Etiket: İtiraz

Enes Sorgun – Vakt-i İtiraz

Enes Sorgun – Vakt-i İtiraz

– Koş, koş, koş.

– Nereye?

– Nereye olursa koş.

– Niye?

– Sorgulama koş.

– Nasıl?

– Herkes gibi.

– Tamam ama…

– İtiraz etme!

– Peki.

Koşar nereye olduğunu bilmeden, meçhul bir men­zile.

Koşar niye olduğunu anlamadan, bir gayba.

Koşar nasıl olduğunu taklid ederek bir atiye.

Yolda koşanlar görür kendi gibi. Delicesine koşan­lar, tempolu koşanlar, yürüyenler, koşar gibi yapanlar. Düşenleri görür. Durmak, kaldırmak, yardım etmek ister.

“Devam, koş!” derler.

İçi elvermese de devam eder, aynı hızla, canı sıkıla­rak koşar. Ağlayanları görür ve onlara sarılıp ağlayanları. Niçin ağladıklarını sormak, derman olmak ister.

– Devam koş! derler. İtiraz edecek olur;

– İtiraz yok! derler.

Daha bir hışımla koşmaya devam eder. Daha hız­lı, daha öfkeli.

Koşarken kapkara insanlar görür. Karınları sırtları­na yapışmış, kimisi zorla yürüyen, kimisi yerde yatan… Ölü mü diri mi olduğu belli olmayan kara yavrucaklar gö­rür. Onların niçin öyle olduğunu öğrenmek ister.

– Devam koş! derler. Yine itiraz edince:

– En fazla koşarken üzül, derler, ötesine karışma!

Yine devam eder. Artık yola çıktığı andaki sıkılgan­lığı kalmamıştır. İbadet edenler görür, kilisede, havrada, camide.

Yavaşlamak ister, aynı ses:

Atalarından daha mı iyi bileceksin, onlara ihanet mi edeceksin? Sen koş! der.

Artık umursamadan koşar. Kurşunlananları görür. Onlara yardım edenleri, durup dinlenenleri, onlara bakan­ları görür. Artık itiraz etmek istemez, koşmak kolayına ge­liyordur. İçi rahattır, umursamaz bir şekilde koşar. Herke­si geçip en önde olmak ister. Önüne çıkanları itip kakar, yere düşenlerin üstünden geçer. Sanki artık o ses onun­la değildir. Ama durmaz. Kolay olanı seçer, koşmayı… So­rumluluk almaz, koşar, koşar ve yine koşar.

Bir aralık artık önünde kimsenin olmadığını fark eder. Arkasına baktığında yine kimsecikler yoktur. Devam eder. Bir insanların omuzları üstünde tahta bir sal üzerin­de koştuğunu görür ve sonra daracık, her tarafı toprakla kaplı bir mahzende koştuğunu görür. İnsana benzemeyen iki yaratık gelip bir şeyler sorarlar, koşarken onlara cevap verir ve yine koşar.

Bir müddet daha koştuktan sonra kulakları sağır eden, dağları pamuk gibi fırlatan, güneşi bir mızrak boyu yaklaştıran, acı ve keskin bir ses duyar. Korksa da devam eder. Sonra bir kalabalığa rastlar. Sanki o güne kadar ya­şamış bütün insanlar ve cinler oradadır. Ve bunların hep­si kendi telaşındadır. Bu kalabalıkta mezara gelen yaratık­lardan biri eline bir defter verir. Koşmaya devam ederken açıp bakar ve o güne kadar koştuklarının hepsinin yazılı olduğunu görür. Hayrete düşer ama koşmaya devam eder.

İnsanların yavaş yavaş dağıldığını görür. Altından ırmakların aktığı yemyeşil yerler görür. Artık durması ge­rektiğini düşünür. Ama bu sefer mezardaki yaratıklardan biri devam etmesini söyler. Devam edince elinde bir tas ve bir havz’ın başında, nur yüzlü insanlara, o havz’dan şerbet içiren bir GÜL yüzlü görür. Yine durmak ve onun yanına gitmek ister. Ama aynı yaratıklar yerinin burası olmadığı­nı söylerler.

Bir müddet daha gidince takati kalmadığını hisse­der ve durur. Etrafına bakar ve evet kimse itiraz etme­miştir durmasına. Tam rahatlayacağını düşündüğü sırada, bir sıcaklık hisseder. Sanki burası çok sıcak gibidir. Evet evet, gerçekten çok sıcaktır. Etrafına daha detaylı bir na­zarla baktığında, yedi katman şeklinde alevlerin yükseldi­ğini görür. Ve alevlerin kaynağının insanlar ve taşlar oldu­ğunu görür.

Burayı sevmemiştir ve tekrar koşmak ister. Ama sanki bir direğe bağlanmış ve alevler onu da sarmaya baş­lamıştır. İtiraz etmesi gerektiğini düşündüğünde o ana ka­dar duyduğu en kudretli ses her şeyi anlamasını sağlar:
-İtiraz vakti geçti!