Etiket: İsmail Özen

İsmail Özen İle… (Hazırlayan: Mehmet Kahraman)

İsmail Özen İle…
“Göz Hizamızda Duran,Yaşayan Karakterleri Anlatmaya Çalışıyorum.”
Hazırlayan: Mehmet Kahraman

“Günlük hayatta algı kapılarımıza çarpan yüzlerce uyarıcıyla iç içeyizdir hep. Mesela sizle konuşurken dışarıdaki sesleri ya da yemek kokularını duyabilirim, dizimdeki ağrıyı hissedebilirim. Ve bir anda herhangi bir duyum beni başka bir yere, başka bir zamana götürebilir. Kuş bakışıyla görülen değil; göz hizamızda duran, yaşayan karakterleri anlatmaya çalışıyorum.”

Edebiyat yolculuğunuz nasıl başladı? İlkin bununla başlayalım isterseniz?

Edebiyat yolculuğum okumayı öğ­renmemle başladı. Okumayı öğren­diğimden beri bazı kitapları tekrar tekrar oku­dum, bazen sayfalarını açıp hayal kurdum, re­simlerini çizdim. Edebiyat benim için varlığını bildiğim ama parmaklarımla dokunamadığım uzak, gizemli tatların arayışı oldu hep. Çocuk­ken yemek yerken bile kitap okumaya çalışır­dım ve bu bazen evdekilerin canını sıkardı. Hâlâ da böyle devam ediyor. Edebiyattan aldığım gi­zemli dünyevi tadı başka şeylerden almıyorum.

İlk öykünüzün yayımlanmasından sonra uzun bir ara veriyorsunuz öyküye. Bu sürede okumalar devam ediyor, peki hiç mi öyküyü düşünmediniz? Bu süre nasıl geçti anlatır mısınız?

Aslında bu soruyu Abdullah Harmancı’yla yap­tığımız söyleşide cevaplamıştım ama atladığım bir şey vardı onu ilave edeyim. Dershanecilik ya­pıyorum. Yıllardır hafta içi hafta sonu, gece gün­düz durmaksızın çalıştım ve daha çok okuya­bilmek ve bana bazen çok uzak bir düş gibi ge­len yazarlık için işlerimin hafiflemesini bekle­dim. Bazen haftada etütler hariç elli saat derse girdim. Böylesine bir yoğunluk sadece okuma­ma yeterli olabiliyordu. Bu süre içinde hem yer­li edebiyatı hem de Batı edebiyatını durmaksı­zın okudum. Bir taraftan da Oğuz Atay’ın yaptığı gibi yazarların doğum tarihlerine ve ilk eserleri­nin yayımlandığı tarihlere hep baktım. İçlerinde U. Eco, J. Saramago gibi aktif yazarlık yaşamına kırkından sonra başlayan umut verici örnekler de vardı. Demek ki içimde yazma düşüncesi hep olmuş. Bir yazısında Cortazar, yazmak isteyen, içinde varsa yazar, diyordu. Unesco’da çevirmen olarak çalışırken çok yorgun olduğu zamanlarda bile iş dönüşü gece geç saatlere kadar çalıştığı­nı yazıyordu. Benzer bir şeyi Hasan Ali Toptaş’ta da okumuştum. Mesaisinden sonra yazının ba­şına oturup gece yarılarına kadar yazı yazdığı­nı ve annesinin onun bu durumuna üzüldüğü­nü söylüyordu bir yazısında. Ben de böyle güçlü bir yazma isteği ya da hırsı hiç olmadı ama böy­le şeyler zaman zaman yazmam gerektiğini ha­tırlattı bana. Ama işte bütün bunlar olup biter­ken kırkı geçmişim, bu kadar zaman nasıl gelip geçivermiş, hiç anlayamadım.

Öykü sizde nasıl doğuyor ve nasıl yazıyorsunuz, diye sorsak.

Aslında her öykü farklı şekillerde doğdu. Arap Muharrem ve El Teke Dönüyor bir kerede olduk­ları gibi çıkıp geldiler. Birçoğunda kafamda­ki farklı fotoğrafları bir araya getirip bir kurguya dönüştürdüm. Hiçbiri anlatıldığı şekilde yaşan­madı. Karda Derin İzler’ibirkaç cümlelik bir ga­zete haberinden esinlenerek yazdım. Ama her hâlükârda öykü içime bir tohum gibi düşüyor ve farkında olmasam bile içimde onu yoğurup du­ruyorum. Vakti gelince de filizlenip çıkıyor. En sıkıcı ve en zor yanı da masa başında cümlele­ri yeniden ve yeniden düzenlemek. Bunları söy­lerken Tolstoy aklıma geldi. İki bin sayfalık “Sa­vaş ve Barış”ı sekiz kez yazmış. Üstelik kes, yapış­tır, kopyala yok. Bu nasıl bir yazma, yaşama hırsı, havsalam almıyor.

Öykülerinizde iki farklı dünya dikkati çekiyor; çocukluk ve orta yaş. Çocuklar daha toplumsal iken yaş ilerledikçe insan kendini toplumdan yalıtıp yalnızlaşıyor galiba. Ne dersiniz, gerçekte de böyle mi, yoksa öyküye yansıyan taraf mı bu?

Her zaman geniş bir arkadaş çevrem oldu aslın­da. Ama daha çok arkadaşlarım beni aradı gali­ba ve üniversite yıllarından itibaren daha fazla içe kapanmaya başladım. Benim yalnızlığım in­sanlardan kendini yalıtma biçiminde değil. Böy­le bir yalnızlığı istemem. Kimse benle konuşmu­yorsa dershanede etüt salonunda yüzlerce öğ­rencinin arasında ya da bir istasyonda yalnızım­dır. İstediğim de budur aslında. İnsan ihtiyacı kadar konuşunca susmalı ve birlikte otururken birbirimizi yalnız bırakabilmeliyiz.

Öykülerdeki yalnızlığa gelince aslında çocuk­luk öykülerinde de yalnızlık var. Mesela Öğle­den Sonra adlı öyküde çocuğun “çocukça his­settiği yalnızlık” önemli bir epizottu. Uzun, Eski Bir Kasım’da, anlatılan birçok şey yanında dükkânında yapayalnız oturan bir adamın hü­zün dolu yalnızlığı var. Arap Muharrem ve El Teke Dönüyor’da ergenler tam manasıyla toplumsal­laşmış görünüyor. Ama ergenler hep öyledir za­ten.

Mekânlar daha çok yaşadığınız yerler; Balıkesir, Konya, İstanbul. Mekânların veya şehirlerin öykülerinizdeki karşılığı nedir?

Öykülerde gerçek mekânların kullanılması­nı seviyorum. Öykülerde betimlenen gerçek mekânlar benim için düşsel bir boyut kazanı­yor. Abdullah Harmancı öykülerini biraz da bu­nun için severim. Hatta bu yüzden Konyalı oldu­ğu halde Sabahattin Ali’nin Konya’da geçen öy­külerini yahut Beş Şehir’in Konya ile ilgili bölü­münü okumayanlar beni her zaman şaşırtmış­tır. İrlanda’da olsaydım Mr. Bloom’un Ulysess’te roman boyunca dolaştığı mekânları ben de do­laşmak isterdim. Umberto Eco Foucalt Sarkacı’nı yazarken aylarca Paris sokaklarında dolaştı­ğını, Önceki Günün Adası’nı yazarken Pasifik Okyanus’una gittiğini yazıyor. Tolstoy’un sava­şın yapıldığı yerlerde aylarca karda kışta at koş­turması ve daha birçok yazarın benzer çabaları mekânların öyküde, romanda ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize. Eşyanın, mekânın da bir ruhu vardır ve  bu ruhun yansıtılması önem­lidir. Bunun İstanbul, Konya yahut başka bir yer olması çok da önemli değildir.

Öyküleriniz yaşanmışlık ve hatırlayış temelinde yükseliyor, geçmişin/hatıraların öykünüz üzerindeki etkisinden söz edebilir miyiz?

Louis Ferdinand Celine değer taşıyan tek hikâye bedelini ödediğinizdir, diyor. Yani yaşadığınız ve derdini çektiğinizdir, demek istiyor. Öykülerimin okuyana bir yaşanmışlık hissi vermesini isterim. Bunun için ayrıntılar üzerinde çok çalışıyorum. Geçmişin, hatıraların öyküm üzerindeki etkisi­ne gelince, Çehov’a Avrupa gezisi esnasında bir yazar dostu, izlenimlerini yazmasını istediğinde Çehov, böyle bir yazıyı ancak anılarına dayana­rak Rusya’da yazabileceğini, yaşadıklarını belle­ğinin süzgecinden geçirerek yazabildiğini söy­lüyor. Bu, birçok yazar için böyledir. Yaşadıkları­mızı zihnimizde büyülü hale getiren aradan ge­çen zamandır.

Öte yandan hatıraları öyküleştirmek her zaman bir risk taşır. Çünkü sizin hatırlamakla bile nos­taljik bir keyif aldığınız şey başkaları için çeki­ci olmayabilir. Kocaman bir bütünün bir parça­sını yazıya döküyorsunuzdur yani anlattıklarını­zı tamamlayan bir bütün vardır zihninizde. Fakat okuyan için durum farklıdır. Yazdıklarınız bu bütünlüğü yansıtmıyor olabilir. Bunun yanında duygusallık batağına saplanma riski de vardır. Bu tür metinlerin okunaklılığını azaltan en bü­yük risk de bu, yani duygusallık, anlattıklarını­za duyduğunuz sevgi, yakınlık. Bu tür öykülerde duygusal mesafeyi korumak gerekiyor. Özlem, anımsadığımız olaylara sevgiyle yaklaşma riski­ni ortaya çıkarır ki bu başkalarına sevimsiz ge­lecektir. Duygusallığın anlatıldığı değil hissetti­rildiği bir anlatım biçimini tercih etmek gereki­yor sanırım. Bu anlamda güzel anıların kötü öy­külere dönüştüğü pek çok örnek var edebiya­tımızda. Çünkü kısa öykünün kendine özgü bir mimarisi, kendi içinde tutarlı bir kurgusunun ol­ması gerekli.

Çocukluk dönemi öykülerinde o zamanın şartlarını çok iyi yansıtmışsınız. Bu öykülerden çağ okuması yapabilir miyiz? Ve ayrıca, bu dönemi anlatırken kaynaklardan mı yararlandınız, yoksa tamamen hatıralardan mı?

Abim çocukluğumuzdan bahsederken hafıza­mın çok iyi olduğunu söyler sık sık. Kafamda yetmişlerin sonu, seksenlerin başına dair büyük, siyah-beyaz fotoğraf albümleri var. Gaz varilleri,nalbantlar, gazetelerden yapılmış kesekâğıtları, üzerinde Hacivat-Karagöz’deki tiplerin olduğu kibrit kutuları, ağzına kadar dolu video izlenen kahveler, tüp kuyrukları, filmler vs. pek çok fo­toğraf var içinde. Değerleri hızla tüketen, dün­yayı tek tipleştiren modernizm yangınından kendim için bir şeyler kurtarmaya çalıştım bu öyküleri yazarken. Diğer taraftan her edebi eser anlatıldığı dönemin karakteristik özelliklerini yansıtmalı bence. Eski dönemlere, örneğin Os­manlılara ilişkin bu tür metinler olsaydı onlarla daha kolay bağ kurabilir, onları daha iyi anlardık diye düşünüyorum.

Peki, son dönem öykülerde gözlenen hatıralar hakkında ne söylersiniz?

Genel olarak böyle bir araştırmam yok fakat -ha­tıra kelimesiyle de ne kadar uyuşur bilmiyo­rum- bu tarz belirli bir dönemin ruhunu yansı­tan öyküler var. Mesela Mahir Ünsal Eriş’in iki ki­tabı da seksenlerin ruhunu yansıtmakta çok ba­şarılı. Ayfer Tunç’un Memleket Hikâyeleri, Cemil Kavukçu’nun pek çok öyküsü, bir öykü kitabı gibi okuduğum Ercan Kesal’ın Peri Gazozu olay­ların geçtiği dönemin atmosferini iyi yansıtan metinler. Bunu aslında kültür tarihi ve toplum bilim açısından da önemli buluyorum.

 Öykülerinizde duyu organlarını belirgin bir şekilde kullanıyorsunuz, özellikle koklama duyusunu. Duyguların oluşumuyla duyu organları arasında nasıl bir bağlantı var sizce?

Günlük hayatta algı kapılarımıza çarpan yüzler­ce uyarıcıyla iç içeyizdir hep. Mesela sizle konu­şurken dışardaki sesleri ya da yemek kokuları­nı duyabilirim, dizimdeki ağrıyı hissedebilirim. Ve bir anda herhangi bir duyum beni başka bir yere, başka bir zamana götürebilir. Kuş bakışıy­la görülen değil; göz hizamızda duran, yaşayan karakterleri anlatmaya çalışıyorum. Dolayısıyla öykü kişilerimin algıları açık. Ayrıca koklama du­yum ve koku hafızam çok iyidir. Kokladığım par­fümleri unutmam hatta bazılarının içeriğini ay­rıştırabilirim. Her mevsimin, her havanın, her şehrin kendine özgü kokusunu alırım. Hele hele ülkelerin kokusu çok farklıdır. Geçmişi anımsa­mada kokular, görüntüler kadar önemlidir be­nim için. Koku alma duyusunun beynin hafızala­rı ve duyguları kontrol ettiği bölgeye bağlı oldu­ğunu, bu yüzden tanıdık kokuların bizi duygu­sal olarak etkilediğini okumuştum bir yerlerde.

Dil oyunları görülmüyor öykülerinizde. Dil, duygu, öykü desek?

Dil oyunları yok, dil hassasiyeti var öykülerimde. Ne kadar becerebiliyorum bilmiyorum ama an­latmak istediğimi tam verebilmek ya da tam is­tediğim etkiyi oluşturabilmek için çok uğraşıyo­rum dille. Kelimeleri değiştirdiğinizde veya iki üç kelimelik bir cümleyi çıkarttığınızda birçok öykünün mimari yapısı bozulacaktır. Mesela He­mingway öykülerinde de dikkatsiz bir okuma­nın göremeyeceği müthiş bir dil işçiliği ve mi­mari yapı vardır. Bu yüzden bazıları onların ko­lay öyküler olduğunu düşünür. Öyle düşünen yazar arkadaşlara benzer bir öykü yazmayı de­nemelerini öneririm. Evet, son derece sade, yap­macıksız ama hedefi tam on ikiden vuran yük­lü bir dille yazmaya çalışıyorum. Öyküde iyi se­çilmiş sözcükler olduklarından daha büyük bir güç taşır. Sorunun diğer kısmına gelince öykü­de duyguları betimlemeyi sevmiyorum. Kahra­manların davranışları ve diyaloglarıyla iç dün­yalarını yansıtmayı seviyorum. Aslında gerçek hayatta da böyleyizdir, duygularımızı anlatma­yı sevmeyiz çoğu zaman ama bir biçimde bun­lar davranışlarımıza ve konuşmalarımıza yansır. Adamın bir yakını ölmüştür, acı içindedir, duy­gularını betimlemez ama biz onun oturuşun­dan, çay içişinden ve bakışlarından içindeki acı­nın büyüklüğünü anlarız. Hayatın asıl dokunak­lı yanı da budur.

“Arap Muharrem”de bir soru var, çocukça ve ancak bir çocuk böyle bir soru sorabilir. “Abi, sen nasıl böyle oldun?” Bir öykücü olarak size soralım bu soruyu. İnsan niye böyle olur? Ve öykücü bu oluşu nasıl görür?

Aslında o öyküde dolaylı bir biçimde verme­ye çalıştığım mesaj da buydu. Edebiyatta za­man zaman işlenen bir konu bu. Mesela Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla adlı romanında suçlu olanın yalnızca katiller değil, bütün toplum ol­duğu ima edilir. Bu öyküde de Arap Muharrem durup dururken ortaya çıkmış bir tip değildir, onu ortaya çıkaran çevresi ve toplumsal şartlar­dır. Lisedeyken ergenliğimizi anlamayan ve bizi zıvanadan çıkaran sözde eğitimciler vardı. Bu öyküyü onlar için yazdım biraz da.

İki öykünüzde içsel bir sorgulayış dikkati çekiyor: “Beşiktaş-Fenerbahçe Maçını Nasıl İzledim” ve “Karda Derin İzler”; ikisinde de Müslümanca bir sorgulayış var. Özellikle ilkinde bir çelişkiyle birlikte yaşanıyor bu sorgulayış. İnanç ve hayat ekseninde nerede durur öykücü İsmail Özen.

Bu sorgulamanın sadece Müslümanlara özgü olmadığını düşünüyorum. Hangi dine mensup olursa olsun, başına bir musibet isabet ettiğin­de böyle bir sorgulama yahut pişmanlık hissi ya­şar insan, diye düşünüyorum. Kur’an-ı Kerim’de afakta ve enfüste ayetlerimiz vardır, dileyen iman etsin, dileyen küfür, meyanında ayetler var. Allah yarattığı kulu başıboş bırakmaz. Otuz yaş, kırk yaş sendromu denilen şeylerin enfüste­ki ayetlerden olduğuna inanıyorum. Bu fıtri bir şey yani. Fakat benim öykü karakterlerim Müs­lüman olduğu için böyle bir sorgulamayı, tenef­füs ettiği İslami değerleri temel alarak yapıyor belki. Ben sadece ayna tutuyorum onların bu durumlarına. Herhangi bir mesaj vermeye çalış­mıyorum. İsteyen istediğini alır.

Abdullah Harmancı ile yaptığınız bir söyleşide şöyle söylüyorsunuz: “Sürekli eleştirmeyi bir emniyetsizlik ve şükürsüzlük olarak da okuyabiliriz.” Bu açıdan bakıldığında öykülerinizde eleştiri, serzeniş, bunalım halleri yok. Ciddi anlamda çatışma görmüyoruz. Bu durum şükürsüzlük penceresinden mi okumalıyız? Ve bununla ilintili olarak; yazmak da bi nevi şükür müdür?

Bunalımlı bir karakterin gerçekliğini yansıtmak istediğimde bunalım, eleştiri olabilir öykülerim­de. Ama benim gerçekliğim böyle değil, mut­lu veya mutsuz olmanın şükür ve şükürsüzlükle, kanaatkârlıkla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Mümin olmak kalple ilişkilidir ve kalbi olanın hüznü vardır; bunalımları, anlamsız anlam ara­yışları filan değil. Yazmak şükür müdür bilmiyo­rum ama yaptığımız işi iyi yapmamız da bir nevi şükürdür. Tabii ki burada niyet de önemlidir.

Son sorumuz bundan sonrası için olsun. İsmail Özen öyküsü adına bundan sonrası için ne söylersiniz?

Bilemiyorum, elimde yazmak için uğraştığım pek çok öykü var. Becerebilir miyim bilmiyorum ama ilk kitaptan sonra daha iyilerini yazmak için uğraşıyorum.

Başlık: öykülerimde dil oyunları yok ama dil has­sasiyeti var.

Ya da: Edebiyat benim için varlığını bildiğim ama parmaklarımla dokunamadığım uzak, gi­zemli tatların arayışı oldu hep.

Mehmet Kahraman – Günler Ne Kadar Kısaldı Üzerine Birkaç Kelam

Mehmet Kahraman – Günler Ne Kadar Kısaldı Üzerine Birkaç Kelam

İlk kitapların okurda ve yazarda ayrı bir yeri vardır. İlk göz ağrılarıdır. Emeğin,sabrın, heyecanın, uzun bekleyişin ürünüdür onlar. Yazar neler yazmış,nasıl yazmış sorusu ilk kitaplar için daha anlamlı gelir bana. Onda endipteki görüntüler, yıllardır içlerinde taşıdıkları matlaşmamış fotoğraflar vardır; asla unutulmayan, gün geçtikçe hatırlanan. Ayrıca bu okuyuş sonraki öyküler, kitaplar için bir referans olacaktır.

Günler Ne Kadar Kısaldı İsmail Özen’in ilk öykü kitabı. 1996’da yazmaya başlayan yazarın uzun bir suskunluktan sonra yazdığı öykülerden oluşuyor. Profil yayınlarından çıkan kitapta on öykü var. Son öykünün yazım yılı 1996, ilk öykünün yazım yılı ise 2007; diğer öyküler 2012-2013 yıllarında yazılmış. Öykülerde iki farklı dünya dikkati çekiyor: çocukluk ve orta yaş.Bu sayede iki ayrı dünya önümüze konulmuş oluyor. Çocukken neler yapıyorduk, büyüyünce nelerle uğraşıyoruz. Küçükken daha çok arkadaşlarla, toplumla iç içeyken büyüdükçe yalnızlaşıp, kendi halimizde kalıyoruz. Küçükken zaman bir anlam ifade etmezken, belli bir yaştan sonra zamana göre ayarlıyoruz işlerimizi.Bu böyle. Yaşlandıkça zamanı daha çok önemsemeye başlıyor insan ve özellikle geçmişi hatırlamaya başladıysa eğer, günler gerçekten kısalmaya başlamış demektir.

Özen, anlatmayı seven bir öykücü. Neyi anlatacağını bildiği gibi nasıl anlatacağını da biliyor. Olaysız, sıkıcı gelebilecek konuları bile ustaca anlatmayı başarıyor. Kapalılıktan olabildiğince uzak, dil oyunlarına girmeden,doğrudan bir anlatımla okuru öykünün içine çekiyor. Dil, anlamı bulanıklaştırmıyor.Gösterişten uzak, sade ve anlaşılır. Ayrıca,dil gerçekliği oluşturan değil, yansıtan konumunda. Özen, duygulardan çok duyulara seslenerek kuruyor öykülerini. Okur onun anlattıklarını görüyor, duyuyor ve kokluyor. Bu sayede kurduğu atmosfer, öykünün sonuna kadar diri kalıyor. Soğukkanlı bir anlatım haliyle merak unsurunu da beraberinde getiriyor.İlk öykülerde yoğun olmakla birlikte hüzün bütün öykülerde hissediliyor. Zamanın geri getiremeyeceği değerleri kaybetmekten kaynaklanan bir hayıflanma sanki. Hatırlayarak yaşadıklarımızı yeniden inşa ediyormuş hissediyoruz kendimizi.

Kişiler Özen’in öykülerinde önemli bir yer tutuyor. Silik, kişiliksiz değil hiçbiri. İlk öykülerde isimler belirginken sonraki öykülerde isimler kayboluyor. Zamansal bir okuma yaparsak yaş ilerledikçe isimlerden de koptuğumuzu,dünyanın birer nesnesi haline geldiğimizi de söyleyebiliriz. Hatta öyle ki, gençliğin hatırlandığı öykülerde kişiler lakaplarıyla çağrılırken daha içten, sıcak, teklifsiz, hesapsız,beklentisiz, çıkar düşünmeden kendiliklerini korurlar. Ayrıca çocuklukta toplumsallık ve arkadaşlık ön plandayken, ileri yaşlarda daha çok bireysel yaşam söz konusudur. Konular değişmiştir, eş vardır, çocuk vardır; sorumluluk yüklenmiştir bireyin üstüne. Bütün bu yaşama rağmen Özen’in kişilerinde bunalım, endişe, stres, kaygı verici durumlar gözlenmez. Bilinç akışıyla içi deşme, içten akma gibi bir durum değildir onunki; kahramanlar kendileriyle boğuşmazlar. Her şey dışta yaşanır. Okur anlatıcının gördükleriyle kişilerin ruh hallerini duyumsar.

İlk beş öykünün mekânı Balıkesir: Dükkân,bakkal, yağmur, Buick… Mahalle gözümüzün önünde canlanıyor. Mahalleyi var eden çocuklar,onlar olmasa bizim orada olma olasılığımız sıfır.Sonra yatılı var, yatılıdan kaçıp okey oynamaya giden gençler var; düğün var, kavga var.Öykülerde İstanbul ve Konya da mekân olarak kendine yer buluyor. Zamana ve mekâna ait detaylar öykünün temellerini sağlamlaştırıyor.Öyküler yaşanmışlık ve hatırlayış duvarın yaslandığı için bugün ile geçmiş iç içedir. “Uzun,Eski Bir Kasım”da seksenlerin bir sokağını ve dönemin şartlarını, insanlarını, çocuklarını ve yağmurlu bir gününü sayfalarımıza taşır.Renkli televizyonların önce kahvelere geldiği,çocukların buğulu camlardan film izlemeye çalıştığı, bakkallarda gaz yağlarının satıldığı,borçların deftere yazıldığı bir zamandır o günler. Oysa bugün öyle mi? Yatsı namazını kılmaya giderken futbol maçı seyretmeye niyetli birinin nefsiyle mücadelesi vardır. Biliriz ki, “Bazı şeyler yazarız, yaşarken yahut sonradan onları niye yaşadığımızı biliriz; kusursuz, büyük bir resmin yakından bakınca görünmeyen, biraz uzaklaşınca bütünlüğün içinde görünen küçük detayları gibidirler.”(s.55) Yine de anlayamadığımız veya bir yere koyamadığımız bazı şeyler vardır: Yanlış yer tarif etmek gibi…Ya da çocuklar akşam yemeğinden sonra oyun oynamak istedikleri halde anne babaların kitap okumak veya televizyon seyretmek uğruna onları başlarından savmaya çalışması gibi…

“Öğlenden Sonra” kitabın ilk öyküsü. Daha çok çizgi romanlar okuyan, okumaya hevesli bir gencin öğleden sonra bir arkadaşına kitap değişimi için gitmesini konu alıyor öykü. Fakat ortada bir engel var: Baba. Babanın genel manada okumaya karşı çıktığı gibi bir izlenim yok. O daha çok oğlunun “gâvur” kitapları okumasını istemiyor. “Sana kaç kere söyledim el âlemin gâvur kitaplarını okuma diye, ne öğreniyorsun bunlardan!”(s.14) diyor baba. Bu kitapları okumak “anarşist” olmak onun gözünde. Zaman göz önüne alındığında bu karşı çıkış normal gibi görünüyor. Çünkü iki kutuplu bir dünya var ve baba, oğlunun “gâvur”olmasını veya “anarşist” olmasını istemiyor.Özen, baba oğul arasındaki çatışmayı dozajında ayarlayarak bir tarafa meyletmeden zamanın ruhunu yansıtmaya çalışıyor. İlk paragrafta baba için söylediği sözler babanın ailedeki fonksiyonunu da bir nevi ortaya koyuyor:“…ekmek, babanın ellerine yakışır; bunu düşünüyorsun…”(s.9)

“Salyangoz Toplamaya Gidiyoruz”da parçalı bir anlatımla geçmişi ve bugünü bir arada yaşıyoruz. Anlatıcı eski güzel günleri yaşamak için yirmi sene sonra tekrar gelir kasabaya.Kafasında “yüzlerce fotoğraf” vardır. O fotoğraflardan biri de yağmurlu bir günde1940 model Buick ve salyangoz toplamaya giden arkadaşlarıdır. Fotoğraf üzerinden dönem analizi yapabiliriz. Okulun bahçe duvarına yazılmış yazılar: Tek Yol Devrim”,“Kahrolsun Faşizm”. “Korku veren bir şeyler vardı yazılarda.” (s.17) Büyüklerin dünyasında kin, nefret, zorbalık, korku ve kan vardır.Çocuklarsa kendi saf hallerinde salyangoz toplamaya giderler. Yine de neyin ne olduğunu duymuşlardır. “Anarşikler yazmışlardır, dedi Tatü’nün kardeşi.” (s.17) Çocuklar kimin anarşist olduğunu, anarşistlerin nasıl olduklarını, neler okuduklarını büyüklerinden duymuşlardır; kendi aralarında bunu konuşurlar. O gün çok salyangoz toplarlar, ama satacakları Çingeneler gitmiştir. Etrafta binlerce salyangoz vardır. Onlarda topladıklarını oraya boşaltırlar. Kızgınlıktan,hayallerin boşa çıkmasından dolayı “duvarları tekmeleyerek” başka güzel bir dünyaya çıkarlar.“Çünkü o zamanlar dünya hep güzeldir.”(s.23)

Dünya çocukken hep güzeldir. Büyüyünce o güzellikleri tekrar yaşamak için şehre geldiğinde insan o günlere ait pek bir şey bulamaz. Kafasında bir sürü fotoğraf vardır yalnızca. Çocukluk arkadaşları büyümüştür,herkes geçim derdindedir. Ve en önemlisi çocukluğun en temiz hali yoktur üzerlerinde.“… yıllar aramıza bir mesafe sokmuştu,hiçbir zaman çocukluğumuzdaki sıcaklığı bulamadık.” der anlatıcı. Düşlerin, masalların,kitapların, oyunların, samimiyetin çocukluğuyla büyüklerin planlı, hesaplı, çıkarcı yaşamı uyuşamaz şekilde birbirlerinden ayrıdır.

Kitapta dikkat çeken diğer bir öykü “Ürkü”. En iyi öykülerden biri. Birinci tekil anlatım ve gotik üslupla okuru sarmalıyor. Eski kitapları toplayıp satan anlatıcı kitapları sattığı sahafın yanında çalışmaya başlar. Anlatıcı yazar olmak istemektedir ve sahaf dükkânında boş kaldıkça kitap okur. Fakat sahaf Naim Bey esrarengiz bir kişidir. Anlatıcı künhüne vakıf olamadığı bir takım tuhaflıklar yaşamaktadır.Sadece sahafta değil, dışarıda da ürkütücü olaylar yaşanmaktadır. Naim Beyin istediği çayları vermek için içeri girdiği sırada gördüğü manzara korkunçtur. “Odada ruhu ezen, kasvetli bir hava,” vardır. Anlatıcı o gün gördükleri karşısında handaki odasına gitmek istemez ve bir arkadaşıyla buluşup onun evine gider.Fakat tanık olduğu olaylar onu orada da rahat bırakmaz. Düşünceleri kafasından kovalayamaz.“Karanlık bir şey” üzerine oturur. Ayete’l Kürsi okumak ister ama okuyamaz. Yine de zihnen okumaya çalışır ve yanına, altına, üstüne üfler.Uyku ile uyanıklık arasında hafakanlar basar, üç harfliler, anlayamadığı karanlık suretler içine çekilmektedir. Anlatıcı bir daha o dükkâna gitmez. Hatta korku o noktaya varmıştır ki, o sokaktan bile geçmeye cesaret edemez.

“Karda Derin İzler” üçüncü tekil anlatımı olan ikinci öykü. Diğer öykülerden de farklı bir yerde duruyor. Kitaptaki üçüncü tekil anlatıma sahip “Uzun, Eski Bir Kasım” öyküsü kitabın geneline hâkim olan üsluba daha yakınken,“Karda Derin İzler” de ise nesnel ve uzak bir anlatıcı var. Karla kaplı bir kış günü adam ve karısı köydeki (muhtemelen adamın babası)bir yakınlarına gidiyorlar. “Tarlalarını satıp satıp yedirdiği oğlu baksın, istemiyorum onu bu evde…” (s.74)dediğine göre kadının, adamın babası olmalı. Fakat yolculuk istenmedik bir şekilde sonlanır. Araba karda kalır. Bir türlü hareket etmez. Biraz sonra etraflarında kurtlar toplanır. Adam kurtları kovalamaya çalışırsa da başarılı olamaz. Soğuk bir tarafta, kurtlar diğer tarafta ölüm düşüncesiyle hayat arasında gider gelir. Öykü iç içe öykülerle desteklenmiştir. Bu geçiş durağan zamanı hareketlendirmektedir.Kaymakamlıkta palto dağılacaktır ve kendisine palto verilecek çocuklar oraya yürüyerek gitmek durumundadırlar. Yine kar vardır. Bu yolculuk sırasında bir arkadaşı hastalanır ve sonrasında ölür. Adam bu düşünceyi geleceğe taşır ve ileriki zamanlarda, Almanya’ya gitme fırsatı çıktığında hemen değerlendirir, Almanya’ya gider. Fakat kader bir süre sonra onu kasabasına geri getirir. Bu hatırlayışı eşiyle de paylaşır.İstemsiz bir anlatıştır bu. “Konuşan kendi değil, ağzıdır.” Anlattığı hikâye bitince tekrar ölümü düşünmeye başlar. Ölünce ne olacaktır? Kabir azabı denen şey nedir? Zaman geçtikçe, belki de ölüme yaklaştıkça, ölüm ve ölüm sonrası yaşam zihnini daha çok meşgul etmeye başlar.“Hayatını mal mülk, para pul peşinde koşmakla harcamıştı. Günah doluydu hayatı, baştan başa yanlıştı. Bunu hep hissetmiş ama bir türlü bu yanlış giden hayatı değiştirememiş, hep ne olduğunu bilmediği bir şeyi beklemişti. Sanki bir gün gelecek, bir şey olacak ve bütün hayatı kendiliğinden değişiverecekti.” (s.83) Evet,hemen hepimiz böyle bir değişim bekleriz.Fakat kendiliğinden olan bir şeyin kıymetini bilemeyiz.

Son olarak, öykülerde hoşuma giden birkaç cümleyle bitirmek istiyorum.

“Sonra duvarları tekmeleyerek evden, başka, güzel bir dünyaya çıktık. Çünkü o zamanlar dünya hep güzeldi.”(s.23)

“Abi, sen nasıl böyle oldun…” (s.35)

“İçimde her gün uzun saatler kahvede oturup çıktıktan sonra yaşadığım değersizlik ve kirlenme hissi var, huzursuzum.” (s.43)

“O da başka ölüp gidenler gibi ölecek,ne yaşıyorlarsa o da onların yaşadıklarını yaşayacaktı, kalanlarsa hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edecekti.” (s. 83)

İsmail Özen – “Mümkün Öykülerin En İyisi” Üzerine Birkaç Not

İsmail Özen – “Mümkün Öykülerin En İyisi” Üzerine Birkaç Not

Mümkün Öykülerin En İyisi” Aykut Ertuğrul’un ikinci ki­tabı. “Mümkün Öykülerin En İyisi” ironik, çağrışımlara açık, ilk bakışta oldukça id­dialı gibi görünen bir isim. Ancak “mümkün” ke­limesi bu iddiayı yumuşatıyor, imkânların deği­şebilirliğini de (yani hali hazırda yapabildiğimin en iyisi) çağrıştırıyor. Ayrıca ilk okumada anla­dığımız gibi olsaydı Ertuğrul, kendi yazacakları­nı da bu kitabın düzeyiyle sınırlamış olurdu her­halde.

İlk kitabı “Keyfekader Kahvesi” ile kıyaslandı­ğında bu kitaptaki öykülerde Ertuğrul’un ge­rek teknik gerekse dil bağlamında daha bir “güven”le yazdığı söylenebilir. Bunun yanın­da ikinci kitabında deneysele, postmodern ya­zın tekniklerine daha çok yer verdiğini düşüne­biliriz.

İki bölümden oluşan kitapta birinci bölümde on bir, ikinci bölümde on üç, toplamda yirmi dört kısa öykü -bazıları kısa kısa öykü- var. Öyküler konu, teknik ve üslup açısından büyük bir çe­şitlilik arz ediyor. Eser postmodernizmin nere­deyse bütün özelliklerini yansıtıyor. Bu anlam­da postmodernizm anlatan biri için örnek me­tin olarak kullanılabilir. Özellikle ikinci bölüm­deki öykülerde öykünün yazılması sürecinin öykü kurgusuna dâhil edilmesi, metinlerarası­lık, ironi, pastişler, kolajlama, ucu açık imgesel-çağrışımsal dil gibi postmodern yazın teknikle­ri başarıyla uygulanmış. Bu bölümdeki öyküler­de genel bir bakışla Borges izleklerinin, Calvino deneyciliğinin geleneksel İslami motiflerle -İs­lami bir bakış açısıyla- harmanlandığı söylene­bilir. Daha çok Borges metinlerinde gördüğü­müz pastiş ve metinlerarasılık Ertuğrul’un pek çok öyküsünde tematik bir karşılık bulmuş. Öy­külerde Borges, Dosteyevski, Çehov, Kafka, Ni­ etczhe, Oğuz Atay, Marguez, Mevlana, İsmet Özel, Gülten Akın gibi yazarlara, şairlere doğru­dan veya dolaylı pek çok gönderme var. Bu bağ­lamda hep söylenegeldiği gibi belirgin bir Bor­ges etkisinden söz edilebilir Ertuğrul öykülerin­de. Fakat Borges’in mesafeli, soğuk üslubu yok Ertuğrul’un öykülerinde. Canlı, hareketli, zaman zaman mizah çeşnisi katılmış coşkulu bir üslup; neşeli, deli dolu bir anlatıcı var öykülerde. Bel­ki de bu yüzden deneysel metinlere mesafeli bir okur olmama rağmen öyküleri keyifle okudum diyebilirim.

Bu arada şunun da ilave edilmesi gerekiyor sa­nırım: Öykülerde yukarıda bahsettiğim gönder­melerin dışında sözgelimi Kafka, Borges, Dos­teyevski metinlerindeki izleklerin ironik bir dil­le bir hakikat arayışı bağlamında sorgulanması da sözkonusu.

Yukarıda da kısmen değindiğim gibi genel bir bakışla Ertuğrul’un öykülerinin modern yaşa­mın, modern zihinlerin kaotik yapısının İslami motiflerle İslami bir bakış açısıyla sorgulandığı bir anlam ve sükunet arayışı olduğu söylenebi­lir. Bu anlamda Ertuğrul öykülerini “düşünce”nin hatta incelikli düşüncelerin şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Öyküler başlıklarından kahraman­ların isimlerine, seçilen kelimelere kadar ancak anlaşıldığında anlam kazanabilecek incelikli dü­şüncelerle örülmüş. Genel itibariyle dil de ger­çekliği yansıtan bir yapıda değil, düşünceyle kurgulanan gerçekliği yansıtan bir yapıda. Daha doğru bir ifadeyle dille inşa edilen bir gerçeklik söz konusu birçok öyküde.

Öykülerin en dikkat çekici yanlarından biri de konuları. Sadece biçimsel arayışlar bağlamın­da değil, konu olarak da Türk öyküsünde daha önce rastlamadığımız oldukça özgün öyküler bunlar. Mesela zamanın izafiliği, yazınsal me­tinlerin estetizmi, insanın kendi yokluğu üzeri­ne düşünmesi gibi ilginç konular ( acayip şeyler) var kitapta.

Bu genel değerlendirmelerden sonra seçtiğim birkaç öyküye biraz daha yakından bakabiliriz.

İlk bölümdeki öyküler “Merhamet” ve “Rüya” ha­riç, daha çok güncel siyasi meseleler etrafında şekillenen öyküler. “Merhamet” ve “Rüya” biraz önce sözünü ettiğim tarzda bir düşüncenin şe­killendirdiği, hatta okuyanda yeni düşünsel açı­lımlara kapı aralayabilecek tarzda öyküler. Me­sela “Merhamet” adlı öyküde bir bebeğin doğu­mu, kıyamet ve ölüm anlatılarak başlanıyor, do­layısıyla yaşamla ölümün iç içeliği, “hayatın an­lamının doğumla değil ölümle başladığı” im­leniyor. Adının “Merhamet” konması da öykü­yü tamamlayan bir unsur olarak dikkati çekiyor ve öykü yaradılış ile ilgili felsefi açılımlara kapı aralıyor. Benzer bir biçimde “Rüya” adlı öykü de mitlere ya da İslam geleneğine yeni yorumlar getirmeye çalışan bir metin olarak dikkati çeki­yor.

Hayatın görünmeyen yanlarına daha doğrusu sokakta gördüğümüz insanların ilk bakışta ola­ğanmış gibi görünen hayatlarına -dibi görün­meyen karanlık kuyulara- derinlikli bir ayna tu­tan ilk öykü “Kuyudakiler” birinci bölümün en başarılı öykülerinden. Daha bu ilk öyküde, öykü­yü yazan yazarın da öykü kurgusuna dâhil edil­mesi postmodern bir metinle karşı karşıya oldu­ğumuzu hissettiriyor. Bu ilk öykünün kurgusu, anlatımı ve tekniği itibariyle ikinci bölümdeki öykülere daha yakın durduğunu söylenebilir.

Anlatımının güzelliğine, dilinin kusursuzluğuna rağmen bir şehit annesini anlatan “Kâğıt” ilk bö­lümdeki öykülerin en zayıfı. Yaşasın Ritim, Sus­kunluk da bu tarz öykülerden. Yazma sorum­luluğu ya da mesaj verme kaygısıyla yazıldığı­nı düşündüğüm bu öyküler; sağlam, inandırıcı bir kurgudan yoksun gibi geldi bana. “Suskun­luk adlı öyküden anlatmaya çalıştığımı belirgin­leştiren küçücük bir ayrıntı: “Öteki kadın cam kenarında oturanı sakinleştirmeye çalışıyordu güya…” (S. 41) Koyu yazdığım “güya” kelimesi yazarın taraflı tutumunu ortaya koyuyor, öykü­nün inandırıcılığını zedeliyor. Bu taraflı tutum ve inandırıcılık sorunu da öykünün mesajını yaza­rın istediği biçimde almamızı engelliyor. “Nefes Kontrolü” de ilk bölümdeki güncel, siyasi mese­leleri deşen, küçürek öykülerden ancak sözgeli­mi “Kâğıt”taki malüliyet -sahicilik sorunu- bu öy­küde yok. Hatta ilk bölümün en başarılı öyküsü “Nefes Kontrolü” diyebilirim.

Özellikle ikinci bölümdeki öyküleri çok ufuk açı­cı bulduğumu söylemeliyim. Modern zaman­ların ve modern zihinlerin kaosunu, kıyameti­ni nefis bir okunaklılıkla yansıtan “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” öyküye yeni başlayanlar için de yazma olanakları adına oldukça öğretici.

“Kırmızı Pazartesi” öyküsünde, kurgunun ger­çekliği ve gerçekdışılığı bağlamında yazınsal metinlerin estetizmine -“Kırmızı Pazartesi”yi okumazsak Santiego Nasar ölmez- gönderme yapılmış. Bu öykü de düşüncenin kurguya yan­sıtılabilmesi bağlamında oldukça başarılı.

“Atiye’nin Ölüleri” zamanın izafiliğini anlatan bir öykü. Ölüler ve dirileri tek bir anın içinde buluş­turan öykü, aslında hükmün verildiğini ve he­pimizin ölü olduğunu anlatıyor. Bana “…Şüp­hesiz ki Rabbinin katında bir gün, sizin saymak­ta olduklarınızdan bin sene gibidir.” (Hacc-47) ve “Melekler ve (insana bahşedilmiş olan) ruh O’na bir günde yükselir, uzunluğu elli bin yıl gibi sü­ren bir günde.” (Mearic-4) ayetlerini anımsattı.

Kardeş katlini anlatan “Adımlar” adlı öykü kitap­ta en beğendiğim öykülerden biri oldu. Konu­sunun sıra dışılığı; kısalığına rağmen basit, sade cümlelerle iki kardeşin karakterlerini ortaya ko­yabilmesi ve anlatılmak isteneni bire bir -ne ek­sik ne fazla- yansıtan doğru kelimelerin seçil­mesi öyküyü başarılı kılan etmenler olarak göze çarpıyor. Öyküyü oluşturan unsurların “ölçü”sü üzerine konuşmak isteseydim herhalde bu öy­küyü örnek metin olarak seçerdim.

Kendisinin yok olma ihtimalini, yaratılmamış olma ihtimalini başkalarının yokluğu üzerinden yansıtan “Yok Kimse Yok” adlı öykü de yine ko­nusunun özgünlüğüyle dikkati çekiyor. Ayrıca modern insanın kafa karışıklığını ve varlığını ne­ler üzerinden anlamlandırmaya çalıştığını yan­sıtıyor öykü.

“Son Anahtar ve Başka İhtimaller” öyküsünde, öykünün nasıl yazıldığını okurken bir taraftan da “şey”lerin ve ihtimallerin sonsuzluğunu dü­şünüyoruz. Bana, Lokman Suresinin 27. ayeti­ni çağrıştırdı bu öykü. “Yeryüzündeki ağaçlar ka­lem, denizler mürekkep olsa, bunlar gibi yedi kat daha deniz olsa yine Allah’ın kelimeleri bit­mezdi.”

“Urdn Medeniyeti Hakkında Birkaç Mühim Bel­ge” anlattıklarının yanı sıra -kitaptaki pek çok öykü gibi- ucu açıklığı ve çağrıştırdıklarıyla da değer kazanıyor. Totalitarizm, medeniyetin taşı­yıcısı olan dil, hafıza, aşk üzerine şekillenen bu öykü harf inkılabının dolaylı bir eleştirisi olarak da okunabilir.

Bunlar ilk okumada aldığım notlar. Seçtiğim metinlerde öyküleri şekillendiren düşünsel arka planı ve öykülerin beslendiği kaynakları da gös­termeye çalıştım. Daha kapsamlı bir okuma ve araştırmayla öykülerin beslendiği kaynakları ve ardındaki düşünceleri ortaya koyan, daha isa­betli, daha derinlikli yorumlar, tahliller yapılabi­lir. Yukarıda da söylediğim gibi hem biçimsel arayışları hem de konularının özgünlüğü sebe­biyle genç öykü yazarları tarafından önemsen­mesi, takip edilmesi gereken bir öykücü Ertuğ­rul. Beni Aykut Ertuğrul’un yazdıklarından çok yapmak istedikleri, arayışı heyecanlandırdı diye­bilirim. Öyküleri okumak benim için de öyküy­le neler yapılabileceği konusunda çok bilgilen­dirici, ufuk açıcı oldu. Sonuç olarak hali hazırda mümkün öykülerin en iyisi bunlar olsa da Aykut Ertuğrul gibi çok yönlü bir yazardan -gerek oku­ma yelpazesinin genişliği gerekse öyküdeki ara­yışı bağlamında- bu kitaptaki öykülerden çok daha iyilerini bekleyebiliriz. Çünkü sanatta daha iyisi her zaman vardır ama belki de bu hiçbir za­man yazılamayacak olandır.

İsmail Özen – “Aynadaki Zaman” Üzerine Metaforik Bir Okuma Denemesi

İsmail Özen – “Aynadaki Zaman” Üzerine Metaforik Bir Okuma Denemesi

Nostalji –nostos (eve dönüş) ve algia (özlem), nostalgia –artık var olmayan veya hiç olmamış bir eve duyulan özlemdir. Nostalji bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur ama aynı zamanda insanın kendi fantezisiyle kurduğu aşk ilişkisidir.” Nostalji … özünde suçun olmadığı tarihtir. Miras, bizi utançtan ziyade kibirle dolduran şeydir. Bu anlamda nostalji kişisel sorumluluktan feragat etmek, suçlardan arınarak eve dönmektir…” (1) Svetlana Boym’un “Nostaljinin Geleceği” adlı eserinden aldığım bu satırlar, sanki neden yazdığımızın cevabını da dolaylı bir biçimde içeriyor. Cemil Kavukçu’nun son kitabı “Aynadaki Zaman” birkaç yıl önce okuduğum bu kitaptaki nostalji tanımlamalarını hatırlattı bana. Çünkü kitaptaki öykülerde söz konusu olan “zaman” yukarıda tanımlandığı şekliyle daha çok yitirilen zamandır. “Aynadaki Zaman” isminin, öyküleri okuyup bitirdikten sonra oldukça isabetli bir seçim olduğunu düşündüm. Zaman, asla ele geçirilemeyen, tutulamayan, sahip olunamayan bir şeydir, aynadaki görüntü gibidir; bu yüzden hüzün vericidir, acıtır. Belki yazarak, ele geçiremediğimiz, sahip olamadığımız bu güzelliklere parmaklarımızla dokunmak, onları yeniden var etmek isteriz. Kitabı okurken böyle bir hüznü hissettim, yaşlanan bir yazarın “ev”ine -geçmişine- duyduğu hüzünlü özlemi.

“Aynadaki Zaman” hayata, varoluşa, yazma eylemine ilişkin metaforik göndermeler içeriyor. Öykülerin sıralanma biçimi, Kavukçu’nun önceki öykülerinde de gördüğümüz öyküleri birbirine bağlayan bazı bölümler, kitabın başına ve sonuna konan epigraflar, katmanlı, derinlikli bir okumaya uygun.

“Aynadaki Zaman”da ilk bölümdeki öykülerde, anlatılanların ekseninde “deniz” ikinci bölümdeki öykülerde “ev” var. Deniz; zamanı, hayatı, arayışı -serüven arayışını- ev de dönüp gelinen yeri, özlemle anılan geçmişi sembolize ediyor gibi. Deniz; macera arayışı, bilinmeyene doğru yolculuk, yalnızlık, yalıtılmışlık, korku ve umuttur, tıpkı hayat gibi. Ev de dönüp gelinen yer, güven ve sıcaklıktır. Bu bağlamda ilk bölümdeki öykülerde denizin, ikinci bölümdeki öykülerde evin olması da anlamlıdır. Ama bu ev artık varolmayan, yitik zamanın içinde, bir düşün içindedir.

Öncelikli olarak kitabın başında ve sonunda yer alan epigraflar üzerinde duralım. Kavukçu’nun önceki öykü kitaplarında, örneğin “Başkasının Rüyaları”nda gördüğümüz, kahramanlar ve olaylar vasıtasıyla kurulan organik bağ, bu öykülerde epigraflar vasıtasıyla da sağlanmış. Bu yüzden öyküleri sıra gözeterek okumakta yarar var. “Kocaman bir kuş kondu pencereme. Gagasında taşıdığı kendisinden de büyük silgiyi pervaza bıraktı. “Her şeyi sil,” dedi, “sonra ben yine geleceğim.” Bu, kitabın başındaki epigraf, sonunda da aynı epigrafın devamı var: “Bir daha gelme, dedim kuşa, benim silecek bir şeyim yok.” Silecek bir şeyim yok; çünkü nostalji, bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur ama aynı zamanda insanın kendi fantezisiyle -Kavukçu için kendi yarattığı öykü evreniyle- kurduğu aşk ilişkisidir.” “Nostalji … özünde suçun olmadığı tarihtir.” O yüzden silinecek bir şey de yoktur. “Silme” metaforu bu epigrafların dışında “Zaman Aynası” ve “Büyük Silgi” adlı öykülerde de kullanılmış. “Zaman Aynası” adlı öyküde “zamanı kaybetmiş denizcilere” ait fantastik geminin çarkçıbaşısı, öykünün kahramanı olan fırtınada yolunu kaybetmiş gemiciye, “Büyük bir silgi al ve bugüne kadar ne gördüysen, ne duyduysan hepsini sil.”… “İlk limanda gemiden in ve bir daha denize dönme.” der. Gemici, niye, diye sorduğunda, “Ben bir zaman aynasıyım. Deniz hiçbirimizi sevmiyor.” (s. 55-56) diye cevap verir. Devamındaki diyaloglarda denizci olayları anlattığı kişiye bunların bir rüya olmadığını söyler. Peki rüya da değilse o zaman nedir bütün bunlar? Öyküde belirtildiği gibi “zaman aynası”dır. Zaman, geçmişte, gelecekte ve şimdide varolmayan şeydir; aynada yansıyan görüntü de zaten gerçeğin kendisi değil bir yansımasıdır. Bu durumda “Aynadaki Zaman”la kastedilen varolmayan bir şeyin aynadaki görüntüsüdür, yani hiçliktir. Yazılanlar, gerçek, düş, gerçekdışı hepsi aynıdır. Bu noktadan sonra silmek, silmemek; yazmak, yazmamak her şey anlamsızdır. İşte acı olan, acıtan da budur.

“Büyük Silgi” adlı öyküde aynı metafor biraz daha farklı bir bakış açısıyla sürdürülmüş. Bu öyküde büyük silgi, “unutma”yı imliyor. Öyküde çocukluğundan ve gençliğinden başka her şeyi unutan, her şeyi silen yaşlı bir anneden bahsediliyor. Çocukluğun ve gençliğin unutulmaması ilginç bir ayrıntı. Çocukluğumuz bizim kayıp cennetimizdir. Kavukçu’nun pek çok eserinde, söyleşilerinde çocukluk ve gençlik, özlemle anılan bir yitik ülkedir; “O Güzel Günler”dir. Öykünün devamında, “Taşımaktan yorgun düştüğü geçmişin yükünden arınmıştı son zamanlarda. Unutuyordu. Unutmak güzeldi.” (s. 69) diyor anlatıcı.

“Zaman Aynası” adlı öyküden aldığım aşağıdaki satırlarda “deniz” bilinen anlamının dışında hayatı, zamanı imliyor. “Ona(denize) kapılışım serüvenci yanımı kışkırtan ürküye karışmış bir meraktı… Tanıdıkça, öğrendikçe onu ele geçirdikçe arınacağım bir korku… Her denizci gibi hem âşıktım hem de çekiniyordum ondan. Bunu anlamış ve benimle oynamaya başlamıştı… Yüzeydekilerle değil de derinde olup bitene ilgi duymaya başlayınca takmıştı bana. Evet, düşündüğün gibi. Denizin de bir bilinçaltı vardı. Ve bunun farkına varanı cezalandırıyordu.”(s. 52) Yukarıdaki cümlelerde geçen “deniz” sözcüğü yerine “hayat” sözcüğünü getirdiğimizde daha zengin bir okuma olanağı sunuyor öykü. “Cezalandırmak”la kastedilen ise bütün bunların farkına varan sanatçının hissettiği hüzün, acı, yalnızlık, yabancılaşma ve hiçlik duygusu olsa gerektir.

Kavukçu öyküsünde “Tasmalı Güvercin”le başlayan kırılma, farklılaşma “Aynadaki Zaman”da da sürüyor. Kitabın arkasında, “Kavukçu bir yandan alıştığımız çevreleri; denizi, denizcileri, kasabayı, yapayalnız kent insanını ele alırken bir yandan da gerçekdışına, fanteziye, kelimenin tam anlamıyla ‘alacakaranlığa’ yöneliyor bu kitabında.” Tespiti öykülerde epigraflar vasıtasıyla da sağlanmış. Bu yüzden öyküleri sıra gözeterek okumakta yarar var. “Kocaman bir kuş kondu pencereme. Gagasında taşıdığı kendisinden de büyük silgiyi pervaza bıraktı. “Her şeyi sil,” dedi, “sonra ben yine geleceğim.” Bu, kitabın başındaki epigraf, sonunda da aynı epigrafın devamı var: “Bir daha gelme, dedim kuşa, benim silecek bir şeyim yok.” Silecek bir şeyim yok; çünkü nostalji, bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur ama aynı zamanda insanın kendi fantezisiyle -Kavukçu için kendi yarattığı öykü evreniyle- kurduğu aşk ilişkisidir.” “Nostalji … özünde suçun olmadığı tarihtir.” O yüzden silinecek bir şey de yoktur. “Silme” metaforu bu epigrafların dışında “Zaman Aynası” ve “Büyük Silgi” adlı öykülerde de kullanılmış. “Zaman Aynası” adlı öyküde “zamanı kaybetmiş denizcilere” ait fantastik geminin çarkçıbaşısı, öykünün kahramanı olan fırtınada yolunu kaybetmiş gemiciye, “Büyük bir silgi al ve bugüne kadar ne gördüysen, ne duyduysan hepsini sil.”… “İlk limanda gemiden in ve bir daha denize dönme.” der. Gemici, niye, diye sorduğunda, “Ben bir zaman aynasıyım. Deniz hiçbirimizi sevmiyor.” (s. 55-56) diye cevap verir. Devamındaki diyaloglarda denizci olayları anlattığı kişiye bunların bir rüya olmadığını söyler. Peki rüya da değilse o zaman nedir bütün bunlar? Öyküde belirtildiği gibi “zaman aynası”dır. Zaman, geçmişte, gelecekte ve şimdide varolmayan şeydir; aynada yansıyan görüntü de zaten gerçeğin kendisi değil bir yansımasıdır. Bu durumda “Aynadaki Zaman”la kastedilen varolmayan bir şeyin aynadaki görüntüsüdür, yani hiçliktir. Yazılanlar, gerçek, düş, gerçekdışı hepsi aynıdır. Bu noktadan sonra silmek, silmemek; yazmak, yazmamak her şey anlamsızdır. İşte acı olan, acıtan da budur.

“Büyük Silgi” adlı öyküde aynı metafor biraz daha farklı bir bakış açısıyla sürdürülmüş. Bu öyküde büyük silgi, “unutma”yı imliyor. Öyküde çocukluğundan ve gençliğinden başka her şeyi unutan, her şeyi silen yaşlı bir anneden bahsediliyor. Çocukluğun ve gençliğin unutulmaması ilginç bir ayrıntı. Çocukluğumuz bizim kayıp cennetimizdir. Kavukçu’nun pek çok eserinde, söyleşilerinde çocukluk ve gençlik, özlemle anılan bir yitik ülkedir; “O Güzel Günler”dir. Öykünün devamında, “Taşımaktan yorgun düştüğü geçmişin yükünden arınmıştı son zamanlarda. Unutuyordu. Unutmak güzeldi.” (s. 69) diyor anlatıcı.

“Zaman Aynası” adlı öyküden aldığım aşağıdaki satırlarda “deniz” bilinen anlamının dışında hayatı, zamanı imliyor. “Ona(denize) kapılışım serüvenci yanımı kışkırtan ürküye karışmış bir meraktı… Tanıdıkça, öğrendikçe onu ele geçirdikçe arınacağım bir korku… Her denizci gibi hem âşıktım hem de çekiniyordum ondan. Bunu anlamış ve benimle oynamaya başlamıştı… Yüzeydekilerle değil de derinde olup bitene ilgi duymaya başlayınca takmıştı bana. Evet, düşündüğün gibi. Denizin de bir bilinçaltı vardı. Ve bunun farkına varanı cezalandırıyordu.”(s. 52) Yukarıdaki cümlelerde geçen “deniz” sözcüğü yerine “hayat” sözcüğünü getirdiğimizde daha zengin bir okuma olanağı sunuyor öykü. “Cezalandırmak”la kastedilen ise bütün bunların farkına varan sanatçının hissettiği hüzün, acı, yalnızlık, yabancılaşma ve hiçlik duygusu olsa gerektir.

Kavukçu öyküsünde “Tasmalı Güvercin”le başlayan kırılma, farklılaşma “Aynadaki Zaman”da da sürüyor. Kitabın arkasında, “Kavukçu bir yandan alıştığımız çevreleri; denizi, denizcileri, kasabayı, yapayalnız kent insanını ele alırken bir yandan da gerçekdışına, fanteziye, kelimenin tam anlamıyla ‘alacakaranlığa’ yöneliyor bu kitabında.” Tespiti yapılmış. Burada önceki öykülerinde de – sözgelimi Nolya ve Sansarlar’da- gerçekdışı açılımlar olduğunu hatırlamak gerekir. Fakat son üç kitapta farklı bir arayışın, bu kavramları (fantezi, gerçekdışı) biraz daha merkeze alarak öyküleri okumamızı gerektiren bir kurgusal yaklaşımın olduğu da gerçek. Kavukçu “Aynadaki Zaman”da daha önceki kitaplarında anlattıklarını, yazma serüvenini metafora dönüştürüyor ve fanteziyi, gerçekdışıyı kurmacanın merkezine oturtuyor. Öykülerde denizde boğulanların gözlerini oyan martılar, balık-fare-insan karışımı garip bir yaratık, zamanı kaybetmiş gemiciler gibi fantastik açılımlar var. Özellikle “Yolcu” adlı öyküdeki balık- fare-insan karışımı tuhaf varlık ilk okumada beni epey şaşırttı. Öyküyü merakla okudum fakat öykünün sonunda da yaratığın ne olduğuna ilişkin bir açıklama yoktu. Sonra Mindos Kayalıkları adlı öyküde şu cümlelerle karşılaştım: “Olağanüstü hiçbir şey yoktu ama sen gördüklerine öyleymiş gibi bakıyordun… (s. 37) Burada gördüğün her şey oyundur, hiçbir şeye inanmayacaksın.” (s.40) Bu satırlar Kavukçu’nun “fantezi, gerçekdışı” algısını ortaya koyuyor sanki. “Gerçekdışı” yazarın hayal dünyasında yarattığı bir oyundur, hayal dünyasının zenginliği, güzelliğidir ki bu da gerçekliğin bir yansımasıdır. Olağanüstü hiçbir şey yoktur çünkü olağanüstü de hayal gücünün yarattığı bir gerçekliktir.

“Tükeniş Şenliği” adlı öyküde artık yazamayan, tükenmiş, huysuz, yaşlı bir yazarın bir kafede arkadaşıyla buluşma anından bahsediliyor. Yaşlı yazar kanser hastasıdır ve kanser oluşundan beynini sorumlu tutuyor bu yüzden bedenine küsüyor. Kafede oturup kahvelerini aldıktan sonra yaşlı yazar, yeniden yazmaya başladığını söylüyor. Anlatıcı ne yazdığını sorduğunda yazarlık defterini kapattığını, artık sadece kendisi için rüyalarını yazdığını söylüyor ve şöyle diyor: “Kurgu da neyin nesi? Yıllardır kendimi ve okurlarımı inanmadan uydurduğum şeylerle kandırdım. Bugüne kadar ne yazdıysam hepsini inkâr ediyorum.” (s. 44) Öykünün devamında birbiriyle bağlantısız gibi görünen iki rüyasını arkadaşına okutuyor. Arkadaşı rüyalarını okuduktan sonra huysuzluğu, hırçınlığı gidiyor; yüzüne tuhaf bir huzur geliyor. Çantasına rüyalarını koyduktan sonra arkadaşına gülümseyerek, bunlar ne, diye soruyor. Arkadaşı, rüya, diye cevap verdiğinde, yanılıyorsun, diyor, bunlar rüya değil, tükeniş şenliği, diye cevap veriyor. Bu öykü de bana Sait Faik’in meşhur, “Yazmasaydım çıldıracaktım!” sözünü anımsattı. Hem yazarlık hem de sağlık açısından tükenmiş bir yazarın, bilinçaltının karmaşıklığını yansıtan rüyalarını yazarak tükenişini bir şenliğe dönüştürmesi, yazarlığın bir kişilik biçimi olduğunu yansıtıyor. Belki küçük bir ayrıntı ama arkadaşı rüyalarını okuduktan sonra yazarın hırçınlığı gidiyor, yüzüne bir huzur ifadesi geliyor. Tükenirken bile okunmak, anlaşılmayı beklemek yazarlığın ve insan olmanın trajedisi olsa gerek. Aslında hepimiz her an bir tükenişin içindeyiz. Çırpınışımızın hüzün verici, acıtıcı yanı da bu. Yanlış hatırlamıyorsam Heidegger’in sözüydü: “İnsan doğduğunda ölmeye yetecek kadar yaşamış olur.” Bu durumda bizim de o tükenmiş, yaşlı yazardan bir farkımız yok, her an hepimiz bir tükenişin içindeyiz ve hala çırpınıp duruyoruz. Neden? Ya da zaten tükenmişiz, aynadaki zamanın içindeyiz, neden çırpınıp duruyoruz?

Şunu da düşünmekten kendimi alamadım: Kavukçu, önceki eserlerinde anlattıklarının tükenişini, “Aynadaki Zaman”da -aslında son üç eserinde- ortaya koyduğu yeni öykü biçimleriyle yeni izleklerle bir şenliğe dönüştürüyor olabilir mi? Buna olumsuz bir anlam atfetmediğimi belirtmek isterim. Çünkü bir yazarın yıllarca aynı şeyleri yazması da yazarlık açısından bir handikaptır. Bu yüzden öykülerini yıllarca takip ettiğim bazı yazarların yeni kitaplarını okumadığımı eklemek isterim.

Kavukçu’nun öyküleri gücünü gerçeklikten, yaşanmışlıktan alan öyküler. Masa başında üretilmiş, zorlama, dil oyunlarıyla oluşturulmuş estetist metinler değil. Ondaki fantezi ve gerçekdışı bile yaşamın en temel gerçeklerini imleyen bir metafor olarak kullanılmış “Aynadaki Zaman”da. Hatta daha önceki öykü kitaplarında anlattıklarına bile varoluşsal, felsefi bir zemin oluşturmuş bu yeni öyküler, bir anlamda onları farklı bir yönden tamamlamış diyebiliriz. Bu büyük yapbozun parçalarının Kavukçu’nun yeni öyküleriyle nasıl tamamlanacağını hep birlikte göreceğiz.

Nostalji’nin Geleceği, Svetlana Boym, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.

İsmail Özen – Salyangoz Toplamaya Gidiyoruz

İsmail Özen – Salyangoz Toplamaya Gidiyoruz

“Hepimiz hüzünlüyüz Horacio, çünkü her şey öylesine güzel ki şu an…”

(Julio Cortazar, Seksek)

O gün ikindiye kadar evden çıka­madım. Tarkan’ın son sayısını beşinci kez okudum. Tepesini ısırdığım kalemimi açtım, Tar­kan ve Ursula’nın resmini çiz­dim, arada bir kalem kutumu kokladım, üşüyün­ce battaniyenin altına girdim. Alnımı cama da­yayıp yağmura baktım. Günlerdir bir duruyor bir yağıyordu. Babam taşlıkta odun kesiyor, annem mutfakta turşu yapıyor, arada bir bağırarak ko­nuşuyorlardı. Sonra babama biri seslendi, ba­bam at arabasına binip gitti, ben de evden çık­tım, yağmur dinmişti. Park Kahvesi’nin bahçe­sinde yazdan kalmış tentelerin altında baş ba­şaltı oynayan çocuklar vardı. Ellerimi gocuğu­mun ceplerine soktum, oyunu seyrettim. Gök­yüzünde savrularak uçuşan sığırcıklara baktım. Hava giderek serinliyordu, oyun tatsızdı. Bağrı­şarak oynuyorlar ve sürekli küfrediyorlardı. Kal­kıp Alan Camii’nin altındaki Gameda’ya doğ­ru yürüdüm, yeni kitaplara bir kez daha baktım: “Judas”, “Kalleş”; “Judas”, “Seni Öldürmeye Gel­dim.” “Judas”, ne büyüleyici bir isimdi. Kapağın­da karlı bir ormanda üzerine kurtların saldırdığı bir kovboy vardı. Birini elindeki tüfekle karnın­dan vurmuştu. Başka bir kitabın kapağında bü­yük, karanlık bir şehre doğru giden, açık pence­relerinden perdeleri savrulan bir tren vardı. Bil­mediğim bir tat içimin kuytularında dolaştı. Pa­sajdan çıktım, yağmur yeniden yağmaya başla­mıştı, belki bir şeyler bulurum umuduyla çatıla­rın altından tamircilerin olduğu sokağa doğru yürüdüm. Çamurlu köy minibüslerinin, traktör­lerin ve kamyonların arasında dolandım. Bir kü­çük rulman, iki tane kutup başı, biraz kablo bul­dum. Kabloların plastiklerini sıyırıp kutup baş­larının çevresine doladım. Bakır iyi para yapı­yordu. Geldiğim yollardan eve doğru gidiyor­dum, Şinasi’nin kahvesinin önündeki çocukla­rı gördüm. Telgraf tellerine dizilmiş serçeler gibi görünüyorlardı. Elleri ceplerinde içerdeki fil­mi izlemeye çalışıyorlardı. Ta uzaktan, Şıpırt’ın dükkânının önünden Halil’in kapkara kafasını ve dimdik saçlarını gördüm. O tarafa doğru dön­düm. Halil, n’apıyon len gene, dedi beni görün­ce, her zamanki gibi. Gameda’ya yeni kitaplar gelmiş, dedim. Alırsan bana da okutursun, dedi. Buğulanmış camlardan zar zor görülen filmi iz­lemeye devam etti. Yarın salyangoz toplama­ya gidelim, dedim. Gidelim, dedi. O zaman oku­la gittiğimiz saattte Buick’te buluşalım, dedim. Olur, dedi başını çevirmeden.

Sabah erkenden kalktım, giyindim, evden çık­tım. Beni sokağın başındaki arsada arka kapıla­rı tersine açılan, lastikleri inik, terk edilmiş kü­lüstür Buick’in içinde bekliyorlardı. Ön cam­dan başını uzattı, hadi goz toplamaya, kalkıyor, diye bağırdı Tatü, Paylan’ın muavinini taklit ede­rek. Sevinçle koştum, içinden süngerleri ve tel­leri çıkmış, yırtık arka koltuğa, Samik’in yanına oturdum. Ekşimiş bulgur aşı gibi kokuyor, pört­lek yeşil gözleri ve uzun kulaklarıyla bir koyu­na benziyordu. Burnunu çekti, Turgut’la Sülo el fenerleriyle geceden gitmişler, dedi bana doğ­ru dönüp. Sus len, sen izin verilince konuş hırt, dedi Tatü; filmlerdeki kötü adamlar gibi, dilini ağzının kenarından çıkardı, arka koltuğa doğ­ru uzandı, eliyle vurur gibi yaptı; devam et, diye bağırdı sonra, gene Paylan’ın muavinin se­siyle. Ağzından tükürükler saçarak arabayı ça­lıştırdı Pördi, gazı kökledi. Yol taşlı, Buick tan­gır tungur gidiyor, Pördi ikide bir kornaya ba­sıyor. Virajları dönerken lastikler, San Francis­co Sokakları’ndaki arabaların lastikleri gibi ca­yırdıyor; biz de bağrışarak yanlara doğru yatıyo­ruz. Epey gittik, sonra Pördi’nin gırtlağından çı­kan uzun, sert bir fren sesiyle durduk, başları­mız öne doğru savruldu. Yol bitti, dedi Pördi, di­reksiyonu bıraktı; herkes insin, bundan sonrası­nı yürüyerek gidecez! İnin lan, diye bağırdı Tatü de, arkaya doğru dönüp. Naylon gübre çuvalla­rından yaptığımız kepeneklerimizi, sopalarımı­zı ve torbalarımızı alıp indik. Eski değirmenin ar­kasına gidelim, oradakiler nah böyle böyleydi geçen sefer, dedi Tatü’nün kardeşi, yumrukları­nı göstererek. Baba nereye derse oraya gideriz, oğlum, dedi Tatü; bir av köpeği gibi, yalaka yala­ka Pördi’ye baktı. Baba nereye derse oraya gide­riz, dedi Samik de kendi kendine konuşur gibi. Önce sebze bahçelerine, sonra eski değirmenin arkasına gidelim, dedi Pördi.

Kepeneklerimizi gocuklarımızın üstüne giydik, paçalarımızı çoraplarımızın içine sokup arsadan çıktık, ilkokulun altından geçen sokağa saptık. Yağmur ılık ılık yağıyor, kepeneklerimi­zin üzerinde tıpır tıpır ses çıkarıyordu. Hava sap­sarıydı. Okulun bahçesinin duvarlarına kırmı­zı boyayla “Kahrolsun Faşizm”, “Tek Yol Devrim” yazılmıştı. Harfler aşağıya doğru akmıştı. Du­rup baktık. Korku veren bir şey vardı yazılarda. Bu yazılar burda dün yoktu, gece yazmışlardır, dedi Pördi, sesi fısıltı gibi çıktı. Gece yazmışlar­dır, dedi Samik de. Her denileni tekrarlama len, dedi Tatü. Anarşikler yazmışlardır, dedi Tatü’nün kardeşi. Anarşik değil, anarşit len, dedi Tatü, bir şaplak vurdu kardeşine. Pervin’in abisi Yüksel abi anarşitmiş, dedi Pördi; kimseyle konuşmu­yor, kalın kalın kitaplar okuyor. İlkokulun altın­daki caddeden Çetmi Alanı’na doğru döndük. Ağlasana, ağlasana, diye mırıldandı Tatü’nün kardeşi. Ağlasana, demiyor len salak, anlasa­na, diyor, kaç kere söyledim, dedi Tatü kardeşi­ne, tekmeyi yapıştırdı, yere düşmüş bir çöp va­rilinin kapağının altından kuyruğu görünen ke­diye bir taş attı, kötü kötü güldü. Tatü çok gad­dar, kıpırdayan, uçan her şeye taş atıyor. Kardeşi de tuhaf, tekmeyi yiyince neşelendi, biraz koştu, yüzünü bize doğru döndü, karnının üzerindeki hayali gitarın tellerine dokundu; müzikle girdi, sonra hep beraber söylemeye başladık:

“Yaz dostum, güzel sevmeyene adam de­nir mi Yaz dostum, selam almayana yiğit de­nir mi…”

Yaşa lan, dedi Pördi, parça bitince, Tatü­nün kardeşine bir tekme de o vurdu. Bu it her türlü müziği ağzıyla yapıyor, dedi Tatü de. Arka­da kalan homo olsun, dedi Pördi, koşmaya baş­ladı; sopalarımız ve torbalarımız ellerimizde su­sadan aşağılara, aşağılara, aşağılara doğru koş­tuk, evler bitti. Ben koşunca karşıdaki tepeler de koşuyor, dedi Tatü’nün kardeşi. Ben koşunca da tepeler, ağaçlar ve evler koşuyor, dedi Samik. Yağmur biraz daha hızlandı, ağızlarımızı açıp damlaları havada yakalamaya çalıştık, ağaçların gövdelerine ayaklarımızla vurup birbirimizi ıs­lattık. Yol kenarında altında yemyeşil otlar görü­nen, yağmur damlalarının çimdikleyip durduğu, dupduru, ayna gibi su birikintileri vardı; basıp bulandırdık, içlerine girip tekmelendik, ayakka­bılarımızın içi suyla doldu. Yağsın yağsın, daha çok yağsın, dedi Pördi; hepsi dışarıdadır şimdi, kesin beşer kilo toplarız. Kesin beşer kilo topla­rız, dedi Samik de, birden neşelendi. Gece, nasıl yağdı, duydunuz mu, dedi Tatü’nün kardeşi; or­talığı sel götürdü. Duydum, dedim; gök boşal­dı sanki. Kocaçay gece boyunca kırarmış, yosun­dan saçlarını sürüye sürüye yaşlı bir kadın gibi sokaklarda gezinip durdu; şırıltısını dinledim. Birkaç kere kalkıp pencereden baktım, sokaklar yemyeşil, bulanık bir akvaryum gibiydi; sazanlar, bıyıklılar, karacamelezler, kayabalıkları, kapkara yılanlar, yaşlı, çirkin kaplumbağalar; şişman, pat­lak gözlü, hantal kurbağalar ortalıkta dolanıp duruyordu. Hadi len, sen gene hayal görmüş­sündür, manyak, dedi Tatü; dişlerinin arasından tükürdü, kötü kötü güldü.

Çitlerin üzerinden sebze bahçelerine doğru atladık, ayak bileklerimize kadar çamu­ra gömüldük. Karıkların içi suyla dolu, yürüdük­çe ayaklarımız ağırlaşıyor, pabuçlarımızda biri­ken çamuru çitlere, çimenlere, ağaç kütükleri­ne siliyoruz. Samik’in arkaları boydan boya yır­tılmış kara lastikleri yürüdükçe vırç vırç diye ses çıkarıyor. Yağmurla yıkanmış otlar pırıl pırıl par­lıyor. Anıların, umutların kaldı bende; ağlasana, ağlasana, diye mırıldandı gene Tatü’nün kardeşi, yan yan abisine baktı, sırıttı. Ağlasana demiyor len salak… aha, dedi, tam o sırada Samik, siftahı yaptık; iki elleriyle kesilmiş bir kavak kütüğünün üzerine balıklama atladı, ilk salyangozu aldı. Önce ben görmüştüm, lan, dedi Tatü, Samik’in elinden salyangozu aldı. Samik burnunu çekti gene, sonra koluyla burnunu sildi. Bunlar da do­kununca hemen boynuzlarını çekiyor, dedi Pör­di, işaret parmağıyla salyangozun içine çekil­miş antenlerine dokundu. Onlar boynuzları de­ğil, gözleri oğlum, dedi Tatü; baksana uçlarında küçük siyah noktalar var. Bahçenin dört bir yanı­na dağılıştık. Aha, dedi Samik; marulların, pıra­saların, ıspanakların arasından, aha dedim ben, kızıl renkli, siyah çizgiliydi; kocaman bir lahana yaprağının uçsuz bucaksız yeşilliğinde sessiz bir tank gibi gidiyordu. Ellerimizdeki sopalarla otla­rın arasını karıştırıyor, yaprakların arkalarına ba­kıyoruz, bulunca “aha” diye bağırıyoruz. Aha!

Panayır yeri gibi lan ortalık, diye ba­ğırdı Pördi, sürü halinde geziyorlar, ısırganla­rın içi dolu! Sopalarımızla lağımlı suyolunun iki yanında uzanan adam boyu ısırganlara giriştik, hepsinin kellesini uçurduk; araları gezintiye çık­mış, yaprakların arkasına yapışmış salyangoz­larla doluydu. Zengin olduk, diye bağırdı, Sa­mik; pörtlek gözlerini daha da çıkararak, kıkırda­dı, her gün toplayacam, evdeki paraları da katıp kendime bir Esem Sport alacam! Hani len sen izinsiz konuşmayacaktın hırt, dedi Tatü; bir ısır­gan dalını sapından tutup Samik’in yüzüne doğ­dupduru, ayna gibi su birikintileri vardı; basıp bulandırdık, içlerine girip tekmelendik, ayakka­bılarımızın içi suyla doldu. Yağsın yağsın, daha çok yağsın, dedi Pördi; hepsi dışarıdadır şimdi, kesin beşer kilo toplarız. Kesin beşer kilo topla­rız, dedi Samik de, birden neşelendi. Gece, nasıl yağdı, duydunuz mu, dedi Tatü’nün kardeşi; or­talığı sel götürdü. Duydum, dedim; gök boşal­dı sanki. Kocaçay gece boyunca kırarmış, yosun­dan saçlarını sürüye sürüye yaşlı bir kadın gibi sokaklarda gezinip durdu; şırıltısını dinledim. Birkaç kere kalkıp pencereden baktım, sokaklar yemyeşil, bulanık bir akvaryum gibiydi; sazanlar, bıyıklılar, karacamelezler, kayabalıkları, kapkara yılanlar, yaşlı, çirkin kaplumbağalar; şişman, pat­lak gözlü, hantal kurbağalar ortalıkta dolanıp duruyordu. Hadi len, sen gene hayal görmüş­sündür, manyak, dedi Tatü; dişlerinin arasından tükürdü, kötü kötü güldü.

Çitlerin üzerinden sebze bahçelerine doğru atladık, ayak bileklerimize kadar çamu­ra gömüldük. Karıkların içi suyla dolu, yürüdük­çe ayaklarımız ağırlaşıyor, pabuçlarımızda biri­ken çamuru çitlere, çimenlere, ağaç kütükleri­ne siliyoruz. Samik’in arkaları boydan boya yır­tılmış kara lastikleri yürüdükçe vırç vırç diye ses çıkarıyor. Yağmurla yıkanmış otlar pırıl pırıl par­lıyor. Anıların, umutların kaldı bende; ağlasana, ağlasana, diye mırıldandı gene Tatü’nün kardeşi, yan yan abisine baktı, sırıttı. Ağlasana demiyor len salak… aha, dedi, tam o sırada Samik, siftahı yaptık; iki elleriyle kesilmiş bir kavak kütüğünün üzerine balıklama atladı, ilk salyangozu aldı. Önce ben görmüştüm, lan, dedi Tatü, Samik’in elinden salyangozu aldı. Samik burnunu çekti gene, sonra koluyla burnunu sildi. Bunlar da do­kununca hemen boynuzlarını çekiyor, dedi Pör­di, işaret parmağıyla salyangozun içine çekil­miş antenlerine dokundu. Onlar boynuzları de­ğil, gözleri oğlum, dedi Tatü; baksana uçlarında küçük siyah noktalar var. Bahçenin dört bir yanı­na dağılıştık. Aha, dedi Samik; marulların, pıra­saların, ıspanakların arasından, aha dedim ben, kızıl renkli, siyah çizgiliydi; kocaman bir lahana yaprağının uçsuz bucaksız yeşilliğinde sessiz bir tank gibi gidiyordu. Ellerimizdeki sopalarla otla­rın arasını karıştırıyor, yaprakların arkalarına ba­kıyoruz, bulunca “aha” diye bağırıyoruz. Aha!

Panayır yeri gibi lan ortalık, diye ba­ğırdı Pördi, sürü halinde geziyorlar, ısırganla­rın içi dolu! Sopalarımızla lağımlı suyolunun iki yanında uzanan adam boyu ısırganlara giriştik, hepsinin kellesini uçurduk; araları gezintiye çık­mış, yaprakların arkasına yapışmış salyangoz­larla doluydu. Zengin olduk, diye bağırdı, Sa­mik; pörtlek gözlerini daha da çıkararak, kıkırda­dı, her gün toplayacam, evdeki paraları da katıp kendime bir Esem Sport alacam! Hani len sen izinsiz konuşmayacaktın hırt, dedi Tatü; bir ısır­gan dalını sapından tutup Samik’in yüzüne doğ­ru savurdu. Ben her gün gara gazoz içip püsküt yiyecem, diye bağırdı, Tatü’nün kardeşi de. Kafa­mı çakal eriği çalılarının içine soktum, örümcek ağlarıyla kaplıydı, derin derin soluyan, karanlık bir orman gibiydi. Kurumuş bir meşe yaprağının arkasına yapışmış bir salyangoz; kırık, yosunlan­mış cam parçaları; küflenmiş, yamuk bir çivi; bir at nalı, boyası dökülmüş bir gazoz kapağı, ölü bir uğur böceği, çürümüş yapraklar, otların dip­lerinde bitmiş, bakılmayı bekleyen minik, çelim­siz papatyalar vardı; baktım. Salyangozu aldım, bir taşı kaldırdım, altındaki bütün böcekler ka­çıştı, küçücük bir sessizlik oldu; yapayalnız, orta­lıkta kalakalmış gibi hissettim kendimi, taşın al­tındaki kuru topraktan çürüksü bir koku yayıldı. Karşı tepeden, Tekgözlerin sayasının oralardan bir yerden, bir köpek boğuk boğuk havladı. Bu, Deli Hasanların Aslan, orda ne işi var lan bu kö­peğin, dedi Tatü’nün kardeşi, başka bir çalılığın içinden, kafasını kaldırıp şaşkın şaşkın o tarafa doğru baktı. Bu it, köpekleri sesinden bile tanı­yor, dedi Tatü; keyifli keyifli güldü, bir ağaç man­tarını ayaklarıyla ezdi, bir deve dikeninin kellesi­ni uçurdu.

Böyle bir şeydi işte, ama kafamdakileri tam ola­rak anlatamadım yine; yoksul, hüzünlü ama gü­zel günlerdi. Ne zaman bulanık, kapkara bulut­larla kaplı, yağmurlu gökyüzüne baksam o gün­leri, çocukluğumu hatırlıyorum. Hafızamın de­rinliklerinde kasabaya, çocukluğuma dair buna benzer yüzlerce fotoğraf var. Akıp giden film kareleri gibi değil; donuk, durağan, siyah be­yaz fotoğraflar. Birkaç yıl sonra kasabadan ayrıl­dık, babam at arabasıyla nakliyeciliğe İzmir’de, Mersinli’de devam etti. Gider gitmez kendi­ne benzeyen adamları orada da hemen buldu, bir ay sonra yıllardır İzmir’de yaşayan bir adam gibiydi. Yıllarca yokluktan kasabaya döneme­dim. Yirmi yıl sonra döndüğümde hayal kırıklığı­na uğradım. Başka bir yer gibiydi, çocukluğum­da bıraktığım kasaba değildi. Oysa sokakların­da gezip çocukluğumu aramayı düşünmüştüm. Çocukluğumun kasabası ve çocukluğum, bu dünyada olmayan bir yerde, çizgi romanların, masalların dünyasında kaldı. Arkadaşlarla za­man zaman özellikle Tatü’yle görüştüğüm oldu ama yıllar aramıza bir mesafe sokmuştu, hiçbir zaman çocukluğumuzdaki sıcaklığı bulamadık. Tatü uzman çavuş oldu; kardeşi Halil kasabada, belediyede zabıta olmuş. Pördi Bursa’da taksici­lik yapıyormuş. Samik babası gibi çoban olmuş. Yüksel On İki Eylül’de tutuklanmış. Bir yıla yakın cezaevinde kalmış. Çıktıktan altı ay sonra zatür­reden ölmüş. Ne kadar sakin, ağırbaşlıydı ve ka­sabadaki herkesten farklıydı, davranışlarında bir soyluluk vardı. Bize çam ağaçlarının yongaların­dan gemiler ve arabalar yapıverirdi. Taze söğüt dallarından fıttik yapmayı da o öğretmişti bize. Külüstür Buick’i de özlüyorum, o çocukluk ar­kadaşlarımın en yaşlısıydı. Her gün sabahları ve akşamları onunla uzun yolculuklara çıkar, aşa­ğıdan, susadan geçen arabaların gittiği uzak şe­hirlere onunla giderdik. Çok sonraları 1940 do­ğumlu olduğunu öğrenmiştim. Kafamın için­de hala yağmurlu pencerelerin ardında, o arsa­da duruyor. Ha hikâyenin sonu mu, hikâyenin bir sonu yok. O gün çok salyangoz topladık. Be­lirli mevsimlerde kasabaya gelip hamam çeşme­sinin yanındaki harabe evlerde kalan Çingene­lere satmak için koşarcasına döndük. Kaldıkla­rı evin altları çürümüş, dökülmüş, iki kanatlı tah­ta kapısını uzun uzun çaldık, kimse açmadı. İçe­ride ses seda yoktu. Kapının tahta mandalını çe­virip alt tarafları güherçile ile kaplı, isli, sıvala­rı kabarmış, dökülmüş, o uzun karanlık koridoru geçip iç avluya girdik. Şaşkınlık içinde sağa sola bakındık. Kimsecikler yoktu. Bahçede yan yat­mış, zincirleri küflenmiş, eski bir bisiklet; bir at eyeri, tozlanmış gri kablolar, birkaç araba lastiği, rastgele atılmış eski elbiseler, ayakkabılar, adam boyu hatmi çiçekleri ve ortalıkta gezinen yüz­lerce, binlerce salyangoz vardı. Gitmişler, dedi Tatü, sövdü. Gitmişler, dedi Samik de. Pördi, tor­basındaki salyangozları çeşmenin yağlı boyay­la boyanmış, kırık dökük yalağına boşalttı, biz de boşalttık, sonra duvarları tekmeleyerek ev­den çıktık.

Pördi, Tatü ve Samik külüstür Buick’le yeni bir yolculuğa çıktılar, ben koşa koşa Alan Camii’nin altındaki kitapçıya gittim, kitaplar hala vitrinde duruyordu: “Judas”, “Kalleş”; “Judas”, “Seni Öldür­meye Geldim” . Karanlık pasajın içinde vitrinde yansıyan donuk yüzümü gördüm.

Akif Kuruçay – Akşam Yemeğinde Balık

Akif Kuruçay – Akşam Yemeğinde Balık

– İsmail Özen’e

İştiyak bir çocuğun kabuğundadır,
Yaşlı bir adamdan dönmek çıngırağı
Derhal sofraya çağırır iştahı yaşamakla kaynayan insanı
Bir el sofraya dağılmıştır, bir el kız oğlan kız
Dayanıklı gürbüz bir öğün olarak dolanır,
İnsan kendine hep doyumsuz bir biçim bulur
Yayıldıkça dünyaya.

Gün doğar gün biter orgun sesi kabuğun altında
Nemli bir teşbih halinde ruha açılır
Kan kemik yara ne varsa hurcun içinde
Karanlık köşelere itelenmiş iması insan olmanın
Şehvetli bir nağmeyle durmadan mayalanır
Olmanın ve bozulmanın serabı.

Bilirsin insan
Sudan ve mizaçtan bir pişmanlık olarak tekrarlar tarihi
Kapışır yatakları aynı anda boşalır,
Bilirsin insan seviştiğine benzer ölüm anının
Taş gibi sektiği dalgalı hatırada
Ateşli bir hastalık kabuklanır

Balçığa karılmanın yenilenen tespihi
Ah ölüm,
Bir çocuğun kabuğunu kaldırır sofralardan
Tuzun acılığını emen bir vücut boşluğu
Kalır geriye balık tabağından

İsmail Özen – El Teke Dönüyor

İsmail Özen – El Teke Dönüyor

Melek Osman’ın kahvede­yiz, iç avluya bakan zula masalardan birinde okey oynuyoruz. Sabah saat 10’dan beri kahvedeyiz, diyor Hasan Yıldız; saat dokuz olduğuna göre on bir saattir burdayız. Hafta içi her gün dört saat, hafta sonlarında ortalama on saat kahvede olduğumuzu dü­şünürsek ayda yüz altmış saat eder. Yüz altmış saat yaklaşık altı buçuk gün yapıyor. Uyanık olduğumuz sa­atleri düşünürsek ayda on üç günü­müz mekanhanede geçiyor demek­tir. Hayat değil abi bu. Bırak bu he­sapları, havamızı bozma, diyor İrfan Ali; sigara yanıklarıyla delik deşik ol­muş yeşil çuhanın üzerine okeyi vu­ruyor, başını öne doğru uzatıp mı­rıldanarak şarkıya eşlik ediyor: “Bak yüreğim sevgi dolu, anlasana melek yüzlüm…” Şarkının devamına Ha­san Yıldız da katılıyor: “Söyle hangi­miz hatasız, hangimiz aşkta günah­sız…” Istakaları deviriyoruz, harçla­rı karıyoruz. Bence de hayat değil abi bu, diyor Bayram Kara; şu güzel ba­har günlerinde ortalık cıvıl cıvıl, bü­tün piliçler piyasada, biz de buralar­da çürüyoruz. Baba orda, diyor İr­fan Ali; buralarda çürümenin piri o, her gün elinde idrar torbasıyla ge­len yaşlı adamı gösteriyor. Onun kaç yılı buralarda geçmiştir, bacanak? Onun hayatı zaten kaymış, diyor Ha­san Yıldız; o kesin buralarda geberir. Yerden çektiği taşı ıstakaya şırrak diye vuruyor, homurdanıyor. Melek Osman çay getiriyor, kulağının üze­rindeki kurşun kalemle çayları adis­yona işliyor. Ellerini ovuşturarak ka­pıya doğru gidiyor, yüzünde muzaf­fer – kesinlikle doğru kelime bu- bir tebessüm var, sokağın başına doğ­ru bakıyor. Bak bak, diyor İrfan Ali; masanın altından dizlerimizi dürtü­yor, gene sokağı kokluyor abi, her zaman söylüyorum bu herif baskına gelen ekiplerin kokusunu alıyor. Ge­çenlerde de böyle yaptı, sokağı kok­ladı, sonra telaşla arkasına döndü, elleri titriyor, gözleri fırıl fırıl dönü­yordu. Kafayı yedi zannettik, bütün yaşı tutmayanları paldır küldür dışa­rı çıkardı. İki dakika sonra tak ekip­ler kapıda. Geçen Muammerlerin tayfayı burdan götürmemişler miy­di oğlum, diyorum. O gün kesin nez­lemiştir abi bu herif, diyor. Gülüşü­yoruz. (Zaten olur olmaz her şeye gülüyoruz, ayarımız bozuk.) Melek Osman’ın ekşi, sodalı çayından bi­rer yudum alıyoruz; uzun samsun­ları yakıyoruz. Çay değil abi bu, ça­yın teri, diyor Hasan Yıldız; küfredi­yor. Taşlar üç kere dönüyor, İrfan Ali mayna ediyor. Bugün ballısın, diyor Bayram Kara. Ne ballısı abi, biz bu oyunun kitabını yazmışız, diyor İrfan Ali; bugün hepinizi morartacam. Co­şuyor, Melek Osman’a doğru dönü­yor, şu Hakkı Bulut’u –o Ikkı diyor, Gümülcineli- bir koy abi ya, biraz içi­miz açılsın, diyor.

Biz de coşuyoruz, biraz daha cilalıyoruz, sen boş ver Ikkı Bulut’u Mıkkı Bulut’u da şu Varil Necati ola­yını bir daha anlat diyoruz. Aslında olayı Hasan Yıldız dışında hepimiz biliyoruz. Ama racon bu, birlikte ya­şadığımız şeyleri tekrar tekrar o an­latır, biz güleriz. Önce ıstakanın üze­rindeki taşlarla bir gösteri yapıyor, taşları ellerinin üzerine sıralıyor, parmaklarının arasından geçiriyor, değişik biçimlerde nefis bir şakırtıyla ıstakanın üzerine diziyor, sonra an­latmaya başlıyor. Geçen Pazar günü de böyle geç saatlere kadar fayans döşedik, sonra bir baktık saat on bire geliyor, kalktık apar topar yurda git­tik. Baktık kapılar kilitli, nöbetçi öğ­retmen içerde yoklama alıyor, beş ki­şiyiz, bu itler de yanımda, diyor; bizi gösteriyor. N’apacaz n’apacaz der­ken cami inşaatından bir merdiven bulup getirdik, birinci katın pence­relerinden birine dayadık, dört kişi merdivene çıktık, parmaklığı geniş­letmeye çalışıyoruz. Hadi len, diyor Hasan Yıldız; araya giriyor, dört kişi merdivenin üstüne çıktınız, parmak­lığı genişletiyorsunuz, öyle mi? Na­sıl merdivenmiş oğlum o? Vallaha, aha sor oğlum, sana yalan borcumuz mu var, diyor; kaşlarıyla bizi işaret ediyor. Dinle, keyif almaya bak, abi­cim; muhabbetin içine tükürme, di­yor Bayram. Parmaklığın demirleri­ni açtık, ikimiz önden daldık. Baktık Deto –deterjanın kısaltması, adam aşırı titiz- yoklama alıyor, koğuşla­rı dolaşıyor. Koridora çıkınca ordan bir iki kişi daha çağırdık, onlarla bir­likte perde yapıyoruz pencere görün­mesin diye, bir taraftan da bu vari­li nasıl geçirecez o aralıktan onu dü­şünüyoruz. Neyse Deto bir koğuştan çıktı, bize doğru şöyle bir baktı, baş­ka bir koğuşa girdi. Hadi dedik Va­rile, bu önce kollarını sonra da kafa­yı soktu demirlerin arasından, göğsü de geçti ama göbek geçmiyor. İki kişi önden çekiyoruz, iki kişi de arkadan merdivenin üstünden itmeye çalı­şıyor, herif tam bir yumuşakça, las­tik gibi uzuyor ama ne ileri gidiyor ne geri. Baktık olmuyor, yanlaması­na geçirelim dedik, çevirdik. Tam o sırada Deto koğuştan çıktı, orda ka­labalığı görünce kıllandı bu tabi, şöy­le bir baktı; oğlum, dikilme bakim orda, dedi. Cümle aynen böyle. Ko­ridorun öbür ucundan bağırıyor: Oğ­lum, dikilme bakim orda! (Taklidi­ni yapıyor.) Tam burada kopuyoruz, gülmekten karnımız acıyor, masanın başından dağılıyoruz, arka bahçeye geçiyoruz. Kahvede herkes bize ba­kıyor. Melek Osman da hey Allah’ım ya Rabbim ya, der gibi ellerini şöyle bir kaldırıyor; oğlum, oynayın oyu­nunuzu be ya, diye bağırıyor. Duy­mamış gibi yapıyoruz. O hala anlat­maya devam ediyor. Bu da ısınıyoruz Hocam, diyor; beni gösteriyor. Kalo­riferler söneli bir hafta olmuş. Tabi Deto kendisiyle kafa bulduğumuzu  sandı. Şakanın sırası değil oğlum, gir koğuşuna, diye ba­ğırdı tekrar, başka bir koğuşa girdi. Gelip bakmıyor ger­zek, bulaşacaz diye korkuyor tabi. Varil de orada bir el­madan yarısına kadar çıkmış kurt gibi sarkıyor, biz gü­lüşüyoruz, o da kendi derdinde. Hırıldıyor, zor nefes alı­yor, geberecek. Geri çekin beni, diyor, geri çekiyoruz; içeri çekin beni, diyor içeriye doğru asılıyoruz ama nafi­le. Baktım parmaklıklar kökünden oynuyor, asılsan gele­cek. Yüklendik içerden beş altı kişi bunu bağırta bağırta içeri soktuk. Parmaklık harar gibi genişlemiş tabi, bun­lar değmeden geçti. Parmaklığı düzelttik, nefes nefese koğuşlara daldık. Tekrar masanın başına dönüyoruz, ıs­takaları devirip taşları yeniden dizmeye başlıyoruz. Dur daha bitmedi, diyor; bak şimdi olaya bak. Pazartesi sa­bah derse geç kaldık, koşarak pansiyondan çıktık, beş altı kişi varız, baktık Aydoğan kapıda, çıkana vuruyor, çıkana vuruyor. Allah’ın hikmeti diğerlerinin hepsi tek­meyi yedi, geçti, bu bizi görünce şöyle bir durdu. Varil’in göğsüne elini koydu, ben de arkasındayım. İçimden Al­lah dedim herif bir yerden öğrendi herhalde olayı, bak­tım parmaklık içeri doğru göçmüş, bir de bu yeni Sümer­bank ayakkabılarıyla geri çıkmaya uğraşırken o yeni bo­yanmış sarı duvarı kapkara boyamış, uzun uzun kapka­ra çizikler var. Necati, dedi Aydoğan, pencereyi gösterdi. Varil döndü, ulan herif öyle sakin, öyle sakin, sanki pen­cereyi ömründe ilk kez görüyor. Bunu yapan ittir di mi lan Necati dedi, Aydoğan. Necati, evet hocam, dedi sakin sakin. Yüzüm kesin kızarmıştır, dedim; bunun arkasına iyice büzüldüm. Baktım olmayacak cebimden mendil çı­kardım, arkamı döndüm, ayakkabılarımı siliyor numara­sı yapıyorum ama gülmemek için de dudaklarımı ısırıyo­rum. Aydoğan tekrar, bunu yapan itoğlu ittir di mi lan Necati, dedi. Bu gene evet hocam, dedi. Artık dayanama­dım kahkahayı bastım, tabi Aydoğan da bu ite mite gülü­yorum zannetti, hoşuna gitti. Hadi bakalım koçlarım be­nim, bir daha geç kalmayın olur mu dedi, sırtlarımızı sı­vazladı, bizi saldı. Ulan bir kere taş gelsin be şu elin ha­line bak, diyor Bayram Kara. Maksat muhabbet, diyor, Hasan Yıldız; oyun bahane, dalgamıza bakalım. Ben bu­gün fiksim zaten. Birkaç el daha çeviriyoruz. Yat yokla­ması alınacak hadi uzayalım, diyoruz; kalkıyoruz, kahve­den çıkıyoruz.

Hava serin, tertemiz, sanki yağmur çilemiş, taş­ların çevresinde hafif bir ıslaklık var. Bir yerlerden hanı­meli ve iğde kokuları geliyor. Ellerimiz cepte yokuştan aşağı doğru iniyoruz, bir taraftan da hayati bir meseleyi tartışır gibi büyük bir ciddiyetle oyunun kritiğini yapıyo­ruz. Abi ben onu bunu bilmem, bu oyun şans işi, taş gel­medi mi ne kadar usta olursan ol hava, diyor Hasan Yıl­dız. Abi sen baştan okeyler geldiğinde bitecektin, diyor Bayram; ilk ellerde dönmeyeceksin abi, bu oyunun ku­ralı bu. İlk ellerde dönersen taşları kaçırırsın, ben sana söyleyeyim. Sigara çıkarın oğlum, diyor İrfan Ali, yurda girmeden bir daha tüttürelim. Bende nanay, diyor Hasan Yıldız, işaret parmağıyla çenesinin altına vuruyor. He­pimiz Bayram’a dönüyoruz çıkar len, diyor Hasan Yıl­dız. Varsa adiyim, diyor, ceplerininin astarını dışarı çı­karıyor, paçalarını kaldırıp çoraplarını gösteriyor. O za­man Gamlı Baykuş’tan tek alacağız başka yolu yok, diyo­ruz. Bozukları denkliyoruz, Gamlı Baykuş’un gamhane­sine doğru dönüyoruz. Hepsi bakkala giriyor, içimde her gün uzun saatler kahvede oturup çıktıktan sonra yaşadı­ğım değersizlik ve kirlenme hissi var, huzursuzum. Ben girmiyorum, bakkalın köşesindeki akasya ağacının altın­da bekliyorum. Saçlarımdan kuru bir tütün kokusu geli­yor. Karşı evin sarmaşıklarla kaplı verandasına bakıyo­rum, leylaklar da açmış. Serin, karanlık gecenin içinde verandada yanan ışık, içimi ferahlatıyor. Bir anda veran­dada oturan kızın bakışlarıyla karşılaşıyorum. Bakışın­dan ben sarmaşıklara, leylaklara bakarken de onun bana baktığını hissediyorum. Gözlerimi kaçırıyorum, bana mı bakıyor, şaşkınlıkla sağıma soluma bakıyorum. Dönüp yeniden gözlerini arıyorum, hala bakıyor, tanışıyormu­şuz gibi, hafifçe tebessüm ediyor sanki. Zaman duruyor. Bağrışarak bakkaldan çıkıyorlar, Gamlı Baykuş da arka­larından çıkıyor, bağrışmayın len gecenin yarısında, di­yor. Dingile bak, diyor Hasan Yıldız; uzun samsun isti­yoruz, kısa maltepe vermeye çalışıyor, neymiş açık pa­ket yokmuş. Sigaralarımızı yakmak için duruyoruz, elle­rim terlemiş, sigaramı yakarken dönüp bakıyorum, kız hala orada; sarmaşıkların, leylakların arasında serin, te­miz gecenin içinde, hareketsiz duruyor. Birkaç adım yü­rüyoruz, karşıdaki kız bana bakıyordu, diyorum. Hadi ya, deyip hepsi birden geri dönüp bakıyorlar. Ben de dö­nüp bakıyorum ama verandada kimsecikler yok. Sen ha­yal görmüşsündür, diyor Bayram Kara. Karşı evdeki sarı­şın yavru mu, nah bakar sana o kız, millet birbirini yiyor oğlum o kız için diyor, Hasan Yıldız. Şerefsizim, bakı­yordu, diyorum, siz bakkala girince uzun uzun kesiştik. Yurda gidince aynaya bir bak, diyor İrfan Ali; bir kahka­ha atıyor. Sonra bir anda deliriyoruz. Hep beraber Gamlı Baykuş’un dükkânına doğru dönüyor, bir ki üç deyip ho­hoho diye gülüyoruz, ardından bağıra bağıra MFÖ’nün “Vak the Rock” şarkısını söylüyoruz. Sigaralarımızın du­manını ince çizgiler halinde gökyüzüne doğru üflüyo­ruz. Sarhoş taklidi yapıyoruz, çığlıklar atıyoruz, duvar­ları tekmeliyoruz. O da arkadan küfrediyor, eliyle Allah belanızı versin, der gibi bir işaret yapıyor. Koşarak oku­lun bahçesine giriyoruz. Bu adam bize bir daha tek mek satmaz abicim, diyor, Bayram. Parayı gördü mü anası­nı bile satar, diyor İrfan Ali. Hohoho diye gülüşüyoruz gene. (Tüküreyim dünyanın çarkına anlamında özel bir gülüşme şekli bu.) Sigara çay, sigara çay; simit, poğaça, sigara çay; tost, tuvalet, içim dışıma çıktı, diyor, Bayram; birkaç kez derin derin çekip sigarasını atıp eziyor, dişle­rinin arasından tükürüyor, boşluğa doğru sövüyor.

Nöbetçi öğrenci kapıda, hadi hadi çabuk olun Bıçakçı yoklama almaya başladı, diyor. Bıçakçı mı, bak şimdi bak, şenliğe bak, diyor İrfan Ali. Nerde, diyor göz­leriyle işaret ediyor. İkinci katta, diyor nöbetçi öğrenci. Koşarak ikinci kata çıkıyoruz. Koridorun ortasında du­rup bağırıyoruz: Bıçaaak çek! Uluyarak koğuşlarımıza doğru dağılışıyoruz. Biraz sonra koridordan Bıçakçı’nın sesi geliyor: Hangi hayvan lan o bağıran, erkekse şura­ya karşıma çıksın!

Gri, çelik dolabımın kapağını açıyorum, göm­leğimi çıkarıyorum, sigara koku­yor, atletimi çıkarıyorum sigara ko­kuyor, etimi kokluyorum, sigara ko­kuyor. Midem ve ciğerlerim yanıyor, kulaklarımdan ateş çıkıyor. Üstümü değiştirip lavaboya gidiyorum, uzun uzun aynaya bakıyorum. Kafamı so­ğuk suyun altına tutuyorum. Yüzü­mü yıkıyorum. Dönüp yatağıma gi­riyorum, sağıma yatıyorum, yorganı başıma çekiyorum. Girenler çıkanlar var, yat yoklaması alınıyor, Bıçakçı tek tek yataklara bakıyor. Sonra ba­ğırıyor: Beyler, ışıklar sönsün!

Sahneyi başa alıyorum, serin bir esinti var, hava tertemiz, leylak­ların arasından sarı, kıvırcık saçla­rını, yemyeşil gözlerini görüyorum; bakışlarını içime dolduruyorum. Tı­kanır gibi oluyorum, kalp atışlarım değişiyor, bana ne oldu böyle? Sır­tüstü dönüyorum, kafamı yorganın dışına çıkarıyorum, ışıklar sönmüş, köşede iki kişi fısıldaşıyor, biri pen­cerenin yanında şakır şakır elma yi­yor, biri walkmenle müzik dinliyor, birinin ranzası gıcırdıyor, biri hor­luyor. Uyuyamıyorum, içimde dolu­dizgin koşan atlar var. Kalkıp koğuş­tan çıkıyorum, koridorun öbür ucu­na, evlerinin olduğu tarafa doğru, gi­diyorum. Başımı cama dayıyorum, iyice dayıyorum, evlerine doğru ba­kıyorum, bahçe duvarları boyunca uzanan servilerden neredeyse sokak bile görünmüyor. Huzurla dolu, ses­siz karanlık geceye uzun uzun bakı­yorum. Dönüp tekrar yatağa giriyo­rum, gözlerimi yumuyorum. Yüzü­nü yavaşça karanlık gecenin içine se­riyorum, tekrar tekrar bakıyorum, tebessüm ediyor. Sonra karanlık ge­cenin içinde yüzü yavaş yavaş dağılı­yor, her şey karanlığa gömülüyor. Bir kahvehane çöplüğü gibi bir yer; ma­saların arasında çaydanlıktan dökül­müş çaylar, sigara izmaritleri, gazoz kapakları, kırık çay bardakları, ıslan­mış adisyonlar, simit poğaça artıkla­rı… Tavanlar isle kaplı, her yer isle kaplı. Okey oynuyoruz, karşımda İr­fan Ali var, diğerlerinin yüzü yok, si­gara dumanından gözlerim yanıyor. Elimde çift okey var, dönüyorum, İr­fan Ali ıstakayı çeviriyor, pis pis gü­lüyor, parmaklarında taşları çeviri­yor, öğren de gel, diyor. Ama eksik bir şey var, bir şey eksik. Bu rüya mı gerçek mi? Doğrulup saate bakıyo­rum, üç buçuk. Kalkıp lavaboya doğ­ru gidiyorum. Işıktan gözlerim ka­maşıyor, şırıldayan çeşmeler var, or­talık leş gibi sidik kokuyor, gözleri­mi kısarak açmaya çalışıyorum. Şaşı­rıyorum, lavabonun öbür ucunda ay­nanın karşısında Bayram Kara var. Saçları elektriğe tutulmuş gibi, ay­naya iyice yaklaşmış, kanlı gözleri­ni ovuşturup duruyor. Şşşt, diye ses­leniyorum, irkiliyor, beni görünce o da şaşırıyor. N’oldu, hasta mısın, di­yorum. Kıpış kıpış gözlerini açmaya çalışıyor, ne hastası abi ya uyuyamı­yorum, diyor; kafamdaki şakırtı din­miyor, gözlerimi yumuyorum el teke dönüyor.

İsmail Özen – Öğleden Sonra

İsmail Özen – Öğleden Sonra

En iyi çocukluk arkadaşıma, abime

 

“…bunu hatırlar görenler şimdi seni ben de hatırlarım ama usul usul tok atlar otlakta gibi, akşama daha çok var gibi sonra unuturum bunu, başka şeyleri unuturum anılar gömülüdür zaten ben bir daha gömerim çocuk olmuşum, hasta olmuşum, deniz olmuşum

yalnız bir sincabım belki gömdüğü cevizlerine küsen…’’ (Ahmet Murat, Bir Şey Kalır)

 

Kitapları beline sokup gömleğini üzerine indiriyorsun, bu şekilde hiç belli olmuyor; sonra küçük kitap kolisini divanın altına, en köşeye, kuru, kalın tahta kokularının arasına, örümceklerin ve tespih böceklerinin yaşadığı o karanlık köşeye doğru itiyorsun. Baban bu divanın altına giremez. Bir süre odanın daracık penceresinden giren sarı ışığın altında sessizce dikiliyorsun, ne yapacağını bilemezmiş gibi. Kesik kesik nefes alıyorsun, tedirginlik sivri ucuyla içinde bir yerlere batıyor. Kapıyı hafifçe aralayıp tekrar bakıyorsun, sonunda sofraya baban da oturmuş; kocaman, kalın parmaklı, kaba elleri ekmek dilimlerini okşuyor; ekmek, babanın ellerine yakışır; bunu düşünüyorsun, odadan çıkarken, belli belirsiz. Olağan davranmaya çalışarak girişteki askıdan gocuğunu alıp giyiyorsun. Dönüp bakınca babanla göz göze geliyorsun, bakışlarında sizi birbirinizden daha da uzaklaştıran karanlık bir perde var. Yüzünde hoşnutsuz bir kıpırdanma oluyor, homurdanıyor, ne dediği belli değil. Zaten çoğu zaman homurdanır, sadece homurdanır, onun yerine annen konuşur. “Nereye oğlum, bu yağmurda çamurda?” diyor. “Hiç, buralardayım.” deyip çıkıyorsun, sesin çatallanıyor. Taşlıkta istiflenmiş, yosunlu meşe odunlarının rutubetli, mantarımsı kokusunu içine çekiyorsun; şimdi rahatsın, özgürsün.

 

Ellerini ceplerine sokup ayağınla ağır, demir kapıyı itiyorsun; gıcırdayarak açılıyor. O solgun, sarı yağmur kaç gündür yağıyor. Çok yalnızsın, bunu şimdi karnının, sırtına doğru, içinde soğuk bir yer var, orada hissediyorsun; yağmurun serinliği oraya değiyor, ıslanmış kuru otların ve sararmış incir yapraklarının keskin kokusu oraya değiyor, bunu hissediyorsun. Yolun alt tarafındaki bozulmuş bahçelere, kurumuş fasulye hereklerine, ayna gibi parlayan durgun suyun içindeki lahanalara, çit boyunca uzanan bal kabaklarının çürümüş yapraklarına bakıyorsun, bir eşek hiç kıpırdamadan duruyor, derisinden buharlar çıkıyor. Sonra koşmaya başlıyorsun, çizmelerinle su birikintilerine basmayı seviyorsun. Ünite dergilerinde de eğik çizgiler halinde yağan yağmurun altında paltoları, çizmeleri ve ellerinde şemsiyeleriyle koşuşan kadınlar, çocuklar, yerlerde su birikintileri, uçuşan yapraklar, pazarda ayva alan yaşlı bir kadın ve göç eden leylekler vardı. Sonbahar ve kış önce ünite dergilerine gelir. Ana caddeye çıkınca kaldırımlardan, çatıların altından yürüyorsun. Başını kaldırıp her gün okuduğun levhayı bir kez daha okuyorsun: Selahattin Elmas, Emek li Mahkeme Zabıt Kâtibi, Dava İcra İşleri Takip Bürosu. Yağmur hızlanıyor, Çarşı Camii’nin altındaki pasaja girip geniş camında “Gameda” yazan dükkânın önünde duruyorsun. Burası kasabanın, içini yakan bir özlemle anımsadığın, hiç gitmediğin gizemli, uzak ülkelere, uzak şehirlere, başka hayatlara açılan kapısı senin için. İçeriden başını döndüren, büyüleyici bir koku geliyor. Vitrinde yeni kitaplar var: “Judas”, “Kalleş”, “ Seni Öldürmeye Geldim”, “Tay Yayınları”, “Her Kitap Tam Bir Macera”. Eline alıp okşamak, koklamak isterdin ama paran yok. Suâvi, içeride üst dudaklarını örten kalın bıyıklarının altında oturuyor, pipo içiyor. Solcuların en başta geleniymiş, kızıl komünistmiş, dayın öyle diyor. Sevmediği herkese “komünist” deyip sövüp sayıyor. Uzun uzun yüzüne bakıyorsun, onu dayınlardan ayıran farkı görmeye çalışıyorsun. Solcuymuş, bu sende belirsiz bir tedirginliğe yol açıyor. Boynunu biraz daha uzatıp başını cama iyice dayıyorsun, o da başını çevirip sana doğru bakıyor, gülümsüyor; bakışlarını kaçırıyorsun. Bembeyaz yüzü, alnından, kaşlarının ortasına doğru inen iki derin çizgi var. Yarın abimle salyangoz toplamaya gidersem bu kitapları alabilirim, diye geçiriyorsun içinden. Gümbür gümbür atan kalbinin bir parçasını orada bırakıp boş dükkânların karanlık vitrinlerinde yansıyan yüzüne bakarak arka caddeye çıkıyorsun.

Yağmur hâlâ yağıyor. Dar, çamurlu sokaklar, alçak evler, yosun tutmuş oluklu kiremitler, yanık odun kokusu.    Eski sinemanın önünden geçip Nalbantlar Yokuşu’nu koşarak iniyorsun. Yanından bağırarak öfkeli bir kamyon geçiyor. Hamam Çeşmesi’nin köşesini dönüyorsun; taş döşeli yol, aşınmış merdivenler, el şeklinde pirinç tokmak. Çekinerek birkaç kez tıklatıyorsun. Sessizlik. Sırtını kapıya doğru dönüyorsun, sessizlik büyüyor, görünmez bir el dünyanın sesini yavaş yavaş kısıyor sanki. Ta sokağın ucunda, marangozun sundurmasının altında, bir çocuk tek başına bilye oynuyor; içinde çok soğuk, ıslak bir yer var, adlandıramıyorsun, çok yalnızsın; bunu şimdi bir kez daha hissediyorsun. Kimsenin fark etmediği küçücük bir solucan gibisin. Sesler yeniden yavaşça yükseliyor; boşlukta kırılan, dağılan, boğuk, hüzünlü bir kahkaha. Kapı açılıyor, Evcil’in annesi, Ziraat Bankasında çalışıyor, utanıyorsun. “Oğlum, Şener, kapıya bak, Cemal, arkadaşın.” Okulda arkadaşların ona “Evcil” diyor. Okul dışında evden çıkmasına izin verilmiyor. Sahanlıkta ferforje parmaklıklara dayanıp bekliyorsun. “Ugh, ulu Manitu yeni kitaplar mı getirdin?” diyerek kapıya çıkıyor. Kumral, kıvırcık saçlarını ve solgun yüzünü de getirmiş. Muhallebi çocuğu. Arkasından kız kardeşi de geliyor. Kocaman, sıcacık bakışlar… Kitapları belinden çıkarıyorsun, Evcil, kaşlarını kaldırmış, yüzünde derin bir şaşkınlık.

“Sülalemin bütün bıyıklıları adına, kitapları neden beline koyuyorsun?” diyor; incecik, kırılgan sesiyle.

“Islanmasın diye.”

“Jeriko, Teksas, Tom Braks. “Jeriko’yu, hiç okumadım, güzel mi, çok kavgalı mı?” diye soruyor.

“Çok güzel, çok kavgalı.” diyorsun; kapaktaki kızıl yüzlü, seyrek, sarı saçlı adamı göstererek; işte, Jeriko bu, Kızılderilileri seviyor.”

“Ugh beyaz adam kitaplarımı çok beğenecek.” deyip içeri giriyor. Kocaman, sıcacık bakışlar üzerinde. Çatlamış, kabuklu ellerini bir yerlere saklamak istiyorsun; ne kadar kirlisin. Nereye bakacağını bilemiyorsun. Kitapları karıştırıyor. “Ben en çok Tenten’i seviyorum, Tenten’i ve o küçük, sevimli köpeğini.” diyor, gülümseyerek. Krem gibi kokuyor; ela gözlerinin içinde ufacık, yeşil kırıntılar var. Minik, şirin bir tırtıl karnının ortasından kalbine doğru yürüyor.

“Bak, babam Bursa’dan almış.” diyerek geliyor Evcil, büyük boy bir ‘Bonanza’yı gösteriyor. Babası almış, oğluna gâvur kitapları alan bir baba. Birkaç kitap ve Milliyet Çocuk dergisinin son sayısını alıp kendi kitaplarını bırakıyorsun. Evcil, hayranlıkla yüzüne bakıyor; onun gözünde bir kahraman gibisin, istediğin zaman dışarı çıkabiliyorsun, sen sokakların çocuğusun. Kitapları beline sokup çıkıyorsun, için coşkuyla doluyor. Hızla yürüyorsun, yok yürümüyorsun, yine koşuyorsun, yürümek bazen sıkıcı oluyor. Kulübün bahçesindeki dut ağacının üzerinde kargalar var. Kargalar kötü kuşlar değil. Aa, bir at arabası, ne güzel, atları görünce hep durup bakarsın; yumuşacık, akışkan sesler; tıklik klik, tıklik klik. Kitapların hâlâ belinde, ne güzel, bunu hatırlayınca belinden vücuduna doğru tatlı bir sıcaklık yayılıyor, için ısınıyor. Yeniden koşmaya başlıyorsun, arkanda seni takip eden Kızılderililer var; karla kaplı ormanlar, donmuş nehirler, kurtların ağaçların geniş gövdelerinde yankılanan ulumaları… Nefes nefesesin; işte, şurada küçük, ahşap bir kulübe var; bacasından dumanlar çıkıyor, içi sıcacıktır, kapıyı itiyorsun. Baban taşlıkta, odunların arasında bir şeyler aranıyor. Bedenin terden sırılsıklam, telaşla belindeki kitapları yokluyorsun, düzeltiyorsun, gocuğunun düğmelerini ilikliyorsun. Seni görünce doğruluyor, sinirli gibi görünüyor, yüzü seğiriyor.

“Nerelerdesin ulan, beline kadar çamura batmışsın?” diye bağırıyor.

“Buralardaydım,” diye geveliyorsun. Buralardaydı işte, senin küçük, akıllı oğlun. “Bak bakayım, şu odunların arasına, çakmağım düştü, bulamıyorum.” Gömlek cebine koyarsan tabii ki düşer, sigaran da düşer, çakmağın da. Kitapları göğsüne doğru itiyorsun, tam eğilemiyorsun, çömelip ellerini odunların arasında gezdiriyorsun. Dönüp baştan aşağı seni süzüyor. “İt!” diye tıslıyor, dudaklarının arasından. Yağmur suları şakaklarından aşağı doğru akıyor. Burnunu çekiyorsun. Çakmak makmak yok canına yandığımın. O da eğiliyor, elleri odunların arasında geziniyor, hırıltılı nefesini duyuyorsun. Doğrulduğunda kitapların ikisi ayaklarının dibine düşüyor. Eğilip kitapları alıyor, taş gibi, kaskatısın.

“Vay, vay, vay, demek bundan eğilemiyormuş, ulan it! Sana kaç kere söyledim el âlemin gâvur kitaplarını okuma diye, ne öğreniyorsun bunlardan! Nerden buluyorsun lan bunları, nerden buluyorsun! ‘Anarşit’ mi olacaksın oğlum sen?” Böğürüyor, kaç gündür biriktirdiği öfkesini kusuyor. Göğsünden sertçe itiyor, odunların üzerine doğru sırtüstü yıkılıyorsun. Ne yapacağını bilemiyor, kitapları yere atıyor, çamurlu ayaklarıyla eziyor. “Baba, ne olur, kitaplar benim değil, hemen şimdi geri götürürüm.” diye yalvarıyorsun. Hızını alamıyor, baltayı kapıp geliyor bir yerlerden ve kütüğün üzerinde doğruyor zavallı kitaplarını. Kapıları çarparak eve giriyorsun. Dünyaya küstün, kimseyi görmek istemiyorsun, arka odaya geçiyorsun. Alnını soğuk cama dayıyorsun, ağlayarak yağmura, camdan süzülen damlalara bakıyorsun. Hava sapsarı. Karşı tepedeki meşe korusu hafif bir sise bürünmüş, o küçük meşe korusunda Çizmeli Kedi var, kurtlar, tilkiler, yaban kazları var, devler ve padişahlar var, şatolar var, Külkedisi var, Tarkan, Ursula ve Büyücü Goşha da orada, bekliyorsun, bir gün kar yağdığında, “Kurdun Dostluğu” hikâyesindeki kurt, bembeyaz karların içinden çıkıp gelecek, pencerenin önünde mavi bir ışığın içinde, sevgiyle gülümseyerek, yumuşacık, sımsıcak tüyleri…