Etiket: İğne

Hasan Coşar – Deniz Kenarında İğne ile Oynaşmak

Hasan  Coşar – Deniz Kenarında İğne ile Oynaşmak

Deniz kenarındaydı. Vakit imsak vaktiydi.

Denizden gelen havayı soludu. Dalgaların kıyı ile buluşmalarının sesini dinledi. Bir karartı halinde onları görebiliyordu. Hem birazdan güneş denizin üzerine doğacak sularını aydınlatacaktı. Bekleyecekti.

Beklerken düşüncelere dalmak, hayal üretmek ne güzel oluyordu. Hele seherin bu havasını solumak ona bir başka gelmeye başlamıştı; dalgaların müziği eşliğinde. Her şey güzeldi. Güzel olmalıydı.

İyi ki erken geldiğini düşündü. Yoksa bu güzellikleri yaşaması mümkün olmazdı. Bir vesile ile gelmiş ve bütün bu güzellikleri doya doya yaşamaktaydı. Gecenin ortasında adamın kapısına dayanacak değildi ya. Sabahı beklemeliydi. Bekliyordu. Hem hava da çok güzeldi. Ne yanıyordu, ne de donuyordu. Şikâyet etmediği bir havada, deniz kıyısında, seher vaktinde, bütün güzellikleri yüreğine çeke çeke yaşıyordu.

Bet bir ses çıkaran kapı gıcırtısı tüm güzellikleri yok ederek her yana yayıldı. Gidebildiği kadar gitti. Gittiği her yerde kendini belli etti. Çirkinliğini bütün dünyaya haykırdı. Ve güzelliklerin içinde kaybolup gitti. Derme çatma kulübeden çıktığını gördü. Gözleriyle ve bütün benliğiyle onu takip ediyordu.

O ağır adımlarla kıyıya doğru yöneldi. Sabahın havasını içine alabildiğince çekti. Durdu havayı kokladı. Sonra tekrar yürüdü. Ayağında bir terlik bile yoktu. Çıplak ayakla kumların üzerinde yürüyordu. Kumlar ayaklarına zarar vermediği gibi üşütmüyordu da. Kendini izleyen bir çift gözün varlığından habersiz yürüdü. Kıyıya ulaştı. Hiç çekinmeden ayaklarını kıyıyı okşayan suyun içine soktu. Ayaklarının, elbisesinin ıslanmasına aldırış etmiyordu.

Sol elinden aldığı bir şeyi, hedef tahtasına nişan alınarak atılan bir ok gibi denize doğru attı. Bir süre bekledi. Sol elinden aldığı ikinci nesneyi de hedef alarak atmak için zamanı beklemeye başladı.

Hiç tanımadığı biri gelip yanına oturmuştu. Zaten orada onun kimseyi tanıması mümkün olmazdı. Yabancıydı kendisi. Gelenin kim olacağını nerden bilebilirdi ki. Yalnızca tabiatın güzelliğini ses çıkararak bozmamak için kafasıyla selamlamıştı. O da selama kafasıyla mukabele etmişti. Birlikte kıyıdaki denizle oynaşan adamı izlemeye başladılar.

Elindeki ikinci nesneyi de denize attığında yanına gelen fısıltı halinde, sessizliği bozmamak için büyük bir özen göstererek konuşmaya başladı:

Her gün gelir burada onu izlerim. Elinden alıp denize attığı iğnedir. Bir süre bekler. Attığı iğnenin bir balık tarafından kendine getirileceğine inanır. Gelmeyince bir iğne daha atar. Bir iğne daha atar. Elindeki iğneler bitinceye kadar burada kalır. Yıllardır bu böyle devam etmekte. Onun ermiş olduğuna inanırız. Hatta atacağı iğneleri birileri getirir. Dilek tutanlar, dertlerine deva arayanlar, onun ermişliğine inananlar iğne getirir ona. O da denize atar. Balıkların o iğneyi alması, arzularına nail olmak için. O iğne attığı için hastalıktan iyi olanlar var, karı bulan erkekler, koca bulan kadınlar var. Çocuğu olanlar var. Çocuğu iş bulanları mı ararsın, okul kazananları mı ararsın. İnsanların eve ihtiyacı varsa bir avuç iğne ile soluğu burada alırlar. Arabaya ihtiyaçları varsa soluğu yine bir avuç iğne ile burada alırlar. Kimin neye ihtiyacı varsa bir avuç iğne ile soluğu burada alırlar. O da burada sabahın erken saatinde iğneleri balıklara atar. Bekler. Tekrar atar. Deniz kenarında iğnelerle oynaşır. Onu seyretmekle büyük bir zevk almaktayım. Her gün sabah burada ibadet aşkıyla, Allah rızası için onun iğnelerle oynaşmasını seyrederim.

Bilir misin bilmem. İbrahim Ethem diye biri varmış. Burada herkes bunu ondan öğrendi. Masal mı, efsane mi, öykü mü, gerçek mi?.. Her ne ise. Bu zat bir gün kuş tüyü yatakta yatarken damda bir ses duyar. Damdaki sese kim olduğunu, ne aradığı sorar. Damdaki adam kervanını aradığın söyler. Damdaki adama kızar. Damda kervanın olmayacağını, damda kervan aramanın ahmaklık olduğunu söyler. Bunun üzerine damdaki adam kuş tüyü yataklarda da Yaradan’ın bulunamayacağını söyler. Bunun üzerine her şeyini bırakır orayı terk eder. Senelerce başka yerlerde dolaşır Yaradan’ı arar. Bir gün deniz kenarında elbisesini yamarken yanına gelen biri kendini eleştirir. Kendini eleştirene bakar. Elindeki iğneyi denize atar. Hemen bir balık iğneyi denizden getirir verir. Kendini eleştiren kişi ağzı açık olanları seyreder.

Bunu birinden dinleyince bu da her şeyini bırakıp buraya gelir. Gördüğün derme çatma kulübeyi yaparak yerleşir. Çevre köylülerin getirdiklerini yer, onları verdiklerini giyer. Kimse ile görüşmez. Bütün gün içerde kalır. Kimseyle kolay kolay görüşmez. Ne yaptığını kimse bilmez. Ama biz onun ermiş olduğuna inanırız. Bir sorunumuz oldu mu, hemen biraz iğne kapar geliriz. Sorunumuzun giderilmesi için ona veririz. O da sabahları güneş doğmadan büyük bir itina ile denize atar. Bu zamana kadar hiçbir iğnesini balık getirmedi ama olsun, mutlaka bir gün onun attığı iğneyi de bir balık getirecek. Demek onun iğnesini getirmeye mazhar ermiş bir balık hala gelmedi.

Elindeki son iğneyi de nişan alıp denize attı. Son iğnede biraz fazla bekledi. Bekledi. Bekledi. Denizde ne bir balık vardı, ne de iğne geri geliyordu. Bir gün mutlaka iğnesinin getirileceği ümidiyle mahzun bir şekilde geriye döndü. Dönerken ayaklarını sürüklüyordu. Hayal kırıklığına uğramak zoruna gitmişti. Ayakları sürükleniyordu. Çevresine bir göz bile atmadan kulübesine gitti. Kapıyı açtı. Kapı yine gıcırdadı ama bu sefer her yanı kaplayan gürültülerin yanında cılız kalan sesi kimseyi rahatsız etmedi. İçeri girdi. Gıcırtı ile kapıyı kapadı.

Ne kadar beklediğini bilmiyordu. Saate bakmak istemedi. Baksa da bir şey değiştirmezdi. Daha önce de saate bakmamıştı. Güneşin bir hayli yükselmesi rahatsız etmeye başlamıştı. Hem yanıyor hem de rutubetli havanın etkisiyle terliyordu. Aç olduğu için feryat eden midesine aldırış bile etmedi. Kendini haklı göstermek için dünyada yaşayan aç insanları midesine örnek gösterdi. Çünkü yiyecek bir şey olsa bile tembellikten yemek istemiyordu.

Neden sonra o zatın yanındaydı. Kendini tanıtınca kulübesine kabul etti. Uzun uzun hayatını anlattı. Hele İbrahim Ethem’i öyle bir anlatışı vardı ki, sanki kitabını yazmıştı. Etkilenmemek elde değildi. Onun saltanatı bırakıp çöllere düşmesini. Hepsini anlattı. Kendisinin bunu yüzlerce kez dinlediğini, dinledikçe ona karşı olan hayranlığının arttığını, daha fazla onun yolundan ayrı kalmamak için sahip olduğu saltanatı bırakıp buraya geldiğini anlattı. Daha o kadar çok şey anlattı ki, hiçbirini aklında tutmadı, doğru dürüst dinlemedi bile. Birilerinin selamını getirmediğini, yalnızca lanetini getirdiğini söyledi. Onun bir hayal uğruna saltanat dediği sorumluluktan kaçtığını, yerine bir zalimin gelmesine neden olduğunu, o zalimin de herkese zulmettiğini, zulme uğrayan herkesin lanetini getirdiğini bildirdi.

Bu yanlışla deniz kenarında daha çok iğne ile uğraşacağını, hiçbir iğnesinin geri gelmeyeceğini söyledi. O kadar kişinin lanetini balıkların bile duyduğunu, ama onun kendini avutmak için deniz kenarında iğne ile oynaşmaya devam ettiğini söyledi. Ondan bundan gelen yiyeceklerden ikram edilenleri hiç yemeden orayı terk etti.