Etiket: İbrahim Demirci

İbrahim Demirci – Kuş Bakışı Şiir, vs.

İbrahim Demirci – Kuş Bakışı Şiir, vs.

Şiir belki de bana, çocukken öğrendiğim o bilmecenin içinde göründü ilkin: Küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk: Kulağı okşayan sesler ve bilinen bir gerçekliği dolaylı yolla anlatmak. Olağan ve bildik gerçeklikleri, olağanüstü ve bilinmedik kılıklara sokarak sunmak. Demek ki, dolaşımdaki dil, doyurmuyor insanı. İnsanın açlığı mı, (açgözlülüğü mü?) yol açıyor buna; geçerli sayılan gerçekliğin yetersizliği mi? Sanırım, ikisi de.

 Bütün sanatların temelinde, verili toplumsal ve doğal ağları, bağları, bağlantıları yetersiz bulma, onları aşma veya değiştirme çabası yatıyor: İnsan  olmanın,  düşünebilmenin,  düşleyebilmenin  getirdiği,  neredeyse kaçınılmaz görünen bir imkân. Bu aşma ve değiştirme çabasının yöneldiği/yönelebileceği doğrultu(lar) da değişkenlik gösteriyor elbet. Birikim, ortam; bizi içimizden dürten ve/veya dışımızdan güdülemeye çalışan, adını koyabildiğimiz  ya  da  koyamadığımız  bin  bir  etken,  sanat  çabalarının niteliğini  de,  doğrultusunu  da  etkiliyor  olmalı.  Sanatların  tümü, insanın “yapma/yaratma”sıyla oluşuyor. (Sun’san’at; ibdâ’bedî’iyat) Dolayısıyla, sanatların tümü, insanın yaratılışındaki özden, tanrısal bilgelikten doğan, deyiş yerindeyse “zorunlu olumluluklar”ı da; varoluşuna neredeyse bitişik duran şeytan-nefs cephesinin kışkırttığı, fişteklediği azgınlık  ve  sapkınlıkları  da  içerebiliyor.  Genelde  sanatın,  özelde şiirin, “dokunulmaz/kutsal” bir insan etkinliği gibi görülmesi, bencil ve zalim bir yanılgı olmalı. Öğrenilmiş teknik-ustalık becerileriyle ya da tesâdüfün/tevâfukun bahşişleriyle ortaya çıkan göz kamaştırıcı, çarpıcı parıltılar, bu parıltıların çekiciliği, hakikati gözden kaçırmamıza ya da gözden çıkarmamıza yol açabilir ki, bu, sonu cehenneme açılan tehlikeli bir yoldur. (Cehennem derken yeryüzü cehennemini de, asıl cehennemi de düşünebilirsiniz.) Bir de insanın oyun ve eğlence düşkünlüğü var! Aman ne hoş! Sonra? Hakikati oyuncak etmek/edinmek, insanlık onurumuzu iyiden iyiye zedeleyen bir aşırılık sayılmalıdır. (Özgürlük yeniden tanımlanmak zorunda!)

Belki  söylemek  bile  gereksiz  ama,  çağımızın  ve  ülkemizin  güncel koşullarında  söylemek  yararlı  olabilir:  Sanatın  üretimi  de,  tüketimi de, insanın varlığını sürdürmesini sağlayacak zorunlu gereksinimlerinin  “sorun” olmaktan çıktığı ya da “aşılabilir bir sorun” sayıldığı ortamlarda serpilmiştir. Sanatın, örneğin “ekmek kavgası”na, “sınıf çatışması”na ya da “cinsel haz avı”na araç edilmesi, çok ciddî bir içerik alçalmasına, düzey düşüklüğüne, yürek daralmasına yol açmıştır. Günümüzde insanların zorunlu  gereksinim  algısı,  egemen  tekno-ekonomik  sistemin  sürekli baskısıyla inanılmaz ölçüde çarpıtılmış durumdadır. Bu çarpıt-ıl-manın hem somut gündelik ilişkileri, hem de bir “üst yapı” (üstün yapı!) kurumu olan sanatı/şiiri kuşatmaya çalışan bir tehdit olduğunu/oluşturduğunu söylemek, karamsar bir bakış mıdır, gerçekçi bir saptama mı? Ya da meselâ, ekranlara, reklamlara sığıştırılan, sıkıştırılan “şiirsellikler” gerçek şiir gereksinimini somurup tüketiyor mu?

Uygarlığımızın   ve   geleneğimizin,   insan-toplum-doğa-evren-Tanrı ilişkilerin sağlıklı, dengeli, verimli, yücelmeye açık ilkelere bağlamış olması; şiir konusunda (başka konularda da) bizi “iyimser” ve “umutlu” kılabilecek  bir  güç  kaynağıdır.  Birey  olarak  da,  toplum  olarak  da, insanlık olarak da, başıboş esin perilerini vahyin özgürleştirici ve derin göğünden geçirmek gibi bir imkâna ve ihtimâle sarılabilirsek ne âlâ! (Esin perilerinin esîri olanlar varsa, onlara söyleyecek sözüm yok.) Ahlâk, çok sayıda değeri içerir ama sanırım en önemlisi: Dürüstlük. Önce kendimize karşı dürüst olmalıyız. Ve bu, hiç de kolay değil. Sanat, seri üretime dönüşebiliyorsa “sanayi” oluyor. Şiir imâlâtçısı gibi çalışanlar da olabiliyor. Manzûmenin koşulları (ölçü, uyak) bu işe daha  elverişli  idi.  Ama  modern  şiiri  de  aynı  kolaylıkla  becerenlere rastlanıyor. Kuşkusuz, manzûmenin ya da şiir-gibinin de (okul) hayatımızda ve tarihimizde bir yeri var.

(Hece Dergisi (2001), Türk Şiiri Özel Sayısı, sf.455-456)

İbrahim Demirci – Dede Demek Ne Demek

İbrahim Demirci – Dede Demek Ne Demek

Ba ba ba’dan baba’ya ulaşan bebe, de de de’den dede’ye varmış olmalı.

Dede de aslında bir baba, hem annenin babası hem babanın. Amca ile dayıyı, hala ile teyzeyi ayıran Türkçe, dedeleri ve nineleri ayırmamış ama ninelerin “anneanne” ve “babaanne” olarak belirlenmeleri yine de bir ayrıcalık sayılabilir. “Babababa”mız, “annebaba”mız yok; dedelerimizi karıştırmamak için, “annemin babası”, “babamın babası” dememiz gerekiyor. Buna da şükür! Fransızlar gibi “dede” yerine “büyük+baba”, “nine” yerine “büyük+anne” demek zorunda kalabilirdik. Hoş, “dede”nin ve “nine”nin varlığına rağmen “büyükanne” ve “büyükbaba” diyenlerimiz de oldu. Olabilirdi. Oldu. Olsun!

(Geçen gün belediye otobüsünde telefonla konuşan bir kadının son söz olarak “Kendinize iyi bakın, Allah’a emanet olun!” dediğini işittim. Yana yakıla, söve saya “kib” düşmanlığı edenler de benim işittiğimi işitseler yakınmalarını ve sövgülerini geri alırlar mıydı?)

Hüseyin Kâzım Kadri Bey’in Türk Lügati’ne bakılırsa “dede”, büyük büyük baba imiş, yani babanın babasının babası! Öte yandan Azeri Türkçesinde dede, baba anlamında da kullanılıyormuş. Türkiye’de de yüz yıl önce nine sözcüğü, anne anlamında da kullanılıyordu. Arapçada ced dede, cedde nine anlamına geliyor. Ecdad kelimesi, sanki bireylerin değil de toplumun dedelerini karşılıyor. “Ceddin, deden, neslin, baban…”

Biz Arapçadan ceddi ve ecdadı almışız ama onlar da bizden “dede”yi almışlar ve kullanıyorlar. İranlılar da “dede”yi benimsemişler. “Dadyâ” Urdu dilinde “dedeyle ilgili, dede akrabası” anlamına geliyormuş ve Hint kökenliymiş. Ne hoş!

Türkçede bir de “ata” var; hem babanın hem dedenin yerini tutuyor. Dede Korkut’a Korkut Ata da deniyor. Dedem Korkut, sözüne kulak verilmesi, dualarına amin denilmesi gereken saygın bir atadır.

Misalli Büyük Türkçe Sözlük’te “dede”nin üçüncü anlamı şöyle verilmiş: “Yaşı çok ilerlemiş ihtiyar erkek: Kendi muhtâc-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayriye himmet ede (…)” Keşke “kendi” yerine “kendisi” yazılmış olsaydı. Ölçü tamam olurdu: Fâilâtün fâilâtün fâilün. Sahibi bilinmeyen bu güzel beytin ikinci mısraı Hüseyin Kâzım Kadri Bey’in lügatinde “Kande kaldı gayriye imdâd ede” şeklinde verilmiş.

Mevlevilikte dede olmak için yaşın çok ilerlemesi gerekmiyor; çilesini dolduran derviş, dede oluyor. Şeyh Galip Yenikapı Mevlevihanesi’nde dede olduğunda otuz yaşındadır. Pek sevdiği dostu, “yâr-i vefâ-dârı” Esrar Dede, Galata Mevlevihanesi’nde göçtüğünde elli yaşını bulmamıştır. Mevlevi dedeleri “dedegân” diye de anılmıştır. Alevîlikte herhangi bir ocaktan gelen, seyyidlik vasfına sahip kişiler, dede sayılmışlar, saygı görmüşlerdir. Bektaşi mürşitleri de “dede” namıyla anılırmış. XIX. Yüzyıl başından sonra “baba” öne geçmiş amma Kırşehir’deki pir postuna oturan büyük baba efendi “dedebaba” unvanıyla anılır olmuş.

Dedelerimizin torunlarıyız. Dede torununu çocuğundan daha çok severmiş. Çünkü çocuk sermaye ise torun kâr imiş; kâr sermayeden daha tatlıymış. Bunu anlayabiliyorum ama tam olarak benimsediğimi söyleyemem. Bir insanın baba/anne, oğul/kız, dede/nine ve torun olması, “kişi” olmasını gölgeler mi acaba? Bu soruya kolayca evet cevabının verilebileceğini düşünüyorum ve bu durum bana üzüntü veriyor.

Torun sözcüğünün dilimize Ermeniceden geldiğini öğrenince hiç şaşmadım da, bunu öğrenmekte gecikmiş olmama azıcık hayıflandım.

“Dedesi koruk yemiş, torununun dişi kamaşmış.” Bu atasözüne olumsuz yaklaşmak, yanlışların, hataların er geç ortaya çıkacağına yormak, sık rastlanan bir durum ve bu durum bana çok tuhaf geliyor. Koruk yemek de üzüm yemek kadar zevkli ve heyecan verici olamaz mı? Bu atasözü geleceğe iyimser bakmamızı ve yüreklerimizin umutla dolmasını sağlayabilir. Dedelerimizin yediği koruklar, dişlerimizi kamaştırmakla kalmıyor, tükürük bezlerimizi bile harekete geçiriyor.

Mahmud Derviş – Irak’ın Gecesi

Mahmud Derviş – Irak’ın Gecesi
Çeviri: İbrahim Demirci

Sa’dî Yusuf’a

Irak, güneşin kurutamadığı bir kandır Irak,
Irak’ın üstünde Rabbin duludur güneş.
Iraklı maktul, köprünün üstünde dikilenlere der ki:
Siz yüzerken sabahleyin yaşıyordum ben. Onlar derler ki:
Aşağı sarkan bölgelerde kabrini denetleyen bir ölüsün sen.

Irak, Irak… Irak’ın gecesi uzundur.
Namazın ancak yarısını kılabilen ölüler için atar tan
Hiç kimseye verilen selam/barış tamamlanamaz…
Moğollar gelirler ırmağın sırtındaki halife sarayının kapısından,
Güneye güneye akar ırmak, ölülerimizi, geceyi uykusuz geçiren
ölülerimizi taşıyarak hurmalıkların yakınlarına doğru

Irak, Irak, medreseler gibi Ermeni’den Türkmen’e
ve Arap’a dek herkese açık mezarlardır. Kıyamet bilgisi
dersinde hepimiz eşitiz. Şairin soruşturması gerekir:
Kaç kez terk edip kaçtın efsaneleri Bağdat? Kaç
kez yarın için heykeller yaptın? Kaç kez istedin
imkânsızla evlenmeyi?

Irak, Irak… peygamberler duruyorlar burada
Gök adına söz söylemekten âciz duruyorlar.
Kim kimi öldürüyor Irak’ta şimdi? Kurbanlar yollara
ve sözcüklere saçılmış yongalar. Onların adları
bedenleri gibi anlamsız harflerden yolunmuş. Burada
onlarla birlikte duruyor gök adına ve maktul adına
söz söylemekten âciz peygamberler

Ey Irak, intiharın huzurunda kimsin sen ey Irak?
Ben ben değilim Irak’ta. Sen sen değilsin. O bir
başkasıdır ancak. Şaşkınları bıraktı Tanrı, biz
kimiz peki? Kimiz biz. Şiirde bir haber cümlesiyiz
sadece: Irak’ın gecesi uzundur uzun!

(Eseru’l-Ferâşe, s. 189, Beyrut, 2009.)

Mahmut Derviş: 13 Mart 1942, Al-Birwa- ö.9 Ağustos 2008, Houston), Filistinli şair. Son dönem Filistin şiirinin en önemli şairlerinden olan Mahmut Derviş,1948 yılında henüz çocukken,doğduğu köy İsrail tarafından işgal edilerek yıkılınca, ailesiyle Lübnan’a göç etmek zorunda kaldı.Şiirleri 20’den fazla dile çevrildi. Şiirleri ve yazıları nedeniyle birçok kez tutuklanarak cezaevinde yatan şair, Filistin halkının yaşadığı zorlukları dizeleriyle anlatmasıyla tanınmaktaydı.1970 yılında İsrail’den sürgün edilen sanatçı, iki yıl süreyle birçok Arap ülkesinde dolaşmak zorunda kaldı. Derviş,geçirdiği bir açık kalp ameliyatı sonucu yaşamını yitirdi.Filistin ulusal marşı Neşid el-İntifada’nın da söz yazarıdır.

Ulvi Kubilay Dündar – Bir Özge Vadi

Ulvi Kubilay Dündar – Bir Özge Vadi

“Zor olan
İnce yaşamaktır kardeşlerim.”

diyor İbrahim Demirci Ağabey, 1981 yılının Kasım ayında yayımlanan Yanıklar kitabında. Aylardan yine Kasım; aradan tam otuz üç yıl geçmiş.Tek el tespih adedince bir sene ve ömür. Şöhretten ber’i, her tanesinde ayrı bir vasıf.

Zor olana talip olmuş ve şiiri üzere ince yaşayan tevazu abidesi. Kanatlarına zamanı sırtlanmış, yoluna iz bırakarak devam eden bir güzel suret. Kendi hayatının şiirini yazan dil burcunda bir sancaktar. Yollarımızın kesiştiği noktada yolumuza yön veren bir güzelleme…

Ne kadar da çok şey öğretti tavrıyla, duruşuyla bize.

“Başaracağız bir gün/Susuşu anlatmayı
Söz yapmayı sesleri/O bilge nakışları” demiyor mu zaten.

Dipten akan bir ırmak. Onunla konuştuğunuzda duyarsınız derinden çağıldayan bu ırmağın sesini. Bazen konuşmasına yansır, bazen de sükutuna bu hal. Sesleri söz yaparak; ince ince, ilmek ilmek dokur. Tane tane, yormadan, yorulmadan anlatır. Sözlerden kuş yapar uçurur gönlünden gönüllere. İş(ç)ine bakar her daim. Usanmadan yürür de yürür; kavşaklara takılmadan, dönemeçlere sapmadan, uçurumlardan korkmadan. Memnun, tevekkül ehli, Mü’min bir adam.

Kendisinden yaşça küçük bir ağabeyimize kendisi de ağabey deyince bizim şaşkın bakışlarımızı görüp, hepimizin ağabeyi diyerek insana ve gönle olan hürmetini aşikâr edecek kadar mütevazı.

Mehmet Harmancı Hocanın mahdumu olduğunda, Memleket Edebiyat dergisi yeni çıkacaktı. Edebiyat mı önce , yoksa hayat mı derken kendimizi hocanın yanında bulduğumuzda İbrahim Ağabey, gördünüz mü hayat edebiyatın önünde, derken aslında hayata bakış açısını da gösteriyordu bize. Sireti suretinde bir bozkır dervişi. “Uçurumlar uzmanı/ İnsan ustası.” Hakikat arayışında uçurumlar ustası.

Zamanın sesinin, renginin sabırlı takipçisi.

Güzelliğin sabırla inşa edildiğini bilir ve öğretirdi; sabrı, susmayı, görmeyi bize öğrettiği gibi.

Sınır değil yol çizer; çocuklarına, dostlarına, hayatına… yola yoldaş eder.

Bilgiye ve okumaya olan muhabbeti hayatından bir parçadır.

Yazdıklarını kutsamaz, yaptığı işi en son işi gibi yapar. Hayatında da, eserlerinde de her daim naiftir.

Coşkuyla yürüyüşünü kimse durduramaz, marşını yürürken bestelemiş, kendi hayatının şiirini bundan tam kırk yıl önce söylemeye başlamıştır.

Bahara donanmış bir dağ gibi mütecessim ve heybetli; her ne kadar şimdilerde başında karlar olsa da.

Doğrusu bizi müthiş kucaklamıştır.

Hasan Harmancı – İbrahim Abi Değil İbrahim Ağabey

Hasan Harmancı – İbrahim Abi Değil İbrahim Ağabey

90’lı yılların ülkedeki Müslümanlar için çok hayra alamet yıllar olmadığı düşüncesindeyim. Ne olduğu takip edilemeyen, çok kısa sürede pek çok değişimin olduğu bir sürecin iyiye işaret olarak kabul edilebileceğini zannetmiyorum. Bahsi geçen dönem önceki on yılı da içine alarak dünyaya geleneksel olan bakışımızın iyiden iyiye bozulduğu bir zaman dilimi. Her ne kadar gündem olarak dini muhtevamızdaki çizgi değişmiş olmasa bile usulen yaptığımız yanlışların ayyuka çıktığı yıllar. Bu yıllarda yaşanan ve gene hayra alamet olmayan belirtilerden birisi de geleneğin aksine; konuşan, gündem belirleyen, yol gösterenlerin kırkını aşmış, görmüş geçirmiş büyüklerimizin değil, saflıklarının yanı sıra bilgili bile olsa acemi, hayatın hakikatine varamamış –ki o yaşta varması ne kadar mümkündür?- kendisi ile birlikte çevresine zarar verecek bir heyecanı her daim yanında barındıran genç önderlerin (!) olmasıydı. Bu dönemdeki İslamî fraksiyonların, grupların, cemaatlerin, cemaatsizlerin tuttukları yolun doğruluğu veya yanlışlığı bir tarafa yoldaki tutumlarıdır kastettiğim. Gençliğin fıtratına uygun olarak bağırıp çağıran, ajitasyon ve popülizm yapmada beis görmeyen, rasyonel değil duygusal karakterler; yani “abiler” mevzu bahis olan. Yirmili yaşlarına ulaşmış, ulaşmamış hatta otuzuna varmış olsa bile, dünyanın kötü gidişatına paralel olarak İslam dünyasındaki şümullü karışıklıklara karşı alınabilecek tavrı belirleme yetisine sahip olmayan, kökeni birkaç yüzyıl öncesine kadar uzanan sorunlarımıza cevap verme ihtimali bulunmayan abilerin ortamı işgal, insanları meşgul ettiği yıllar.

Ergenlik sancılarımın yukarıda bahsi geçen sancılı yıllarla birleştiği bir dönemde tanışmıştım İbrahim Ağabeyle. Dünyayı tanımaya teşebbüs ettiğim o zaman diliminde kendisine karşı neden bu kadar sevgi, saygı ve hayranlık beslediğimi buna mukabil çok konuşan, çok edip çok eyleyen ve kendilerine hakikat taşıyıcısı (!) süsü veren abi kitlesinden neden bu denli hazzetmediğimi çok daha sonraları anlayabildim. Hem kavramsal düzeyde hem de gündelik hayatımızda kaldırılması gereken bir enkaz vardı ortada. Allah Rasûlü’nün hadislerinde bahsettiği, fitne ortamlarını andıran bu enkaza karşı yapılması gerekenleri yapan, buna göre tavır alan, emek verip sabreden biri olarak gördüm İbrahim Ağabeyi. Zamanın daha yavaş aktığı eski zaman dilimlerindeki kıymetli insanlara kıyasla modern zamanlarda varlığı daha da değerlenmiş bir isim.

Müslüman abilerin “kaş yaparken göz çıkarma” eylemine itikadî açıdan baktığımızda ortaya ebedi bir hüsran çıkabiliyor. Abilerin her Müslüman’ı kaş yapmakla mükellef tuttuğu bir zaman diliminde “kaosa mütevazı katkılarını” seyrediyoruz. Fakat hem Allah kelamı, hem de Rasûlullah’ın hadislerinde zor zamanlarda takınılması gereken bekleme/sabır öğüdü gündemimizde görünmüyor. Bir vakıf veya derneğe üye olmamanın, konuşmamanın, bir tartışmaya katılmamanın hatta yeri geldiği zaman bir şeyler yazmamanın daha hayırlı olabileceği ihtimali aklımızdan geçmiyor. Tanıştığım günden bu yana İbrahim Demirci, hem yazıp hem yazmadıklarıyla, hem yapıp hem yapmadıklarıyla çevresine örnek olan benim de örnek aldığım bir isim.

İbrahim Ağabey için nihai olarak söyleyeceklerim şunlar: Müslüman gençlerin ideolojik/poetik nasihatler eden abilere değil; adam akıllı iş yapan, derli toplu yaşayan, yaşantısıyla örnek olan ağabeylere ihtiyacı var. Yaşadığımız zaman ve mekânın açmazlarına cevap bilgi yığınlarından önce teslimiyet, sükûnet ve iyi niyette. Dünyanın bilgisinde yetkinleşmek bu üçlüyü elde etmekten çok daha kolay, halledilebilir ve ikincil bir mesele.

90’lı yıllarda zihnimde uyanan o çaylak “Ne yapmalı?” sorusuna bizzat varlığıyla verdiği cevap sebebiyle İbrahim Ağabeye teşekkür üzerimde bir borçtur. Memleketimizin bekası için mütevazı bir teklifte bulunuyorum: “Abilerle Ağabeyleri ayıralım!..”

Gökhan Özcan – İbrahim Demirci Hakkında…

Gökhan Özcan – İbrahim Demirci Hakkında…

Belki her şeyden önce söylenmesi gereken şey; İbrahim Demirci ismiyle birlikte aklımıza birden fazla anafikir cümlesi geliyor olmasıdır. Anadolu’nun çeşitli köşelerinde izler bırakan, taze dimağlarda muhtemel ki hatırası canlı biçimde yaşayan bir öğretmendir o. İnsana emek vermiş, gönüller tezyin etmiş ve alabilenlerin dağarcığına bu memleketin, bu toprağın, bu dilin inceliklerinden güzellikler damıtmıştır.

Edebiyat okulunun çalışkan talebelerindendir. Pakdil ustanın, dil konusundaki hassasiyeti ve titizliği bilinir, böyle bir kalenin burcuna İbrahim Demirci sancağı çekilmiştir. Belli ki doğuştan bellidir güzergâhı, yıldızı kelimelerle parlayan dil burcuna mensuptur. Velûd bir kalem erbabı olarak bilir herkes onu; denemeler, şiirler yazmış, ses getiren, derinlik taşıyan, zenginlik katan çevirilere imza atmıştır. İlgileri bundan çok daha fazladır. Bir yerde rastlayıp iki kalem muhabbet etseniz, etkilenirsiniz dünyasının genişliğinden. Hayret edersiniz; nasıl edip de bu kadar sessiz sakin takılıp gittiğine esaslı, ince, samimi meraklarının peşinden.

Dergilere gönül vermişlerdendir, sadece büyük şehirlerde yayınlananlarda değil, taşra kokusu, rengi, samimiyeti taşıyan dergilerde de rastlarız ona, yazdıklarına… Bu yönü istikrarlıdır özellikle, önemli gördüğünden, özel bir değer atfettiğinden olacak hiç boşlamamıştır dergileri.

Azmetmiş, dava bellemiş, dil öğrenmiş, öğrendiği dillerin hakkını da vermiştir. Sadece şiir çevirilerinde değil, gezi ve hatırat çevirilerinde de ilave bir tad ve güzellik vardır. Nizar Kabbani ve Adonis denince biraz da İbrahim Demirci hatırlanır.

Kelimelere karşı hiç bitmeyen, hiç eksilmeyen bir sevgisi, daha önemlisi bir vefası vardır. “Gönüllü bir dil işçisi” tarifi en çok onun üstüne yakışır ama yetmez. İşin aslı dilin hem zenaatkârı, hem sanatkârı olduğudur. Hem kanadı kırık kelimeleri itinayla avuçlarına alıp yuvalarına bırakır, hem bir saat ustası inceliğiyle onarır onları, hem renk renk boyar, kelimelerle müzeyyen kılar alemin kendine ait sayfalarını.

Güzel insandır velhasılı… Arada bir kitapçı dükkanında, bir dergi bürosunda rastlarım. Bir şeyler öğrenirim, anlamadığım bir şeyleri anlarım, kendime bir şeyler katarım. Bazen anlattıkları, bazen duruşu, bazen hayatını inceliklere adamışlığı, bazen ayrıntılardan bulup çıkardıkları, bazen bir kenara not ettikleri, bazen hepsinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan o fotoğraf, yani ‘bir güzel adamın portresi’ nakşolunur hafızama.

Küçük şeylerle mutlu olan, güzelliğin sabırla ince ince işlenerek inşa ya da imal edilebileceğini bilen, kanaatkâr, mütevazı ve fakat içinde alemler gizleyen asude zamanların asude insanları… Azaldılar, pek azaldılar. İbrahim Demirci, bu zamana değil, o zamana ait… On dakika önce bile çekilmiş olsa, bir parça sarartmak gerekir portresini… Kökleri onu doğrudan geçmişe, köksüzlüğün icadından önceki devirlere bağlıyor.

Allah uzun ömürler versin, yazsın, çizsin, o dilden alsın bu dile katsın, dil hassasiyetimizi diri tutsun. Ama bundan da önemlisi dolaşsın dünyamızda, bir yerlerde ona rastlayalım, iki satır muhabbet edelim, ikram ettiği adamlıktan bir şeyler nasiplenelim.

Mahalle Mektebi – Nuri Pakdil ile İbrahim Demirci Üzerine…

Mahalle Mektebi – Nuri Pakdil ile İbrahim Demirci Üzerine…

 

Nuri Abiyi, Nuri Pakdil’i Ankara’da, evinde ziyaret ettik, İbrahim Demirci ile ilgili bir özel sayı hazırladığımızdan söz ettik. Söylemek istediği şeyler varsa memnuniyetle not edebileceğimizi belirttik. Lütfetti, söylediklerini kaydetmeye çalıştık. Umarız olmuştur.

“El kaldırdığınızda söyleyecek sözünüz vardır ya da bir itirazınız. İki kolunuzu birden kaldırdığınızda kalabalıklara da söyleyecek sözünüz vardır. Edebiyat dergisi böyle çıkmaya başladı: Meydana çıktık, iki kolumuzu birden kaldırdık: Durun kalabalıklar! Size söyleyeceklerimiz var. Baş kaldırdık: Duruma itirazımız var!

İbrahim Demirci’yi Üniversite öğrencisiyken gördüm ilk kez. 1974 yılının bahar günlerinden biriydi galiba. Edebiyat’ın yönetimevine Erzurum’dan, Mustafa Sarıçiçek’in selâmıyla gelmişti. Erzurum’da, Mustafa Sarıçiçek’in öncülüğünde canlı, devingen, katılımcı bir Edebiyat okur grubu vardı. Edebiyat dergisi okurundan dayanışma, atılım, katılım beklerdi, beklerdik. Erzurum’daki arkadaşlardan bir bölümü zamanla Edebiyat’ın yazarları arasına katıldı: Cemil Çiftçi, İbrahim Demirci, Ali Göçer, İbrahim Gafarlı, İlhami Çiçek, Fuat Altınsoy. İbrahim Demirci Mustafa Sarıçiçek’in sevgili arkadaşıydı, bizim de arkadaşımız, kardeşimiz oldu. 1975 yılı başından itibaren bize şiirlerini göndermeye başladı. Şiirlerden biri öne çıktı: “Bacalardan yükselen / Emeğin buğusuydu”. Edebiyat’ta yayımlanışı: Mart 1975. Başlangıç selâmla: Emeğe selâm, emeğe saygı. İbrahim Demirci zamanla Selim Yavuz oldu. Başka şiirler, denemeler, zamanla çeviriler geldi, Edebiyat’ta yayınlandı. O Ankara dışında oldu hep: Öğrenciyken Erzurum’daydı, sonra öğretmen oldu; Kırıkhan’da, Amasya’da, Ilgın’da, Konya’da bulundu. Yolu yılda birkaç kez Ankara’ya düşerdi, görüşürdük. Şimdi artık Ankara’da oturuyor, daha sık görüşüyoruz, hemen her gün telefonlaşırız. Eksik olmasın, bir gün yeni kitaplar almak gerektiğinde bu yükü ona yüklerim, o da seve seve alır getirir kitapları. Türkiye’nin insan fotoğraflarını çok iyi okuyan bir arkadaşımdır. Arkadaşlarımızı selâmla karşılar, kucaklarız, selâmla uğurlar, duayla göndeririz. “İnce yaşamaktır” bu.

“Marş yürürken bestelenir”.”

Seda Özbek – İbrahim Demirci…

Seda Özbek – İbrahim Demirci…

Bu iki kelimenin dimağımda işgal ettiği yeri, ruhumda bıraktığı izleri bir çırpıda, birkaç sayfada, bu istidatsız halimle nasıl anlatabilirim ki… Parmaklarım değil ama akmasına mani olamadığım gözyaşlarım anlatabilirdi belki. Kelimelerim, cümlelerim değil ama belki rüyalarım tercüman olabilirdi içimden geçenlere. Hafızam bir film şeridi gibi serilseydi gözler önüne birçok karesinde görülecek yüzü bir şey ifade ederdi belki.

Bir keresinde böyle olmuştu, bir seferinde de şöyle demişti gibi, Meram Fen Lisesi’ndeki bir edebiyat öğretmeniyle ilgili anekdotlar yazıp konuyu geçiştirecek kadar uzak değil ona ruhum. Daha derin, zamandan ve mekândan bağımsız bir gönül bağım var desem edepsizlik olur mu bilmiyorum. Meseleyi her ne kadar sınıf içerisinde yaşanan anekdotlarla sınırlamak istemesem de, şu anda, bu yaşta yani otuzumda belki yeni yeni idrak ettiğim birçok an canlanıyor gözümde İbrahim Demirci dendiği zaman. Onunla ilgili bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda hatırıma gelen olaylar değil, yanlış anlaşılmasın. Kişiliğimi, bugünkü beni meydana getiren, hayatımın önemli bir döneminde, lise yıllarımda vuku bulan ve halen devam eden bir gözlemleme, değerlendirme, anlama ve öğrenme sürecinden bahsediyorum. Hakkaniyetin, dürüstlüğün, çalışkanlığın, tefekkür etmenin, dengenin, saygının, tevazunun ne demek olduğunu çok okumuşumdur, dinlemişimdir. Ama hiçbir okuduğum ya da duyduğum; hocamın, her şeye rağmen ders planına yazdığı konuları günü gününe işlemesi (öğrencileri ne demek istediğimi daha iyi anlarlar) ya da dönem sonunda seksen dörtleri seksen beş yapmayışı, dürüstlüğü ve hakkaniyeti daha iyi anlatamamıştır bana. Her saniyenin ne kadar kıymetli olduğunu, hayatın ilimle ne kadar doldurulabiliceğini, onu gözlemleyerek kavrayabilmişimdir ilk kez. Bir kelimenin evet sadece bir kelimenin, iki boyutlu bir koordinat sisteminde bir nokta değil, üç boyutlu koordinat sisteminde bir düzlem olduğunu ondan öğrendiklerimle idrak edebilmişimdir. Muhabbetin habbeyle münasebetini o hatırlatmıştır bana. Çocuk aklımla ürkütücü bulduğum örgüt kelimesinin, iki elin parmaklarını birbirine geçirerek örgülenmekten geldiğini gösterişi hâla gözlerimin önündedir. Buraya sığdıramayacağım daha birçok kelimeyle, aslında, merak etmeyi, kafa yormayı, düşünmeyi, bağlantı kurmayı, zihnimi sınırlandırmamayı öğretmiştir. Bir kelimenin, bir cümlenin, bir deyimin, bir atasözünün ve dahi hayattaki hiçbir şeyin tek bir anlamı olmadığına işaret etmiştir. Belki de ne kadar tefekkür edersem eşyanın o kadar anlamlanacağını hatırlatmıştır bana, bir lise talebesi iken. Karpuz kabuklarının çöpe atılmasıyla ilgili anlatığı bir hikâye, israf nedir, ne israftır soruma cevap olmuştur bugüne değin. Tevazu kelimesi onunla cisimleşmiştir zihnimde. Hâlihazırda İslam âleminin kanayan yarası olan İslamı hayata hayat kılmak ne demektir, bir hadis, bir ayet nasıl en ufak bir tasarrufumuza yön verir onda gözlemlemişimdir.

Bir öğleden sonra, derste, biraz mahzun halimi görünce tahtaya sarı tebeşirle yazdığı bir Şeyh Galip beyti hâlâ hüzünlendiğimde aklıma gelir ve beni teselli eder:

Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü,
Dayanır mı şîşedir bu rehi sengsâre düştü.

Ve bilirim, zevrakın kayık, derûnun gönül, şîşenin cam, rehin yol, sengsârın taşlık olduğunu sözlüğe bakmadan, çünkü dün gibi hatırımdadır o an. Hiç eskimez, tozlanmaz hafızamda onun da içinde olduğu anılar. Bir mektubunda, -ilk mektuplarından birinde- ‘’Biz zaten arkadaş değil miyiz? “ cümlesi beni ne kadar mutlu etmiş, ne kadar onore etmiştir tarif etmem mümkün değil. Kendine güvenmekte güçlük çeken bir gence bunu söylemiş olması, arkadaşlık payesi vermesi, ne kadar önemlidir, ne kadar etki etmiştir o gence, kendisi bilir mi bilmem.

İbrahim Demirci’nin yazarlığı, şairliği ile ilgili söz söylemeye ne ilmim yeter ne de izanım. Yazdıkları, şiirleri, çevirileri eminim ki teknik anlamda çok değerlidir. Ya da Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Nizar Kabbani, Halil Cibran gibi daha başka isimleri ilk ondan duymuş olmam eminim ki önemlidir yazarlar, şairler nazarında. Ama benim lugatimde İbrahim Demirci’nin manası bunların çok daha ötesinde. Benim için lise yıllarımda Ay Burcu’nda okuduğum bir mısranın bende uyardığı etki, Yaralı Yazılar’da okuduğum bir denemenin zihnimde açtığı kapılar, Hay Hay Hayat’ın hayatıma kattığı anlam daha kayda değer. Mesela şu anda anlıyorum ki, biraz feminist yanım o zamandan beri varmış. Bunu Ay Burcu’ndaki “Varlığını varlığıma yaslayan yârim” mısraını okuduğumda duyduğum rahatsızlığı hatırlayarak anlıyorum. Neden varlığımı varlığına yasladığım yârim değil deyip, bunu bir kadın-erkek meselesi haline getirip sorgulayışım geliyor aklıma. Ama şimdi evli biri olarak baktığımda, varlığımı başka bir varlığa yaslamanın huzurunu buluyorum aynı mısrada. Ya da burada, Arizona’da doğup büyüyen Onurcan adında bir öğrencimin kendini Johnny diye tanıtması, bana “Cat Yusuf’a geldi, Can nereye gidiyor?” yazısını hatırlatıyor ve hayıflanıyorum birçok kitabımın elimin altında olmayışına ve sadece hafızamdaki kırıntılarla yetinmek zorunda oluşuma. Halimizden, şartlarımızdan memnun olmadığımız için kelimelerle oynayarak kendimize yeni ünvanlar, yeni haller giydirdiğimiz zamanlarda, küçük bir düzeltme notu geliyor aklıma ve gülümsetiyor beni; “Afedersiniz, bakkal dükkânı değil, marketmiş.” Bazen kızıyorum kendime, her okuduğum yazıda en ufak bir gramer hatasından rahatsız oluşuma, her yazıya bu anlamda eleştirel bakmama. Ama benim suçum değil; kantin duvarında asılı, her çarşamba günü yenilenen duvar gazetesinin suçu. (Bu farkındalık benim hatasız yazabilmem anlamına gelmese gerek.)

Dedim ya benim için İbrahim Demirci’yi tanımak hâlâ işleyen bir süreç. Bir öğretmen olarak, nasıl daha iyi bir öğretmen olabilirim diye düşünürken, öğrencilik yıllarıma geri dönüyorum. Hangi öğretmenimi sevmiştim, neden sevmiştim diyorum. İlk aklıma gelen lisedeki edebiyat hocam oluyor. Neden, diyorum? Çünkü iyi bir öğretmendi; anlattığı konuyla ilgili her şeyi bilen. İyi bir yazardı, iyi bir şairdi, iyi bir örnekti, iyi bir okuyucuydu, iyi bir dinleyiciydi, iyi bir düşünürdü, iyi bir arkadaştı… Aslında diyorum belki de tek bilmem gereken İbrahim Demirci iyi bir insandı.

Vural Kaya – İyilik Ülkesine Adanmış Bir Ruh

Vural Kaya – İyilik Ülkesine Adanmış Bir Ruh

İbrahim Demirci, tek başına bir meşveret makamıdır. Yüzü, etkili ve çarpıcı gelmez ilk bakışta fakat bunu, bu iki izlenimi, intibaı zamana yayar. Muhatabının alacağı dersler gizlidir encamında. Usul usul “usül” damıtır başka yüreklere; serapa tevazu ve kalenderdir. Budur onur abide gibi kalpler arasında yükselişi. İnsaniyete zenginlik katan insaniyeti budur. Hiç hile yapamadı dünyaya karşı, yapmadı daha doğrusu. Us zenginliğini çarpıcı kılarak insan avcılığına soyunsa bu alanda, yani ki demagog olma yolunda hayli başarılı olabilirdi. İmtina eder böylesi işlerden. Kendisini bile tanıtırken sessiz, dervişâne tavrı belirir hemen; dostlarını bile endişeye düşürür tanışma merasimleri.

Onun bence, en büyük birikimi bilgisi değildir. Bilgi, sanatçı kişiliği elbette etkendir İbrahim Demirci olmakta fakat hocanın insanı etkileyen bakışı ve tepkisinin müspet yahut menfi olduğunu anlayamadığınızda gözünüzde gittikçe büyüyen bir suret gibi oluveriyor. İnsana sorsak kayıtsız şartsız bir insandır o derler; fakat kaygısız görünen kaygı şahlanır durur iç ülkesinde. Değerler dünyasıdır bu. Anadolu’dur. Müslümanlardır. İnanç dünyasıdır, doğruluğunu ve inancını edebiyat dünyası gibi görselleştirebileceği mümkünlü bir ortamda dahi kullanmaz. İçtinap eder, ar duyar bundan. Anadolu’da yetişmiş dil yeteneği yüksek bu mustarip bakışlı adamı kendi cenahı bile yeterince tanımış, kabullenmiş ve göklere çıkarmış değildir. Ondan yoksundur onun adını bilenler de.

İbrahim Demirci, dostluktur. Dostluk kitabında sayfaları çevrildikçe ağır ağır keşfedilebilecek bu mustarip ruhun yankısını nadide okur ele geçirecektir. Popüler, artistik dille hüner sirkinden gösteriler arz etseydi yaşarken şöhrete koşarak alkışlarla omuzlara alınabilirdi. Popüler, güncel ve artistik maharetler yoksunur. Fıtraten bu patikalarda gezinmesi mümkün kılınmamış modern bir derviştir o. Yüzündeki sıradanlığı onun modern dervişliğine doğuştan yaratıcı tarafından hamledilmiş gibidir. Bu yaratıcının lütfu gibidir adeta.

İbrahim Demirci, yaşarken yapamadıkları üzerinden yükselişte bir ruhtur hâsılı. Herkesin koştuğu, varıl onda hâsıl olmak istediği şeylerden uzak durarak bu kadar büyük bir dilcidir, bu kadar büyük bir mümindir. Yaşadığımız dünyaya ait olamayacak kadar iyilik ülkesine adanmıştır. Elinde hesap cihazlarıyla dolaşan günümüz insanının yanında adeta bir ucube kalmıştır. O, yaşadığımız dünyaya hiç ait olmadı, olamadı. Dolayısıyla modern olamadı, hiçbir zaman da olamayacak. Hiç tanımadığı halde âşık olmuş bir genci tiyatroya götürüp, onun kalbine ferahlık damıtmak için o gence mesai harcayabilmek kadar insanın payına düşmüştür? Uzak bir beldede yaşayan ve şiire yeni başlamış bir gencin –henüz ulaşım-iletişim günümüz kadar yaygın olmadığı bir dönemde-dergi ve kitaplarını bir araya getirerek onu onore etmek adına aylık ona gönderide bulunabilir?

O ailesiyle, çocuklarıyla daha da büyüyen, yalınlaşan bir zenginliktir insanlık namına. Kızgınlığı, öfkesi kendi adına değildir; dil kullanımının çapula bulaştırılması hep incitir kalbini; öfkesini, susarak bu hassas değerlere harcar. Çocuklarını da edebiyat, sanat tutkunu yetiştirmiştir. Metazori kurslarla, kişisel gelişim değersizlikleriyle değildir bu yetiştirme. Kendisini edebiyata, sanata, inanca adamış bu kalender meşrep zatın gündelik duruşu bir temsil değer olmuştur bütün aileye de. Ailesi edebiyattan, sanattan, değerlerle kuşatılmaktan muttalidir. Asla kayıtsız kalmazlar, kalamazlar. Karşılarında capcanlı bir büyük rol görürler ve bu rol kendi damarlarına akıvermiştir saflıkla.

O bir dil burcudur. Bir mecliste konuşurken bunca edebiyatçılığına, dilciliğine, çeviri kabiliyetlerine rağmen kendisini gizler, fâş eylemez; faraza bir hadsiz olsa ondan gizler kendisini, ona aşikar olmak istemez. Önce dinlemesini bilir, eleştirelliğini naif bir dille ve incitmeden yapar. Öyle ki bunu meclisin hadsizi anlamaz, anlayamaz bile; ahmaksa o hadsiz, hocanın kendisine iltifat ettiğine bile hükmedebilir.

Toplumdan uzak durur sanırsınız, öyle değildir, nakış nakış içine işlenmiş bir kalbi vardır insanlığa, halka, topluluğa yahut topluma… O tek başına koskoca bir topluluktur böylece. Topluma kendi iç topluluğuyla gelip selam verir. Aşinadır. Yabancılaşmak aklının ucundan bile geçmemiştir. Bilakis yabancılaşanları uyarır, geçmişini hor görmekle işe başlayanları dil denemelerinde iğreti bulur. Bizim dilcimizdir. Bizdir. Bizdendir. Şairdir. Denemecidir. Bizim sanatçımızdır. O gün boyu dilimizi onarır. Toplumun dil ve değerler ile sanatsal ceketi iğreti bir halde görünürse gidip o ceketinin yakasını düzeltir, hatırlatır.

İnsanoğludur İbrahim Demirci; insansoyludur.

Ümit Savaş Taşkesen – Kar Saçlı Kral (Gecikmiş Bir Tanışıklığın Kısa Hikayesi)

Ümit Savaş Taşkesen – Kar Saçlı Kral (Gecikmiş Bir Tanışıklığın Kısa Hikayesi)

90’lı yıllardı ve henüz gençtim. İnsanlığı kurtarma hayalleri ile yaşarken birden bire bir üniversite bırakılmış, yarına dair umutlar kalmamış, bütün zihinsel formasyonları formatlanmış, anne eline baba cebine bakar hale geri dönüş. Yaşamayı istediğim hayat ile yaşadığım hayat arasındaki uçurum gözümü karartıyor, gönlümü daraltıyordu. O karaltı ve daralma zamanlarında neler hissedip neler düşündüğümü ancak karaladığım notlardan hatırlayabiliyorum. Bosna ve Çeçenistan bizim içimizi kanatıyor, öfkemizi artırıyordu. Bir şey yapamıyordum.

1994 devalüasyonuyla cebindeki yirmi doların Türk lirası karşısındaki artışına sevinen insanlar vardı. Yeni Şafak’ın yerel bir gazete sanıldığı ve “Türkiye’nin Birikimi” iddiasıyla çıktığı zamanlardı. Her bayide bulmak mümkün olmuyordu. Ben Malatya’yı ve üniversiteyi terk etmiş, İstanbul’da Rumeli Hisarının karşısında, boğazın kıyısında, kazanamadığım üniversite sınav sonucunu öğrendiğim an, boğazın derinlikleri beni çağırıyor sanmıştım. Atamadım kendimi sulara…

Pastanede İsmet Özel

Üniversite kitapları yerine kendi “okuma serüveni”mi inşa eden kitaplar okumuştum. O dönem okuduğum kitaplardan ve uzaktan şahit olduğum savaşlardan yorgun düşmüştüm. Şimdi o kadar yorgun düşmüyorum, yazık! Pastanede çalışıyordum. Boşta geçen bir yılın ardından bedenen yorulmak iyi geliyordu o dönem, çünkü düşünmemeyi sağlıyordu. Yoruluyordum ve uyuyordum ama yine de okumaktan kopamıyordum..

Geceleri dondurma paketlerken kaset çalarda İsmet Özel’den şiirler dinliyordum. Dondurma imalatı ve satış zamanları arasında bulduğum boşluklarda Yeni Şafak okuyordum. Gazeteyi bitiremediğim için, sonra okumak üzere saklıyordum. İsmet Özel ve Ali Bulaç’ın bir arada yaşama tartışmaları üzerinden gerçekleştirdikleri yazılar, Mustafa Özel, Rasim Özdenören, Mehmet Efe derken Dil Burcu’nda İbrahim Kardeş, haftada bir yazdığı yazılarla dikkatimi çekiyordu. Kimdi, bilmiyordum. Yazılarındaki dil duyarlılığı, kelime ve kavramlarla uğraşması, yazılarını temellendirmesi, çıkardığı yorumları beğeniyor, eleştirilerine katılıyor, yeni şeyler duyuyor, öğreniyordum.

Günler böyle geldi, geçti. Çalışmaktan yoruldum. Cuma günü dondurma tezgahını bırakıp üniversite sınavına girmek üzere K.Maraş’a gittim. Bir mizah dergisi alıp sınava girdim. Rahattım çünkü beklentim yoktu. Uzun soruları okumaktan sıkılınca karikatürlere bakıyordum. Garip bir şey oldu, üniversiteyi kazandım. Kader beni Konya’ya gönderiyordu. Sohbetinden her zaman keyif aldığım şair yazar ağabeyim Duran Boz (Ömer Erinç) Bahçelievler Parkında bana Konya’da görmem gereken bir isim olduğunu söyledi: İbrahim Demirci. Bahçelievler Parkı, K.Maraş’ta şair ve yazarların, okurların buluşma, konuşma ve sohbet mekanıydı.

Karşılaşma

Referans verilerek gerçekleştirilen tanışmalardan hoşlanmadığım için ihmal ettim İbrahim Demirci’yi ziyaret etmeyi. İbrahim Demirci’nin yazılarını İbrahim Kardeş olarak okumaya devam ederken bir türlü kendisini ziyaret etmemiş/edememiştim. Zihnimin bir köşesinde seyyalen gezinen bir düşünce: yolumuzun ne zaman kesişeceği üzerineydi. Dört yıl boyunca karşılaşmak mümkün olmadı.

Üniversiteyi bitirdim ama Konya’da mukimliğim sürüyordu. O dönemde yine Konya’da Biyoloji okuyan Ömer Yalçınova ile aynı evde kalmaya başladık. Bir gün İbrahim Demirci ile buluşacağını söyledi. Zamanı gelmişti sanırım. Rampalı Çarşıdaki Ütopya Kitapevine gelecekti, gittik. Biz biraz erken gelmiş, kitaplara bakıyor, çay içiyor onu bekliyorduk. Bir ara içeriye uzun boylu, dalgalı, kırdan daha çok beyaza çalan renkte saçları ile takım elbiseli, elinde içi kitap dolu çantası olan bir adam girdi kapıdan. Selamlaşmamız ve ilk tanışmamız böyle oldu. Selamlaşmış, çok konuşamamıştık. İlk intibam, çok konuşkan biri değil gibiydi.

Kapıdaki Süpriz

O zamanlar Ömer Yalçınova Atlılar dergisinin Konya temsilciliğini yapıyordu. Derginin Konya toplantısı gerçekleştirilmişti. Osman Özbahçe, Hakan Arslanbenzer, Hakan Şarkdemir, Murat Güzel, Vural Kaya gibi isimleri hatırlıyorum. Toplantıya İbrahim Demirci de gelmiş, bir kenarda oturup konuşmaları dinlemişti.

Toplantı bitmiş, sigara ve edebiyat dolu koyu bir sohbet başlamıştı bizim evde. Ev belki de tarihinin en kalabalık dönemini yaşıyordu. Her şey güzeldi ama ev sahibi olarak bu kalabalık grubu nasıl ağırlasak, ne ikram etsek diye düşünüyorduk ki İbrahim Demirci geldi. Yanında herkese yetecek, ertesi gün dahi bizi doyuracak kadar etliekmek yaptırmış. Ne süpriz…

Benim için İbrahim Demirci tanışıklığı ve zihnimde bıraktığı ilk etki “kendisinden beklenilmediği bir anda yaptığı, düşündüğü ya da söylediği bir söz, eylem, karakter, okuma aşkı ve iyilik. Söz ustalığı yanında bir karar ve eylem adamı. Yapılacak işe inandığında taşı elinin altına koymaktan çekinmeyen, yüksünmeyen, yanınızda desteğini hissettiren bir ağabey, arkadaş, dost yerine göre baba…

Sözün, düşüncenin ya da edebiyatın en iyisini söyledikleri, düşündükleri ya da yazdıklarını iddia edenlerin içinde bulunduğu handikap, yaşadıkları ile yazdıkları arasındaki mesafedir. Ben böyle bir çelişkiyi, İbrahim Demirciyi daha yakından tanıdığım on yıllık süreç içerisinde görmedim. O’nu kitapları, yazıları ya da şiirleri üzerinden tanıyıp sevmiş dahi olsanız dahi tanıştığınızda kişilik olarak yazdığı ve söylediği şeylerden daha öte bir insan, bir karakter olduğunu görebilirsiniz.

Çay ve Sözlük

İlk tanışıklıkta biraz mesafeli ve soğuk gibi görünür. Evinde yaptığımız ilk iftarda ben öyle düşünmüştüm! Çok az konuşuyordu. Sorularımıza kısa cevaplar veriyordu ve sofrada bir sessizlik oluyordu. Zamanla alıştık… Sizden hoşlanmadıysa dahi çok belli etmez ama daha az ilgi gösterir. Beğenileri, hayretleri ya da kızgınlıkları mimiklerine, havaya kalkıp inen kaşlarına, göz kapaklarının açısına ve gülümsemesine yansır. Güzel, içten bir gülümsemesi vardır. Öfkelendiğinde kaşlarının çatılıp söylendiğine şahidim. Çok fazla taşan bir öfkesini görmedim. Kontrollüdür.

Ben onu her zaman çay ve sözlük ile birlikte anımsarım. Elinden çayı ve okumalarından sözlüğü eksik etmez. Ansiklopedi karıştırması da ilginç gelmiştir bana mesela. Evlerde bir zamanlar dizi dizi vitrinleri süsleyen, gazetelerin verdiklerinden tutun da özel olarak alınmış olanlara kadar bulunan ansiklopedilerin “ev ödevleri” dışında açılıp kullanıldığını düşünmezdim çünkü. Tarama sözlüklerinden kelime araması da ilginç gelmişti. O zamana değin hiç tarama sözlüğüm olmamıştı ve ne işe yaradığını da bilmiyordum doğrusu.

Ortak Suskunluk

Konya’daki evinde kendisini ziyaret ettiğim zamanlarda aklımda kalan şey Demirci ile “ortak suskunluklarımız” olmuştur. Ben onun kitaplığında keşfe dalmış, çeşitli kitapları karıştırıyorken o bilgisayarında bir şeyler yazıyor ya da okuyor olurdu. Bunlar ya o dönemde üzerine çalıştığı doktora tezi olurdu bu ya Hece dergisinin dosyalarından birisine hazırladığı bir yazı, söyleşiye verdiği cevaplar ya da diğer dergi yazıları. Ben çalışmasını bölmek istemezdim. Bulduğu ya da karşılaştığı ilginç bir şey olduğu zaman benimle paylaşırdı. Yeni bir kelime ya da kavram ise sözlüğe bakar, kelimenin doğru kullanılıp kullanılmadığını, ne anlama geldiğini, aslında ne olması gerektiğini, kullanımının yanlış olduğunu vs. paylaşırdı. Masada çay bardağı yarım ocakta altı ısınma modunda yanan bir çaydanlık mutlaka bulunurdu. Çaydanlıktaki çay son damlasına kadar içilir, arkasından yenisi demlenirdi ama çay hep olurdu.

Böyle suskunluk anlarında, benimle paylaştığı bir anısı, benim unutulmazlarım arasındadır. Kendisi bilgisayarda çalışıyor, ben yan kanepede elime aldığım bir kitabı okuyorken, fonda oğlu Alişan Demirci’nin derlediği Ruhi Su arşivinden şarkılar çalıyordu. “Erzurum dağları kar ile boran” türküsünü söylemeye başladığı zaman birden bana dönüp “biliyor musun” dedi “ bu türküyü babamdan dinlemiştim. Mırıldandığını hatırlıyorum. Hayatında hiç radyo dinlememiş bir adamın, babasının, bu türküyü bilmesi, söylemesi ilginç değil mi? Askerken olabilir” diye de eklemişti galiba… O an, beni neyin etkilediğini bilemiyorum: şarkı, hatıra, küçük yaşta kaybetmiş olduğu babasının hatırası, babasının o şarkıyı bilmesindeki gizem, babamdan bir türkü dinlememiş olmamın üzüntüsü… Ruhi Su’yu ya da o türküyü dinlediğimde aklıma hep o an gelir.

Onunla tanışıncaya kadar ve sonrasında da kendimi genelde iyi bir kitap okuru olarak tanımladım. Yazmaktan daha çok okumaktı benim işim. Okumalarımdan yazıya dönüşen şeyler olurdu ama bu daha çok kendime aldığım notlardı. Zamanla bu yazdıklarımı kendisiyle paylaşmaya başladım. Sonra, bu yazdığım yazılardan birisini www.40ikindi.com sitesinde yayınladı. Yazılarımın yayınlanması gerektiğini söyledi. Okurluktan okur-yazarlığa geçiş yapmamın vesilesi İbrahim Demirci’dir.

Yazar-Şair kişiliğinin ötesinde İbrahim Demirci bir aile reisidir. Baba rollerini başarıyla götürmüştür. Yolunun kesiştiği kişilerin hayatı üzerinde her zaman olumlu değişimlere yol açan bir etkisi vardır. Yakından tanımış olmanın kesinlikle büyük bir şans, lütuf olduğunu düşündürtecek etki oluşturur, esinler verir.

Hatıratlar üzerine özel bir ilgisi vardır. Subjektif de olsa bireysel tanıklıkların dönemsel ayrıntıları içerdiğine, kişinin yaşam tecrübesinin öldükten sonra kendisiyle yok olup gitmemesi gerektiğini, bu şahitliklerin mutlaka bir şekilde yazıya geçirilmesi gerektiğini düşünür. O’nun vesilesi ile hatırat ve biyografi, otobiyografi türü kitaplar üzerine yoğunlaştığım bir dönem olmuştur. Çok yoğun olmasa da bu hala devam eder.

O, bir açıdan, bilgisayarda arka planda çalışan programlar gibidir. Baktığınızda çok sakin, ilgisiz ve kaygısız görünürken yapılması gereken işlerle ilgili işlemleri telaşa vermeden yapıp planlamaktadır.

İbrahim Demirci denilince gazete ve kesilmiş kupürler gelir benim aklıma. Bir çok gazeteyi, eklerini, dergiyi, yeni çıkan yayınları, kitapları takip eder. Gazetelerden önemli gördüğü haber ve köşe yazılarını keser, dosyalar Konya Fen Lisesinde yıllarca çıkarmış olduğu duvar gazetesine asardı. O duvar gazetesini kaç yıl çıkardığını bilmiyorum.

Okumalarını tek yönlü olarak yapmaz, Arapça ve Fransızca haberleri, edebiyat yazı ve dergilerini de takip ederdi. Dil öğrenme konusunda kendi çocuklarını da çevresindekileri de teşvik eder. Bu çok yönlü okumalar hakikatin kavranışında tek boyutlu ve çiğ yaklaşımları aşan bir noktaya taşımıştır İbrahim Demirci’yi.

İnandığı siyasi düşünce ya da içerisinde yer aldığı akım karşısında dahi eleştirel tutum takınabilen, bunu rahatça dile getirebilen eleştirel yaklaşımı ve okumaları onu statik olmaktan koruyup dinamik ve diri tutmuştur. Bu anlamda düşünsel bir istikameti ve duruşu nettir ve belirli kalıplara takılıp kalmaz. Kendisinden ilk bakışta beklenmeyen radikal sayılabilecek çıkışları ile çevresindekileri şaşırtır.

O benim için “Beyaz Saçlı Kral”dır. Şimdi Londra’da bu yazıyı yazarken Konya akşamlarında, İbrahim Demirci’nin evinin balkonundaki oturmaları, çayı, sohbeti ve devamında Beyza Demirci’nin sesli okuduğu kitaplar… Daha uzun oturup daha sık dinleme yapsaydık ne iyi olacakmış…

Geç tanışıklığın kısa hikayesi şimdilik bu kadar. Bu hikayedeki iyi niyetli, altın kalpli “kar saçlı kral”ı, eşini ve çocuklarını tanımış olmaktan memnunum…