi takdirde nice patlak ampul, çöplüğe atılacaktır.

İroniyi, kelime oyunlarını seven yazar; gene bu bağlamda, geleneği sürdüren sıcak aile tablolarının yansıdığı bazı yazılarında; börek içlerinden DÎLinin zenginliğini, derûnu ortaya koyan, Hayat Fırını’nda pişirdiği kelimelerle iç’li yolculuklara düşürür bizi.

Sade bakışla yetinmez Demirci, Mülk Suresindeki “tekrar tekrar bak” emrini uygular ve sanatçı hassasiyetiyle yorumlayarak; bir yenileme, arındırma, sağlama işlemine tâbi tutar dünyayı.

Deneme kitaplarından “Hay Hay Hayat” adıyla ve muhtevasıyla, Aslî Kaynağa işaret ettiği gibi; yazarının hayatı, kaderi teslimiyetle, tevekkülle onaylayışı, rıza gösterişini ve ömrü teçhiz etme hedefini de ihsas eder sanki. Denemelerinde; İslâmi bir ölçüyü, kalbî ayarı, denge ve nizamı, ötelerin ötesini, gerçek hayatı duyuran aşkın bir dil, her zaman varlığını duyurur. Belki bazılarının anlam bulmakta, yaşamakta çok zorlandıkları Hay’a dayalı hayat; imanla, manevî dayanaklarımızla daha da kıymetlenerek iki üç hayat cesametinde, derinliğinde yaşanabilir.

Şair, yazar ve mütercim İbrahim Demirci; genelde mülâyemetle, Müslümanların yaşadığı sorunlara, maruz kaldığı tehlikelere temas eder. Değişim onca önemlidir, “ama hiçbir değiş tokuşun ya da değişimin yıpratamayacağı değerlerimiz de olmalıdır.”

Yarılmalara, bölmeli kafalara ve bölücülük anlayışına değinir. “Asıl bölücülük, varlığı bölme, parçalama, darmadağın edip işlevsizleştirme; insanın ve insanlığın bölünüp parçalanmasıdır, hakkın ve hakikatin lime lime edilmesidir.” der. Yenileşme, gelişen teknolojiyle, arzın cennetini gerçekleştirsek bile “insanları dünyanın ‘geçici’ olduğu gerçeğinden uzaklaştırabileceği ihtimalinden” söz ederek bizi ikaz eder.

Memleketin, “Burası Türkiye denilerek” “sözün neredeyse her türlü haksızlığın, hukuksuzluğun, keyfîliğin, saçmalığın, mantıksızlığın, saygısızlığın, ilkesizliğin, tutarsızlığın, düzensizliğin, pervasızlığın… olağanlaşmasını sağlayan sihirli bir formüle dönüşmesine” karşı çıkar.

“Bitkiselleşmeye, uyuşukluk ve yuvarlanmaya, içsizleşmeye” muârızdır. Zamanın tesiriyle Mümin gevşememelidir. “Sorumluluk bilinciyle, eleştiri ahlâkıyla donanarak; birey ve toplum olarak muhasebe yaparak”, “dinamik hayat unsurlarını kuşanarak harekete geçmelidir”.

Kendine ve dünyanın olumsuz gidişine karşı “bir uyarı, uyanış, silkiniş işareti olarak ‘Yeter’ diyebilmelidir.” Parmaklarında sembolik bir “yüzük” ve bir de terzi “yüksüğü” taşır muhtemelen İbrahim Hoca. Üryan âleme güzelim giysiler diker ve herhalde gönlünden nişanlıdır.

Hüzeyme Yeşim Koçak – Nuri Yüzünden

Hüzeyme Yeşim Koçak – Nuri Yüzünden

Garip çaresiz, umutsuzdu. Geleli iki koca gün olmuştu. Hâlâ Hücre-i Saâdet’i ziyaret edememişti. Guruptaki kadınların, övünerek, imrendirerek, yaptıkları ibadetlerden habire dem vurmaları onu azaba sokuyor, kendi yoksun(l)luğunu koyultuyordu.

Kocası namazlarını kılıp, gönlünce zamanını geçirdikten sonra; gelir gelmez, istirahata çekiliyor, yorgun ve huzurlu uykulara dalıyordu. Artık başının öne yana düşüvermesi, yatağa yakın durması sıklaşmıştı.

İçi şefkatle titredi. Ne de olsa arada, yirmiye yakın yaş vardı. Kırkından sonra cesaretlendiği ve kendisinin de nasıl karar verdiğine hâlâ şaşırdığı bir evliliğin meyvesi; “Down sendromlu” Nuri’ydi.

Ilımlı bir tabirle “zihinsel kavrama bozukluğu” olan bir çocukla umre yapmanın, bütün menfiliklerini yaşıyordu. Şartların böyle gelişeceğini az çok tahmin etmişti ama başka bir seçenek yoktu. Nuri’yi kime bırakacaktı. Yârden de geçemezdi.

Daima tetik üstünde, gerginlik içindeydi. Gelecek için bir türlü denk düşmeyen ayarlamalar, tedbirler, aşırı koruyuculuk, düşlerin kâbusa dönüşmesi ihtimali onu bazen bedbinleştiriyor, iflahını söküyordu.

Oda ancak dışarıdan kilitleniyordu. Kaçıp, kendine de zarar verebilecek bir çocuğa sahip çıkmanın sorumluluğu ve bunaltısı, mekânı kiminde gayyaya çeviriyordu.

Eşine yalvardı: “Allah rızası için, çocukla biraz ilgileniver de, hiç değilse bir kere yakından göreyim, huzurda iki rekât namaz kılayım.”Kaygılarında kısmen haklıydı. Tavafta bir an, Beytullah’ın cazibesine kapılıp, yoğunluğun ve tecrübesizliğin de etkisiyle Nuri’yi gözden kaçırmıştı. Kısa bir süre sonra vaziyeti anladığında ise neredeyse deliden farksızdı. Bütün arkadaş taifesi ayaklanmış, Nuri’nin peşine düşmüştü.Tavaf alanını kaç kere arşınlamıştı. Kaç sefer aynı yerde bilinçsizce dönmüş dolaşmıştı. Ona bir şey olması ihtimaliyle giderek çılgınlaşarak; şahsına ölümlerden ölüm, oğluna belâlardan belâ beğenerek; helâk olmak arzusuyla, arşa çıkmış korkularla Rasih Bey’le birlikte kendilerini ordan oraya attılar.

Nihayet Safa Tepesi’nde kafilenin hocası tarafından bulunduğunda, Nuri masum gözlerle biraz canı sıkkın, kızgın:

“Say yapıyordum, beni niye rahatsız ettiniz?” dedi. Zaten canı hiç sıkılmamıştı beyzadenin. Neşeliydi.

Bazı dedeler ona el sallayıp duruyordu. Gezdirilmiş, türlü meyveler yedirilmişti. Değişik yemişleri anne ve babasına da getirecekti, ancak ağaçlar aniden gözden silinmiş, dedeler de saklambaç için gizlenmişti.

Derya ağlama nöbetine tutulmuş sırılsıklam, oğlunu sımsıkı göğsüne bastırdı. Canı yanan çocuk, basbas bağırıyordu.

Cenâb-ı Hak ona Hacer Validemiz’in hissiyatını yaşatmıştı. Normal şartlarda, basit bazı aksaklıkları büyütenler, Derya’yı anlayamazdı. O günden sonra çocukla elele uyuyordu.10-15 dakika kendinden geçer gibi oluyor, sonra aniden sanki bir alarm zilinin çalışıyla; meşum bir hadise gerçekleşiyor, bir kader sillesi iniyor gibi pürtelâş uyanıyor, hemen çocuğa göz atıp yokluyor, sırasında nefeslerini dinliyor, bir müddet seyrettikten sonra, kuş uykusuna tekrar dalıyordu.

Görevlerini doğru dürüst yapamıyordu. Kafası daima karışıktı. Çok şeyi, Nuri’ye göre planlamak ve düşünmek mecburiyetindeydi.

Durum öyle bir hâl almıştı ki, engelli çocuğuyla alâkasız olaylarda bile, “O” sanki gene karşısına dikiliyor, âdeta kendisi dışındaki zamanların hesabını, kaçamaklarını sorup, bütün hayatında hükümranlığını duyuruyordu.

Mekke’den sonra Medînetü’n-Nebi’deydiler. Bir haftanın sonunda Türkiye’ye döneceklerdi.

Rasih Bey karısının ricasına, bir parça mahcup cevap verdi:

“Ben elimden geldiğince, onu oyalarım. Sen git, merak etme!”

Derya, aceleyle otelden çıktı, hızlı adımlarla bazen de dayanamayıp koşarcasına Ravza’ya doğru ilerliyordu. Vakit dardı, zamanı savuramazdı.

Tanıdıklar hayretle, durdurmaya çalışıp: “Niye koşturuyorsun?” diye izahat bekliyorlardı. Onları üstünkörü başıyla selamladı. Çene çalmayacaktı.

Ayrıca hâlini bilmezcesine, tuzu kuru konuşmalarına canı sıkılmıştı, herhalde istihza etmiyorlardı. Zannederse; tekrarlatmaktan, yaranın üstüne basmaktan, ıstırap küllerini deşmekten hoşlanmazlardı.

Bir “Off ” çekti. Farkında değildi ama gözyaşları tekrar taşmıştı.

İçerde ancak 15 dakika kalabilse de ziyaretini gerçekleştirdi. Rasih Bey’in çocuk bakımında zorlanacağını düşündüğünden endişeliydi.

Ziyaret esnasında gözüne kalbine nakşedilenleri, tüm dünyaya ilân etmek içinden gelse de; sürekli katlanan, güzelliğinden dolayı hakikatinden kuşkulanılan mutluluğunu hep bastırıyordu.

Öyle bir karşılanmıştı ki, eğer bir seçim yapmak imkânı verilse, “Ne zaman dünyadan ayrılmak istiyorsunuz?” diye sorsalar, tercihli ölüm tarihini bu eşsiz menentsiz, derin bahtiyarlık dakikasına ayarlardı. Daha üstünü yoktu.

Birden ayıldı, bildi. Bir gerçek zerk edildi. Saadetinin, nâdir ikramın hikmeti;  Nuri’nin yüzü suyu hürmetine, onun varlığı sebebiyleydi.

Efkâr, kir, saadet, arı duru, dağınık, karmaşık; hangi perdeye, hâlete, sûrete bürünürse bürünsün, hangi hadiseler galip gelirse gelsin, seneler çarçabuk geçmişti.

Derya Hanım umre hatıralarını; Sema vedalaşmaya, dua almaya gittiğinde zevkle aktarmıştı. Rasih Bey’in vefatından sonra durum zorlaşsa da, Allah’ın yardımı, lütfu hep üstündeydi.

Sema küçük defterine, Derya Hanım’ın hediyelerini not etti. İki hatim ve 10 bin salavât-ı şerife. Medine’ye vardığında, başkalarınkiyle beraber derhal iletecekti.

Ev sahibesi, mutadın dışında hareketler yapan, yaramazlaşan Nuri’nin kolundan tuttu, başını okşadı.

Annesinden her zamanki alâkayı bekleyen ve konuktan sıkılmaya başlayan çocuğu işaret ederek, üst üste:

“Sema Teyzesi, Nuri asker oldu biliyor musun? Odasına gidin de, sana resimlerini, defterlerini göstersin.” dedi.

“AFFERİN CANIM BENİM!”

Nuri çığlıklı bir sevinçle: “Fotoğraf da çekildik.” diye ilâve etti. Cümlelerinin yarısını anlaşılmasa da, oğlanın heyecanı, mutluluğu aşikârdı.

Delikanlı yalnız askerliği bitirmekle kalmamış, üstelik düzenlenen bir törenle, ağabeylerinin ablalarının sevgi gösterileriyle, üniversiteden de diploma almıştı.

“Bak Seen! Hem askerlik, hem üniversite.  Şu tembel, haylaz Yılmaz abin bir duysun da örnek alsın.”

Nuri gururla,  aldığı madalyaları ve belgeleri Sema’nın burnuna tuttu.

Sonra bunları uzun uzun inceleyip, sitayişkâr sözler söyleyen kadının yanına oturup, kulağına eğildi; artık eskisi gibi soğuk değildi.

“Aşkım” dediği bir kızdan bahsediyor; annesi sözlerini etraftakilere tercüme ediyordu. Hatta sevgilisiyle yakında nişanlanıp, evlenecekti.

Ama önce, annesi Cumhurbaşkanı’yla evlendikten sonra. Bundan böyle ona “Baba” diyecekti. Ve Cumhurbaba hiç ölmeyecekti.

“İşimiz var.” dedi Derya. Bir an gözleri buğulandı, yutkundu. Nuri’siz asla kat’a yaşayamazdı.

Sema güldü: “Hayır, düğününüz var.”

Hüzeyme Yeşim Koçak – Yüzler

Hüzeyme Yeşim Koçak – Yüzler

Dağ gibi dayısı vefat etmiş Gülisan Hanım’ın, 1990 senesindeki hac faciasında.

“Her gelişimizde; onunla konuşuyoruz, kavuşuyoruz gibi geliyor.” diye bir tespitini aktarıyor.

Gülistan bir taraftan üzülürken, bir yandan da bu farklı ruh tecrübesinden dolayı, hasret giderircesine seviniyormuş.

Aynı görüşteler. Sema da; 60’lı yıllarda, tek başına hacca giden anneannesinin hayaliyle karşılaşıyor, onu hatırlıyordu.

Çilekeş kadın; cesedi başka yere de gömülse, buralarda yaşayan, bütün sıkıntılardan berî mutlu bir hayaldir. Sema bundan emindir.

Yine geçen gün; erken yaşta ölen, çok sevgili bir arkadaşının bebeklik, kızlık görüntüsü, yanında yöresinde dolaşıyordu âdeta.

Mekâna göre, eşlik eden kişiler değişiyor sanki.

Öbür âleme göç etmiş veya yaşıyor olabilirler. Birdenbire ortaya çıkıyor ve isimlerini kafaya, yüreğe yazıyorlar. Beraberce geziyor, tozu(tu)yor, esrarlı vakitleri içiyorlar.

Yolculuğa Medine’den başlamışlardı. Orada mesela Nuray Abla öne geçiyordu.  En yakınında hissettiği kişiydi, seçiliyordu…

Bilinmez nedendir, belki de ilklerin cazibesindendir.

İlk umre seyahatinde, yakın akraba Nuray Abla,inanılmaz bir beceriyle, bir serçe hafifliği ve çabukluğuyla Sema’ya yer ayırıyor, kapıyor, bazen onun hiç düşünmediği bir anda, bütün safiyetiyle bir zemzem bardağı ikram ederek serinletiveriyordu. Çok müstesna, behâyla yüklü anları paylaşmışlardı.

Ancak sonradan, aralarında küçük bazı anlaşmazlıklar geçmiş ve üzeri örtülmüştü.

Gelirken, karı kocayı uğurlayanlar arasında Nuray Abla da bulunuyordu.

Meyus, “Ben ne zaman gelirim bilmem. N’olur ben ve kızlarım için dua etmeyi ihmal etmeyin” diyerek Sema’nın boynuna sarılmıştı. Demek, onun mahzun kalbini de yanlarında getirmişlerdi.

Meğerse ne güzel bir umre yapılmış, beş sene evvelinde. Kıymetini, lezzetini o zaman idrak edememişti.

Duygular, düşünceler kadar; nispeten daha kuvvetli ve perdesiz bir bakış da, burada yeşeriyordu.

“Uyanma süremiz neden uzun” diye iç geçirdi.

“Kıymet hükümlerimiz, değerlendirmelerimiz böylesine eksik, güdümlü, tesire açıkken nasıl onlara güvenebiliriz.”

İlk umre -arkasının da geleceğine kesinlikle inanıyor- hârikulâde bir basamaktı muhtemelen. Çıkıştı, ayrıcalıktı, mayaydı, bugünlere getiren.

Ve “müzeyyen” Ayşen gibi tâ Türkiye’den kutlu tohum atma, ekme biçme sevdasında olan (v)erenler. İçine öyle bir sokulmuştu.

Memlekete döndükten sonra, tebrik için geldiğinde Sema:

“Medine’de yoğun bir şekilde seni hissettim. Mekke’de o kadar değil.” diye fikrini belirtecekti.

“Evet” dedi Ayşen. “Seni gittiğin ilk hafta oldukça düşündüm.”

Ayşen sonra bilhassa dikkatini, bazı noksanlarını gördüğü ve hac hadisesine biraz yabancı gibi duran, arkadaş kızı Şükran’a yöneltecekti. Şükran, Arabistan seyahatine karşı,azıcık gönülsüzdü.

Sema’ya göre arada bir geçişkenlik, akış, görünmez bir iletişim, apayrı bir görme biçimi vardı.

Haberciler, haberdarlar. Kalbin taşıdığı, sevdalı ağırlıklar. Muhtemelen de dünden bugünden, havada uçuşup duran, taşa toprağa sinmiş gizli hacılar…

Tavaftaki babanın kucağında sevimli bir çocuk uyuyor. Dünyanın en güzel uykusu.

Ne bir ağlama, ne mızıldanma, en kanılmaz, unutulmaz, en emin, huzurlu uykularda. Gülücüklerle sarılıp dolanmakta.

Kokularla, özel bir zamanın rayihasıyla yürek mest, salınmakta. Kâbe’nin ulu kalbi, dev bir kazan gibi hamlıkları pişirmekte. Göksel bir tütsüyle içi (b)ayıltmakta.

Çehreler hep tanıdık, mütebessim ve behiç geliyor. En yabancı simalar, az sonra bir yakınlık fışkırışıyla, sıcak bir rüzgâr gibi kalbi yalayıp konuyor. Filanca hanım, bey; hep kardeş, hep akraba…

Daima bir kalp çekimiyle, tema(sı)yla ezel âşinası. Akabinde, mutantan bir gönül sefası.

Bazı “muhteşem, ulvî yüzler” belki, ilk planda gizlenmiş gözükebilir. Ama onların mevcudiyetini, bazen her şeye, tüm varlığa galebe çalacak kadar, derinden gümbürtülü duyurulu hissediyor.

Bir sevgi sızlaması, körüklenen bir yanış; karlı harlı dağdaki ateş. Bazen yüce bir hayali seçer gibi oluyor. Fakat daima bir birleşim, varış, netice. Işık, güneş içre güneş…

Saklanmış, müjdeli bir yüz bulunuyor ötede. O bahtiyar yüzü biraz da kendi çizecek,  çözecek.

Dağlara çıkacak; mağaralara girecek; bir amele gibi evini, sokağı ve meydanı ihlâsla süpürecek, sırtında bağrında insan, tarih, coğrafya.

Göğsünde ise zirveleri yol eden, istikbalde ona gülen, kateden vareden bir ışıldanma gürleyecek; “haydin salâta, haydin felâha!”

Gün, ayrılık değil birleşme günüydü. Herhalde onun içindi bu karşılaşma, bu neşve, bu hülâsa ve temâşâ.

Hüzeyme Yeşim Koçak – Öpücük

Hüzeyme Yeşim Koçak – Öpücük

Aslında gereğinden fazla düşünmüştü. Vakit yok­tu. Daha fazla incelerse mühim bir fırsatı kaçırmış olabi­lirdi. Yoksa gene faydasız, upuzun, yıldıran, öldüren ama bir türlü ondurmayan sefil bekleyişler içine girecekti.

Vicdan azabı duymadı, çelişik duygularla çır­pınmadı değil. Ama her seferinde O yetişmişti. Büyük Karar’ında onun oynadığı rol inkâr edilemezdi. Söyledi­ği her söz gururunu okşuyor, garip bir enerji veriyordu. Hangi mektepten olduğunu bilemese de, adam bilgiliydi.

En müstesna medreselerden yetişmiş gibi bir üslûbu vardı, hitabeti etkiliydi. Yeninin, değişimin öne­minden bahsediyordu. İstikbâlde seçkinliği, itibarı, yö­netme gücü, her faniye nasip olmayan meziyetleri daha iyi ortaya çıkabilirdi. Şimdi yaptığı bütün işler gölgedey­di, kendini yeterince gösteremiyordu.

O, sabırsızlığını körüklüyor, “Kaderinin Sahibi” olarak harekete geçmesini, altın fırsatları tepmemesini salık veriyor; gizli, aşikâr çeşitli ima ve işaretlerde bulu­nuyordu.

Zaman… zaman bir türlü ilerlemiyordu. Ve Dahhâk* bazen ümitsizliğe düşüyordu. Oysa tarihin akı­şı hızlandırılmalıydı.

Nihayet bir gece… Meşum ve tatlı, kötü ve mü­kemmel, hain ve sevimli, akla ziyan ve gerekli…

Çukur, karanlık sular, batak, kuyu aranırsa bulu­nurdu. Uykusu kaçan ihtiyar adam, gece bahçeye çıkmış, dolaşıyordu. Yanına yaklaştı. Cana yakın konuşuyordu, sonra dostça saygıyla sırtını okşadı, kol kola dolaştılar. Bahçenin kuytu bir yerine gelmişlerdi.

Hükümdar Mirdas bir önseziyle ürperdi ama kuş­kuyu, kötü zannı ve aniden çöken sıkıntıyı dini bütünlü­ğüne, insanlığına yakıştıramadı. Ahırdan, cins atlarının olduğu bölümden huzursuz kişnemeler duyuldu. Dışarı­da çakallar uluyordu. Ufku baykuşlar kaplamıştı. Mirdas irkildi. İki çelik pençe birden onu, önceden hazırlanılmış kuyuya itiverdi. Ses(i) bile çıkmamıştı. Kısa bir an, o ka­dar. Kolayca.

Dahhâk, birlikte kuyuya atılmış gibi; batıcı, tedir­ginlik yaratan bir his duydu. Sanki birisi kurtulmak için çabalıyordu. Kuyunun derinliklerindeki öz babası mıy­dı yoksa kendisi mi? Belki kalbi de yerinden söküp at­mak lâzımdı. Ancak bir güç perdesiyle sızıların, baş gös­termeye çalışan aptal, safderun duyguların üstü örtülü­yordu.

Dahhâk kuyuya atladı, geri çıktı, atladı, tekrar çık­tı. Fakat dünya kuyu doluydu ve bu ilk “düşüş” değildi. Muzaffer Dahhâk, kuyudan kurtulduğunu sandığında ar­tık bambaşka bir kimliği taşıyordu.

Sanki biraz küçülmüştü. Kısık gözlerinde hilekâr, gayriinsanî anlamlar gizliydi. Bodur, çirkin, adaletsiz, obur, yalancı, kötü dilli, korkak, utanmaz esasen akıl­sızdı. Şerli, iyi yahut güzel, biçimsiz, iğrenç, rezil… ne olursa olsun her duruma, tersliğe güler gibiydi. Sonraları sadece fenalığa güldü. Tek duygusu vardı. Ya da hissizdi.

İnsanlar en neşeli, sâkin, zararsız gözüken anla­rında bile ondan korkar oldu. Her hareketinde, jestin­de, mimiklerinde tehlikeli bir yan, zulüm işareti, bir re­miz arıyorlardı.

Söz gelişi tesadüfen bir yoldan geçtiğinde, asker­lerinin, maiyetinin sesi işitildiğinde paniklemeler baş­lıyor, derin bir korku eseriyle, başkalarınca merhamet uyandıran saygı gösterileri, çığrından çıkmış güzellemeler yapılıyordu. Memlekette dalkavuklar habire ürüyordu. Civarındaki siyasî başların maskaralığına ise diyecek yoktu.­

Kendinden daha değerli bir şey yoktu DÜNYADA. Hayatı böyle ele alınca her şey nesneleşiyor, insanlar başta tüm varlık mânâsını yitiriyordu.

O, bir müddet yanından ayrılmış, izini kaybettirmişti. Bazen çok yakınında olduğunu zannetse de, baş gözüyle göremediği için Dahhâk müthiş bir özlemle kavrulduğunu hissediyor; büyük bir aklın, yoldaşın hasretini çekiyordu.

Nihayet bir gün… hizmetkârları saraya yeni bir aşçının başvurduğunu Dahhâk’a haber verdiler. Fakat bu genç delikanlı, “O’na” çok benziyordu. Bin türlü karabasanla sıkışmış ruhu yatışmaya başladı.

Dahhâk günler geçtikçe, geçmişteki benzeri bir cazibeye tutulduğunu görüyordu. Aşçıdan ziyade, bir gönül âşinasıydı. Asil Kral; esrarlı, kara bir kazana atılmış pişiyor da pişiyordu.

Derken bir vaktin, kıvamın geldiğine hükmeden Aşçı; yakınlığın verdiği bir teklifsizlikle, tuhaf bir öneride bulundu. Bir nebze duraklayan ama onu aşkla dinleyen soylu hükümdar, nedense hiç itiraz etmedi. Aşçı, onu omuzlarından öpüvermişti. Dahhâk zehirli bir acıyla gün boyu kıvrandı, lâkin çapkın bir neşe de boy gösteriyordu. Sinsi gecedeyse, derin bir uykuya daldı.

Sabahleyin kendini kuş gibi hafiflemiş hissediyordu. Pek yakınında acayip sesler duyduysa da evvelâ hiç aldırmadı. Dünkü sızıdan eser yoktu, öpücük lezzetiyle küplerce içki devirmişçesine başı hoştu. Kafasını sola çevirdi, yılan benzeri siyahî bir hayalet gördü; mutlaka gözleri de dumanlanmıştı, sonra sağa baktı. Hayret! Orada da kıvır kıvır, şirin bir sürüngen görüntüsü yer alıyordu.

Gözlerini ve gövdesini kontrol etti. İnkârı mümkün değildi, yılanlar sahiciydi. Akıl almaz olaya ve duruma rağmen sevgili aşçının hatırasına saygılıydı. Bir tür armağan gibi kabullenmeye eğilimliydi belki de. Beyninde bütün yadırgatıcı, tepki verilecek olayları da normalleştirip olağanlaştıran bir yan vardı.

Yine de.. herhalde hastaydı; hemen doktorları çağırdı, çaresi yoktu, tavsiyeleri doğrultusunda yılanları kökünden kestirdi. Ancak öpücüğün şiddeti ve nefasetinden olsa gerek, ertesi güne uğursuz arsız bir tohum gibi yaratıklar derhal bitiyordu.

Aşçı da, Bilgin’i gibi kaybolmuştu. Günler tükendi gitti, Dahhâk’ın mahlûklarının ardı arkası kesilmedi. Üç başlıydılar âdeta. Sanki çeşitleniyorlardı. Başın biri sivrildiğinde, Dahhâk’ın gazabı artıyordu mesela. Bazen “ihtirası”, ve “şehveti”, ve “kibri”, bencillik ve “şirki”, ve …

Dahhâk’ın aslında bu kıymetli yadigârlara kıymak da içinden gelmiyor, zorlanıyordu. Ona hayvanlara eziyet ediyormuş gibi geliyordu, hiç “ahlâki” değildi.

Ne yapacağını şaşırmıştı ki, sarayın görkemli kapısını, uzak diyarlardan gelmiş hâzık bir hekim çaldı. Bilgin ve Aşçının cezbedici gözlerinin aynısı; tapınılası yakışıklı sehhar Doktorda da bulunuyordu; birbirinin devamı gibiydiler.

Dahhâk bu sırlı zincirden hoşlandı, bir halkası olmayı çok istiyordu. Özellikle doktor ona böyle sevecenlikle, arzuyla bakarken. Böylesine büyüleciyken. Çarpılmış, prangalanmıştı âdeta. Ancak bir kısım halk, kendini nasıl tanıtırsa tanıtsın Doktor’dan hiç hazzetmiyor, arkasından derin bir kaygıyla karışık, fısıltıyla: “İbliso! İblis’O!” diyordu.

Doktor ısrar ve ciddiyetle, yılanları kesmemesini, beraber yaşamaya alışmasını söyledi. Sıradan, basit, fuzuli insanlarla dolu bir dünyada bu bir üstünlük ve imtiyazdı, kıymetini bilmeliydi. Bilâkis onları beslemeli; hem de onlara insan beyniyle kan, can vermeliydi.

Bir lahza durdu Dahhâk, tereddüt etti. Ancak Doktor onu ikna edecekti; aksi takdirde nasıl muktedir olacaktı; sürü ahlâkı ve kafasıyla, hürriyetten yoksun fukara bir akılla mı hayat(lar)ı şekillendirip çizecekti?

O öptükçe yeni bir Dahhâk doğuyor, kötülük anlamlarına ve yollarına bayılıyordu. Sadece omuz başları değil, tüm bedeni ağulu bir lezzetin iştiyakıyla tepeden tırnağa titriyordu. İlla kalbi, kömür rengi bir öpücükle mühürlenmişti.

Dahhâk bir değersizleştirme ve hayata muhalif tavrıyla gittikçe baştan çıkıyordu. Alın yazısı üzerinde iddia ettiği bu hak, yarı tanrılık ayrı bir ilhamın ve zevkin kaynağı, göstergesiydi.

İstikbâlleri, vücutları, hayalleri bitirip mahvetmekten devâsâ bir lezzet alıyordu. Bir gün kendi canına kıyacak olsa bile bu, arkasında epey kabarık bir liste meydana geldikten sonra gerçekleşecekti.

Zamanla yeni bir teknikle, insanları öldürmeden de zihinleri elde etmenin yolunu keşfetmişlerdi. Beyinleri foslaştırıp koflaştırmanın tadını harika bulsa da Dahhâk; ne yazık ki, eylemleri sonucu bir tatmin duygusuna ve huzura bir türlü kavuşamamıştı. Cehennemden gelen bir Ses, hep “Yetmez!” diyordu; malûm, nihaî özgürlüğün, kıyamın sonu yoktu.

Sokaklar idraki körelmiş, beyni boşalmış ölülerle doluydu. İlk başlarda tepkiler geldiyse de sonra kanıksanmaya başlanmıştı. İşin garibi beyinlerini bizzat Dahhâk’a sunanların artışıydı. Bunların ekserisi halktan ziyade, yüksek sınıflara mensup asilzadeler, medreselerin ilmin tozunu yalayıp yutmuş entel(li) dantelli takımdı. Bu beyefendiler etraflarına pek bi aydın bay’dın bakardı.

Zoraki değil de böyle kendiliğinden gelen, en yüksek fiyatı verene beynini kiralatıp azıcık ucundan baktırabilecek fiyakalı şahıslar pek çoktu. Kafalarında beyin yerine ağır bir Frengi’stan şalı taşıyorlardı. Tabii hükümdardan apaçık para isteyemeseler de; Dahhâk adamakıllı incelip demokratikleştiği için, hem de reklâm olsun, şan olsun, görevlilere fazla zahmet çıkmasın diye bu gönüllü alımlarının bedelini, şimdilik bayağı yüksek tutuyordu.

Hekimleri o derece ustalaşmışlardı ki, beynin en işe yarar kısımlarını aldıktan sonra, insan suretindeki “düşünen hayvancıklar”ı sokağa salıyorlardı.

Dahhâk kıs kıs gülerek, “Yani bu körpe kuzu beyinleri yenilmez, yem edilmez de ne yapılır?” diyordu. Evrendeki her canlı, potansiyel “be yin salatası”ydı. Ya da beyin safsatasıydı.

Nasılsa yarı kemirilmiş, hatta tımtıkır bir kafayla da idare edilebiliyor, yaşayıp gidiliyordu. Zamanla daha iyi mevki, kaliteli yaşam, hatta çocuklarının cakalı yabancı ülkelerdeki tahsil zahmetleri için, haşmetlû yılanların huzurunda sıraya girenler, hiç değilse atmosferi görüp ufkunu genişletsin diye şöyle bir önünden geçirenler çıktı.

Memleketin düştüğü belâya tahammül edemeyip, mücadeleyi terk edip önce beyinlerini, akabinde de yüreklerini donduranlar, çürümeye terk edenler de vardı. Buna rağmen ülkede bir beyin fırtınası hızla esiyordu.

Beyinler sünger toplaş(mıştı). Dahhâk eline alıyor, stres topu gibi atıyor tutuyordu. Hatta çok saygın veziri de yarım akıllıydı, bazen ona fırlatıyordu. Zaten Dahhâk yeni sporlara düşkün, uygar bir kraldı. Her sabah yürüyüşünü muntazaman yapar, kilosuna dikkat eder, bazıları “yoldan çıkmasınlar” diye kanaat taşısalar da kadınlarının önden gitmesine, cıvıl cıvıl boş lâkırdılar etmesine önem ve izin verirdi. Eğlence oluyordu işte. Yalnız çocuk sayısında diretmiyordu, zira hayvan(yılan) beslemek daha şık ve masrafsızdı.

Bazı araştırma sonuçlarına göre de ahali, durumdan memnun gözüküyordu. Referandum diye bir şey icat edilmiş, neticeler bekleniyordu. Üstelik memleketi halk idare ediyordu.

Fakat her zaman oyun dışına çıkan, ârıza birileri bulunurdu. İki muzır saray vazifelisi, insan beyni yerine, sofraya sığır beynini koydu, cesaretle esir gençlerden birini de serbest bıraktı.

Ancak çocukluktan çıkmış, azmanlaşmış yılan beyefendiler kıyameti kopardı. Her zaman yedikleri, emdikleri akıl ürünlerinden daha ağır gelmişti sığır beyni. Dahhâk bir baba, hami, veli olarak fevkalâde üzüldü.

Bir başka “imalât hatası” 18 oğlundan 17’sini Dahhâk ve ejderlerine zoraki olarak teslim eden Demirci Kâve’ydi. İş önlüğünü bayrak yaparak isyan etti; halktan sağlam akıllı bazıları da yardımını esirgemiyordu. Bir çoban tarafından dağda yetiştirilmiş Feridun isimli bir genç onlara öncülük yapıyordu. En nihayet Dahhâk’ı tahttan indirdiler. Feridun’u tahta geçirdiler.

Dahhâk öldürülecekti. Fakat isli küflü bir melek, onlara Dahhâk’ın canına dokunmayıp zincire vurmalarını tavsiye etti. Feridun kabul etti, şer izlerini silmedi, nasılsa “egemendi”. Dahhâk varlığını sürdürdü; sonraları simgeleşecek, azizleştirilecekti.

Zamanın yürüyüşüne; yeni Dahhâklar ve lânetli Hoca’ları katıldı. Yılanların bir türlü kökü kazınmadı, hatta çağdaş bir moda sonucu dil öğretmeye başladılar. Dili öğrenmiş şahısların belirgin özellikleri, yanından geçtiğinizde ağızdan da, kafadan da bir “Tısss! ve Fıss!” sesinin duyulmasıydı.

İki omuzdaki meleklerin yerini her yöne kıvrılabilen, muzaffer her kişiye, her havaya şarta şıkır şıkır oynayan şebek sürüngenler, yüzsüz renksiz bukalemun dişiler aldı.

Ejder, beyinlerde ve kalplerde çöreklendi. Yuvalandı, evlendi. Her köşe başında melun bir ağız, dışarı fırlamış şaklayan bir dil, bir ifrit bekliyordu.

İbliso, öpücüğe doymuyordu. Bedenler, ruhlar habire onunla bütünleşip çiftleşiyordu. Yetenekli kişi ve kurumlarda, sıkı bir öpücükten bir batında beşiz yılancıklar bile doğdu. Kadın erkek, pis bir busenin kurbanı oldu.

 

*Kaynak: Ahmet Eflâkî, Ariflerin Menkıbeleri, ‘Sözlükçe’ bölümünden, Kabalcı Yayınevi

Hüzeyme Yeşim Koçak – Sonuç

Hüzeyme Yeşim Koçak – Sonuç

Biz “sonuç” odaklı hareket ederiz. Varılan sonuçlara göre de yo­rum yaparız.

Fakat sonucun son ucunu pek düşün(e)meyiz. Bir anlamda haklı­yızdır da. Çünkü hayat, somut ve sa­bit gibi gözüken o göstergeler üze­rinde yürür.

İhtimalleri tümüyle düşün­mek imkânsız ve gereksizdir. Aksi takdirde mümkün olduğunu düşün­düğümüz sayısız muhayyel sonuç karşısında takılır, saplanıp kalırız.

Düşüncelerin sonu, ucu bu­cağı bulunmadığından, bazen kör­düğüm eder, elimizi kolumuzu, son uçları da bağlarız.

Sizin elde ettiğiniz netice­yi; dışarısı, “başkaları” değişik açı­dan ele alacak, apayrı tefsir edecek­tir herhalde. Çünkü görünenin, gös­terilenin dışında bir hakikat vardır.

Ölçü, bilinç, birikim ve tec­rübe, bir “netice” olan fikri değişti­rebilecektir.

Gene işin hitamına, geride kalmış sonuçlara bakışımız da fark­lıdır.

Sonuçlar bizi yönlendirir. Böylece kendimize, öngörü ve başa­rımıza göre yeni hedefler tayin ede­riz.

Ayrıca bizi sebebe, nedenle­re de götürür. Bu bakımdan, büyük mânâlar yüklediğimiz gaye ve ter­cihlerimiz, yönelişlerimiz önemlidir.

Kafamızda planlar yaparken, olumlu sonucu kolayca görür ve ha­rekete geçeriz. Düşünce, hayal hür­dür ve hayattan istediğini, umduğu­nu beyinde genellikle elde eder.

Hülyanın güdümünde kolay, çabuk neticeler alırız. Fakat ümit­le, eyleme geçildiğinde, herhangi bir işten bazen istediğimiz neticeyi al­mak, düzlüğe çıkmak mümkün ol­maz. Tatbikat ve gerçekler farklıdır.

Kiminde seneler sonra yap­tığımız işin bereketini görürüz. So­nuç, sonucu; eylem eylemi doğurur yaşadığımızca.

Olayların, hikâyelerin ne çok ucu olduğunu anlayamayız.

Bazılarının bir son(uç) halin­de ve hikâye içinde hikâye olan ha­yatta hedefe varıp neticelendiğini; neyin ne zaman canlanacağını, bir­takım izlerin derinliğini, çapını, gös­tergelerin neye delâlet ettiğini; bazı hikâyelerinse nasıl tezahür edeceği­ni, biteceğini asla bilmediğimizi…

Olayların sıcaklığında orta­ya çıkan ilk netice, yorum ve tepki­lerin aslî sonuç olmadığını; değişik yönlere, apayrı noktalara gideceği­ni ve gelecekteki bir “Ben’in” hadi­selere bambaşka hükümler verip de­ğerlendirmeler yapabileceğini kesti­remeyiz.

Siz tâlîsine bakar ve kapılırsı­nız. Fakat esas sonuç ileride, istik­baldedir.

Günlük, gelir geçer işlerde alı­nan sonuçlara verdiğimiz önemle, uzun vadedeki hedeflerimizden çı­kan neticeye bakışımız başkadır.

Değişim, ilerleme, koşullar farklı algılama ve hissiyat uyandı­rır. Biz ve şartlarımız; bakış, konum, duruş değiştikçe sonuçlar ve oku­yuşlarımız da ayrı bir kisveye bürü­nür, uçlar açılır veya sarılır.

Bazen vardığımız neticelerin ne kadar mühim olduğunu fark et­meyiz. Doğru uçlara ulaştığımızdan emin olamayız ya da.

Gelinen yer, dikliğimiz kadar; takip edilen yol, yöntemlerimiz de su götürebilir, kuşku uyandırabilir.

Gene bazı bilgi ve verilerden, öngörü ve tecrübe­lerden -fiiller kanalıyla- sonuçlara ulaşırız. Fakat bilginin ne’liği, sağlamlığı şüphe konusudur.

Sırat gibi kıldan ince düşünceden geçerken; dü­şüncenin saflığı, şaşmazlığı ve hâlisiyeti de muhasebe konusu edilebilir.

Aklımızı ve duygularımızı karıştıran, gönle, bey­ne saldıran pek çok dış unsur, güç vardır. Ancak, bizi tut­kulu, şahsî neticelere erişmekten alıkoyan “Dünya EN­GELİ”; üzerine varılıp basıldığında, değerlenme ve ol­gunlaşmayı sağlayan en önemli vasıtadır.

Son uç’lara ise belki dikkat etmek gerekecektir. Bazen sivrileşerek batıp yaralayabilir.

Kimilerince önemli, göreceli, ulaşılması zor bir hedef olan; bireysel gelişim, istikamet, kemâl de bir so­nuçtur.

Ölümse, bizi külliyen içine alan bir sonuçtur.

Son kertede tüm benliğimiz, varlık; bir sonuç ola­rak karşımıza çıkmaktadır.

Hüzeyme Yeşim Koçak – Acemisiyim Ben Bu Yolların

Hüzeyme Yeşim Koçak – Acemisiyim Ben Bu Yolların

Akıl ve duygular. Sonra karar­lar, yol alışlar…

Her yaşanan; ilerisini, ötesini, bir arka planı, bir sebebi, rengi işaret­lemekte. Ve hayatımıza çizikler, sa­tırlar, izler eklemekte. Çoğaltıp ek­siltmekte ya da bitirmekte.

Geriye bir an baktığımda; de­neyimsizlik, gücün odağında çaresiz­lik, gözlemlerinizdeki eksiklik, müşa­hedelerinizdeki eğrilik veya yetersiz­lik, üstüne basılmış bilgisizlik. Eski­miş, geride kalmış, sonlandığını san­dığımız haller, durumlar, vukuatlar, insanî şartlardaki değişim, yenilik… Bütün saplantıları, çıkarımları, senar­yoları alt üst eden rüzgârlar, dalgalar; zar(ar)lar ve kârlar…

Yaş, tecrübe, birikim ne olur­sa olsun yaşadığımca daima bunu gö­rüyorum.

Ben bütün yolların acemisiyim. İnsanlar, hayaller, hikâyeler hep şa­şırtıyor. Ezberim bozuluyor mütema­diyen, öngörülerim gerçekleşmiyor. Hedefler, plânlar, yaldızlı akıllar çoğu defa tutmuyor. Göklerdeki program herhâlde hiç şaşmıyor.

Pek az şeyi bildiğimi, âşina vâkıf olduğumu zannettikleriminse az sonra değişik yollarla girdiğini, bo­zulup dönüştüğünü, farklı yüzleri ol­duğunu; ölçü(m)lerimin hatasını ya­hut bana verili, insana özgü değerle­rin esasen ne kadar önemli olduğunu bilmediğimi fark ediyorum.

Keşiflerimin yanlışlığını, anla­yışımın kıtlığını, penceremin darlığı­nı, kapı kilitlerimin paslandığını, ca­hilliğimin tescillendiğini, ama yürü­dükçe her varlığın dillendiğini, ümit­lerin filizlendiğini, aslî güzelliklerin ebedîliğini görüyorum.

Bir bilgi aradığım. Sönme­yen, eksilmeyen, tükenmeyen, ışığı­nı sürdüren. Aranan, bulunan, koşu­lan, karşılaşılan, rastlanan kandırmı­yor yetmiyor.

Algıladıkça, ilerledikçe, geçtik­çe yabanlığınız, hayret ve hayranlığı­nız artıyor.

“Nereye baksam Sensin” di­yordu şair. “Sen’ler” şaşırtıyor. Taş­lardan “Sen” fışkırıyor.

Acemisiyim hep yolların.

Bu caddeden binlerce kez de­ğil de ilk mi geçtim? Meğer sokak üs­tünde kestane ağaçları varmış. Niha­yetinde kimi zaman; patikalar, darbo­ğazlar, dolambaçlar ve kâbuslar da mı anayola çıkarmış.

Bazen dipsiz karanlıklarda gö­rüyorum. Bazı yalınayak, ışıklı yollar­da takılıp sendeliyorum. Gözlerim­den çeşmeler akıyor; gözeneklerimde ağaçlar terliyor; beynimin servilerin­de aklım uçuşuyor. (BAZEN)

Madde(m) önüme dikiliyor. Nelerin gölgesi, bendesi olduğum ür­pertiyor.

“Buhara’da hiçbir cenazenin, medresenin önünden geçmesine mü­saade etmezler. Bunu görüp de tale­beye tahsilden soğukluk gelmesinden korkarlar; çünkü talebeler, şan ve şe­ref sahibi olmak, arkadaşları ve ben­zerleri arasında yükselmek, halk ara­sında büyük mevkilere geçmek, her­kesin üstünde bulunmak, parmak­la gösterilmek, servet ve mansıp ka­zanmak, kadılık ve müderrislik gibi mevkiler işgal etmek maksadıyla okuyorlar.”(Sultan Veled, Maârif)

Niyetler ve eylemler. Ruha mâl edilmemiş bilgiler, yüksüz cümleler. Ürkütmesin nefis katırını, mevtalar­la, dîvâneler, bilgeler. Neyleyim, gü­nahları taşıyamaz artık şıkır tıkır, tombul keçiler.

Asırlar öncesinden süzülen yakîn, sarsıcı, onarıcı kelimeler. Ba­zen.. adım başı güzeller… ÇEKİCİ­LER. Sarılıp insanı hiç ederler. Ki Meczup Aşk da onlara meyleder.

Haşmetinin ağırlığı altında ezi­liyorum.

Zulmet, ufûnet boğuyor. Hâlbuki Güneş bir tane.

Damıtılmış, göklerden süzül­müş tek bir bilgi aradığım. Dünyayı onunla tarttığım ve boş(luk)ları çı­kardığım. Seçilmiş, Salih, gönüllü bir akıldır, pusulamdır içimden çıkardı­ğım.

Bazen bir toz zerresinin dan­sıyla mestim. Bazen de mektuptur, bir imdat çağrısıdır; deryalarda yalpa­lar durur testim.

Yollarda ip atlar, cam toplar, sek sek sekerim.

A Canım işte talebeyim.

Ben bu yolların hep acemisi­yim.