Etiket: İsmail Detseli

İsmail Detseli – Gonya Gırsalında Dünürcülük Yapmak

İsmail Detseli – Gonya Gırsalında Dünürcülük Yapmak

Güz gelmiş, harman hayat toplanmış işler artık bitmiş gibi. Herif hanımına seslenir. Len garı, son günlerde senin oğlanda bir değişik hallar görür gibiyim, şu gidinin ağzını bir yokla hele, kimin gızını ister, şöyle o değilden bir gıdıkla bakayım oğlugu. Olur herif, hay sağ ol, ben de saga diyeceğidim, bu oğlanı azdırmadan everelim de hem işimiz görülür hem de son düğünde aradan çıkmış olur. Elimiz ayağımız dutarken, gözümüz görürken gafamızın sağlığında dirim.

Temam len garı, lafı uzatma, bir yokla bakalım, sen anasısın hazar.

Aradan bir iki gün geçer, yemekten sonra oğlan baranaya gider, herif avrat evdeler. Herif, gız, sordun mu oğlanın ağzının yatımı nereye doğru? Sormaz olaydım herif, bu oğlandan çekeceğimiz var, allehem gözü kimin gızında bilin mi? Ne bileyim len, paşa gızı isteyecek değil a köyden birinin gızıdır elbet. Öyle de şimdi saga diyince istediği gızı,alnında şafak atacak, hazır mısınnn? Söyle len, söyle işi dağalandırıp durma! Ne balı ne dalı gıy, zehirleyip durma, de bakalım da aklın başına gessin şöle bir. Allah’a Allah beni de maraklandırdın len, avrat diyivir bakayım, kimde gözü bu oğlanın? Kimde olacak, vurgunu yiğin gelesicenin dimesem, Çakırların Osman’ın gızını isdeyyor. Dime len garı, vay eşşşoğlusu vay! Ülen o adamın ağzına gaşşık mı olur? Bu iş golay golay olmaz emme, hele başka eyi gözel, soy kök gızlardan bir iki önüne sürt bakalım, acap vaz geçer mi o gızdan? Valla bilmem herif, onu dedi, bir daha kelam itmedi, yanımdan goydu da getti ecele. Yarın bir daha yoklayım ağzını amma yok canım senin inattan bir inadı var, nuh dedi mi piygamber dimez gavur oğlan! Hoh dedikçe zarar varır vallana! Len gine benimle oğraşma, ne yapalım olmazsa bir şansımızı deneriz, gidi gaddar filan amma çakırların Osman, belki bir suyuna gideni buluruz, nasipse herkesin ağzına gem vurulur vesselam.

Ertesi gün oğlan anası ile işe gider. Ağşam olur, yemek yenir, oğlan evden erkence sıvışır. Garı goca galmıştır evde, herif avrada bakar, belikli durumu soracak. Avrat, heçç bakma öyle yüzüme, dediğim gibi ille de o olacak, başkasını almam, deyyor oğlun. Allah Allah, neye bu gadar ısrarcı? Acab gidi bir sözleri filan mı var kı aralarında. Gaç gıy, ne sözü olacak! O gız erkek yanına mı varır? Da işde oğlunun hoşuna varmış bizden isdemek. Pekeyi len garı, şöle ağzına laf yakışan bir gadın bul gomşulardan, bizim kızı da al (babanın kız kardeşi) Osman’ın garısı Leylifer’in ağzını bir yoklayın bir ağşam, bu hayırlı iş için geleceğimizi de hatırlatın tabi canım. Olur, yarın bir yoklarız gerçi onunda dünürü çokmuş amma. Osun canım, bir gızı bin gişi ister de bir kişiye nasip olur.

Ertesi gün gündüzden kızın evine gadınlar gider, ağız yoklaması yaparlar, eğer o gün veya ertesi gün gız evinden, gelmeyin, diye bir cevap gelmez ise esas dünürcü erkekler, bir iki gadın da birlik olup ağşam giderler.

Herif bir çıt çıkmadı bunnardan bize gayri istemeye gitmek vacip oldu, kimi önümüze düşürelim, bu Osman denenin cinini en eyi kim dere; bir düşün, araştır bakayım hele. Len garı, üç, dört gündür düşünürüm, aklıma gelen ağzı laf yapan, sözü diğnenen, sevilen, bizi de seven birini bulamadım. Neyni bulamadın gıy, oğlanın dayısını alalım, bir de Gafarların Ismayıl’ı alalım, onun hem sözü diğnenir, hem de o adam ne söyleyeceğini bilir. Bizim hacce gıza da onu getirdi dünürlerin ya. Doğru bi laf ettin len garı, işte buna demişler gırk yılda bir avrat lafına bak, iç gayfeni keyfine bak, deyi, benim heç aklıma gelmediydi Ismayıl. Yarın bir süngar sıkayım, bakalım bizim gafar oğlu İsmayıl’a, o da bizim oğlanı sever, hani canım bizim hatırımıza gelmese bile oğlanın hatırı için gine gider dünürcü olur Ismayıl.

Ertesi gün Ismayıl’a durum izah edilir, oğlan babası Garaların Mustafa tarafından.  Ismayıl itiraz etmez, olur gardaşlık, gidelim inşallah, hayırlı ise nasip ise olur, der. Ağşam dünürcüler hazırdır. Garaların evinde Ismayıl der ki hadin erkenden bastıralım, belki bir yerlere filan giderler, bu işler sıcağı sıcağına olursa eyi olur, der. Ellerinde bir idare feneri, doğru Çakırların Osman’ın evine. Tak tak tak, kapının ağırşağı vurulur.. Kim ooo? Benim gızım, ben GafarlarınIsmayıl; emmin, baban evde mi? Aç gapıyı bakayım. Kız kaybolur, işi biraz sezmiştir, evin herifi gapıya çıkar ve açar, buyurun buyurun, Ismayıl ağa, sen bizim evin yolunu bilin mi yahu? Allah Allah, o ne şekil laf Osman! Bilmez miyim? Elbette bilirim! Eve girerler. Selamalikim, nörüsünüz? Alikim selam, Ismayıl ağa, nörelim, dünyanın telaşıynan oğraşıp gideriz işde.

Hep öyle gardaşım, Allah oğraşma günü versin, hastalık dert vermesin de bunnnar hayatın cilveleri. Öyle gardaşlık öyle. Ee hepiniz hoş geldiniz! Dünür başı Ismayıl, hoş bulduk gardaşlık, işi fazla uzatmadan ben söze giriyim. Allahın emri Peygamberimizin gavli üzerine biz Mustafa gardaşımızın oğlundan sizin gızınıza dünür geldik. Yıllarfır ayni köyde otururuz, birbirimizi biliriz, huyumuz suyumuz belli. Yalınız tabi, bunnnar aniden verilecek gararlar değil amma biz size iki gün zaman virelim, iki gün düşünün, taşının gonuşun, biz yine geleceğiz. lakin şunu bil gardaşım Osman, benim adım Gafarların Ismayıl, ben girdiğim gapıdan boş dönmem. Gelip gitmekten deyılmam, bunu böyle bil, valla bahara gadar bu evden çıkmam ha! Ona göre düşün taşın, der, gülüşürler. Haydin galkalım der, dünür başı. Kız babası dur gardaşlık, ataş almaya mı geldin, birer gayfe içelim de gedin yahu, seni bağlamayız, gorkma hatta gerekirse govalarız da, der. Ismayıl, işte onu yapamazsınız, ne govması len, der bu söze de gülerler. Gayfeler içilir, kalkılır. Yolda oğlan babası dünür başı Ismayıl’a sorar, gardaşlık, ne dersin, yola gelecek mi bu kaburgası galın gidi? Tabi gelecek len, hatta geldi bile gönlü olmasa gayfe mi içirirler adama! Valla, babıçlarımızı bile devresine çevirirlerdi eşiğe doğru. Öyle olmadığına göre bu iş olumlu, yalınız biraz gider geliriz, golayca he dimez bu gidi.

Hay sağ ol yahu, oğlan şu gızı isderim diyeli gursağımda bir düğüm oluştuydu valla, bu senin tatlı sözügüle birez yumuşadı. Hay Allah senden ırazı olsun, Ismayıl gardaşlık! Ne zaman gidelim bir daha? İşi uzatmayalım, araya münafıklar girmesin, hemen iki gün sonra tekrar gidelim. Ben bu işe baş goydum, seni pek o gadar sevmem, bilin amma Mehmet oğlanı çok severim, başı yumuşak, saygılı dört dörtlük bir köy yiğidi Maşallah! Eyi de ben de öyleyim yahu Ismayıl gardaşlık, benim ne zararımı gördün canım? Hadi hadi ben senin evvelini de bilirim, der gülüşüp ayrılırlar.

İki gün sonra tekrar dünür olunur. O gün gayet yumuşak karşılayan kız babasının bu gün suratı biraz garadır ve soğuktur gelenlere garşı. Ve arkadaş biz akrabalarımla garım ve çocuklarımla gonuşduk, dökdük düşündük bu işin olmayacağına garar virdik. Ismayıl, eyi de neden olmaz gardaşım? Bi kere gızımız daha güççük, bütçemiz düğün yapmaya elverişli değil. Bir de bu işi mehel münasip görmedik onun için olmaz, siz nasibinizi başka yerde arayın. Osman, bu gösterdiğin mazeretlerin heç bir dayanağı yok gardaşım, bana de ki, sülaleyi beğenmedim, oğlan berduş, anası kötü, babası şöle böle, de yoksa gız güççük filan golan bunnarı gabul itmem, buradan da gitmem, baba evinde böyüyeceğine goca evinde böyüsün, yatsın ay lan sende! Yoo yokarıda Allah var, kötü diyemem ne oğlana ne de aileye, yalnız bunların işi ağır, benim gızım bu gadar işin hakkından gelemez, naziktir, bizi zorlamayın, olmaz, dedik, başka kapıya bakın. Bak Osman, eyi düşün, bu gün de gediyom, yarın gine buradayım, ya eyi bir mahana (bahane) hazırla ya da eyi bir he sözü hazırla, soğna seninle yarın bir görüşelim baş başa, burada diyemediğin varsa bana söyle, ben de nedenini anlayayım, der yine kalkıp giderler. Oğlan evine gelip otururlar. Gara Mustafa sorar, ne oldu bir günde len Ismayıl, neye sertleşti bu gidi, acap olmayacak mı yoğusam bu iş? Ismayıl, olacak olacak gardaşım, gız evi naz evi hemen he mi deyivereceklerdi sana. Herkes ettiğini bulur sen de az getirtmedin Perhanı goca sülünün oğluna isterken, nasılmış gız istemesi zoruna mı getti garam? Canım sende geçmişi garıştırıp durma hinci canım sıkıldı; avrat, birer gayfe yap da içelim bu derdin üstüne, der içerler, dağılırlar.

Ertesi gün Ismayıl Efendi yalnız kız evine Osman’ın yanına getmiş ve durumu sormuş, iş olumlu, sadece naz edildiğini anlamış, ertesi gün gelip gara Mustafa’ya bir gün daha bekleyelim hatta iki gün bekleyelim de onlar telaşlansın, der.  İki gün beklenir ve nihayet son olarak bir daha varılır kız evine, bu dünür işi köyde de yayılmıştır, kızın da bu işe razı olduğu köy çeşmesinin başında kadınların dilindedir. Dünür başı Ismayıl söz alır ve Osman haydi gari bizi edidip durma canım, benim şu söyleyeceğim söz son sözümdür, eyi gulak ver, eyi anlam ver deyip. Bak, sel gider kum kalır Allahın dediği olur deyince Osman, ne yapalım ağalar, siz baskın çıktınız, verdim getti, Allah güldürsün, gülerse yüzü var, ağlarsa gözü var der, işi bitirirler.

Dünürcülükte gonuşulanlar böyleydi, değerli okurlar, şimdi daha modern sözler söyleniyor sanırım. Okuyun gülün, sağlıcakla…

İsmail Detseli – Ağşam Sohbeti

İsmail Detseli – Ağşam Sohbeti

Esgi Gonyalılardan iki gardaşın 60 yıl önce yaptıkları bir ağşam sohbeti

 

Büyük ağa, küçük gardaşına şöy­le der.

Len bizim oğlan, ağşama gel de azıcık laflayalım. Valla eyice bugal­dım len. Dilim şişti, heç benim der­dimden ağnayan yok, halimden bilen yok, çoluk çocuk, avrat, hepisi gendi havasındalar; temam mı, aman gulak arkası itme bu lafımı haa?

Temam ağa.

Ağşam olur.

Kapı vurulur

Tak tak takkk,

Kim ooo?

Ben geldim ağa, evdemising?

Gel gel evdeyim hazar, nerde olacam len, ağşa­ma gel didim ya saga.

Olur a canım bir iş-güş neyim çıkar diye sordum.

Esselamaleyküm.

Alikümselam bizim oğlan, buyur buyur şöyle köşeye geç otur len.

Olmaz ağa allasen herkez yerini bilsin, sen geç yukarı sedire.

Ne hayır ağa, bu günnerde pek mırrığın mırık değil, öyle oflayıp poflayyon ya.

Len nere oflamaycan, işler hep tersine gidiyor, bazen öyle zaman oluyo kı sanasın canım çıkıvı­racak yahu.

Ne oldu da ağa, derdin ne?

Gaç öyle derdim filan da yok, amma bazı öyle can sıkıcı şeyler oluyo kı gardaşım, insanı din­den imandan çıkarıvırıyolar.

Ne oldu yahu bu gadar celallenecek, gızacak, köpürcek?

 

Len neler olmadı kı şu son günlerde, bazı insan­ları bir gaşık ganda boğasım geliyor ne dersen de gardaşım. Nerde didikodu var, nerde yalan­dolan var, nerde mesmunsuzluk (uğursuz) var, hep beni buluyor.

Böğün işim yoğudu çocuklar irkenden tarla iş­lerine getmişler, ben de öğleye doğru şöyle gu­ruçaydakı tarlaya bir bakayım, ekin azıcık bozuk gibiydi baharda acaba düzeldi mi, yeşerip tarla­yı bitamam gapattı mı deyi bakacağıdım.

Orlarda şööle gezinirken gulağıma uzakdan bir vızıltı gelir gibi oldu, sağa sola gulak gabartır­kan bir ne göreyim, yanı başımda bir tomafil.

İçinde de iki gişi, şöle kelli felli. Başları futer­li, boyunları gıravatlı, ağzı yüzü düzgün adam­lar nerden setenlediler(dolandılar) geldiler bil­mem, yanı başımda bitivirdiler.

Selam virmeleriyle tomafilden aşağı inmeleri bir oldu.

Alikümselam ağalar, buyurun didim.

Ordan buradan lafları dolandırmaya başladılar, belli ki benim ağzımdan laf almaya oğraşıyolar.

Bakın gardaşım, ne söyleyecekseniz gıvırıp çe­virmeden söyleyin lafı ağzınızda geveleyip dur­man, ben öyle alengirli işlerden ağnamam, di­dim sertçe.

Eeee ne didiler ya?

Dur ağnadacım patlama yahu. Anayın garnında nasıl durdun dokuz ay on gün.

Eyi de, beni de meraklandırdın ağa yahu.

Len dur, lafı ağzıma dıkma. Şu bizim annacımız­dakı (karşımızda) Garagil var ya.

Ee var. İşte bunlara gelmişler aslında o adamlar.

Yalnız beni birez saf görünce akılları sıra alacak­ları tarla hakkında bilgi almak isterlerimiş ben­den.

Ne tarlası yahu?

O Garaların uzunbınardakı goca tarla var ya, onu satacaklarımış.

Ee onlar nerden duymuşlar satılacağını, nerden gelmişler, nerelilerimiş?

Dur len, ahret sorusu sorar gibi arka arkaya sor­ma da soluklanalım birez, hay len.

Adamlar tarlayı gizili satacaklar allehem birez kopretife borçlanmışlar, el duymadan işi gapa­dacaklarımış; adamlarla gasabada kopretifte ta­nışmışlar, tarlayı bunnara eyi bir öğmüş bizim gara gardaşlar. Onnar da beni oralarda görün­ce bana sordular. Garaları bilin mi? Uzunbınar­dakı onların tarlasını bilin mi deyi? Ben de, bili­rim, didim. O tarlayı bize bir göstersen sana zah­metse, didiler.

Gardaşım siz şu tomafili buraya durdurun, birez yörümemiz ilazım tarlaya varmak uçun deyince, tarlanın yanına gadar tomafil varır yanaşır dedi­ler, sen tarlayı yağnış bilmeyesin, demez mi köf­tehor. Saç başımdan gıvrayıvırdı len, garşınız­da düzenbaz mı var Garalar gibi, ben yitmişime basdım, onnardan daha eyi bilirim onnarın tar­lalarını, onnar size yalanı sıpıtmışlar didim.

Adamlar benim ne gadar dürüst ve mert gişi adam olduğumu hemen ağnadılar. Yörüdük, tarlanın başına vardık. Ağa burası gaç gayme eder, sulanır mı, virimi nasıl, toprağı eyi mi… fi­lan deyi sorular sordular, cevaplarını alıp getti­ler.

Gaç gayme istemişler goca tarlaya? Beş bin gay­me.

Peki ider mi ağa o tarla o parayı. İder itmez, mal müşteriye satılır amma o tarlayı onnarın baba­ları zaten gavur Hasangilden beş bin altına al­mışımış aslına galırsan, şimdi daha fazla itme­si ilazım.

Amma o zaman Osmanlı dönemiymiş, ataları­mız parayı altın olarak gullanırlarımış, nur için­de yatsınlar.

Yani ne dimek şimdi bu ağa?

Ne dimek len, işte esgileri ağnadıyom saga, Os­manlı çökünce Mustafa Kemal Atatürk başa geçmiş, bakmış altınlar halkın elinde, hazine­de heç altın yok, para olarak bu gaymeyi piyasa­ya çıkarmış. Akıllı adammış canım böyük ata. Ey halkım lira da bir, gayme de bir deyivermiş; yani bir altın bir gayme olmuş; böylece halkın elin­deki altınları kısa zaman içinde hazineye doldu­ruvurmuş, ne akıl değil mi?

Valla öyle ağa, kimin aklına gelir bu yavvv!

Atatürk olmak golay mı aslanım, dünyaya gar­şı goymak her adamın işi mi? Doğrusung ağa, öyle ya.

Eee canını sıkan bu mu? Yoğ ülen elbette bu de­ğil, soğna olanlara baksana eyice gulak vir de diğne, hem de tecrübe gazan. Geldim bu duru­mu avrada söyledim, Garalar filan tarlayı sata­caklarımış deyi. Belki lüzumsuz bir gonuşmay­dı emme işte boş bulunduk avradın ağzına sa­kız olduk.

Len bu garı gısmı var ya adamı ipe götürü gar­daşım, sen hemen yeme içme doğru Garaların evine get, bu tarla işi şöyle mi, böyle mi, niye sa­tacaksınız, derdiniz ne, diye sor.

Ulen gardaşım, bu yingen var ya, vallah billah ağzında guru bok ıslanmaz yahu. Şöyle soka­ğa çıkdıydım ağşama doğru, Garaların hökala Ömer garşıma dikildi. Ağzını buruşturarak, Len uzun Üssüyün, benim tarla satacağım seni ne ilakadar ider de taa evdeki garına kadar duyur­muşsun dabansız herif, dimez mi? Valla bir lafa gadir olamadım, aşşağım aşağı getti, yukarım yukarı getti; amma yine de körüyü (herifliği)el­den bırakmadım. Hemen garşılığını virdim. Len senin tarlana başlarım, elin adamlarına bir yı­ğın yalan söyleyeceğinize doğru dürüst iş yapın, hadi ordan mesmunsuz herif, dedim ayrıldım amma soğuk soğuk terledim. Yaptığımız düşük iş canım. Hele avrada duyurmamız eyice düşük, öyle ya. Hani ataların bir sözü var ya, çok yerin­de bir laf etmiş atalar heç boşuna gonuşmazla­rımış, yattıkları yerler nur osun atalarımızın.

Neymiş o ağa?

Ne olacak birincisi garıya sır virme.

İkincisi. Arkadan ciplilerle arkadaş olma. (O yıl­larda Osmanlı dönemi herkes kadı biçimi don giydiğinden arkadan cepli diye polis, candarma, ormancı gibi devlet memurlarına denirimiş)

Üçüncüsü. Gökgörmedikten (sonradan gör­müş) ödünç para alma demiş.

Ne gadar yerinde bir söz yahu. İşte biz garı­ya bir şey söyledik, ağşama varmadan başımıza böyük bir dert açtı.

Ağa o atasözünün arkasını da ağnat, biz de isti­fade edelim gayrı.

Haklısın ağnadacağım.

Bubam ırahmetli çok ağnadırdı arkadaş otu­raklarında. Adamın biri oğluna öğüt verirken, aman oğlum şu öğüdümü eyi dinle ve buna hakkıyla uy tamam mı? Nedir baba o öğüt? Yu­karıdakı söylediklerimin hepisini tek tek izah eder oğluna. Bubası ölür oğlanın, arkadan g… tünden ciplilerden biri ile arkadaş olur, arka­daş ki ne arkadaş, gardaştan ileri sohbetlilermiş. Bir de gökgörmedik birinden birkaç gün soğna vermek üzere ödünç para almış. Soğna bir ko­yun alıp evlerinin gizili yeri olan samanlıkta ko­yunu kesip kanları yere saçarak koyunu bir çu­valın içersine koymuş. Ardından avradını yanına çığırmış aman garı ben bir yağnış iş yaptım, bir adamı öldürüp ileşini samanlığa, samanların içi­ne gömdüm, kimselere deme temam mı demiş. Garısı, tamam herif demem heç denir mi, demiş. Aradan bir iki gün geçmiş adam avradını sudan sebepten bir bahana ile eyice dövmüş. Vay gidi herif, avradı döven sen misin? Avrat çıkmış so­kaklara, başlamış bağırmaya, benim herif gatil, daha iki gün önce bir adamı kesti, ölüsünü sa­manlığa gömdü, deyip basmış feryadı. Olay he­men güvenlik güçlerine, polise, candarmaya in­tikal etmiş. Adamın en samimi olduğu arkadan cipli arkadaşı gelmiş, niye öldürdün len adamı derken yahu arkadaş işin aslını astarını bir öğ­ren, dur biz arkadaşız diyecek olmuş amma diğ­neyen kim, ellerini gelepçelemiş, yörü demiş. Tabi olay duyulunca köyde para aldığı adam he­men önünü kesmiş, arkadaş seni mapusa ga­tacaklar, benden aldığın şu parayı öde demiş. Adam, durun durun, demiş; atasözünün doğru­luğunu ıspat etmek için yaptım bu oyunu, ben aslında bir koyun kestim samanlığa gömdüm. Bubam merhum bu işleri bana anlatıp ders ver­mişti, o dersi işledim deyip durumu ağnatmış; arkadaşı, garısı, gök görmedik gomşusu nadim olmuşlar, utanmışlar ama adam artık garıdan, arkadaştan, dosttan alcağını almış ve daha dik­katlı davranmayı tecrübe itmiştir.

İşte böle bizim oğlan, biz de nerdeyse avradın hatasından gongşu gatili olacaktık ya da öle­cektik.

Sağlıcakla kalın.

 

İsmail Detseli – Çayırbağı Anılarım

İsmail Detseli – Çayırbağı Anılarım

Çayırbağı köyünü hepimiz biliriz, Konya’nın bir mahallesi hatta Konya’ya çok yakın bir mesire yeri oldu denebilir. Eskiden bizim Glissira (Gökyurt), Tulassa (Kayalı) Evliya, Tekke gibi köylerin merkeplerle Konya’ya gelirken daima uğradıkları ve içerisinden geçtikleri bir köydür. Benim gençliğimde ana babalarımız bu köylerden bir tanıdıklarının olmasını çok arzu ederlerdi. Nedeni ise günlük Konya’ya odun satmaya ya da başka bir şeyler için gelip giderken çok darda kalırlarsa misafir olabilecekleri bir can dostu aramalarıymış.

İşte bu dostluğu ben ancak 1966 yılında Manisa’da asker iken buldum, yanıma Çayırbağı’ndan bir arkadaş geldi. Ben bir yıllık rütbeli bir asker iken o, acemi olarak yeni gelmişti. Hemen tanıştık ve rütbemi filan bertaraf edip yöre insanı olarak onunla çabucak kaynaştık, sonrasında da dostluğumuz devam etti. Hatta askerden sonra dostluğumuz daha da pekişti, halen de devam ediyor. Babam merhum Çayırbağlı arkadaşım Mevlüt Erkmen’i benim kadar severdi ve babası Helil Emmi merhum ve anası Keziban yenge merhume ile de çok samimiyet kurduk, adeta bir akrabalık derecesinde birbirimize gidip gelmelerimiz devam etti. Atalarımız rahmeti rahmana kavuştu ancak bizim dostluğumuz halen sürmekte, çok şükür.

Şimdi bu kırk altı yıllık dostluğumuzdan bazı yaşanmış anıları siz okurlarımla paylaşmak, hem de o günleri hatırlamak, ölenlere de rahmet okumak istedim.

Yalana İzin Yok

Akşam olunca köy odası sohbetleri de çok tatlı olurdu. Hele bu toplumun içerisinde bir de başka bir köyden gelmiş misafir var ise değişik aksan değişik şive ve değişik haberler ayrı bir zevk verirdi. Yine bir sohbete dalmıştık ki gecenin ilerlemiş vaktinin bile farkında değildik. Konu orman köylerinde kış yakacağı olur onun da ormandan temini genelde kaçak yollarla olurdu ormancı korkusundan. Köylülerden biri bu konuyla ilgili şöyle bir hikâye anlatmıştı: Geçenlerde bir şahıs bir at arabası odun çalmış ormandan geliyordu. Çift atlı bir arabaydı. Adam ardıç odununu bir gaymış arabaya, hotarya gibi, vallana ben deyim bir ton, sen de bir buçuk ton. O sırada ormancılar da beylik atlarıyla ormana gaçak konturoluna çıkmışlar bu arabacıyı tam ormandan susaya çıkarkan görüverdiler. Dur gaçma, dediler emme, adam durur mu bastı şımkıyı atlara. Heyvanlar öyle bir gidiyor, nereye bastıklarını bilmeden, arkalarından gurşun yitmez valla! Öyle  gaçtı gurtuldu ki atlara susada(şose) ormancılar yetişemediler deyince, köşede hiç lafa karışmadan sessizce oturan umur görmüş ihtiyar bir emmi, oğlum, allesen böyle yalan mı olur, az gıs şunun guyruğunu canım, hem at arabası bir ton odunu almaz hem de atlı ormancılardan zinhar gaçamaz. Biz ne ise bu yalanı yutarız belki emme, yabancı var aramızda soğna köyüne gidince söyler de gülerler guzum, deyince; öbürü yalan değil diye üsteledi. İhtiyar iyice celallendi ve bak guzum, ben size bir hekaye ağnadayım, dedi. İki arkadaş beraber askerlik yaparlarken bir tanesi gonuşma sırasında öbürüne öğünmüş. Ulen gardaşlık, benim babam bana öyle görkemli bir düğün yaptı ki dökülen düğün pilavının üzerine tam 500 kilo gara biber harcandı, sen gerisini hesapla pilavın çokluğunu deyince, öbürü hemen itiraz etmiş. Olmaz gardaşlık, bu gadar biber nasıl harcanır? Gel şu biberi biraz azaltalım, demiş. Ama öbürü inadında kavidir, yahu gerçek söyledim deyince, beriki olabilir bizde de böyle bir vaka oldu, deyip şöyle anlatmış: Bizim köyde bir tarlamız vardı, bu tarlamıza bir saatlik mesafe uzaklıktan tren yolu geçiyordu. Babam bu tarlaya bir gabak ekti,gabağın kökü bir uzadı, bir uzadı, taaa tren yoluna vardı dayandı. Babam DDY müdürlüğüne istida verdi bu demiryolunu buradan galdırın, benim gabak daha uzayacak deyi deyince; beş yüz kilo biber diyen arkadaşı patlamış: Olmaz yahu bir saatlik mesafeye gabak mı uzar? Böyle yalan olur mu heç görülmüş duyulmuş değil, deyince gabakçı cevabı yapıştırmış, valla ben bilmem gardaşlık, sen o beş yüz kilo gara biberi beş yüz grama düşürme, valla bizim gabak sizin köye gadar uzar, demiş.

Onun hesabı garam, gel şu odunun kilosunu azalt, ormancılar da tutsun gaçak oduncuyu yoksa devletin beylik atlarına ceza verirler, deyiverdi biz de uzun uzun gülüştük. Bu sözü diyen emmi de aramızdan hiç ses etmeden gaçıp gitti.

ÇAYIRBAĞI’NDA BİR ZEMHERİ KIŞI

Artık dostluğumuzun zirvesindeyiz, genciz. Çayırbağı ile Gilisira arası her ne kadar uzak olsa da bize vız geliyor. Ya Mevlüt arkadaşım bizim köye gelip günlerce kalıyor ya da ben Çayırbağı köyüne gidip aynı şekilde günlerce kalıp gerek gece oturmalarında tanıştığımız arkadaşlar ile hoş sohbetler ediyoruz. Zaten mevsim kış, bahara kadar da bir işimiz yok, gündüzleri tavşan avlamaya çıkıyoruz. Her ne kadar arkadaşım Mevlüt ava meraklı olmasa da benim merakım onu heveslendiriyor. Ben iyi avcıyım, o da yanımda silahsız filan gezip merakını gideriyor. Bir de avda tavşan filan vurursak deme keyfimize!

hele Mevlüt’ün keyfine diyecek olmazdı, elinde avladığımız tavşanla köye bir girişi olurdu ki işte benim arkadaşım gilissalı Ismayıl vurdu bu tavşanı, diye herkese caka satardı köy sokaklarında.

Zemheri Kışında Avdayız

Çayırbağı köyünün şimdiki hali yok o zamanlar. Köy bir vadi içerisine uzanmış, bahçelerin arasında çeşitli meyveler, bademler, havuçlar, yıldız kökleri ile Konya’ya nam salmış bir köy idi. Köyün kuzeyindeki “musana” denen tarlalar ve bağlar vardı. Buralarda çok güzel üzümler olurdu. Kışın zemheride bu bağlara meşhur Çayırbağı suyunun çıktığı yerden bolca su verilir, kışın şiddetinden asma çıbıkları donar, donan asma çıbıklarındaki zararlı haşereler ölür, üzüme zarar vermez derlerdi ki bu doğruydu.

Çayırbağı’nda Kış Sabahı.

Bir sabah kalktık ki yarım metre kar yağmış. Damların karını kürüdük. Biz damlardan inene kadar arkadaşımın eşi sarımsaklı tarhana çorbası yapmış, dumanı havalara çıkıyor. Yanında bir de sirkeli turşu var ki zaten damda üşüyen vücudumuzun ısınması için tarhana çorbasına ve turşuya çaldık Gaşşığı. iyice doyduk, ne yapalım, hadi musanaya doğru ava gidelim, dedik. Zaten köyün hemen arkası musana. “Kilşlik” denen yerlerde yarım metreyi bulan kar bize vız geliyor, içimizden alev fışkırıyor, içimiz yanıyor sirkeli turşu ve sarımsaklı tarana çorbasından. O ırmaktan akmakta olan suyun yüzü buz tutmuş ama ne ola bizim ciğerimiz yanıyor, buzu kırdık ırmağa karın üzerinden uzandık, doyasıya buz gibi suyu içip kandık. Yürü bakalım ince suya doğru, bir tavşan kalkıverse vurup döneceğiz. O da oldu tam bir boğazda konuşarak ilerliyorduk ki önümüzden süzülüverdi bir tavşan, okkalı mı okkalı! Elimdeki tek kırma ile bir kere ateş ettim, tavşan yıkıldı, alıp döndük köye. Bizim tavşan vurmamız pek ava merakı olmayan Çayırbağlı arkadaşların merakını celbetmiş olmalı ki o akşam sohbet için toplandık. Sohbet öyle koyu ki sormayın, arkadaşım Mevlüt’ün merhum babası çok sevip saydığım insan Halil emmi de yanımızda. (Çayırbağı’nın insanı “Halil”e “Helil” der.)

Halil Emmi Helikopter ile Tavşan Avlayanları Anlatıyor

Halil Emmi bana sordu:

-Nerde vurdunuz bu babayiğit heyvanı? İnce suda yazık, zayıf galmış heyvan, ince suda yiyecek ne bulsun garip, geçenki çok azgın bir şeydi, onu nerde vurmuştunuz?

-Galfa deresinde.

-Belliydi zaten gidi.

-Nesinden belliydi helil (Halil)emmi?

-Orda heviç çok, gidi yedikçe tavlanmış, gözleri filan pörtlemiş çıkmış heyvanın, dartsan 5 okka gelirdi allehem.

-Evet, tamı tamına beş kilo idi tartmıştık onu emmi. Halil emmi devam ediyor:

-Ben bilirim canım!

-Nasıl bilirsin emmi?

-Davşanı avlamayı bilmem, emme yayılıp yattıkları yerleri bilirim, ben çifte dağa taşa giderim, hep benim önümden hortadam kalkıvırır bunlar. Bir keresinde garam, goca sivrinin(dağ ismi) ordayım, havada bir gürültü peyda oldu. Baktım bir deligop(helikopter) oraları dolanıyor, elimde cıgara sardığım dabakam savrıldı gitti elimden. Annah ,bir de dikkatli baktıydım, deligopun önünde bir davşan var. Heyvan korkudan o yaklaştıkça yere pusuyor, içerdeki subay gılıklı herif dokuz bayarı (dokuz mm çaplı tabanca) sıralayyor heyvana takır takır, sonra da vurduğu heyvanı, ipten bir nerdivan sarkıtıyor yere, inip alıp gidiyor garam, nasıl iştir bilmem, adamlar deligopla av avlayyorlar!

O attıkları tabancanın dokuz bayar (9 mm) olduğunu nasıl anladın, Helil emmi, dedik. Garam, ben onun sesinden bilirim, biz de az gullanmadık hani bu dabancaları, dedi. Evet, ne yazık ki bunlar gerçekti. Ya eğitim uçuşu yapmak için ya da başka deneme uçuşları için araziye çıkarlardı. Tavşan avladıkları da doğru idi. Bu tür sohbetler sabahlara kadar sürerdi. Gülüşmeler, çaylar, çetnevirler, kayısı kuruları, ekmek ayvaları, yıldız kökleri, heviçler(havuç) gırla giderdi… Ahhh, o eski yaşamlar, eski günler, eski doyulmayan sohbetler! Ölenlere hak rahmet eylesin, kalanlara sağlıklı uzun ömürler versin. Okuyun bizim anılar tazelensin, sizlerin de benliğinde güzellikler yer etsin. Sağlıcakla kalın.

İsmail Detseli – Annah Dimissim

İsmail Detseli – Annah Dimissim

Bu anlatacağım Konya ağzı ile an­latılan olayın üzerinden belki 50 yıldan fazla bir zaman geçti. Olay Konya’da o yıllarda köy olan, bu­gün şehir hudutlarının içerisin­de kalan köylerinden birinin bahçesinde geçi­yor. O zamanlar Altınapa Barajı henüz yapılma­mış, Meram Çayı’nın dağlardan süzülüp bazen sel olup akan, bazen durgun ve asude akan be­reketli suları Meram, Lalebahçe, Çalıklı, Kara­hüyük, Harmancık, Hasanköy Evdireşe( Yayla­pınar) Alakova, Karaaslan Saraçoğlu’nu sulayıp taa Aslım’a doğru iner giderdi Meram Çayı. Haa bu arada şehrin içerisine inen Uluırmak, Çakılır­mak, Alpaslan, Aymanas, Kovanağzı gibi yerle­rin de bağları, bahçaları sulanırdı. Organik mey­veler ve tadından yenmez mis gibi kokan seb­zeler yetişirdi hamarat Konya hanımlarının çalış­kanlığı ile.

Bu saydığım yerlerin birçok kısmı bizim köyü­müzü Konya’ya ulaştıran yolun üzerindedir. Gü­nübirlik ya da haftada en az iki defa odun ya da köyde yetişen kuru bakliyat ve patates soğanla­rı satmaya merkeplerle şehre gelinir bu yerleşim yerlerinin bağ bahçelerinin ve evlerinin arasın­dan geçilir, Konya’nın mihenk (merkezi yer) yeri yani çarşısına inilirdi.

Sene 1959, baharı yaza bağlayan günlerdi. Bir ikindi vakti şeherde mallarımızı sattık, köye doğru yol alıyorduk. Ben çocuğum, yanımda köylülerimiz emmiler, teyzeler, ağabeyler var. Köyün birinin arazilerinden geçerken çok bü­yük bir kalabalık gördük civarda. Büyük bir gü­rültü, itiş kakış, bağıranlar, çağıranlar… Bizim köylüler merkepleri bana bırakıp, bunlara eyi bak deyi, olayın olduğu yere doğru koşup gitti­ler. Ben de çok meraklıyım, hiç durumuyum! Bir iki tane merkebi yularından, urganından ağaç­lara bağladım, koştum kalabalığın olduğu yere. Bir güzel giyinimli adam, has be has Gonyalı bir kadını karşısına almış, birkaç gün önce sulama yüzünden ya da başka birtakım ceviz kabuğunu doldurmayan meseleler -cahillikten desek daha doğru olur- sebebiyle işlenen bir cinayeti soruş­turuyordu. O zamanlar bu kabil öldürme, döv­me, yaralama olayları çok olurdu. İşte böyle bir öldürme olayının dövlet adamlarınca soruştur­ması yapılıyor. -Bak hanım, bu adamı kim vurdu, nasıl vurdu, nereden ateş etti, ateş eden neredeydi vurulan ölen şahıs nerdeydi?

-Vallana gardaşım, ben tarla belledim, yorul­dum ıhı şuracıkta oturuyordum, güm diye bir ses duydum. Tüvek sesi mi dapanca sesi mi? Orasının bilemem. Tüvek mi Dapanca mı garda­şım, güm deyi patlayınca, yandım anam, didi bi­risi. Oturduğum yirden şöle doğruluvırdıydım, aha şuracıkta adam ırmakta su dutmakla oğraşı­yormuş, ellehem tüvek ona atılmış heralde, elin­deki bele dayanmış sendeledi, önündeki su ır­mağının içersine süğsününün üstüne(yüzünün üstüne) bir getti. Annah dimissim, elimevtiğim şaşıvırdı, heç bir şeye gadir olamadım, nuskum dutuldu, gardaşım gorktum vallana. Heç bişe­ye gadir olamadım, bizimkine çığırdım, gel gız elin adamı yıkıldı diye. O da geldi baktık adam ölüvürmüş. Heç ses seda çıkmayyor, adamın ak­yüzü yokarı geldi, alnında boncuk boncuk ter­ler oldu.

– Vuran adamı gördün mü?

– Heç görmedim gardaşım, valla şu taraftan bir cığıştı geldi, ağaçlıların arasından emme ben zaten gorkudan tir tir titreyyordum, heç kimseyi göremedim. Adam ne tarafa doğru kaçtı? Şu ya­nan şu yana adamı görmeyyordum, emme şe­here doğru gettiği ayak gürültüsünden, çalıların çığıstısından belliydi.

-Sonra ne yaptınız?

-Bizimki geldi.

-Sizinki kim?

-Benim herif, az ilerde cızı açıyordu adam tarla­da.

-Sonra ne yaptınız?

-Adamı suyun içersinden kenara çıkardık, habar virdik oğluna, uşağına; geldiler işte böyle garda­şım başka bir şey görmedik. Allah düşman uy­latmasın kimselere.

-Bu adamı tanıyor musunuz?

-Tanırız tabi, tanımaz olur muyuz gardaşım, köy­lümüz gomşumuz hazar!

-Düşmanı filan var mıydı rahmetlinin?

-Hiç bilemeyiz gardaşım, herkes ağşam oldu mu gapısını örter, içerde galır. Kim dost, kim düş­man bilemeyiz ki… İki gündür adam burada ya­tır, hay gardaşım mustandık gelecek deyi bekle­riz, gelen yok, bakan yok dövletten. Yanındaki­lerden birisi:

-işte bu savcı mustandık geldi, olayı soruşturu­yor hanım konuşmalarına dikkat et, deyince ka­dın:

-Annah öyle mi, sen misin dövletin adamı? Ha­kim:

-Hee, diyor. Kadın başlıyor saymaya:

-İki gündür nerdesin, hay vurgunu yiğin gelesi­ce! Adam ısıcakta irezil oldu, yarasıyla beresiyle yazık değil mi, deniz aşırı yerde misin? İşte ıhıcık şurdasınız, bu gadar da gaddarlık olur mu? Al­lah müstakınız versin dimesem. Mustantik:

-Ancak geldik hanım, bizim de kendimize göre bir sürü işimiz var, yetişiliyor mu? Size göre her şey kolay, sözlerine dikkat et, ne sorarsam onu cevapla, alırım seni de içeri görürsün, deyince kadın:

-Nedir gıy, bakele, hemi suçlu hemi de güçlü! Adam bi de üste çıkmak isteyyor, gaç utanma arlanma galmamış adamlarda, deyince Hâkim etrafındakilere:

-Tamam daha fazla uzatmayın, alın mevtayı kal­dırın, biz de gidelim, bu kadının ne dediğini bil­diği yok, deli midir nedir, dedi. Sonra, son olarak soruyorum kadın:

-Vuranı gördün mü tanıyor musun?

-Görmedim gardaşım töbe. Şöyle desem yalan olur, ben iftiradan gorkarım. Hâkim:

-Bu kadını ve kocasını da candarmalar merkeze getirsin, tekrar ifadeleri alınacak, dedi ve bir eski cipe binip olay yerinden uzaklaştı.

Olay yerinde herkes birbirine şüphe ile bakıyor, bizim köylüleri candarmalar kalabalık görünce etrafımızı sardılar:

-Siz ne arıyorsunuz, necisiniz, olayla ilginiz ne, diye başladılar ahret sorusu sormaya. Biz şeher­de pate soğan satıp köyümüze dönüyorken ka­labalığı görünce durup baktığımızı söylediysek de candarmalar kızdı ve:

Bunları da atın, merkez nezarete demez mi! Ben o arada kimseler görmeden merkeplerin başına gitmiştim. Bizimkiler candarmalara yalvar yakar oldular ve birlikte benim yanıma gelip candar­ma gomutanına:

-İşte başefendi bu çocuğa sorun, eşeklerin başı­na bunu bıraktık. Acaba gürültü nedir, diye ma­raklanıp vardıydık, dediler. Candarma gomuta­nı bana sordu:

-Nerelisin sen?

-Gilissiralıyım amca.

-Amca yok, gomutan diyeceksin. Peki, ne arıyor­sunuz burada?

-Köye gediyoruz gomutan, şehirde mallarımı­zı sattık da.

-Niye geç vakte kaldınız, nasıl gideceksiniz onca yolu? Niye yatmadınız şehirde?

-Gomutanım, hancı eşek başı 25 kuruş, adam başı 50 kuruş para alacak, bizim de paramız az, onun için yol üzerinde ya bir handa yatırız ya da bir köy odasında yatırız, paramız cebimizde ka­lır, benim bubam hasta paraya ihtiyacımız, var deyince, gomutan şöyle bıyık altından bir gü­lümsedi. Bana dönüp:

-Bu adamların, kadınların hepsini tanır mısın, isimlerini sorsam sayabilir misin? Sayarım tabi gomutanım, hepsi de köylülerim deyince, hadi şu akıllı çocuk kurtardı sizi, yoksa çok inileyecek­tiniz kodeste, deyip bizi salıverdi. Sabaha köye geldik ama ben köylülerimin arasında kahra­man oluverdiydim o vakit. Sağlıcakla kalınız.

İsmail Detseli – Teletura

İsmail Detseli – Teletura

Karşıda otur yarim
Şapkası motur yarim
Teleturaya giderken
Beni de götür yarim.
Amanın yalel yalel ben sana yandım yalel.

Diye türküyü dinlerken teletura nedir sinema nedir diye merak ederdik ancak köyümüzden gurbete gidip gelenler bunların ne demek olduğunu anlatırlardı köydekilere.

Bu beş yaşlarımda iken müziğe karşı aşırı düşkünlüğümün eseri olan, türküleri bellememin ilk özentisidir.

Sene 1950’lerdi sanırım. Öyle her evde bir radyonun olmadığı beş yüz hanelik bir köyde ancak belki beş altı kadar evde radyonun bulunduğu zamanlardı. Onun da bir çeyiz sandığı kadar büyük bir yer kapladığını hatta yerinden kalkmasının bile zor olduğunu, sadece arkasındaki bataryaların pillerin bile kilolarla ifade edilebildiğini bilenler bilir. Radyolarda güzel ve yeni türküler çıkınca evlerinde radyosu olup da dinleyen genç kızlar ve genç erkekler tarafından bir iki hafta içersinde yayılırdı ama bazı aksan yanlışları ile.

Değil Konya’mızın köyleri, bu şehrin kenar varoşlarına sonradan göçüp gelen insanlar bile teleturayı sinemayı bilmezlerdi. İnsanlar o yıllarda iletişimden, haberleşmeden yoksun ancak ayda alemde çarşıya inenlerden alırlardı önemli haberleri, gecikmeli olarak. 1950’lerin sonlarında Konya’nın varoşlarında yakın akrabamız olan birinin evinde misafir olmuştum.

Köyden birkaç kişi ile Konya’ya merkeplerle bir şeyler getirmiştik, satıp ısmarış (sipariş ihtiyaç) görüp geri gideceğiz. Şimdiki et kombinasının arkalarında yeni yeni iskan olunmaya başlamış üç beş evden birinde gece yatısına kalacağız, yorgunluktan bitap düşmüşüz. İkindiden geldiğimiz hısımımızın evinde satmak için yük getirdiğimiz merkepleri koyacak büyüklükte ahır olmayınca bizim ihtiyar devlet mayışlı kadın, yakınındaki komşulardan yardım istedi, iki komşusundan olumlu yanıt aldı, ahırları müsait idi. O yıllarda taşıma işleri genelde at arabaları ve merkeplerle yapıldığından Konya’ya iskan olanların hatta birçok yerli Konyalının evinde bile mutlaka bir inek ve bir at koyacak kadar ahır olurdu. Akrabamız evin havlusunda duran merkepleri, komşuların evlerine götürmek için bana Ismayıl guzum, gel şu merkepleri senin yol arkadaşın hanımlar duymadan komşu Hediye apla ile Şaziyegilin ahırına koyup gelelim, dedi. Zaten benim ihtiyar yol arkadaşım ve köylüm olan yengeler yaş ve yolun verdiği yorgunlukla hemen birer şiltenin üzerine kıvrılıp ev sahibinin, hoş geldiniz size bir pilav salayımda yiyelim turşuyla, sözüne bile itibar etmeyip dinlenmeyi yeğlemişlerdi. Merkepleri komşuların ahırlarına götürüp yerleştirdik, eşeklerden birkaçını ahırına bağladığımız Hediye aplanın ısrarı ile teyzem ve ben biraz laflayıp eğlenme fırsatı bulduk. Ben şöyle bir kenara çekilip utangaç, edepli bir köylü çocuğu edası ile büzülürken diğer ahırın sahibi olan Şaziye apla da gelmiş hemen koyu bir sohbete dalıvırmıştı komşu kadınlarla.

Hani yukarda yazdım ya teletura diye, biz köylüler tiyatro, sinema nedir bilmezdik; şehrin varoşlarına yeni yeni ısınmaya çalışan kırsal insanları da bilmezdi.

Hediye apla sonradan gelen ve onlara göre daha genç ve güzel olan komşusu Şaziye isimli gadına şöyle diyordu. Ne o gıy teleturaya gidecek gibi ne gözel geyinip süslenmişsin de. Öbürü gaç Hediye aba gıy, Allah aşkına ne süslenmesi her zamankı halim, valla gıy sende abartma her şeyi. Yooo böğün (bugün) pek süslüsün, herif ağşam gezmeye götürmek için söz mü virdi yoğsam seni gızzz. Baksana şu haline iki dirhem bir çekirdek oluvırmışsın, hani başındaki çalık çember, üslük gamber, al basma yeşil pazenler, diye üsteleyince orada bulunan köyden şehre yeni göçmüş kadınların gülüşleri bile kısık sesli ve utangaç bir hal alıvırdı.

O çok iltifat edilen dilli zağar Şaziye (komşu kadınların tabiri, güzel ve tatlı konuşanmış) gaç Hediye apla, biz çok varlıklı biri değiliz ki bir at arabadan gelen üç beş guruşla idare ediyoruz, sizin gibi bakkal dükkanı mı çalıştırırız da, etme böyle, beni eğlenme utandırma gıy deyip başladı. Daha at arabanın parasını bile ödeyemedik cambazlara, gerçi sağ olsun herif her gün der, ağşamdan soğna ya bir dede bağçasına ya da tren istasyonuna gidelim bir eğlenelim, deyi emme abam yazık herif ağşama gadar sanayıda (sanayi) ağaçlarla odunlarla boğuşur, bir biz gezme istersek günah olur, soğna yol bel yok her taraf garanlık, gece vaktı bir dereye ırmağa filan uçarız da başımıza bir hal gelir, boş ver gezip tozmayı filan, deyip yine tekerlemeler atarak konuşmaya başladı.

Atı arabayı veresiye almışlar; gocası ağaç, odun, taş, çimento taşıma işlerinde çalışırmış. Onu kastederek, gezme filan neyimize bizim; çalık çember, üstlük gamber, bir atımız var veresiye, indi gitti karasuya, karasuda ganlar akar, iki baykuş baga bakar, birini kesip atıvırsam, elim gana bulaşacak, ırabbım günah yazacak; soğnam gamım, derdim çoğalacak, yaa hay, abam beni deli deli gonuşturma. Hani açtırma gutuyu söyletme kötüyü derler ya, bizimkisi o hisap temamı, deyip lafını bitirdi. (Çalık kadınların saçını kapatan eşarp üstlük, gamber ise o eşarbın üzerine örtülen, sırtını taa eteklerine kadar kapatan özel bir baş örtüsü idi.) O gidince yüzüne bakıp kalan benim hısım, Hediye aplaya, görün mü gıyy aba, böyle çene mi olur Yüz para virdin ağzını açtırdıng on guruşa gapayamadıng gıy dedi. Hediye gadın ben gasten yapdım abam, gonuşsun da gülelim diye sağ osun bizim Şaziye bek gözel gonuşur, makineli töfek gibi vallana, diyordu. Sanırım onlardan kimseler galmadı şimdi. Allah hepsine rahmet eylesin. Gelin başlıktaki türkünün devamını da yazalım çünkü çok eyi bellemiştim, ben bu türküyü.

Ak burçak gara burçak
Babam dükkan açacak
Oğlanların günahı
Gızlardan sorulacak
Amanın yalel yalel
Ben sana yandım yalel
Kaya dibi beklerim
Vay benim emeklerim
Yar aklıma geldikçe
Sızılar yüreklerim
Amanın yalel yalel
Ben sana yandım yalel
Kayada ilan öter
Dibinde burma biter
Genç kızların koynunda
Yapraksız elma biter
Amanın yalel yalel
Ben sana yandım yalel

Diye devam eder giderdi, ahhh geçmiş zamanı hatırlamak bile insana haz veriyor. Galın sağlıcakla.

  1. 1961’de İzmir Varoşlarında İki Roman Kadının Sohbeti

Sabahın erken bir saati. Semahat Hanım komşusu Şaziye’ye sesleniyor:

“Abe Şaziye, zabah erkenden kalkar gidersin, nereye böyle ayır mı be?”

“Ayır ayır be, Semahat abla, çalışırım çok şükür, çok da para kazanırım be…”

“Abe nerde çalışırsın kız aa?”

“Kazim Tünel’de.” (İzmir’in o yıllarda en meşhur sabun imalatçısı.)

“Abe ne kadar spali alırsın yaa?”

“İki teklik, bi yirmişbeşlik, iki beşlik, iki de delikli para (yüz para) yekûnu 240 kuruş…

Haftada bir kalıp da sabun, na bu kaaaa…” (Elini bileğinden tutarak sabunun büyüklüğünü ve uzunluğunu gösterir.)

“Abe kız, sen işe gidersin de çocuklara kim bakar ya?”

Kocam yanlarında yatar, kaynanam gelir gayfaltı hazırlar, çocuklar uykudan kalkaar, karınlarını doyururlar, sonrada keyf çatarlar be Semahat abla.”

“Abe kocan çalışmaz mı kızım, o ne işler tutar be?”

“Çalışır o bazen geceleri, düğünlerde zurna çalar, bir bakarsın paraya para demez, bir bakarsın cebi meteliğe kurşun atar bee! Paracıkları bol buldu mu esrayilciler kapar, kendisi de esrayil içer, zabaha kadar domuz gibi zıbarıp yatar.”

Laf sona erer gibi. Şaziye giderayak büyük oğluna son bir kez seslenir: “Oğlum, Figooo (Fikret) sen sakın konuşmayasın o arabıcının oğluyla, o esrayil içer, sonra başımıza olmadık iş açar be.”

Bu arada Sehamat abla sorar: “Kız erkence işe gidersin, gayfaltı yaptın mı Şaziye? Yapmadıysan benimkisi hazır gel, iki lokma ye kızzz.”

“Yok be ablacığım, sağ olasın, yarım ekmekle sucuk arası yapıp azırladım, aha belciğime bağladım, giderken otobosta yerim, ohhh ne rahat gel keyfim geel.”

Ardından, “A kız Samahat abla, çok geç kaldım kız… Hadi bana müsaade…” der kıvrakça koşar giderdi.

İsmail Detseli – Eski Zamanlardan Hatıralar, Hikâyeler

İsmail Detseli – Eski Zamanlardan Hatıralar, Hikâyeler

1.Camız Tıraş Etmek

Yarım asır öncesi yaşanmış bir Konya nostaljisi: Eskiden Konya’mızda sığır çardakları olduğu bir gerçek. Bunların yanında yağlı sütü ve meşhur camız yoğurdu için camız besleyenler de çoktu. Camızlar serinliği çok sevdiği, sıcaktan hoşlanmadığı için, bakım ve otlatılma yerleri de farklı olurdu. Bundan dolayı Konya’da çok meşhur bir söz vardır halk arasında: “Amanın açın bakayım kapıları pencereleri, ben sıcağa sıkıya gelemem, ben camız havası isterim.” diye.

Adamın biri ailecek Konya kırsal köylerinden gelip Konya’ya yerleşmeye alışmaya uğraşıyor. Üç oğlundan her birini o günün geçerli mesleklerinden birerine vermiş. Meslekler neler? Nalbantlık, berberlik, kalaycılık, keçecilik, kelikçilik, (kunduracılık) gibi… Ortanca oğlunu berberliğe vermiş. O 1955-60 yıllarının hareketli mevkisi sayılan bu günkü Kızılay Hastanesi civarları hanların bol olduğu, köylü kentlinin alış ve satış için çok uğradığı yerlerde berberliğe başlayan küçük İsmail bir yıl içerisinde mesleği baya kapmış. Eli makine tutar, ustura çeker olmuş. Eli kıvrak olunca, müşteriler tarafından da çok sevilmiş. Bir adamın saç sakal tıraşı yüz kuruş… Sade saç elli kuruş, sakal da elli kuruşmuş.

Bir sabah dükkâna gelen daimi müşterilerinden Karaaslanlı Mehmet Ağa, şakır şakır binip geldiği günün en geçerli vasıtası at arabasını kapının önünde durdurup daha ustası dükkâna gelmemiş olan küçük İsmail’e şöyle bir teklifte bulunmuş. “Ismayıl, garam, bilirsin ben seni çok severim, başın yumuşak, terbiyeli, yumuş tutan bir çocuksun, onun için sana ustan gelmeden bir teklif yapacağım, sana bir ustura alsam, bileyi kayışı alsam da benim camızları tıraş etsen…” (O zamanlar berberlerin usturayı keskinlettikleri şeylere bileyi taşı ve ustura kayışı derlerdi. Sakalı tıraş eden berber her yüze usturayı çaldıktan sonra, o kayış bileyiye mutlaka usturayı sürterek keskinletirdi. Hatta yüzünde acıma duyan müşteri şöyle derdi berbere: Yahu tekem -veya ustam- şuna bir palaska göster yüzümü dırmalayyoru meret ustura derdi.) “Yok ustam kızar…” “Burak ustayı canım, ben sana ustura alacağım, bileyi kayışı alacağım, burda adamı bir liraya tıraş ediyorsun ya, camız başı ne alacan biliyon mu?” “Yok bilmem…” “Tam iki buçuk lira alacaksın, benim ahırdaki camızları “tarş” etsen, dükkân açarsın kendin garam, zaten boyun kısmı ile kıçlarının üzeri tıraş edilecek camızın her yanı değil ya aslanım.” deyince küçük İsmail tav olur teklife. O gün ustasına yalan söyler, hastayım der, anam hasta babam hasta, bir bahane büker…

Ertesi gün, Mehmet Ağa ile anlaştıkları yerde buluşup at arabası ile yola çıkarlar… Ver elini Karaaslan… Kocaman, uzunca, boydan boya bir çardak içerisinde, yüze yakın camız var. Mehmet Ağa, “İşte garam malzemelerin, işte yemeğin ve suyun, iş de senin aş da senin, burası da sana teslim, öğleyin çoban gelir, malların yemini verir, sen onlara bakma, sen “tarşla” ilgilen.” der koyar gider. Küçük İsmail, iştahla başlar camızlardan birini tıraş etmeye, ama ne görsün! Öğleye yakın olmuş daha bir tek camızı tıraş edememiş! Oysa dükkânda olsaymış belki on kişiye saç sakal tıraşı yaparmış.

İki camızı zorla tıraş eden İsmail, malzeme torbasını omzuna vurmuş, oradan koşar adım uzaklaşmış. Altı yedi kilometre yolu yürüyerek ustasının yanında almış soluğu, akşam karanlığında… Ustasına, iyileştim hemen işime koştum ustam, demiş. Ertesi gün at arabası ile yine dükkana gelen camızların sahabı Mehmet Ağa, selam verip içeri girer ve şöyle der: “Ne oldu len dabış, camız tıraşını golay mı sandın, adamın nefesini keser, gidi iki buçuk lirayı duyunca pek iştahlandıydın değil mi? Seni beni bilmez camızcı gidi…” deyince, ustası da işin iç yüzünden haberdar olur. İsmail’e de bu büyük bir tecrübe ve ders olur.

  1. Yörüğe Ahiret Sorusu

Yüce dağlarda çadır kurmuş, yörük göçerlerden Veli isminde biri, geçirdiği bir kriz sonrası şoka girer, öldü zannı ile alelacele dini kurallar uygulanır, bir mezar kazılıp oraya defnedilir. Zira adamların işleri aceledir, ertesi gün başka bir yaylaya göçülecektir.

Veli, kabre konup herkes başından ayrılınca, sorgu melaikeleri çok azametli bir şekilde gelip Yörük Veli’ye soru sormaya başlarlar. İşte o anda şoktan kurtulur Veli, amma ne var ki artık dar bir zemindedir, kıpırdayacak yer yoktur. Birinci melek “Menrabbüke, vemadinüke, vemanebiyyüke?” (Rabbin kim, dinin ne, peygamberin kim?) diye gürleyip sorguya başlayınca, zavallı Yörük Veli, uyanır şöyle sağına soluna bakar, akıl alacağı, danışacağı tanıdık kimseler yok. Hiç ses etmeden durur. Bu sefer ikinci melek şöyle usulca elindeki topuzu ile Veli’ye dokununca, canı yanan Veli şöyle der: “Valla İrabiye ip bükerdi, anam ekmek ederdi, Nebi davara getti, beni de buraya getirdiler, başka da bi şey bilmeyyom…”

Tabii, bu cevap uygun bir cevap olmayınca, ikinci melek elindeki topuz denilen ceza aleti ile Nebi’ye bir ikinci defa vurup soruyu tekrar sorar. Bizim Veli şöyle mırıldanır korku ile, “Valla gardaşlarım, sizin burada misafire çok sert davranıyorsunuz, misafirperver değilsiniz, şayet bizim obada bu durum bir duyulursa, sizin buraya kimseler gelmez habarınız olsun…”

  1. 1950’lerde Yaşanmış Enteresan Bir Hikâye

Köşeleri düzleşmiş lokumlar. Öteden beri tüm Anadolu köylerinde yaşayan kardeşlerimizin, Türklerin önemli tatlısı lokuma özel bir düşkünlüğü vardır. Bundan yıllarca önce, bu tatlı maddeye daha aşırı bir düşkünlük var idi. Sebebi ise o vakitler, günümüzdeki kadar tatlı çeşitleri yoktu. Tatlı yeme yarışları bile düzenlenirdi. Bu gibi iddialaşmalar, bilhassa Konya’nın kırsalında yaygındı. Örneğin iki kilo lokumu yiyebilir misin, yerim, şayet yiyemezsem dört kilo lokum alırım… gibi; bir tepsi baklavayı yer misin, yerim, yiyemezsem iki tepsi alırım… gibi enteresan iddialara girilirdi. Yine bir gün, Konya dağ köylerinden birinde, böylesine birkaç kişi arasında lokum yeme iddiasına tutuşulmuş. Zayıf, oldukça kısa boylu olan bir zat, konuşma arasında ben iki kilo lokumu bir defada hiç ara vermeden yerim demiş.

Bir başkası, “Tamam sen iki kilo lokumu tek seferde hiç ara vermeden ye, ben hem lokumun parasını ödeyeceğim, hem de sana ödül olarak 5 lira para vereceğim. Şayet yiyemezsen, lokumun parasını kendin ödersin.” der. Diğeri kabul eder. Bahis başlar. Orada olanlar hemen toplanırlar ve iki kilo lokum alınır, sıska adam yemeye başlar, etrafındakiler de tezahürat yaparlar ve sonucu merakla beklemeye başlarlar. Adam, lokumun tahmini bir kilosunu yedikten sonra, zorlanmaya başlar çevresindekiler de bunun farkındalardır. Ama zayıf adam erkekliğe leke getirmemek için, ayakta dik durup lokumları sonuna kadar yer ve hiç söz etmeden ahalinin yanından ayrılır, zaten zaman akşam vaktidir. Kalabalıktan ayrıldıktan sonra yolun bir kenarına durur yediği lokumların bir kısmını çıkarır, az gider birazını daha, az ötede birazını daha derken rahatlar.

Bu lokum yiyen adamla kayın pederinin evi karşılıklıdır. Kayınpederi sabah erkenden kalkar, sabah namazı için camiye gider. Namaz sonrası eve dönerken, yol kenarında bütün bütün lokumların olduğunu fark eder. Birkaç tane yer. Kalanlarını da toplar eve gelir. Bakar ki damadı, kızı torunu, işe gitmek için hayvanların malzemelerini hazırlamaktalar. Adam eline toplamış olduğu lokumları kızına uzatır, “Kızım herhalde adamın biri bu lokumları almış bakkaldan, giderken kese kâğıdı delik miydi neydi, yola döküp gitmiş, bir soruşturun sahabını verin bulamazsanız, çocuklar yesin.” der. Bunu duyan damat usulca bıyık altı güler ve olanları anlatır. Bu sefer saf kalpli adam, “Tüh Allah cezanı vermesin, zahar lokumların köşeleri düzleşmiş vaziyette idi, demek ki senin ağzın da biraz törpülenmiş de ondanmış.” der. Yediği birkaç lokumdan tiksinerek evine doğru koyar gider.

  1. Yaşanmış Güzel Bir Fıkra

Bundan yıllar önceymiş. Bir köyde, yabancı adamın biri bir eve misafir olur. Gece yataklar serilir, tam yatarlar, evin hanımı başlar bir şeyler mırıldanmaya: “Ehhh herkesler yatağına yattı, horul horul uyurlar. Bize dur durak mı var, gardaşlar iş mi biter bu evde. Daha kedi nallanacak, tazı çullanacak, çocuğun beşşiği sallanacak, inekler sağılacak, döşşekler konacak, yatılacak, kalkılacak…” Neyse, sabah olmuş, misafir uyanmış, sabah namazı kılacak, evin yabancısı olunca kıbleyi bilememiş uyanmış olan evin hanımına sormuş, gardaşım namaz kılacağım, acaba kıblesi nasıl bu hanenin?” Kadın adama şöyle sertçe bakıp yanıtlamış soruyu: “Valla ben gıblayı filan bilmem emmi… Bu evde gerdek girdiğim gün iki rekat namaz gıldımıdı neplim (ne bileyim), şu yana döndüm neplim bu yana, sen de dur bi yana, gıl namazını soru soracana bana.” deyip yürümüş gitmiş.

  1. “Konyalıdan da mı Kibarsın?”

Eski zamanlarda, kırsal köylerden merkebi ile şehre gelmiş olan bir ihtiyarın yolu Konya’da bir sebze pazarına düşmüş. Eşekle gezinen adam, pazardakiler tarafından horlanarak bakılıp alaya alınmış, eşekle geziyor diye. Ama adam çok akıllı ve nüktedan biri. Hemen bir ıspanak satıcısından bir kilo ıspanak alır, eşeğinin önüne koyar, tabii eşekler ıspanağı yemezmiş. İhtiyar bunu biliyor ama eşeğine ısrar ediyor, ıspanağı yemesini ve arada bir de eşeğe sertçe bağırarak şöyle sesleniyormuş: “Yesene yemyeşil otu be, zalim hayvan ne nurayilik yapıyorsun, sen Konyalıdan da mı kibarsın!” dermiş. Siz de bu muammayı biraz düşünün olur mu?

  1. Ne Yapacaksın Eşeği?

Eski zamanlarda, kocası ölmüş bir ihtiyar kadın, Konya’nın mal satılan pazarlarından birine varır. Eşek, at alıp satan cambazlara yaklaşır, bir tanesine derdini anlatır. “A guzum, bana şöyle uysal, temiz ucuz bir eşek lazım, var mı sizde böyle bir heyvan?” Adam sorar, “Ne yapacan eşeği teyze?” “Ha şöyle çarşıya bazara giderken, hem üstüne bineyim, hem de aldığım bazar eşyasını taşırım onunla.” deyince, nüktedan cambaz hemen lafı yapıştırır. “Nene ne yapacaksın bu yaştan sonra eşeği, o saman ister, arpa ister, ot ister, yatacak ahır ister, derdi çok onun. Sen en iyisi bir Gonyalı herif al, vur sırtına heybeyi, o sana taşır gelir bazardan her şeyi…” deyiverir. Ne dersiniz cambazın sözü doğru muymuş?

İsmail Detseli – Memed Emmi İle Asiye Abla

İsmail Detseli – Memed Emmi İle Asiye Abla

Bundan çok değil, 35-40 sene kadar önceleri bile, Konya’nın varoşları sayılan köyden şehre dö­nüşmüş mahalle haline gelmiş yer­lerde, hatta şehrin merkezine çok yakın olan evlerde bile, Konya gele­nek ve göreneklerine uygun olarak, büyük bir havlunun içerisinde bir­kaç takım ev, bir inek ile danasını koyacak kadar ahır ve evin bir köşe­sinde mutlaka bir tandır olurdu. İşte o dediğim yıllardan birinde, ilkbahar aylarında şehirden bağ evine göçen ve dip dibe komşumuz olan sevdiği­miz yerli Konyalıların konuşmaları­nı dinlerdik. Bazen kıs kıs, bazen de sesimizi yükseltip gülerdik o konuş­malara… Merhum komşularımız da, bize hiç gücenmedikleri gibi, yine o Konya ağzı konuşmalarla bize güle­rek eşlik ederler ve “Buldunuz be­dava sinemayı, seyredin, gülün ba­kalım…” diye de espri yaparlardı. Komşuların ilk göçtükleri günlerdi. Merhum Asiye Abla, kocası Mehmet Emmi, bir de şımarık haylaz oğulları vardı. Başka oğlu, gelini, kızı da var­dı bunların ama onlar evli bucaklı ayrı idiler… Zaman zaman gelirlerdi bağ evine… Onlarla da tanışırdık… 15 sene bunlarla komşuluk yaptık; az zaman değil bu tabii.

Yeni göçtüler… Gelince he­men Mehmet Emmi Asiye Abla’nın üsteleyip zorlaması ile bir inek aldı. Mahallede o kadar sürü ile inek satı­lırdı amma Mehmet Emmi’nin arka­daşı vardı, kol uşağı Osman ona tem­bihler, “Bize uygun bir sağınır bulu­ver hay garam, Asiye Abanın çene­si durmayyor, her gün inek de inek, diye başımın etini yeyyor.” dedi.

Bu tür sığır alıp satanlara o yıllarda “kol uşağı” yani birinden alıp başkasına kârı ile satan demek, “celep” hem alıp satan hem de kesip kasaplık yapan demek. “Tacir” bu işi çok kalabalık yapan, çardaklarda besleyip satanlara denirdi. At eşek alıp satanlara ise cambaz denirdi.

Neyse işi dağıtmadan konu­ya girelim: Bir sabah erken vakitti. Bu kırsalda öyle kuşluğa kadar yat­mak yok, sabah erkenden ayağa kal­kacaksın ya tarlaya bakacaksın ya sebze sulayacaksın ya da tarla belle­yeceksin, iş çok kırsalda. Hele evin kadınına hiç durak dinlenik yok, o sabah namazı kalkar, gariban ak­şama kadar inek sağma, süt ile uğ­raşma, ekmek yemek yapma, tan­dır yakma, bulaşık filan derken, işler yoğun, hele biraz da ihtiyar ise bak artık kavgaya.

Sabah kavga erken başladı komşuda.

Asiye Abla: “Vurgunu yiğin gelip de yıkıla döküle galasıca he­rif, namazı kıldı gerisin geri döşşe­ğe zıbardı gardaşım, bu avrat ne ya­pıyor, bana göre iş var mı demeyyor, oğlu bi yanda zıbarır bubası bir yan­da. Çatlayasıca herife şu kol uşağı Osman’dan mal alma herif dirim, gi­der gider ona gazzıklanır gardaşlar, alışmadı gitti bir haftadır, anam şu gavur inek, nası huyu varmış bile­medim buzağısı yanında, yemi önün­de gavurun sattığı cıynacık gadar süt virecek, o yanna gıvırttı bu yanna döndürdü, dirkene bir avuç sütü çif­teledi elimdeki helkeden döktürdü tabii kimsenin habarı yok, hepsi ya­mışıp yatır…” diye homurdanıyor.

Memet Emmi gürültüye çık­tı havluya: “Ne o len garı, zabah za­bah zırızır edip duruyorun, bir dir­hem uyku uyutmadın ne var gine be­nimile mi uğraşıyon?” “

“He tabii seningle oğraşı­yom, haksız mıyım Osman Osman diye diye bir matah getirdin başı­ma, baş belası ne süt sağdırır, ne du­rur ne yayılır, ne süzani malımış bil­mem, dağdan geldi bağı beğenmey­yor.”

“Ulen kes çeneni, gonu gomşuya garşı ayıp de­nen bir şey var, başlatma ineğinden de tanasından da ya­rın satarım haaa.”

“Yooo yo, ak herif, canımın sıkısı geçti, satarım filan deme, ben ineksiz yapamam, illa birez yoğurt süt olacak evde, onlar olmazsa evin dövleti olmaz, eyi te­mam kes çeneni.”

Memet emmi, eve girer ve bağırır:

“Hatunn, hadi bir şeyler hazırlamadın mı gayfal­tı yapalım garim, oğlanı da galdıralım.”

“Ehh işte gördünüz mü gomşular, tandırı yak Asiye, ekmeği vur Asiye, ineği sağ Asiye, gayfaltıyı getir Asiye, gari evin kölesi gibi, ha evde garısın ha gapı man­dalısın heç farkın yok.”

“Oğlan da galkacağımış, bu da senin gibi, adam olası yok ki, bir dürüst ehil ustanın yanına işe goymadın, ardına düşürüp gidip usta işte bu oğlanı sana çırak vir­dim, eti senin kemiği benim, buna mesleği bellet, deme­din, bu da altında bir velespit, kendine göre dört uygun­suz arkadaş akşamlara kadar Meram’da, Alettin’de gezer akşama eve sürünüvirir.”

“Ne yapalım avrat, gaç defa işe goyduk kerana­cıyı, iş g..tü yok spahatsız gidi, nirden galdı garıştı, bu gidi herhal senin sülaleye çekmiş, dayıları da böyleydi bunun.”

“Hıı başın dara geldi mi benim sülaleyi suçlan, ne varımış dayılarında, herkez işinde aşında bir öyün ek­mek mi viriyon dayılarına, günahlarını alma gardaşları­mın.”

“Ne o bakıyom sinek gondurmayyon gardaşları­na, hehhheee…” diye bir keyifli gülüyor Memet emmi. Asiye apla başlıyor:

“Söyleye söyleye dilimde tüy bitti herif şöyle bü­yük havlulu bir yer alalım, çocuklarımız birer birer kö­şesine ev yaptıralım, şöyle gözümüzün önünde olsunlar, didim nuh dedin piygamber dimedin, gavur herif, her bi­rini bi yerlere dağıttı gara Bekir’im, maşallah goluna al­tın bileziğini daktı, şüferlikten ekmeğini çıkarıyor gu­zum. Gerçi işinin yolu belli, gurbetliği çok emme gazan­cı da yerinde allahım nazardan esirgesin.”

“Hııı onu mu diyecektin zabahtan beri dilinin al­tındaki bakla o muydu. Eyi olmuş herkes başının çare­sine baksın, sen bir bana hizmet edemeyyon halen oğ­lan uşak peşindesin, ohhh azıcık aşım ağrısız başım, be­nim gafam götrümeyyor çok sesini filan garıııı. Şu gidiyi de bir eversem çok irahatlayacağım onu da atacağım bir yere amma, bu heral başımıza biraz çorap örecek gibi, işe getmediği şöyle dursun, bir de guş uçurma hastalı­ğı sardı keratayı, bu hastalık başka şeye benzemez, vi­remin çaresi olur, kuş hastalığının çaresi olmaz sen bili­yon mu bunu.”

“Eyi eyi biliyom, olmaz gomaz olsun, sen bunu yarın al git eyi tanıdığın birinin yanına koy, ustayı eyi tembihle, korkarsa sabat eder, yoksa azanlaşacak…”

“Valla haklısın garı haklısın…” diye her gün, böyle karı koca kavgalarını zevkle dinlerdik. Akşam da birlikte oturur, kritiğini yapardık. Her ikisi de haklı ol­duklarını savunurlardı, bunca kavgadan sonra artık hiç konuşmaz bunlar, derdik, ama ertesi gün yine yağlı ballı olurlardı… Ahhh eski Konyamız. Ahhhhh eski has Kon­yalı komşularımız… Hepsine Allah gani gani rahmet etsin.

İsmail Detseli – Büyüyen Konya ve Şehir Olan Köyler, Kasabalar

İsmail Detseli – Büyüyen Konya ve Şehir Olan Köyler, Kasabalar

Zaman öyle çabuk geçiyor ki… İnsan, yaşının ilerlediğinin bile farkı­na varamıyor. Daha dün “köy” olan yerleşim alanları, birer birer Konya şehrinin hudutları içerisine giriveri­yor. Bunların nasıl ve hangi tarihlerde gerçekleştiğini bile hatırlayamıyoruz.

Daha yakın zamanlara kadar (1975-80’li yıllardan bahsediyorum) köy olan ama bu gün şehrin içlerine doğru ilerlemiş yerleşim yerlerini yazayım da, görün, duyun; sizler de hayret edeceksiniz! Burası da köy müymüş? diyeceksiniz. Önce şöyle Konya’nın güneyinden başlayalım: Karahüyük, Harmancık, Kozağaç, Beybes, Çayırbağı, Gödene, (Dikmeli), Karadiğin kasabası, Pamukçu köyü, Resil (Yenibahçe) köyü, Alakova köyü, Boruktolu, Kaşınhanı kasabası, Çomaklar köyü, Hasan köy, Yaylapınar (Evdireşe) Karaaslan köyü, doğumuzda Erler (Eröldüren) köyü, Saraçoğlu köyü, Tatlıcak köyü, kuzeye doğru gidince Kayacık köyü, Tömek köyü, Aşağı Pınarbaşı – Yukarı Pınarbaşı köyleri… Sarıcalar da var galiba bu “duhul”de. Kuzeye geçelim: Dokuz (Şadiye) köyü… Bu gün Selçuk Üniversitemizin olduğu yer bile Esentepe olarak şehrin dışı idi.

Bu yörede, üniversitenin batısında kalan Ardıçlı (Malas) köyü, zaten daha şöyle 35 sene kadar evvelleri ele alırsak, Hocacihan belediyesi ayrı idi. Dere belediyesi ayrı idi. Sille belediyesi ayrı idi. Buralara yakın olan Sarayköy ve eskiden çerçi esnafının bolca çıktığı Sulutas köyü ve şimdi zenginlerin arsa alarak yazlık evler yaptırıp Konya’yı kuş bakışı izledikleri Tatköy’ü de saymadan geçemeyiz… Eee Konya böyle mücavir alanlardan genişlerken, şehrin içersinde eski yerleşim alanlarında da bazı değişimler olmuyor değil. Örneğin Konyamızın merkezlerinden Kızılay Hastanesi civarı eski hanların bol olduğu semtte 40-50 yıl öncesine göre çok değişiklikler oldu… Karatay belediye binasının yapıldığı semtlerde 5 mahalle birleşip bir mahalle adı altında toplandı. Geçen yıl buralarda araştırma yapmak için gezerken rastladığım, bu semtin eski esnaflarından işittiğim ve kendimin de zaman zaman küçüklüğümde köyden şehre gelerek o hanlarda yattığım veya o civardaki müstakil bahçeli evlerde misafir olduğumda, eski Konya insanlarından dinlediğim enteresan olaylardan bahsedeyim.

Eee buralarda gezilir de, eski evlerdeki o tatlı hatıralar adamın gönlünde canlanmaz mı? Bir de muhtar vekili Kemal Dayanık ile sohbete dalarsan… Diyor ki, buradan eskiden sığır sürüsü toplanır, yayılıma giderdi. Bir sabah çoban sığırı sürmüş Aslım’a doğru. Bir komşu kadın soluk soluğa bizim bahçeye girivirdi. Ve hemen oracığa kapının iç kısmına yığılıvırdı. Ne oldu gıy, dedi anam rahmetli. Ne olacak siyidi vakasına oğrayasıca çoban erkenden sığırı almış getmiş. Ta Aslım’a varacağıdım nirdeyse gıy inek yetiştirip gelirim çobana dedi diyor. Gelen o teyzenin ellerinde de, kuru sığır mayısı var, yoldan gelirken toplamış, onunla belki yemek de pişirecek. Böyle idi Konya’nın tutumlu kadınları diyordu.

Yanımıza sonradan gelip de bizi dinleyen bir başka ihtiyar itiraz etti. Siyidi vakası değil seyit vakası derler, dedi. Ağa neymiş bunu özünü anlatır mısın dedim? Başladı. Seyit isminde cabbar birisi bir vakada (kavgada) yaralanmış, yarası uzun süre iyileşmemiş, yaralarına kurt düşmüş, bu vaka bizim Konya’da baya dillere destan olmuş. Onun için bizim Konya kadınları bu olayı birilerine intizar için “Naha siyidi vakkasına oğra imi…” diye söyleyegelmişler, dedi. (Bunu başka şekilde anlatanlar da var.) Sanırım doğruydu.

Ben yine bu güzel semtin evlerindeki konuşmalar arasında, eski Konyamızın mütevazı kerpiç bahçe duvarlı evlerinin içerisinde, havuzun başına minder atmış otururken bile boş duramayıp iş yapan hanımı ile evin beyini şöyle sohbet ederken hatırlarım:

Dede ile nene kurutmalık biber, patlıcan ayıklarken, nene şöyle der:

Heriff şu badılcan suyunu alamamış, bunun bir çaresine bakıvır imiii, guruyacak yazık. Bunca çektiğim emek boşa gitmesin ak herif. Şu tulumbayı iki şıkırdat da, havuza azıcık su aksın, susuz zebzeleri sulayıvır hadi, yamışıp (havuza yaslanarak ayakları uzatıp yatmak) durma. Havuzun dibinde ısıcaktan eyice bayıldın herif…

Bey:

Tamam, avrat tamam, bırak şu vıdı vıdıyı bakarım himcik…

Bir başkasının evinde, yeni evlenmiş gelin ile oğlanın sabah geç kalkmalarından şikâyetçi kaynana tarafından yarıştırması (ardından söylenme) yapılıyorken, kaynana (oğlan anası):

Aman bıktım valla şu gelinden ha, bir sabah da erken kalk da şu dişimi gırayım gıy, alıştılar anam öğleye kadar yan gelip yatmaya, bir tarla bostan yan gel Osman hisabı, ne olacak bunların hali gıy, bu gelinden nassı avrat olacak zabah gakmaz gocasına bakmaz tandıra ekmak yapışdıramaz annavv vay ben nideyim ümmetim Müslümanlar… diyerek hayıflanır gibi. Bir öbür evde bağ evine gitme hazırlığı var. Yükler ayarlanacak, kap kacak katılacak, yerleştirilecek, kolay değil hazar, en az 3-4 ay kalınacak bağda, anam her şeyi tam tekmil götürmek lazım. Vesait yok, ata arabası her gün koşulmaz, her zaman şehir evine gelinip gidilmez ki.

Konya içerisini de böyle bir nebze ele aldıktan sonra, şehrin dışına çıkıp şöyle yaz serinliğini, kış şiddetinin zorluklarını da biraz anlatalım gençlere. Her şehrin kendine has giriş çıkış yol güzergâhında önemli mevkiler vardır. İşte bunlardan bahisle, bazı önemli şeyleri de hatırlatacağım. Konya’nın kuzeyinde, şehirlerarası karayolu ve tren yolu bağlantılarındaki yazın çok serin esen ama kışın canlıların kanını donduran tipiler yapan yerler var: Kadınhanı güzergâhında Gelemiş beli. Dokuzun bel, ayni yere yakın olan tren yolu güzergâhında Kemrelik beli. Bu belden tren giderken kış günlerinde çok yağan karların kürtük yapması ile çekiş zorlaşır, burada iki şimendifer devreye girer, vagonları zor çekermiş. Yine Ankara yolu üzerinde Eğribayat köyü girişinden itibaren Yazıbelen (Tutup) köyüne kadar olan Tutup beli, kışı zor yerlerden. Konya’nın doğu girişi olan Aksaray yolu üzerinde boz dağın geçit vermeyen tepesi Akbaş ya da Obruk beli. Güneyimizde Karaman’dan sonra Mersin bağlantısı olan ünlü Sartavul beli. Konya Akören yolu üzerindeki Sarıkız beli, batı girişimiz olan Seydişehir güzergâhında Bel başı, daha sonra (Erenkaya) Bülümya köyü civarındaki Süphanallah beleni. Beyşehir yolu güzergâhında akyokuştan sonra gelen Belen başı, buralar Konyamızın civar illerdeki şoförler tarafından bile çok konuşulan önemli soğuk ve kışta çabuk kapanan yol güzergâhlarıdır.

Burada her yer için birer anlatım var ama ben Gelemiş belinin hikâyesine kısaca değinip yazımı bitireceğim, sevgili Mahalle Mektebi okurları. Bir Mayıs ayı ortalarında bu dağlara çıkmış olan yörük, bu belde büyük bir tipiye tutulur, süsünde taze kuzular ve oğlaklar vardır, ortalık da yaza dönmüştür. Ama Gelemiş beli tipisi çok şiddetli olmuş, sulu sepen yağmış, her biri bir yerde buymuş (donmuş) kalmış ve yörük çobanın bütün keçi ve koyunları soğuğun tesiri ile darmadağın olur her biri bir tarafa savrulmuş. Çaresiz bir taşın kovuğuna sokulan yörük, ortalık sakinleşince ağlayarak şöyle seslenir körpe mallarına: “Gel emiş kuzularım, gel emiş oğlaklarım, nerelere sokuldunuz, öldünüz mü, kaldınız mı?” Diyerek ağlayıp çırpınınca buranın adı “Gel emiş beli” olarak kalmış derdi atalarımız. Sağlıcakla kalın…

İsmail Detseli – Demirci Kırı

İsmail Detseli – Demirci Kırı

Konya’da “Demirci Kırı” neresidir, diye Konya sokaklarındaki vatandaşlara sorsanız, sanırım filan mevki Demirci Kırıdır, diyecek kimse çıkmaz. Bilhassa yeni yetişen genç kardeşlerimiz hiç bilmezler. Peki, Demirci Kırı neresidir? Orası neden Demirci Kırı’dır? Bundan 40-45 yıl kadar önceleri Konya’ya köylerden akın akın göç başlamış… Artık dur durak bilmiyor… Bir yıl içersinde bir köyden en az 8-10 hane şehirlere göç ediyor… Bunlardan üç hane büyük şehirlere giderse 5-6’sı mutlaka Konyamıza göç ediyor, köyler adeta boşalıyordu.

Yetkililer bu göçü durdurmak için hiçbir çaba göstermedikleri gibi, göçü adeta teşvik ettiler. Nasıl teşvik ettiler, derseniz, şehirlerde basit yapılaşmaya göz yumuldu. 100200 metre kadar alanlara yapılmış parsellere baraka şeklinde evler yapıldı. Maddi durumu iyi olanlar biraz daha güzel evler yaptılar. Yani kendi arsaları üzerine gece kondular yaptılar. Ardından ana babasını kardeşini, hısım akrabasını getirerek bu çarpık yerleşime devam ettiler. İşte neticesi köyler harabeye döndü, bunun yanında şehirler de çarpık kentleşmeden dolayı şehir olmaktan çıktı… Her yörede varoşlar oluştu.

İşte o yıllarda bizim yöremizden Botsa (Güneydere),  Kilisra (Gökyurt), Evliya Tekke, İlyasbaba Tekke ve daha Konya’nın bilhassa dağ köylerinden göç edenler, birbirlerine alışık ve az çok tanışık olduklarından, hep aynı yerleri yani yöresel olarak Uzun Harmanlar, Aymanas, Aydoğdu, Büyük ve Küçük Kovanağzı, Kurtuluş, Selver, Lalebahçe gibi semtlerde yerleşmeye başladılar. Gerçi Konya’da ikamet eden kırsaldan göçmüş insanlar, hep yörelerine göre iskan olmaya özen göstermişlerdir. Örneğin Derbent ve Beyşehir tarafından gelenler Şeker Murat ve Beyşehir yolu güzergahını; Kadınhanı’ndan ve o yöreden göçenler İstanbul yolu taraflarını, Başara ve yöresinden gelenler eski Garipler denen bugünün İhsaniye semtlerini, Cihanbeyli ve Altınekin tarafından göçenler Araplar, Sedirler gibi mahalleleri Sakyatan, Yarma ve Ereğli yolu yöresinden gelenler ise özellikle Türbeönü, Çayır dolap Mektep dolap, Halil Ahmet Dede, Yediler, Saçlı Kasap gibi semtleri tercih etmişlerdir.

Yol güzergahı ve yöreleri olduğu için… O yıllarda Botsa’dan göçen bir tanıdığa sorsanız “Evi niz Konya’nın hangi mahallesinde?” diye, (Temirçi Gırı’nda) Demirci Kırı’nda yani Uzun Harmanlar’da diye cevap verirdi. Neresiydi Demirci Kırı? Şimdi yeni açılmış olan Ahmet Özcan caddesinin güney batı kısımlarının uzantısı, Selçuk Camii’nden güneye doğru bu günkü Konya’nın büyük mezarlıklarından olan Kurtuluş Mezarlığı civarları Aymanas’a kadar olan kısımlara Demirci Kırı denirdi. Konya’da böyle semtler çok vardır. Örneğin Lalebahçe tarafında kır bağları gibi Selbasan Çayı’ndan sulanmayan tarla ve bağlara kır denirdi… Orada Demirci namında bir adamın bol tarlası olduğundan, o semte Demirci Kırı denirdi.

O yıllarda ulaşım zordu tabii… Böyle modern dolmuşlar, taksiler ne gezerdi? İnsan taşımada olsun, yük taşımada olsun at arabaları revaçta idi. Zaten her evde değilse de iki evden birinde mutlaka at arabası veya fayton bulunurdu. Çünkü inşaat malzemelerinin çoğunu at arabaları taşırdı. Hele Karaaslan, Hasan Köy, Alakova, Evdireşe (Yaylapınar), Harmancık, Karahüyük, Lalebahçe, Yorgancı, Durunday gibi bu şehrin en iyi yerleri sayılan köylerden çarşıya gelmek için bir at arabası şarttı.

Daha sonraları 65-70’li yıllarda biraz daha taşıma işlerini düzene koydu belediye… Otobüslerin yanında Arçelik denen üç tekerlekli araçlara oturaklar konarak bu bölgelere taşımayı bunlarla yapmaya başladılar. Ama bunlarında tehlikesi çoktu bir viraja sertçe girerse üç tekerlekli Arçelik araç mutlaka devrilirdi. Hatta 70’li yılların sonlarında bile Lalebahçe’ye çalışan belediye otobüslerinin ücreti Kovanğazı’na kadar

100 kuruş Lalebahçe’ye kadar gidersen 125 kuruş idi. Böyle otobüste tutulan manyetik kartlar nerde? Önce para verirdik ücret olarak, daha sonraları bilete dönüştü.

Hani derler ya nereden nereye diye bizlerde yarım asırda nereden nerelere geldik günümüz yaşamına çok çok şükredelim hepimiz bizim küçük yaşlarımızda yokluklar yılı idi ayakta ayakkabı yok sırtımızda düzenli elbisemiz yok gıdamız bile yetersizdi. Pazardan her şeyi alıp yemek o kadar kolay değildi. Yani para kazanmak zordu belki muzu hiç bilmeyen yemeyen kardeşlerimiz vardı portakal mandalina ve benzeri dışarıdan gelen meyveler sebzeler çok değildi bakkalda manavda olsa da alıp yemek zordu. Diğeri Konya da yetişen sebzeler ise ancak kendi yetiştirdiğimiz mevsiminde bulurdu. Güz geldi kış yaklaştı mı her şeyler meyve kurularına ve turşulara dönüşürdü.

Bu arada çokça şöyle konuşmalara da şahit olurduk o yıllarda. Konya’ya göçmüş köye gezmeye gelen kadınlara köydeki bir kadın sorar:

– Gonya’ya göçtünüz gayri maşallah çok irahat mısınız gıy Ayşa abaaa.

– Gaç gız Hatıç (Hatice) batsın da çıkmasın Gonya’nız. köyümüzde kocam evleri tarlaları goduk gettik deli herifin lafına baktık abam vallana canım çıkıp gider iş yok güç yok abam gıy durduk yirde hastalanacaz gardaşlar

Ne var ki zamanla tembelliğe alışıyor. Köyü, o zor işleri yapmak ister mi, istemez tabii… İşte böyle üreticilikten tüketiciliğe geçince yüz binlerce insanın hayatı zorlaştı. Eğer bir sabit geliriniz yoksa, işiniz yoksa, şehirde yaşamak zehir olur insana… Onun için bu hırsızlık, soysuzluk, kapkaç, çetecilik aldı başını gidiyor. Eskiden bir insan amelelik, ustalık yaparak, bir tek at araba alıp hayatını ağaç sanayilerinde ara işlerinde kazanır, karnını doyurur, çoluk çocuk kıt kanaat geçinir giderdi… Şimdi artık o işler bitti. İşi yolunda olmayan, şehirde düzen tutamayan şehirde boğulmaya mahkûmdur. Artık eskisi gibi 100-200 metre arsa alayım, bir kondu yapayım, devri bitti. Bu tür yapılaşmalar arsa bölmeler kanunen yasaklandı. Herkes ayağını yorganına göre uzatacak, ayak yorgandan çıkarsa üşür. Kışlar sert çünkü. Bu arada Konyamızdaki bazı eski çalışma geleneklerinden bahsedip yazımı tamamlamak isterim:

“Kerde Çekmek”

Bu başlığı neden attım bilmem… Ama şu bir gerçek ki, “kerde”yi eski Konya rençperlerinden yaşayan var ise ancak onlar bilir… Sadece erkek mi, yok yok, bu kerde ile sebze ekip kaldıran eski kadınları da bilir Konyamızın. Köyde bu tür patates soğan ve benzeri sebzeleri ya bel kullanarak ya da çift sürerek ekerdik. Buraya yetmişli yılların sonlarına doğru göç edince, tabii köy toprağı ile buranın toprağı da çok değişiklik arz ediyordu. Buranın toprağı köy toprağına göre sulanınca çok salgın, kuruyunca da çok sert olur. Kiralık oturduğumuz evin 5-6 dönüm tarlası olunca bel ile sebze ekmeye çabalarken, Lalebahçe’nin yerlisi bir ablamız geldi, İsmail Efendi burada böyle ekim yapamazsınız, kerde ile ekin dedi. “Kerde nedir abla?” deyince, filan komşuda var, isteyin gelin, boş ise ben size tarif edeyim, deyip beni komşuya yönlendirdi. Merakla gittim ve o komşudan “kerde”yi istedim. “Az sonra boşalacak az işimiz kaldı, bekle…” deyip verdiler kerdeyi. Aynı bel biçiminde ama biraz daha çapı geniş… Ayrıca iki insan tarafından kullanılıyor bu alet… Biri bel gibi onu toprağa saplarken, diğeri karşısına geçip belin kenarlarında bağlı bulunan iplerden kendine doru çekiyor… Bu suretle koca bir ark açılıyor oraya… Ekeceğiniz tohum atılıp tekrar kerde ile üzeri az toprakla kapatılıyor. Kerdeyi almaya gittiğim insanlar karı koca biraz ileri yaşta idiler. Bunların kavga idişlerini anlatmadan yazıyı okumanın tadı olmaz.

Kadın kerdeyi toprağa batırıyor. Herif çekecek. Konya tabiri ile cızı (ark) açacak ama bir türlü çekemiyor, toprak sert, adam yaşlı.

Kadın adama bağırıyor:

Çek gıyy herif çekseneee, gaç allasen senin gücün guvatın galmamış ayakta ölmüşsün sen bir kerdeyi çekemeyyon. Emme çeneye geldin mi sağlamsın vırvırın bitmez eee.

Herif cevap veriyor:

Ulan gavur garı sana kerdeyi toprağa çok batırma deyyom inadına batırıyon bana garşı kinin düşmanlığın var zaten. Seni başımın belası avrat seni inadına ediyon değil mi

Kadın:

Hıhh iş görmeye muradın yok suçu bana yükleyveriyon vurgunu yiğin gelesice herif şoraya otursan cıgarayı yaksan ben çalışsam yetiştirsem sen yesen nasıl hoşuna gider miii?

Erkek:

Gider ya ben çok çalıştım zemanında ne olacak canımı çıkardın öldürdün beni.

Kadın:

Naha duzlayımda gokma emii çok çalışmışmış nerde çalıştın akşamları oturaklardan gelmezdin gündüzleri ağşamlara gadar yatırdın hay gavur herif ben seni bilmez miyim?

diye devam eden iki ihtiyarın tatlı gavga edişini hala kulaklarımda duyar gibiyim.

İşte kerde bu idi… Bilen var mı şimdi kerdeyi?

Nerdeeeee.