Etiket: Hz. Muhammed

Murat Ak – Yeryüzünde Cümle Çiçek Mustafâ’nın Teridir

Murat Ak – Yeryüzünde Cümle Çiçek Mustafâ’nın Teridir

Ol âlem fahrı Muhammed nebîler serveridir
Ver salavât aşk ile ol günahlar eritir

Hak onu öğdü yarattı sevdi Habîbim dedi
Yeryüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridir

Bu iki beyit Yunus Emre’ye ait bir naat-ı şerifin girişidir. Yu­nus Emre, Hz. Peygamberin âlemin övüncü olduğunu, efendimizin bü­tün peygamberlerin de efendisi ol­duğunu, ona aşkla gönülden salât ü selâm getirmenin günahlara kefaret olduğunu dile getirir. Cenab-ı Hak peygamberini övmüş, ona Habîbim iltifatında bulunmuştur. Yeryüzün­de bütün çiçekler Hz. Muhammed’in mübarek teriyle vücûd bulmuşlar­dır. Yunus bu dizeleriyle, hikemî geleneğimizdeki inanışları sehl-i mümtenîsi ve veciz üslûbuyla şiir formunda ifâde etmiştir.

-I-
Yunus, ol âlem fahrı Muhammed diyerek Hz. Muhammed’in; fahr-i âlem, fahr-i kâinât, fahr-i mevcûdât oluşuna vurgu yapar. Bütün âlem onun şahsında yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak zamanın ve mekanın üstünde olan hitabında peygamberini bizzat övmüştür. Bu övgü hasebiyle efen­dimiz eşref-i mahlûkattır ve âlemin övüncüdür. O sultan öyle bir övünç­tür ki, Efendimizi kaleme alan şiir erbabı şiirleriyle Hz. Muhammed’i övmediklerini bizzat Hz. Muham­med ile şiirlerinin övüldüğünü dile getirirler.1 Şair Yunus da Hz. Mu­hammed ile şiirini güzelleştirmiştir.

-II-
Hz. Peygamber nebîler ser­veridir; bütün peygamberlerin efen­disi, öncüsüdür. Hikemî gelenek­ten bize ulaşan bir rivâyette; Cenâb-ı Hakk’ın ilk yarattığı cevherin Hz. Muhammed’in nûru olduğu söyle­nir.2 Hz. Âdem henüz yaratılmamış­ken, efendimiz Hz. Muhammed’e peygamber olmak nasib olmuştur. Hz. Peygamber’in nebîler serveri oluşu bu yaratılan ilk cevherin, zâtı oluşu sebebiyledir. Zîrâ efendimiz hazretleri, “Âdem su ile balçık ara­sında iken ben Nebî idim buyurmuş­lardır.”3 Hz. Muhammed peygam­berlik halkasının sonudur. Nesne­ler âleminde Peygamberlerin sonun­cusu olarak var olmuştur. Tasavvufî düşünceye göre onun zâtı nesneler âlemi yaratılmadan Cenâb-ı Hak ta­rafından nûr/cevher olarak var edil­miştir. Nesneler âleminde Peygam­ber efendimiz, ilk insan olan Âdem aleyhisselâm’dan sonra varlık sahne­sine çıkmış gözükse de Cenâb-ı Hak katında zaman ve zamana ait olan öncelik ve sonralık mefhumlarının söz konusu olmadığı düşünülürse Efendimiz ile ilgili bu nakiller daha anlamlı hale geleceklerdir. Allah’ın ilk yarattığı şeyin Hz. Peygamber’in nuru olması ve onun herkesten ev­vel nebî olması hasletlerinden ötürü efendimiz nebîler serveridir.

-III-
Yunus Ver salavât aşk ile ol günahlar eritir diyerek bizlere hem salâvâtı telkin eder hem de Hz. Pey­gamber efendimize salât ü selâm ge­tirmenin günahlara kefâret olacağını söyler. Kur’ân-ı Kerim’de “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey imân edenler! Siz de ona tam bir teslimiyetle salât ü selâm edin”4 buyrulmuştur. Hz. Muhammed’e salât ü selâm, ona ta‘zîm anlamına gelir. Hz. Peygamber’e imanın ve sadakatin göstergesi olarak onun mübarek ismi anılın­ca Müslümanlar salât ü selâm getirirler. Hz. Peygamber salât ü selâmın bereket ve temizlik vesilesi olduğunu dile getirmiştir.5 Yine eşref-i mahlûkât efendimiz “Kim bana bir defa salât ederse Cenâb-ı Hak o kimseye on salât eder ve günahlarını bağışlar, derecesini on kat yükseltir” bu­yurmuşlardır.6 Yunus aşk ile getirilen salât ü selâmın gü­nahları eriteceğini bu minval üzere söylemiştir.

-IV-
Cenab-ı Hak, efendimiz hazretlerini övmüş ya­ratmıştır. Ona “habîbim” demiştir. Efendimiz Cenâb-ı Hakk’ın sevgilisi, dostu anlamına gelen Habîbullah’tır. Gelenek Habîbullah tamlamasındaki habîb olma sıfatını bir tek efendimiz hazretlerine mahsus kılar. O Habîb-i Kibriyâ, Habîb-i Mevlâ, Habîb-i Hâlik-i Yektâ’dır. Hz. Peygamber Cenâb-ı Hakk’ın sevgilisi olma şerefinden ötürü âlemin de sevgilisidir. Zirâ tasavvuf düşüncesine göre Hz. Muhammed âlemin varlık sebebidir. Cenâb-ı Hakk’ın güzelliğinin en müstesnâ tecellîgâhıdır.

-V-
Yunus, Yeryüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridir di­yerek, bütün çiçeklerin Hz. Peygamber’in mübarek te­rinden zuhûr ettiğini ifade eder. Hz. Peygamber’e güzel kokunun sevdirildiğini bilmekteyiz. Hz. Peygamber’in güzel kokular sürmeyi sevdiğini, onun güzel kokan te­rini uyurken yanına yaklaşarak biriktirmeye çalışan sahabîlerin olduğunu rivayetlerden öğreniyoruz.7 Türk insanı cümle çiçeğin Hz. Peygamberin terinden zuhur ettiğine inanır. Bu yüzden kutlu doğum haftalarında bir­birine gül verir. Efendisini gülle yâd eder. Peki, cümle çi­çeğin Hz. Peygamber’den zuhûr etmesi ne demektir? Bu gelenek nereden gelmektedir? Geleneğimizde yer alan bu inanışa kaynaklık eden menkıbe şöyledir: Hz. Pey­gamber mirac hadisesinde Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkmıştır. Ümmeti için Hakk’ın huzurunda olan efendi­miz, miracda vukû bulan hadiselerin ve mutlak hakika­tin ağırlığı karşısında terlemiştir. Efendimizin dökülen terleri yeryüzüne kadar ulaşmış, damlayan mübarek te­rinden yeryüzünde kırmızı gül hasıl olmuştur.8 Bu kır­mızı gül bugüne kadar ulaşan bir gelenekle de hâlâ Hz. Peygamber’i sembolize etmektedir.
Yeryüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridir dizesiyle Yunus Emre, efendimiz Hz. Muhammed’in mübarek te­rini sadece kırmızı güle değil bütün çiçeklere sebep kıla­rak anlamı daha da genişletmiştir.
Bu minval üzere birçok şair şiirlerini gül mecazıy­la süslemişlerdir. Yunus Emre, Efendimiz için yapılan bu güzellemeyi bir başka iki dizede şu şekilde dile getirir:

Yine sordum çiçeğe gül sizün nenüz olur
Çiçek eydür iy derviş gül Muhammed teridür9

Bu ifadeler Hz. Peygamber efendimizin mübârek zâtına güzellemelerdir. Böyle anlaşılmalıdırlar. İrfânî ge­lenek çiçeklerin en güzelini ve onun güzel kokusunu da Hz. Peygamber’le bütünleştirerek efendimizin zikrini çi­çek gibi bir güzellikle dâim kılmıştır. Zirâ çiçek dünya­nın süsüdür. Hz. Peygamber efendimiz âlemin süsüdür. Şair Yunus da şiirini bu hakikatin ifadesiyle süslemiştir:

O âlem fahrı Muhammed nebîler serveridir
Ver salavât aşk ile ol günahlar eritir

Hakk onu öğdü yarattı sevdi Habîbîm dedi
Yeryüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridir

Cebrâil davet kılınca mi’râca Muhammed’i
Mi‘râcında dilediği ümmetinin varıdır

Sen ona ümmet olagör ol seni mahrûm komaz
Her kim onun ümmetidir sekiz cennet yeridir

Her kim onun sünnetiyle farzını kaim tutar
Ne diyem ki âkıbet sor hesâbdan berîdir

Suçlu suçsuz u günahkâr şefâat ondan umar
Ol cehennemde yananlar münkirin inkârıdır

Yûnus Emrem işbu sözü cân için söyledi
Söyleyen bîçâre Yûnus Tapduk Emrem sırrıdır

Dipnotlar
1 Hassan Bin Sâbit bu beyitte “Ben sözlerimle Muhammed (sav)’i öv­medim, bilakis Muhammed (sav) ile sözlerim övüldü” buyurmuşlardır.
2 Tirmizî bu hadis-i şerifin zayıf olduğunu dile getirir. Elbânî bu ha­dise zayıf ve mevzu hadisler içerisinde yer verir.
3 İbn Teymiyye bu hadisin mevzu olduğunu söylemiştir.
4 Ahzab 33/56.
5 Tirmizî, İsti’zân, 10.
6 Müslim, Salât, 70.
7 Taberânî’den bize ulaşan bir rivâyet şöyledir. Kızının çeyizi için yar­dım isteyen bir sahâbîye, Hz. Peygamber, bir şişeye terinden iki damla koyup verir. Kız ondan her süründüğünde bütün Medine halkı hisse­der. Bu yüzden onun evine “Beytü’l-Mutayyebîn” adını verirler.
8 Hadiselerin vukûunda Cebrail ve Burak da kendisi ile birliktedir. Burak’ın damlayan terinden yeryüzünde sarı gül, Cebrail’in terinden beyaz gül hâsıl olmuştur. Bkz. İsmail Hakkı Bursevî, Muhammediye Şer­hi, İstanbul, 1294, c 1, s. 98, 212.
9 Mustafa Tatcı, Yûnus Emre Küliiyâtı IV, Âşık Yûnus, MEB Yayınları, 2005.

Zeliha Üstün – Bir Yaşam Klasiği: Nebi

Zeliha Üstün – Bir Yaşam Klasiği: Nebi

Yaşamı anlamlandırmanın yolunu; düşünmek, fikr ederek kendini keşfetmek, kâşifi olduklarını ise büyük bir derinlik içinde şiirlerde kelimelerle, tuvallerde resimler ile paylaşmak olarak seçen zengin bir ruhun seslenişi olduğu, her harfinde yeniden kendini hissettiren bir çalışma Nebi.
Yazarı Halil Cibran “Lübnan’ da bu kitabı yazmayı ilk kez tasarladığımdan beri, bir tek günüm bile Ermiş’siz (Nebi’siz) geçmedi. Kitap benim bir parçam haline gelmiş gibiydi. Metni yayıncıma teslim etmeden önce tam dört yıl elimde tuttum. Çünkü emin olmak istedim, içindeki her sözcüğün kendimden verebileceğim en iyi sözcük olduğundan emin olmak istedim.” diyerek bahsediyor çalışmasından.

Çalışmanın hacmi her ne kadar küçük olsa da, kısa bir sürede okunup da hayata geçirilemeyeceğine, yukarıdaki satırların ardından iyice kani oldum. Tıpkı yazarın aklından çıkaramadığı gibi ben de yanımdan ayırmamayı yeğledim bir süre. Kimi zaman bir seferde yol arkadaşı misali sohbet etti, kimi zaman da enteresan bir olayın ardından bir bilene danışmak gerek kabilinden “Bakalım kitap bu konuda ne der?”e cevap aramak için açılan bilinçli veya rastgele bir sayfadan seslendi kelimeleri.

Bildik gündelik kavramlara bilinç üstü anlamlar yüklenilmiş Nebi’nin bilge kişisi, Orfales Halkı ile geçirdiği on iki yılın ardından şehirden ayrılan bir seçilmiş ve aynı zamanda pek çok seçilmişin aksine, halk tarafından da başından beri sevilmiş bir insan: Al Mustafa.
Nimetlendirilmiş, çok veren ve çok verdiğinin farkında olmayan, asil ve inanmış bir teb’a Orfales halkı.

Birlikte seyreyleyelim manzarayı ve düşünelim, orada biz de olsaydık nasıl olurdu tepkilerimiz, neleri merak ederdik, nasıl olurdu son sohbetimiz yaşamımızdan çekip giden bir Nebi ile ayrılmadan önce. Neleri duymayı beklerdik ve ne hisseler çıkarırdık kısa ama düşündükçe derinleşen cevaplardan.
Buyurunuz…
….
Med cezirlerin denizin süsleri gemileri çekip götüreceği bir zamanda. Nebi, huzur bulduğu ve kabul gördüğü şehirden ayrılmanın ruhundaki ağır yükünü, dilindeki sessiz dualar ve derin tefekkürler ile hafifletmeye çalışmakta limana doğru büyük bir hüzünle ilerlerken.
“Kalmak, gecenin içinde saatler alevlense de, donmak ve kristalleşmek ve bir kalıba çakılmak demek.”

Gittiğini gören halk tüm işlerini bir kenara bırakıp şehrin en ücra köşelerinden seğirtmedeler limana doğru koşar adımlar ile.

“Müsaade etme şimdiden gözlerimizin yüzünün hasretiyle yanmasıyla. Kal bizimle…”
Gitmek mi zor, kalmak mı?
Gidenin yeni bilinmezlere cesurca yelken açması mı zor olan, kalanın yaşamında açılan boşluğu doldurmaya çalışması mı?
Bir bilge kadın o muhteşem sohbetin ilk temel taşını koyan: “Sen muhakkak gideceksin…
Ama bizi terk etmezden evvel istediğimiz şudur ki bize konuş ve bahşet bize hakikatinden.
Ve biz onu çocuklarımıza bahşedelim ve onlar kendi çocuklarına…
Uyanıklığında uykumuzun ağlayış ve gülüşüne kulak verdin. Şimdi bizi kendimize aşikâr eyle…”

Ve Nebi halkın kelimelerine tek tek yanıt verir. Modern zaman insanlarının yaptığı gibi bir kelimenin karşılığı tek bir kelime ya da anlamsız bir boşluk değildir onun lügatinde. Hayattan aldığı dersleri gönül imbiğinde süzüp insanların fark edemeyeceği derinlikler yakalamıştır ruhu her bir nesnede ve kavramlarda. Bu yüzden seçilmiştir ve seçildiği için de böyledir aynı zamanda.

Konuş bize öğretmeye dair : “Hiç kimse size hiçbir şeyi aşikâr eyleyemez; bilginizin şafak sökümünde hala yarı uykulu yatmakta olandan başka…

Gerçek bir bilge sizi kendi bilgeliğinin evine girmeye davet etmez, daha ziyade kendi zihninizin eşiğine kadar size rehberlik eder…”

Söyle bize dostluğa dair : “Dostunuz sizin cevap bulan ihtiyaçlarınızdır. Ve dostluğunuzda ruhun derinleşmesinden gayri bir niyet bulunmasın aynı zamanda…”

Peki ya konuşmak? “Siz düşüncelerinizle barış halinde olmaya son verdiğinizde konuşursunuz…”

Düşünce bir sema kuşudur ki kelimelerin kafesinde kanatlarını gerçekten açabilir ama uçamaz…”

Suç ve Ceza : “Nasıl bir yaprak tüm bir ağacın sessiz bilgisi olmadan sararmazsa, aynen hata işleyen de hepinizin gizli iradeleri olmaksızın hata işleyemez.

Şayet sizden herhangi biri dürüstlük adına cezalandırmak ve kötü ağaca balta indirmek isterse onun köklerine baksın. O, iyi ve kötünün, verimli ve verimsizin, hepsinin köklerini toprağın sessiz kalbinde birbirlerine sarmaş dolaş olarak bulacaktır.”

Özgürlük üzerine konuş bizlere: “…Gündüzleriniz endişeyle dolu ve geceleriniz de ihtiyaç ve gamla yüklü olduğunda siz gerçekten özgür olursunuz…”

Aklınız ve tutkunuz “Denize açılan ruhunuzun dümeni ve yelkenleridir. Mademki Tanrı’nın gök kubbesinde bir soluk ve Tanrı’nın ormanında bir yapraksınız siz de akılda istirahat eylemelisiniz ve tutkuda hareket etmelisiniz.”

Istırabınız ise, idrakinizi bürüyen kabuğun çatlayışıdır.
Aşk’a gelince; O, nasıl sizi taçlandırırsa öyle de sizi çarmıha gerecektir. Nasıl serpilmeniz içinse öyle de budanmanız içindir.

Aşkın kanatları sizi sarmaladığında boyun eğin ona… Kalbinizin esrarını öğrenebilesiniz diye… Ve hayatın kalbinin bir parçası olabilesiniz diye…
Evliliğinizde birbirinizin kâsesini doldurun fakat aynı kâseden içmeyin
Ve birlikte durun ama birbirinize çok yakın değil. Zira mabedin sütunları ayrı durur.

Ve çocuklarınız… Onların ruhları yarının hanesini mesken tutmuştur, onları kendinize benzetmeye kalkmayın. Sizler yaylarsınız, çocuklarınızın diri oklar misali ileriye fırlatıldığı…
Vermekten bahset bizlere… “Öyleleri vardır ki verir ve verirken ıstırap duymazlar, ne neşe ararlar, ne de erdem düşüncesi ile verirler. Bu gibilerin elleri aracılığı ile konuşur tanrı ve onların gözlerinin ardından gülümser yeryüzüne.

Hayat okyanusundan içmeye hak kazanan kimse sizin küçük derenizden kâsesini doldurmayı da hak eder. Siz önce kendinizin bir veren ve verme vasıtası olmaya layık olup olmadığınıza bakın.”

Çalışmak nedir? “Çalışmak görülebilir kılınmış aşktır.

Nedir aşkla çalışmak? Kumaşı yüreğinizden çekilen ipliklerle dokumaktır cananınız giyecekmişçesine, evi inşa ederken gayret göstermektir cananınız oturacakmışçasına orada…”

Neşe ve Keder nedir peki? “Neşeniz maskelenmemiş kederinizdir. Neşe ve keder birlikte gelir. Biri sizinle sofranıza tek başına oturduğunda hatırda tutun ki diğeri yatağınızda uyuklamakta.”

Ve evleriniz… “Sizin daha geniş gövdenizdir. Eviniz yaşamınızda bir çapa değil bir yelken direği, bir yarayı örten parlak bir çeper değil, aksine gözü koruyan bir gözkapağı olacak…”
Zamanı anlat bize… “Dün bugünün hatırasından başka bir şey değildir ve yarın da bugünün rüyası. Ve zaman da tıpkı sevgi gibi parçalanamaz ve arşınlanamaz. Öyleyse bırakın bugün maziyi hatırayla ve istikbali hasretle kucaklasın…”

İyi ve kötüye gelince; “Kötü kendi açlığıyla ve susuzluğuyla azap çeken iyiden başka nedir ki? Hakiki iyi, çıplak olana elbisen nerede? diye sormaz, ne de evsize evinin başına ne geldi? diye…”

Ölüme dair konuş bize “Siz ölümün sırrına vakıf olmak istersiniz fakat onu nasıl bulacaksınız hayatın kalbinde aramadıkça? Ölüm korkunuz, kendisine şeref payesi vermek üzere elini uzatan hükümdarın huzurunda duran çobanın titreyişinden başka bir şey değildir.
Ölmek eriyip güneşe karışmaktan başka nedir ki?”

Okudukça ruhumu kanatlandıran satırlardı her biri ayrı ayrı. Sadece görünen semada değil, ötelerde seyahate çıkaran ve yepyeni pencereler açan…

“Anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır…” der Pîr. Yaşam formül kitabı Nebi’nin kelimelerinden derkenar olanlar satırlara aktarmaya çalıştıklarım, daha önce bakmadığımız pencereler açan bildiğimiz ve her gün gördüğümüz manzaralara…

Kahin Mitra ile birlikte ben de diyorum ki ahir söz olarak “Bu gün ve bu mekan ve konuşan ruhun mübarek olsun!” Hangi gönüle, hangi coğrafyada, hangi dilde sesleniyorsan…
Vesselam…