Etiket: Işık Yanar

Işık Yanar – Uyuyan Yol

 Işık Yanar – Uyuyan Yol

Bir sarı ikindi, güneş dağıtıyor erken yaşlanmış gecekondu mahallesinin evlerine. Kırmızısı çamurla kirlenmiş otobüs yoldan geçiyor. Çukurlara girip çıkıyor, yapraksız ağaçların küçük gövdelerinin yanından kayarak.

Şoför, kambur, başını direksiyona eğmiş. Yolcular sessiz. Bir ilkokul öğrencisi, kırmızı kalemle tırnaklarını boyuyor. Hastaneden dönen emekli kadın, elindeki ilaç dolu poşeti kurcalıyor, ilaçların günde kaç tane ve aç mı yoksa tok mu alınacağını kontrol ediyor. İşsiz bir genç, kayıp giden manzaraya, o gerçeküstü tabloya dalmış. Şapkasındaki sigara yanıkları, sarsıntıyla parlıyor.

Güneş, otobüs içine kirli camlardan süzülerek giriyor. Üşümüş yolcular, henüz çok sıcak olmasa da aydınlığı görünce gevşemeye başlıyor. Yüzlerine dokunan güneş, otobüsün içerisindeki havayı değiştiriyor. Yolcular, bu anın kısa süreceğinden ve bu aydınlığın bir yağmur bulutu tarafından perdeleneceğinden eminler. Ama sanki birden yaz gelmiş. Bu tatlı kış sıcağında, dört yolcunun başları yavaş yavaş önlerine düşüyor.

Şoförün yorgun bedeni direksiyona doğru eğiliyor.  Direksiyonu tutan elleri gevşiyor.

İlkin, başı yenik düşüyor uykuya, ardından bütün bedeni. İlkokul öğrencisinin başı cama yaklaşıyor usul usul. Uyku onu birden teslim alıyor. Göz kapakları yarı açık, elindeki kalemi bırakıveriyor. Kalem, otobüsün sarsıntısıyla arka koltuklara doğru yuvarlanıyor. Yuvarlanan kalem, emekli kadının ayaklarına çarpıp duruyor.

Kadının omuzları ön koltuğa, ağır ağır rükûya eğilen bir mümin gibi yaklaşıyor. İlaç poşetini tutan eli, önce kucağından düşüyor. Oradan kayıp yere doğru sarkıyor. Poşet, zeminin hemen üzerinde perde ucu gibi sallanıyor. Ağır ağır bir horultu yükseliyor; uyku, onu da alıyor.

İşsiz gencin gözleri, ağır ağır kapanıyor sonra aniden açılıyor. İlaç poşetinin hışırtısını bir ninni gibi dinliyor. Uyku, onu teslim alamıyor önce. İş görüşmesini yeniden düşünmeye çalışıyor. Her zaman bir belirsizlikle biten bu görüşmelerden usandığını hissediyor, kirpikleri birbirlerine yaklaşıyor. Gövdesi yandaki boş koltuğa doğru kaymaya başlıyor. Bir şeyler fısıldamak ister gibi dudakları açılıyor; gözleri kapanıyor.

Otobüs kendi kendisine bir müddet yol alıyor. Sonra sesi duyulmaz oluyor. Tekerlekler,

boşlukta kendi kendilerine dönüyor. Yoldan havalanan otobüsten kurumuş çamur parçaları dökülüyor. Otobüs yükseliyor yükseliyor…

Gökyüzünde ilkin onun gibi uçan, bahçesinde çocukların oynadığı müstakil bir evin yanından geçiyor. Sonra bir erkek çocuğu onunla yarışıyor. Bir gelinlik dikiz aynasına takılıyor. Bir patron masasının ve para dolu bir kasanın yanından geçiyor. Sonra gökyüzünde kayboluyor.

Otobüsün yükselişini, sadece yaşlı bir adam görüyor. Gelinini ve torunlarını, uçan bir otobüs olduğuna inandıramıyor. Ama herkes, az ileride kavşağı dönemeyerek takla atan otobüsü tarif ettiğini anlıyor. Abarttığını düşünüyorlar.

Işık Yanar İle…

Işık Yanar İle
“ Taşrada insanlar birbirine uzaktır.”

Hazırlayan: M. Akif Kuruçay

Mahalle Mektebi okuyucuları için Işık Yanar ile son romanı Şemsi­ye Tamircisi üzerinden roman, haki­kat, yabancılık ve mekân ilişkisi üze­rine konuştuk. Bu yazarın ikinci ro­manı. İlki olan Dört Âdem, Hece Ya­yınları arasında neşredildi ve olum­lu tepkiler aldı. Yanar, İskenderun­lu. Kendisiyle Konya’da öğrencilik yaptığı yıllarda, dönemin meşhur mekânı Kitapçılar Çarşısı’nda tanış­mıştık. Şimdi o çarşının da, bizi bu­luşturan ortamların da yerinde yel­ler esiyor. Ama onunla olan dost­luğumuz baki şükür ki. Hayatına İstanbul’da devam eden yazar, şu an yeni romanı üzerinde çalışıyor. İyim­ser bir tahminle yeni roman yeni yı­lın sonbaharında yayımlanacak.

Sondan başlayalım, romanı­nızda mekân hacmini aşan büyük bir kırılmanın yaşandığı bir sahne ola­rak kurgulanmış. Mekân seçiminiz ve betimlemeleriniz karakterlerin dün­yasında yaşanan hayal kırıklıkları­nın şiddetini daha derin hissetmemi­zi sağlamak için sanki. Ne dersiniz?

Romandaki akış, birinden di­ğerine geçen yani iletilen bir hayal kırıklığı üzerine bina edildi. Burada elbette basamak basamak en büyük yanılgıya doğru ilerleyen bir kurgu var. Bütün her şeyin bir sebebi, her şeyin yani ailenin bütün kaderinin buna bağlı oluşu bir gerginlik de ya­ratıyor. Senin de çok doğru tespitin­le aslında bu durum büyük bir sahne olarak görülüyor. Romanda zamanın bir buçuk günde toplanmış olması da elbette olayın bütünlüğünü kav­ramak açısından önemliydi.

Peki bu kadar kısa olmasının özel bir nedeni var mı?

Özel bir nedeni yok fakat, olaydan kopmamak ve yüzlerce say­fada verebileceğiniz olayları, ayrıntı­ları gazete kupürleriyle anlatmanın geçmişin şimdisinden bizi koparma­yacağını düşündüm. Tabii ki yine adım adım ilerleyen bir roman ku­rabilmek de mümkündü ama bunun bizi ailenin asıl trajedisinden kopa­racağını düşünüyorum.

Dinlerin yayılmasında, fikir­lerin geliştirilmesinde, ideallerin ger­çekleştirilmesinde, büyük mekânların işlevselliği tartışılmaz bir gerçek. Siz başkarakter özelinde “düşünce evreni”ni ana mecrasından çıkararak taşraya taşımakla tam olarak neyi amaçladınız?

Asıl problemlerden birisi de Refik’in niye oraya gönderildiği. Bu­gün de birçok kurumun işleyişi böy­le, maalesef ama işte buradan baş­ka bir alegoriye gitmek de mümkün gibi. Nedir bu? Her ideal bizi hayatın dışına taşırıyor, sonra orada, burası kuş uçmaz kervan geçmez bir kasaba olsa da, terk ettiğimiz şeylerin silik izlerine takılarak kör topal yürümeye çalışıyoruz. Ama Refik bunu hatıra getirmemeye, karısının dönüş bek­lentileri içerisine girmesini engelle­meye çalışarak hayatını sürdürüyor. Gerçekten, kazanacağından emin.

Baş karakter temel özellikle­riyle bir kentlidir; bununla birlik­te kendini bağımlı hissettiği mekân, olanca durgunluğuna, kımıltısızlığı­na rağmen karakterin kişilik ve bek­lentilerinde herhangi bir sapma, bo­zulma yaratamaz. Taşranın iktidar­sızlığı mı, yönelmenin, adanmışlığın gücü mü öncelikle vurgulanmak iste­nen?

Refik, bir kentli, eski bir fut­bolcu ve futbolla kurduğu ilişkiyi, göreviyle de kuruyor. Kendisini ada­dığı şeye inancı, kendisini öldürte­cek kadar derin. Şefkat’in tabiriyle “Çok garip bir adam ama iyi bir in­san.” Taşra durgunluğuna insanların neler taşıdıklarını göstermesi açısın­dan da önemli bir karakter. Kendisi­ni adadığı şey tarafından öldürülme­si… Aslında farkında olsak da olma­sak da bunlar bizi öldürüyor aslın­da; bu adanma etrafında edindiğimiz alışkanlıklar.

Başkarakter bir benzeri olan başkasının yerine kendisine veril­miş mistik bir vazifeyi ikmal için ge­lir; yalnız mekânın tam anlamıyla ya­bancısıdır. Kasabalılar ve hatta aile bireyleri, başkarakterin hakikat bek­lentisiyle (mesajıyla da diyebiliriz) özdeşleşmiş görünmezler, ilgisizdir­ler. Bireyler arasındaki kopukluk ve yabancılaşmayı birincil ilişkilerin ya­şanageldiği taşra üzerinden yansıt­manız oldukça ironik. Fazla karam­sar bir tablo değil mi? Gelecekle yakın ilgili sosyolojik bir tez mi bu yoksa?

Taşrada, etrafıyla ilgili olma­yan aileler vardır. Yani taşrada her­kes birbirinin yakını dostu değildir. Çocuklar hariç; tabii onlar okulla ya da farklı ilgilerle bu hayatı orta yaşa kadar yayarak yaşarlar; ilişkiler, bel­ki birbirlerini sürekli görmenin do­ğurduğu bir sonuç olarak, aslında çok uzaktır. Buna birçok şeyin kat­kıda bulunduğunu düşünebiliriz: İn­sanlar aileleriyle (akrabalarıyla bile o kadar değil) daha çok ilgilidirler. Mesela bir misafirin gelmesi olaydır ya da ile veya ilçeye gitmek ciddi ha­diselerdir.

Finalde her şey boşluktadır. Hiçbir taş yerine oturmaz. Başkarak­ter binbir özenle beslediği ve kendisi­ni hakikate taşıyacak (ya da hakika­ti kendisine taşıyacak) olan kırat ta­rafından öldürülür. Beklenenin yerin­de oturan, yani kıratın üzerinde ken­disine dönen ise kitapta diyalog ku­ramadığı net olarak vurgulanan tek karakter olan oğludur. Dışarıdan za­ten anlaşılmaz bulunan bu zorlu bek­leyiş, finalde yıkıma dönüşür. Oysa okuyucu –gazete kupürleri vasıtasıy­la falan yansıtılmaya çalışılmış- sa­bırlı, fedakârane bekleyişin meyvesi­ne, mutlu bir neticeye hazırlanmış­tır. Bu beklenmedik son, belki de ro­manın başarısı buradadır, okuru ha­yat ve beklentiler üzerinde düşünmeye zorlar. Yani diğer romanların aksine, kitabın son kelimesiyle her şey henüz başlamış gibidir. İsa’nın hikâyesini yazmayı düşünür müydünüz?

İsa’nın trajedisi hayatı yo­rumlama becerisinin babası tarafın­dan çalınmış olmasıyla ilgili. Bu ça­lınma anı, aslında çok daha geriler­de İstanbul’da gerçekleşmiş ve bütün aile bundan nasibini almış. Herkes kendi hayatında bunun izlerini ya­şıyor ama anne hariç hiçbiri bunun farkında değil. Kadınların olumsallı­ğı hayatı devam ettiren bir şey gibi… O yüzden kadınlar daha mantıklıdır­lar. Ama elbette bu mantığı çevrele­yen şeye de erkekler hakim. İsa bu hakimiyeti bir türlü kuramamış ama nedenini de anlayamıyor. Zaten için­de bulunduğunuz durumu içindey­ken mi acaba daha doğru kavrarsı­nız yoksa çok sonra “vay anasını ney­di o zamanlar” diye gülerek andığı­nız zaman mı? Finale gelince elbet­te gerçeğin kendisi acı ya da tatlı ola­bilir fakat insanlar onu olduğundan daha farklı düşünmek isteyerek baş­ka gerçeklikler kuruyorlar. Bu bazen takvimde bir yaprak oluyor bazen se­nin de çok doğru bir şekilde tanımla­dığın gibi yıkımlara yol açıyor. Ben­ce İsa, böyle kalmalı diye düşünüyo­rum.

O zaman başka bir konuya sa­hip romanla devam edeceksin?

Şemsiye Tamircisi, böyle kal­malı ve devam edilmemeli bence. Tabii, başka bir roman için çalışıyo­rum. İnşallah 2012 Eylül – Ekim ay­larında bitirebileceğimi düşünüyo­rum.