Etiket: Kaçış

İsmail Isparta – Kaçış 

İsmail Isparta – Kaçış 

Karanlık… Zifiri karanlık… Ay çekildi… Soğuk ısırdı… Zaman durdu… Toprağın üstünde koşturan farelerin tıpırtıları… Kuru otların üstündeki yılanın çıtırtıları… Köpek havlamaları, uzaktan uzağa… Havada donup kalmış barut kokusu; baruta bulanmış kan kokusu; kana bulanmış ölüm kokusu…

Bacaklarında ağır bir sızıyla kendine geldi. Elleriyle yokladı bacaklarını. Parmak uçlarında bir ılıklık… Mermi tam kemiğe saplanmış olmalı. Önceden de vurulmuştu ama küçük sıyrıklarla atlatmıştı. Vurulmak lanet bir şeydi. İnsan bir şey hissetmiyordu önce. Eliyle vücudunu yoklayıp avucuna bir ıslaklık değdiğinde anlıyordu vurulduğunu. Sonra dayanılmaz bir sancı…

Etrafa göz gezdirdi. Sınırın ölgün ışıkları parlıyordu ileride. Fazla bir mesafe de kalmamıştı aslında. Doğrulmaya çalıştı. Bacaklarındaki sancı izin vermedi. Kulaklarında uğultu; düşünceleri allak bullak…

Kaçıyordu en son. Ölümden… Ölüm her ailenin bir ferdi gibiydi. Girdiği haneye ya temelli yerleşiyor ya da birkaç kişiyi yanında alıp götürüyordu. Onların evine de… Halkına eziyet edenlere karşı, isyan edenlerin safına katılmıştı daha sonra. Silah almıştı eline.

Ölüm buraya kadar gelmişti peşinden; kurşun yağdırmıştı üzerine. Düşüp yuvarlanınca da vazifesini yaptığını sanmış, dönüp başka canların peşine düşmüştü.

Şimdi.

Ölümün damarlarına bıraktığı tohum yavaş yavaş filizleniyordu. Bilinci uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyordu. Kollarında bir asker postalının çamurlu izi, pis kokusu…

Dilinin ucuna bir ‘keşke’ kelimesi geldi. Şu anın karanlığından sıyrılıp çocuk olsaydı keşke. Çocukken yazın sıcak havalarda damda yatarlardı. Gökteki yıldızları paylaşırdı kardeşiyle. Kardeşi oburluk yapar, bütün yıldızları alırdı. Ay ise ona kalırdı. Sonra ayın tül beyazı ipiltilerini bir yorgan yapıp üzerlerine çeker, altında tatlı rüyalara dalarlardı. Aya baktı. Çocukluğundaki ay bu muydu? Ayın tül beyazı ipiltilerine dokunmak ve bir rüya görmek istedi. Rüyasında annesini, babasını, kardeşini görmek istedi. Rüyaları bıçaklandı, bacağı sancıdı, sancı bilincini boğazlıyordu, boğazlanıyordu sanki bir çığlık düğümleniyordu boğazına.

“İmdaaat!”

Sesi parça parça kırıldı karanlığın duvarlarında. Bilinci… Bir çıtırtı… Bir baykuş öttü, bir yılan tısladı…

Bacakları sancıdan yanıyordu. Birilerinin ısınması için ille de birilerinin yanması mı gerekiyordu? Bacakları yanarken her taraf buz kesiyor, ay buz kesiyor, ayın tül beyaz ipiltileri pul pul dökülüyor üzerine, bacaklarını ısıtmak için alıp sürüyor onları.

“Ah anne! Baba! Kardeşim!”

Bir dayanak… Tutamak… Zihninin ücra köşelerindeki son ümit kırıntıları…

Buraya kadar mıydı? Her şey, hayatla ölüm arasındaki bu arafta mı son bulacaktı?

“Bacağım!”

Dönüp geldiği topraklara, geçmişine baktı: Ölüm!

Ölüm ne kadar da basitti; ölüm ne kadar da zordu.

Biraz sonra ölecekti, biliyordu bunu. Ölümün kendine has bir kokusu vardı. Kan ve barut karışımı… Bu koku, gezdiği yerlerde çoğu zaman burnuna bir zift gibi yapışırdı. Şimdi de o kokuyu en soğuk, en somut şekliyle… Belki de cesedi bile sahipsiz kalacaktı buralarda.

“Ah anne!” Sıcacık bir el…

Şimdi. Şu durumda. Bir dayanak, bir tutamak…

Kelimeler geliyor dilinin ucuna kadar; sebeplerin tükendiği yerde…

Bir dayanak,bir tutamak… Görüyor…

Tutunuyor tüm kanayan yanlarıyla… Hayata tutunur gibi…

Keskin bir tentürdiyot kokusuyla kendine geldi. Odanın parlak beyazlığına gözlerini kısarak bakabildi. Nasıl buraya getirildiğini sormak istedi, vazgeçti. Kulaklarında kurşun vınlamaları, avuçlarında ay ışığı tozları bacaklarında sancı… Bacaklarındaki sancı? Geçmişti. Elleriyle yokladı bacaklarını. Diz kapaklarının alt tarafında buz gibi, derin bir boşluk… Bir daha doldurulamayacak…

Doktor, neşeli bir şekilde: “Geçmiş olsun, nasılsınız?” dedi.

Cevap veremedi, yutkundu.