Etiket: Karma Ortaokulu

Muammer Ulutürk – On Yıl Arası Takvimden Notlar

Muammer Ulutürk – On Yıl Arası Takvimden Notlar

“Nevra’ya aman büyüme derim bazen.”

Kendi halinde çocuklardık. Beş sınıflı eski bir okula gider gelir, boş zamanlarımızda mevsim oyunları oynar, oyunlar icat eder, aylak aylak dolaşırdık. Ne olduysa o günlerde oldu. Orta mektep başladı. Magirus’tan Mercedes’e çevrilmiş otobüse ömrü boyunca birkaç defa binen ben, yeni alınmış yeşil renkli Süper Man’la sabah gün doğmadan okula gidiyor, akşam karanlığında eve dönüyordum. Otobüste sürekli ayakta olmaktan gına geliyordu. Hayli uzakta bulunan okula gidişlerde arkadaşım Ali ile birlikte kendimizin bile inanamayacağı espriler yapıyor, kahkahalar atıyorduk. Azar bile yemiştik huysuz bir uncudan. Hay sizi yetiştiren hocaların diye başlayan homurdanmalar hiç eksik olmuyordu.

Okul çantam umumiyetle benden öncekilerden tevarüs eden çakıt şeylerdi. Bu defaki de böyle oldu. Kilidi bozuk siyah bir ceymis bonddu bu. İkide bir açılır, içindekiler de etrafa saçılırdı. At­tarlar içinden aldığım bir don lastiğiyle sorunu çözmüştüm. Küçük meseleler böyle çözülüyor­du. Hani şu eskiyen ayakkabıları çöpe atmak ye­rine tamirciye götürmek cinsinden yani.

Çelik Bilek ve Rodi hayatımızdan çıkmış gibiydi. Eskisi gibi Saray Sinemasının önündeki sergiler­den değiş tokuş yapamaz olmuştuk.

Okulda gayet sert hocalar vardı ve ben en çok parasız yatılı okuyan garibanların yediği dayak­lara üzülüyor, aynı akıbete uğramamak için ya­şımın üzerinde olgun davranmak zorunda kalı­yordum. Ana babalarından uzakta, kocaman bir şehirde yalnız başına bu yoksul köy çocukları için hayat kim bilir nasıl da zordu.

Karma Ortaokulunun görevlendirmeli Sos­yal Bilgiler hocası “Karmalı Mesut” teneffüsler­de içeri girerek olur olmaz bahanelerle sınıfımın küçük insanlarına zulmediyordu. Muhtemelen mü’min biri değildi. Müstahdem Oruç Efendi, okul çıkışlarında sınıf ve koridorları temizleme­ye gerek bile duymuyordu. Etrafı kirletmek, du­var ve sıra üstlerine çizikler atmak akıl kârı de­ğildi. Sınıfın mümessili vazifesini en iyi şekilde yaparak adımızı tahtaya yazabilir, siygaya çekile­bilirdik. Bizler örnek insanlar olmak üzere yetiş­tirildiğimizi duyuyorduk sürekli.

Bekir Hoca “lamelif” harfini inanılmaz güzel ya­zıyordu tahtaya. Kocaman cüssesinden beklen­medik bir hareketle yapıyordu bunu. Kravatı­nı gömleğinin yakaları arasına muazzam bir ti­tizlikle sıkıp yerleştiriyor, ceketini sürekli ilik­li tutuyordu. Kalın boynu zarar görmüyor muy­du ne? Dersteyken saate bakılmasını şiddetle yasaklamıştı. Bunun, “Şu herif bi gitse de rahat­lasak!” demek olduğunu söylemişti. Bu sebep­le saate bakmakla bakmamak arasındaki tered­düt büyük bir stres sebebi oluyordu. Saati çıka­rıp cebe koymak en iyisiydi. Tok sesiyle bugün öğrettiklerini yarın soracağını söylüyordu bir de. Feale’nin mâzî ile muzârîsini, bir de ism-i fâilini gururla çekebiliyorduk mecburen.

Erol Bey Resim hocamızdı. Sağ mı sol mu unut­tuğum yanağında kocaman bir ben vardı. Temiz yüzlü bir adam. Her gün gördüğümüz tiplere hiç benzemiyordu. Türkçeyi hiç duymadığımız kadar güzel konuşuyor, muhtelif ressamların al­bümlerini göstererek ruh dünyamızda estetik sayılabilecek devrimler yapıyordu. İlk mektepte patates, soğan ve mevsim yapraklarının baskısı yapmaya alışkın hale getirilen ve asla tükenme­yen sulu boya kutumuzu daima yanımızda taşı­mamız söylenen bizlerden, bu defa, natürmort denen işler çıkarmamız, kara kalem çalışırken kâğıdı delmememiz isteniyordu. Lakin bir türlü beceremiyorduk. Müzikçi Erdoğan Bey, nota çiz­gilerini eğri büğrü de olsa çiziyor, notaların her birinin karnını tebeşirin burnuyla dolduruyordu. Güfteleri flüt marifetiyle hatasız çalmak için ça­balamamız görülmeye değerdi. Bir türlü beğen­miyordu bizi. En çok da ön sırada oturan cılız ta­lebeler muzdariptiler. Ara sıra tokat akşediyor­du. Müzikçiler naif kimseler olurdu normalde. Komşumuz Hilmi amcaların evindeki siyah be­yaz televizyonda görmüştüm. Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Korosu Şefi Nevzad Atlığ’ı hiç örnek almamıştı sanırım.

Çocukluğumla ergenliğim arası beni görüntü­süyle, tevazuuyla, tavırlarıyla, öğrettikleriyle en çok etkileyen Gönül Hanım’dır. Halide Nusret’in talebesi olan hocamız Çalıkuşu’nun bizim versi­yonuydu. Onu anlatırken bazı şeyleri ihmal et­mek korkusu duyarım bugün bile. Yazılı sınav­larda, “Ben size güveniyorum, yanınızdakine bakmaz, imtihanı güzelce başarırsınız.” diyerek çekip gidiyordu sınıftan. Gerçekten de öyle olu­yordu. Yanındakinin kâğıdına bakmaya yelte­nen yoktu. Muhtemel bir bakma durumunda, çocuk masumiyetiyle uyarılar geliyordu kendi­liğinden. Güvenilmek, inanılmayacak kadar gü­zel şeydi.

Memlekette ülkücülerle solcular hapistelerdi. Her yer inzibat, polis. Bizim mezarlığa hayli ki­tap gömdüler, ekmek tandırlarında yaktılar. Ma­hallenin Akıncı Ocağı ile Ülkücü Ocağı arasında gidip gelmelerimiz eksik olmazdı. Dumanı tüt­mez olmuştu kocaman kitaplıkları olan bu ocak­ların. Eskisi gibi taka arabaların camlarından atı­lan parti broşürlerini toplamanın keyfi çoktan bitmişti. Cumhuriyetçi Güven Partisinin boynuz­lu koçunu unutmam hâlâ.

80’li yılların başı korkuyla geçti. Mahalle bekçi­lerinin selahiyeti arttı, karakollarda işi olmak eve dönememek endişesiyle birleşti. Karaoğlan za­manından kalma gazyağı, benzin ve et kuyruk­ları giderek azaldı. Toprak ve kamış çelenli bah­çe duvarlarını yıkmaya başladılar sonra. Mahal­leli, çok katlı binalara girerek duvarların arasına hapsetti kendini.

Seneler geçiyor, okulu sevemesem de alışıyor­dum. Seyyid Kutub diye birini ilk defa o zaman duydum. Ali Şeriati, Hasan el-Benna, Mevdudî, İran devrimi, filan. İyi kötü giden bir öğrenciliği­miz vardı. Neler oluyordu? Rusların Afganistan’ı işgali sürüyordu. İhvan üyeleri -tam da şimdi­ki gibi- Mısır’da her daim hapislere doldurulu­yordu. Yeni bir dünya için bir şeyler yapılma­sı gerekiyordu. Çay ocaklarında alıyordum so­luğu. Mektep gibiydi oralar. Gazeteler, dergiler okunuyor, yeni çıkanları ilgiyle takip ediliyordu. Bunlardan birine ilk yazımı göndermiştim çok­tan. Gizli şeyler yapıyor olmanın verdiği heye­canla başka türlü büyüyordum artık. Düzenli sa­yılmasa da okumalar yapıyor, olup bitene ka­yıtsız kalmıyor, şiirler, öyküler yazıyordum. Fa­kat kafamda inşa ettiğim dünyanın rol modelle­ri memleket dışındaydı.

Okulda bilgisayar kursu açılmıştı o aralar. Ne büyülü kelimeydi o. Masaların üzerine sıra sıra konmuş 10 kadar bilgisayar. Hafta sonları gitti­ğimiz kursta kılıflarını özenle açıyor, bozulacak korkusuyla tuşlarına dokunmaya korkuyorduk. Fakat bu aletin ne işe yaradığını kestiremeden kurs çoktan bitmişti. Cobol dedikleri fevkalade zor programın gayet zeki öğrencilerin işi oldu­ğuna vehmetmiştim.

Aradan bir sene geçti, geçmedi, bir pasaj ki­tapçısında “Erbain”i gördüm. Sonra Mayakovs­ki, Rainer Maria Rilke ve Rimbaud. Durmadan şi­irler yazıp tandıra attım. Şiirlerim ve ortalık sa­kinleşti.

Bizden bir önceki kuşağın gözünde bütün yeni yetmeler “eyyamcıydı.” Özal, ne biçim bir adam­sa “American way of life”ı kopyalayıp yapıştı­rıyordu hayatımıza. Azalmış korkular, giderek artan bir tür “kendini gerçekleştirme”ye teb­dil ediyordu. Değişmeyen hayli şey de vardı as­lında. Bunlardan biri mesela, üstlerine medre­se kokusu sinmiş ve emeklilik yaşını çoktan geç­miş hocaların tavırları, diğeri de Edebiyatçı Şev­ket Hoca’nın İspanyol paça pantolonlarıydı. İs­tasyondan tiyatro binasına doğru gitmekte olan dolmuş yolcuları “heykel”de inecek var, deme­ye çekiniyorlardı. Anıt demelilerdi. Güvenlik ku­rulu yasaklamıştı çünkü. Çocukça şeylerdi ama gündelik hayatın bir yerini meşgul etmeye ye­tiyordu.

İlk mekteple lise sonu arası zamanlarım gibi bü­tün memleket, değişim ve dönüşümlere sahne oldu. Ne olduysa işte ondan sonra oldu…