Etiket: Kitaplık

Ali Oktay Özbayrak – Bir Toplumun Panoraması: Vatan Yahut İnternet

Ali Oktay Özbayrak – Bir Toplumun Panoraması: Vatan Yahut İnternet

Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önüme…”
Erdem Bayazıt

 

Bir taşla kuş sürüsü vur­mak… Pek sevemedim neden­se bu sözü. Zira kuşları vurma bana çok uzak bir kavram. “ Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” diyordu Füruğ Ferruhzad. Şimdi uçuşu­nu hatırlamak kaldı bizlere, bir zamanlar penceremizde –sa­bahın seherinde- kuş ötüşlerini dinlerken. Pencerelerimizi, evi­mizi, evimizin damını terk edip gittiler. Uzun katlı beton bina­larımızın arasında yaşamak on­lar için yangın yeriydi belki de. Gerçi bizim için de durum fark­sız değil.

Mustafa Kutlu senelerdir bu konuda en çok söz söyleyen ya­zarlarımızdan, son kitabı Vatan Yahut İnternet ile de tüm bu ya­zılarını bir araya toplamış. Top­lumun değişimini anlatan, bize yaralarımızı gösteren bir başucu kitabı… Lakin anlayana… Bir toplumun değişmesi evin değiş­mesiyle başlar. Toplumun deği­şime, tüm değerlerin dönüşüme uğradığı bir çağın tanıklarının en güçlüsü Mustafa Kutlu’dur. Bu dönüşümü incelediği köşe yazı­larını topladığı kitabında önce­likle vatan kavramını ele almıştır. “ Bir ucu Vardar Ovası’nda, bir ucu Halep çarşısında ” diyerek vatanın tüm değerleriyle birlikte geniş bir perspektif çizerek; re­simden, müziğe, mevlide, mima­riye, şehirleşme ve kültür değiş­mesine dair vatan üstüne birçok konuya temas etmesi kitabın da seyrini gözler önüne koymuştur.

Mustafa Kutlu ‘ Bir Zaman­lar Taşra’ yazısında da evleri ele almıştır. Taşra’dan uzaklaşıp şeh­re göçen insanın uğradığı kültür değişimi Kutlu’nun da en bü­yük sancılarındandır. Kültürden uzak düşen Mimari, yabancılaş­mayı da beraberinde getirmiştir.

“ Bu evler sokağa değil, avluya bakar. Sokağa dönük yüzünde, insan boyunu aşan duvarlarında dahi pen­cere yoktur. Çokluk taştan yapılır ve sağırdır. Sokağa bakan kafesli pen­cereler bu taş kısmın üzerinde ikin­ci katta bulunurlar. Evet, ev bahçe­ye yani içe açılır. Burası mahrem bir alandır. Çiçek, meyve, sebze, havuzda su ile bir bakıma tabiatın devamıdır. Güzel ve ferahtır. Saydığımız unsur­larla tezyin edilmiştir.

Evin dış görünüşü sade ve vakur­dur. Tezyinat evin içindedir. Oyma­lar, ahşap bezemeler, göbekli geçme­li tavan süsleri, yüklük ve çiçeklikler hep bu iç güzelliği hedef alır.

Bu incelik ve ahenk büyük-küçük, baba-oğul, ana-kız, konu-komşu, usta-çırak, şeyh-mürit, hoca-talebe münasebetlerine de damgasını vurmuştur. Çırak bir gün usta, oğul bir gün baba olacağından yetişmesine itina gösterilir. Ağalık, beylik, hoca­lık, şeyhlik bile bir hududa kadardır. Haddi aşmak hiçbir şekilde hoş gö­rülmez.”

Taşranın daha doğrusu eski Osmanlı evlerinin özelliği ve mahremiyet sınırları. Ama be­nim en çok üstünde durduğum nokta, tüm bu inceliklerin tabiat­tan insana yerleşmesiyle yetişen bireylerin donanımında olmuş­tur. Evlere gösterilen itina, yeti­şen çocuklara da yansımış böyle­ce yetkin kişiler ortaya çıkmıştır.

Çocukların yetkin bireylere dönüşmesini yazar aileye ve ev­lerde var olan kültür ortamına bağlar. Ev bir çocuğun can da­marıdır. Zira birey ve ait olma duygusu burada paralel şekil­de gelişir. İnsanın varoluşundan beri bir yere ait olma isteğiyle beraber ortaya çıkan ev; her şey­den önce eğitim yuvasıdır. Edep, adap ilk burada öğrenilir. Evde mahremiyet ve aidiyet duyguları beraber yükselir. Hürmet kavra­mı da ilk evde öğrenilir. Büyüğe hürmet, komşuya hürmet ve ko­nuğa hürmet… Bu çocuğa akta­rılan duygulardan sadece biridir. Bunu en çok sağlayan da kültü­rümüzü yadsımayarak yaşanan bir ev hayatıdır. Çocuk evde öğ­rendiği edep erkânı, dışarıda da devam ettirir, paylaşır. Ev dışına çıkıldığında ise paylaşım devre­ye girer. Aidiyet, mahremiyet ve paylaşım… Bu üç kavram birbi­rine tezat değil, birbirini besle­yen duygulardır.

Günümüze geldiğimizde ise değinmemiz gereken şey yeni yaptığımız yüksek katlı evle­rin tüm bunları nasıl etkilediği­dir ve bunlardan nasıl etkilendi­ğidir. Yüksek katlı binaları diker­ken düşünülen şeyler mühimdir. Yüksek beton binalar ve önle­rine tüketim toplumunun sınır­larını zorlayan, her ailede en az iki tane olan arabalar. Arabalar için düşünülen park yerleri ma­lumunuz. Peki çocuklar? Ço­cuklar için oyun alanları olduk­ça kısıtlı hatta yok denecek kadar az. Olanlar da beton, tıpkı bina­lar gibi… İşte Mustafa Kutlu da toplum değişiminin panoraması­nı çizerken bu konuya sıkça de­ğinmiştir.

Şarkta sanat iki şeyin peşindedir: Hikmet ve ahenk. ‘ Peki, nedir bu Şark sanatının aradığı hikmet ve ahenk? Hikmet; yüce bilgi, asıl varlık’ın gizli sebeplerine ulaşma, ahlakî değer ifade eden, öğüt verici, mesel ve masal, öğüt verici şiir acayip ve garip olaylar, yollar, ahenkse; varlık’ın birbiri ile uyumu, uygunluğu, düzeni, renkler ve sesler arasındaki uyum ve düzen, makam, kasıt, niyet, birliğe katılmak, uyumsuzluk ve huzursuzluk çıkarmamak, sözcüklerin, cümlelerini kitapların, kurguların, hayatların, dünyanın uyumlu, yani ahenkli olması… Hikmet ve ahengi arayan sanat zaten hakikate giden yolda bize ancak yardımcı olabilir. Bütün bu arayışlar onun öykülerinde, desenlerinden ve resimlerinden kalemine sirayet eden hayat tablolarında… Tecessüs ve tahassüsün… Fırça darbeleri halinde okuyucuya sunulur.”

Konu ev olunca iş mecburen mahalleye gelip dayanıyor. Et ile tırnak gibi birbirinden ayrılmaz diye bilirdik ama tüketim toplu­mu bunu yıkmayı başardı. Yazar da bunu söylüyor, bir sancı ola­rak sıkça “Kanaat Ekonomisi” meselesine değiniyor. Ve toplu­mun lüks hayat algısıyla birlikte gelen mimarinin, mahallenin bo­zulması; toki’lerin ve avm’lerin doğurduğu sorunlar, Taşra’dan uzaklaşıp şehir içinde kurulan ayrı yaşam kentlerde kaybolan kültür kaybı yazılarında başı çe­ken konulardan oluyor. Beraber yaşadığımız, izlediğimiz, seyir­ci kaldığımız tüm sorunları yü­zümüze çarpıyor yazar, çözü­mü ise köye dönmekte, teknolo­jiyi bırakmakta buluyor. Bu tes­piti yaparken Anadolu toprakla­rının hepimize yeteceğini, tarım ve üretimi canlandırdığımız va­kit tüm sorunlarımızı çözeceği­ne inanıyor. Yazar bu davranışıy­la modernizme, hayatı boyu kar­şı durduğunu göstermekte. La­kin modernizmin vücudumuzun her zerresine sirayet ettiği yirmi birinci asırda bu çözüm ne kadar uygulanabilir, tartışılır.

Mahalle hayatını özlüyoruz zira apartmanlar arasına sıkıştık. Özlediğimiz onca şey şimdilerde sadece TV dizileriyle önümüze sunuluyor. Biz ise izlemeye do­yamıyoruz. Mesela Seksenler’i neden bu kadar sevdik? Çünkü bir zamanlar yaşarken şimdi sa­dece izlemekle yetinmek zorun­dayız.

“Çardağın altında beraber dolma sarmalar, mahallenin delisi, delikan­lısı, hocası, muhtarı, kahvesi, mahalle arası gazozuna yapılan maçlar. Evin önündeki o toprak sahalar, herke­se suyundan ikram eden çeşme. Ma­halle sakinlerinin Ramazan’ı- bayra­mı- doğumu- düğümü- ölümü- sünnet­ti- hastalığı- sevinci hep beraber yaşa­ması.” Mustafa Kutlu, böyle bir mahallede dinin ve örfün kurdu­ğu dengede herkesin dayanışma içinde olduğundan ve kimsenin kendini yalnız hissetmediğinden söz ediyor. Oysa devir değişiyor. Dar ve yüksek binalara sığışma­ya çalışan insan, kocaman sofa­lardan uzaklaştıkça yalnızlaşıyor. Misafir sığmayacak kadar küçü­len evlerimiz aramızdaki bağları koparıyor ve herkes kendisi için yaşıyor. Lüks sitelerde yaşayıp, entelektüel görüneceğiz derken yalnızlaşıyoruz. Sonra da ‘bire­yin bunalımı…’ Yeni hastalıklar, yeni psikolojik sorunlar ve yeni ihtiyaçlar. Mesela güvenlik. Bu­gün şehirlerin boş kalan ne ka­dar arsası varsa yaşam kentler kuruluyor. Şehir içinde ayrı bir şehir… Kapılarda güvenlikler. ‘Tanrı misafiri’ diye güzel bir ke­limemiz var, ihtiyacı olana, yolda  kalmışa yardım ettiğimizi göste­ren. Çünkü biz düşeni kaldıran, açığı giydiren ve açı doyuran bir millettik. Ama artık bırakın Tan­rı misafirlerini, dostlarımız ha­nemize gelirken güvenlikten ge­çiyor. Çünkü yüksek binalara hapsedilen insan, yaşam kentle­rin tutsak ettiği birey güvenliğe muhtaç. Evini emanet edebilece­ği bir mahalleden oldukça uzak. Kendisinden başka kimsesi yok, yapayalnız… Ve böylece yukarı­da Kutlu’nun bahsettiği mahalle kültürünün, taşranın cenaze na­mazını kılıyoruz hep beraber.

Mustafa Kutlu’nun hem hikâye anlayışının hem de kendi sanat anlayışının neyi amaçladı­ğını anlamak için kendi sözlerine kulak vermek gerekirse: “Şarkta sanat iki şeyin peşindedir: Hikmet ve ahenk. ‘ Peki, nedir bu Şark sanatı­nın aradığı hikmet ve ahenk? Hik­met; yüce bilgi, asıl varlık’ın gizli se­beplerine ulaşma, ahlakî değer ifade eden, öğüt verici, mesel ve masal, öğüt verici şiir acayip ve garip olaylar, yol­lar, ahenkse; varlık’ın birbiri ile uyu­mu, uygunluğu, düzeni, renkler ve ses­ler arasındaki uyum ve düzen, ma­kam, kasıt, niyet, birliğe katılmak, uyumsuzluk ve huzursuzluk çıkar­mamak, sözcüklerin, cümlelerini ki­tapların, kurguların, hayatların, dün­yanın uyumlu, yani ahenkli olması… Hikmet ve ahengi arayan sanat za­ten hakikate giden yolda bize ancak yardımcı olabilir. Bütün bu arayışlar onun öykülerinde, desenlerinden ve re­simlerinden kalemine sirayet eden ha­yat tablolarında… Tecessüs ve tahas­süsün… Fırça darbeleri halinde oku­yucuya sunulur.”

Mustafa Kutlu hayatı boyun­ca peşinde koştuğu hikmet ile; Anadolu’nun bozulan yapısına, kaybolan değerlerine ve Ana­dolu insanın mutsuzluğuna çare aramıştır. İşte Vatan Yahut İn­ternet; yıllardır süren bu sancı­nın, çekilen çilenin bir araya gel­mesidir. Kitap, ağır bir yükü sırt­lanmıştır. Vatan Yahut İnternet; bir toplumun panoramasını çi­zen, muhakkak okumamız, üze­rinde tefekkür etmemiz gereken bir kitap olmuştur.

Mehmet Kahraman – Hayatı Kurgulamak

Mehmet Kahraman – Hayatı Kurgulamak

Hayatı Kurgulamak 2013’ün son kitaplarından. Cemile Sümeyra’nın okuma ve anlama çalışmalarının bir yansıması olan kitap, iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, “Öykü Dünyaları”; ikinci bölüm, “Yıldızları Saymak”. İlk bölüm genel öykü incelemeleri ve birkaç isimle öykü değerlendirmesini içeriyor. İkinci bölümde yazar, usta isimlerin bir kitabından yola çıkarak onların edebiyat anlayışlarına odaklıyor kalemini.

Kitabın içeriğine geçmeden önce, sunuş yazı­sına dair birkaç şey söylemek istiyorum. Sunuş yazısı kitabın nasıl yazıldığını, neyi amaçladığı­nı ve teşekkür faslından ziyade edebiyatla ilgi­li çok önemli düşünceler içeriyor. Edebiyat, “Bir kişinin, yazarın, sanatçının salt kendiliği ile anla­şılamayacak kadar derin ve çok katmanlı bir ol­gudur.” diyen yazar, edebiyatın hem kişisel hem de toplumsal bir çabayı gerektirdiğini söylü­yor. Bir metnin anlam katmanlarının oluşması sadece yazarla sınırlı değildir, okur da aktif ola­rak metne dâhildir. Okurun niyeti ne olursa ol­sun yazılanlardan kendine yansıyan şeyler ola­caktır mutlaka. Bu yüzden yazar, “Edebiyatın bü­tün bir hayatı kuşatan, bütün bir hayatı etkile­yen bir süreç olduğu…”nu vurgular. Toplumsal çaba toplumsal hafızayı da güçlü kılmaktadır: hikâyeler, durumlar, düşler, gerçekler… sosyal hayatın içinde var olurlar. “Bundan ötürü de kar­maşık, çok yönlü, çok katmanlı bir anlatıma dö­nüşür” edebiyat.

Kurmaca ve yaşam birbirinize zıt kavramlar. Ha­yat kurgulanamayacak kadar gerçektir. Sanatsal bir terim olan kurgu hayatla nasıl bağdaştırılabi­lir? Yazarın, “Hayatın yanıltmayan tanığıdır ede­biyat, hayatta olup bitenlerin kaydını edebiya­ta göre bir yöntemle tutar.” cümlesi onun edebi­yata yaklaşımını özetler. Kurmaca bir metinden hayatın bütün kodları çözümlenebileceği kana­atindedir. Yazılanlar ne denli kurgu olursa olsun, insanı konu alan edebi türler yaşamı da yansıla­mak durumundadır. Sanatsal kaygıyla açıklama­ya kalkarsak belki tümden eleştirmek gerekebi­lir bu cümleyi, ama Cemile Sümeyra’nın baktı­ğı pencereden bakarsak edebiyata yansıyan bir dünya bulabiliriz. Çünkü o bakışın her karesin­de hayat vardır.

Birinci bölüm “Öykü Dünyaları.” “Son Dönem Türk Öykücülüğünde İnsan ve Toplumsal Hayat.” “Kadın Öykücüler ve Toplumsal Hayat.” “Türk Öy­küsünde Ölüm Olarak İntihar.” Bu yazılarda öy­küler üzerinden hayat okuması yapmış Cemi­le Sümeyra. Diğer başlıklarda da beş yazar üze­rinden öyküler incelenirken yine hayat perspek­tifinden bakılıyor. “Son Dönem Türk Öykücülü­ğünde İnsan ve Toplumsal Hayat,” dönem öykü­cülüğü üzerinden zamanın genel görünümü or­taya konuluyor. Öykülerde toplumsal hayatın ve insan sorunlarının izi sürülüyor. İncelemeler genelde “insan” “toplumsal hayat” ve “toplum­sal değişme” alt başlıklarıyla işleniyor. İnsan der­ken dikkati çeken iki yöntem var: Hayat karşı­sında insan (dayatmalar karşısında insan ve ara­yış içinde olan insan) ve kadın. Kadın meselesi­nin daha geniş yer tuttuğunu söyleyebiliriz. “Ka­dın sorunun üç farklı açıdan ele alındığını gö­rüyoruz. Modern hayatın zorlukları, siyasal ve toplumsal zihniyetin kadın algısının zamanla bir baskı unsuruna dönüşmesiyle ezilen, yıpranan, hayatın hiçbir alanında özgürlüklerini yaşaya­mayan kadınların öykülerini özellikle kadın öy­kücüler dikkate almışlardır.” (s.15) Toplumsal ya­pıda hayatın göze çarpmayan küçük dokuları­na değiniyor yazar: aile, inanç, gelenek, ekono­mi, siyaset gibi insan ve kültür bütün yönleriy­le ele alınıyor. Toplumsal değişme insanın de­ğişimi, kent yaşamının değişimi, göç ve kent­leşme sorunlarıyla birlikte değerlendiriliyor. “Bu dönemde insan âdeta yeniden tanımlanmayla karşı karşıyadır. Değerler sıralamasında önem­li değişmeler olmuştur. Bireycilik artmıştır, git­gide bireyselleşen bir hayat düzleminde yaşan­maya başlanmıştır. Gelenek, din, düşünce gibi toplumsal değer ve kurumlar önemini yitirme­ye yüz tutmuştur. Ancak alttan alta toplumsal dokuda her zaman bir direniş kendini hissettir­mektedir.” (s.25)

“Kadın öykücüler ve Toplumsal Hayat” kadın öy­kücülerin yaşamı nasıl gördüklerini, toplumsal yapıyı nasıl değerlendirdiklerini ve ne anlattıkla­rı üstüne geniş çaplı bir inceleme sunuyor. Ne­zihe Meriç, Leyla Erbil, Tomris Uyar, Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun da araların­da olduğu on sekiz kadın yazarın öykülerini içe­riyor metin. Kadın öykücüler için, “Öykülerin ge­nelinde toplumsal yapı, insanın eğilimleri, zaaf­ları, güçsüzlüğü ve gücü, değerlerinin değişme­si, duruşu vb. yönleri anlatılmaktadır.” diyen ya­zar, insana ait ne varsa onu bütün yönleriyle or­taya koymaya çalışmakta. Öykülerden alıntıla­nan cümlelerle söylediklerini desteklemekte­dir. “Kadın öykücüler, insan sorununu erkek, ka­dın ve çocuk ekseninde ele alırlar. Genellikle ka­dın sorunlarını vurguladıklarından olsa gerek, öykülerinde geleneksel, ataerkil zihniyete sahip erkek karakterlerini yazmayı tercih etmişlerdir.” (s.29) Ayrıca, “Türk toplumunda kadın olmanın zorluğunu, kadının cinselliğini özgürce yaşama­masını, dahası hayatın hiçbir alanında özgürlü­ğünü elde edemeyişini işlemişlerdir.” (s.29) “Ka­dın öykücüler, öykülerinde kadın, erkek, çocuk bütün insanların tüketici olduğu modern haya­tın kadın ve çocuklar için daha da yıpratıcı ve yorucu bir güce sahip olduğunu vurgulamak is­tercesine bu temaya ağırlık vermişlerdir.” (s.32)

“Türk Öyküsünde Ölüm Olarak İntihar” kişisel ol­duğu kadar sosyal bir vakıa olan intihar olgu­sunu irdelemektedir. “Modern hayat için ciddi bir tehdit oluşturan intihar, sanatçı ve edebiyat­çı gözünde değişik boyutlar kazanmıştır.” diye­rek, intiharın bir ölüm biçimi olmaktan öte, etki­sini ve intihar algısının yarattığı gerçeği tema ve olay eksenli incelemeye çalışmıştır. “İntihar, Türk öyküsünde ya tema ya da öykünün temel ekse­nindeki olay şeklinde öne çıkmaktadır. Çoğun­lukla  açık bir mesaj taşıyan bir eylem olmuştur intihar.” demektedir. Burada vurgulanan nokta intiharın öykülerde nasıl okunduğudur. Genel kanı insanın umutsuzluğu ve çıkış noktasının kalmadığını düşünerek hayattan yok olma arzu­sunun yatmasıdır. Geleneksel ve ahlaki yapının insan üzerindeki baskılarının da bir eleştiri ma­hiyetinde okunacağı ileri sürülmektedir. Yazarın Kendi Kalemini Kıranlar adlı kitabı dikkate alın­dığında intihar konusunda önemli bir çalışma yaptığını söyleyebiliriz. Kitabın ikinci bölümün­de ayrıca müntehir şairler başlığıyla şairleri inti­hara götürün süreçler ve edebiyatçı gözüyle in­tihar algısını daha detaylı bir şekilde ortaya koy­muştur. “Edebiyat dünyasında en fazla intihar edenler ise şairler olmuştur.” (s.155) İntihar eden edebiyatçıların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Buradan öğreniyoruz ki, edebiyatçılar in­tiharı sorgulamakla kalmamış, intihar üzerinden de kendi mesajlarını vermeyi amaçlamışlardır.

“Yıldızları Saymak” adın da fark edileceği gibi önemli şahsiyetlerin eserlerinden hareketle çö­zümleler yapılıyor. Alt başlıklarına bakıldığında bu daha iyi anlaşılıyor: Nuri Pakdil, Necip Fazıl, Cahit Zarifoğlu, Ahmet Haşim… yazarın söyle­diği gibi “genel edebiyat okumaları”nın bir yan­sıması. Bu okumaların rastgele olmadığı ve ya­zarın kendi düşünsel dünyasına yakın kişiler­den olduğu açıktır. Böyle olması metnin anlatı­mını sağlamlaştırmakta ve okunmasını kolaylaş­tırmaktadır. Yazarların tek bir eserine odaklandı­ğı için de derin bir analiz söz konusudur. Seçilen kitaplar yazarların hayat/edebiyat bağlamında nerede durduklarını göstermesi açısından isa­betle seçildiği görülüyor. Mesela, Nuri Pakdil’in Derviş Hüneri bunun en önemli kanıtı. Pakdil’in hüner isteyen yaşama biçimini kitaptan takip etmek pekâlâ mümkün. “Çelik adamın en zorla­yan yanı sanırım mükemmeliyetçi duruşun acı­masızlığı ile insana bakması olmuştur. Dervişçe olmayan bir bakış.” Diğer yandan Necip Fazıl’ın Çöle İnen Nur, Cahit Zarifoğlu’nun masalları, Ah­met Haşim’in Frankfurt Seyahatnamesi okura su­nulan önemli metinler. Çalışma farklı okumalara kapı aralamak adına da önemlidir.

“Edebiyat var oldukça, onun okunması değişik mecralarda devam edecektir.” diyen bir yazarın okuma çalışmalarını içeren önemli bir kitap Ha­yatı Kurgulamak. Hayatla edebiyat arasında fark gözetmeyen okurlarını, “hayatın yanıltmayan ta­nıdığı” olan edebiyat okumalarına çağırıyor.

Gökçe Özder  – İçeriğin Estetikle İmtihanı

Gökçe Özder  – İçeriğin Estetikle İmtihanı

Edebi türlerin ne’liğine dair konuşmadığımız / konuşmamamız gereken bir çağda hikâye görünümlü şiirlere rastlamak ya da “görsel şiir” gibi farklı türlerin varlığı pek şaşılacak bir durum olmasa gerek. Artık edebiyat ne Aristo’nun Poetika’sındaki gibi sınırları kesin çizgilerle çizilmiş ne de Eski Edebiyat gibi kuralları belli bir yapı değil. (Aristo’nun Poetika’yı yazmaktaki amacının edebiyatın sınırlarını çizmek olmadığının farkındayım. Biz onu “sınır çizen” sayıyoruz ya madem öyle kalsın.) Bu türler arası geçişlilik elbette ki modernizmin getirdiği yeni yaşam tarzının sonucu olarak ortaya çıkmış bir durum.

Hakan Şarkdemir “Kahramanın Dönüşü / Modern Epik Şiir Üzerine” isimli kitabında modernizm­le birlikte ortaya çıkmış bir tür olan modern-epik’in ne olduğunu ve özellikle Türk edebiya­tında hangi isimlerin bu türde eser verdiğini in­celiyor. Yaklaşık iki yüz sayfa olan bu kitap ilk bakışta “Modern-epik gibi yeni bir tür hakkın­da nasıl bu kadar şey yazılabilmiş?” sorusunu akla getiriyor. Nitekim kitabı okuyunca bu soru­nun cevabını alıyorsunuz. Kitabın yalnızca ilk elli beş sayfası tam manasıyla modern-epik şiir tü­ründen bahsediyor. Geri kalan iki bölümün baş­lıkları “Mükemmel Şiire Doğru” ve “Cesaretin Şi­iri”. Bu başlıklar altında birbirinden büyük oran­da bağımsız, çoğunlukla modern şiir etrafında örülmüş denemeler var. Bu açıdan kitap bir “off topic” örneği diyebiliriz.

Kitabın ilk bölümü ile diğer bölümler arasında yalnızca konu açısından farklılıklar yok. Kitabın başından sonuna doğru üslupta belirgin bir bi­çimde durulma mevcut. Modern epik şiir üzeri­ ne yazdığı bölümde Şarkdemir bol miktarda te­rimsel ifade kullanırken ilerleyen bölümlerde bu terimsel ifadelerin giderek kaybolduğunu gö­rüyoruz. Bu durum kitabın bütünlüğünü bozu­yor. Benzer şekilde kitaptaki yazıların formatın­da da bütünlük mevzut değil. Kimi yazılar adeta bir tez kadar “dolu” olmasına rağmen kaynakça­nın belirtilmemesi, kimi yazılarda ise kaynakça­nın yer alması bütünlüğü zedeliyor.

(Kuramsal metinlerin üslubu hakkında bir pa­rantez açmadan edemedim. Geçenlerde Mahal­le Mektebi dostlarından sevgili Abdullah Kasay ile bu konu hakkında konuşmuştuk. Okuduğu­muz metin her ne kadar kuramsal da olsa fazla­sıyla terime boğulmanın, “Aman günlük dil kul­lanmayayım, sonuçta ben kuramsal bir metin yazıyorum.” düşüncesine sahip olmanın biz oku­yucuları çok yorduğundan dem vurduk. Aka­demik bir makale ya da tez haricinde dili bu ka­dar kasmak, yormak, örneklerden uzak tutmak, metne adeta çeviri metin zorluğu yaşatmak ne­den? Gerçekten merak ediyoruz doğrusu.)

Şimdi biraz İkinci yeni bilgilerimizi tazeleyelim. Turgut Uyar’ın Akçaburgazla Yekta’sını düşüne­lim önce, Cansever’in Çağrılmayan Yakup’unu ya da Ruhi Bey’ini, Karakoç’un Hızırla Kırk Saat’teki temsili Hızır’ını hatırlayalım bir de. Bu karakterlerin en büyük ortak noktası toplum­dan dışlanmışlıklarıdır. Peki bu şiirlerin epik şiir olarak adlandırılmasını nasıl açıklayacağız? Epik kahraman toplumsal söylemi kendinde topla­yan kişiyi temsil ederken modern-epik kahra­man toplumsal söyleme ters düşer. Bu durum da Şarkdemir’in de belirttiği üzere yeni bir dün­ya algısıyla ilgilidir.

Modern epik şiirin bir diğer özelliği lirik, drama­tik ve epik unsurlar arasındaki mesafenin orta­dan kalkması ve modern-epik şiirde harman­lanmasıdır. Örneğin Akçaburgazlı Yekta’yı düşü­nelim. Geleneksel bir epik şiirde karakterin kişi­sel düşünceleri ön planda değildir. O, toplumun düşüncesini ve duygusunu kendinde barındı­ran kişidir. Sevdiği kadına olan aşkı ya da bir ön­ceki gün yediği yemeği beğenmemesi okuyu­cunun umru değildir. Oysa Yekta sevdiği kadın için toplumun değerlerine ters düşmeyi göze alır. Onun kişisel duyguları okuyucu için önem­lidir. Yine geleneksel epik şiirde genel anlam­da bir dramatizasyondan bahsedemeyiz. Buna karşılık modern-epik şiir adeta roman biçimin­de ve çoğunlukla çok fazla dizeden oluşur. Yani modern-epik şiir ilk bakışta geleneksel epik şiiri hatırlatsa da bu türden yapısal ve anlamsal ola­rak tamamıyla ayrılır.

Yukarıda da bahsettiğim gibi kitabın geri kala­nı birbirinden bağımsız deneme / makale par­çalarından oluşuyor. Bunların ortak özelliği mo­dern şiire, özellikle de İkinci Yeni şiirine dair ol­maları. İçinde güzel tespitler barındıran bu ya­zılar bilhassa şiirle ilgilenen ve işin kuramsal bo­yutunu merak edenlerin severek okuyacağı tür­den. Şarkdemir’in kimi şairlere yönelik duruşu­nun öznel değerlere yaslandığını düşünsem de edebiyat eleştirisinde bu durumun kaçınılmaz olduğunun farkındayım.

Şarkdemir’in kitabını içerik olarak beğensem de yapısal açıdan çeşitli sorunlar taşıdığını düşünü­yorum. Bu duruma kimileriniz karşı çıkıp “Mü­him olan içerik.” diyebilir. Fakat takdir edersiniz ki yemeği güzel yapan şey lezzeti kadar sunu­mudur da.

Faruk Turğut – Mahalle

Faruk Turğut – Mahalle

Mahalle geçmişten günümüze kentin olduğu kadar toplumsal yaşamında temel birimi olarak var olagelmiştir. Mahalle hem mekânsal olarak 01hem de insanların bu mekân yoluyla kentle oluşturdukları ilişkiler vesilesiyle kentin özüdür, yaratım yeridir. Öte yandan mahalle birey ile toplum arasında köprü vazifesi görür. Bireyin toplumsal alana çıktığı, ötekilerle karşılaştığı ilk yerdir mahalle. Şüphesiz dünyaya yeni gelen bireyin aile içerisinde toplumsallaşmaya başladığı, bu süreci tattığı doğrudur. Ancak esasen doyum yeri mahalledir. Hayatın, insanın içine sızdığı yerdir mahalle. Kendinden olmayanlarla karşılaştığı, ötekilerle iletişim kurduğu yerdir. Birey burada kendinden olmayanın gözünden, onların verdikleriyle bakmayı öğrenir hayata.

Mekânın insan etkisiyle toplumsal bir nitelik kazanmasının en güzel ve somut örneklerinden bir tanesi olmasına rağmen mahalle, bugüne dek toplumsalı ya da toplumsala dönüşen ikonu edinen sosyolojinin nazarında hak ettiği yeri edinememiştir. Sadece sosyoloji değil birçok alana dair malzemeyi geçmişten bugüne saklı tutan mahalle ile akademik çevrelerce yeteri kadar ilgilenilmemiştir. Köksal Alver,“Mahalle: Mahallenin Toplumsal ve Mekânsal Portresi” adlı kitabında tarih, edebiyat ve mimarlık literatüründen de yararlanarak gerek genel hatlarıyla gerek gündelik hayatta iken çok dikkat edilmeyen, buna karşın birey üzerinde önemli etkilere sahip en küçük detaylara varıncaya kadar göz önünde bulundurarak mahalle üzerine geniş ve kapsamlı bir sosyolojik değerlendirme yapmaktadır.

Kitap üç bölümden oluşmaktadır. “Mahalle Kurmak” adını taşıyan birinci bölümde yazar mahalle imgesinin kent ve birey ekseninde idari ve toplumsal yönlerini, mahallenin tarihçesini,dönüşümünü, mahalle isimlerinin hikayesini,mahallenin kişiye verdiği kimliği ve oluşturduğu toplumsal aidiyeti, mevcut mahalle türlerini ve nihayetinde günümüzde mahallenin karşı karşıya kaldığı güvenlikli siteler ve kentsel dönüşüm konularını incelemektedir. Mahallenin dünden bugüne süren bir hayat alanı olduğu, dolayısıyla dönüşerek, değişerek günümüze kadar geldiği ifade edilmektedir.

“Mahallede Yaşamak” adlı ikinci bölümde yazar, mahalle yaşantısını ve bu yaşantının bileşenlerini üç alt grupta irdelemektedir. İlk olarak mahallede yer alan mekânlar, insan eliyle yapılan ve yine insan eliyle toplumsallık kazanan, insanlarla ve birbirleriyle olan ilişkiler bütünüyle mahalleyi var eden mekânlar ele alınmaktadır. Sokak, ev, cami, çarşı, kahvehane,bakkal, park gibi mekânsal unsurlar birçok yönüyle analiz edilmektedir. Yazar bu bölümde ayrıca mahalleyi mahalle yapan, onu fiziki bir yer, birim olmaktan çıkartarak bir mekâna,sosyal bir alana dönüştüren insanı, orada yaşayan mahalle insanlarını incelemektedir.Burada mahalleli kimliğinin yanında imam, muhtar, bekçi, deli, kabadayı gibi kişiler analiz edilmektedir. İkinci bölümde son olarak mahalle kültürünün oluşumunu ve dolayısıyla mahallenin yeniden üretimini sağlayan insani ilişkilerin ve sosyal geçişlerin zemini olarak“mahallede gündelik hayat” ele alınmaktadır.Bu başlık altında ise sosyalleşme, komşuluk,sohbet, yardımlaşma, dedikodu gibi gündelik hayat halleri tartışılmaktadır.

Kitabın “Mahalle Algısı” olarak adlandırılan üçüncü bölümünde ise nitel araştırma yöntemleri çerçevesinde bir mahalle araştırması gerçekleştirilmektedir. Konya sınırları içerisinde farklı bölgelerde bulunan,farklı özelliklere sahip seçilen mahallelerde meslek, cinsiyet, yaş, eğitim ve gelir düzeyi bakımından farklı katılımcılarla derinlemesine görüşmeler yapılarak elde edilen bulgular temelinde mahalle algısı, mahalle duygusu,mahalle ilişkileri ve mahallenin değişimi analiz edilmektedir.

Köksal Alver, bu eseriyle mahalle adına bugüne kadar ortaya konulmuş yapıtlar arasında gerek mahalleyi farklı bakış açılarıyla ele alması,gerekse bütünlüklü bir mahalle portresi ortaya koyması, bunun yanı sıra bugüne kadar el değmemiş olan öğelerini de analiz etmesinden ötürü farklı bir yerde bulunmaktadır. Bu özelliğiyle bugüne kadar büyük oranda diğer sosyal bilimlerin, bilhassa tarihin sınırlarında kalan bu alanda büyük boşluğu doldurmakta, dahası mahalle üzerine yapılacak yeni tartışma ve araştırmalara da kapı aralamaktadır.

Köksal Alver, Mahalle Mahallenin Toplumsal ve Mekânsal Portresi, Hece Yayınları, Ankara, 2013

Mehmet Kahraman – Günler Ne Kadar Kısaldı Üzerine Birkaç Kelam

Mehmet Kahraman – Günler Ne Kadar Kısaldı Üzerine Birkaç Kelam

İlk kitapların okurda ve yazarda ayrı bir yeri vardır. İlk göz ağrılarıdır. Emeğin,sabrın, heyecanın, uzun bekleyişin ürünüdür onlar. Yazar neler yazmış,nasıl yazmış sorusu ilk kitaplar için daha anlamlı gelir bana. Onda endipteki görüntüler, yıllardır içlerinde taşıdıkları matlaşmamış fotoğraflar vardır; asla unutulmayan, gün geçtikçe hatırlanan. Ayrıca bu okuyuş sonraki öyküler, kitaplar için bir referans olacaktır.

Günler Ne Kadar Kısaldı İsmail Özen’in ilk öykü kitabı. 1996’da yazmaya başlayan yazarın uzun bir suskunluktan sonra yazdığı öykülerden oluşuyor. Profil yayınlarından çıkan kitapta on öykü var. Son öykünün yazım yılı 1996, ilk öykünün yazım yılı ise 2007; diğer öyküler 2012-2013 yıllarında yazılmış. Öykülerde iki farklı dünya dikkati çekiyor: çocukluk ve orta yaş.Bu sayede iki ayrı dünya önümüze konulmuş oluyor. Çocukken neler yapıyorduk, büyüyünce nelerle uğraşıyoruz. Küçükken daha çok arkadaşlarla, toplumla iç içeyken büyüdükçe yalnızlaşıp, kendi halimizde kalıyoruz. Küçükken zaman bir anlam ifade etmezken, belli bir yaştan sonra zamana göre ayarlıyoruz işlerimizi.Bu böyle. Yaşlandıkça zamanı daha çok önemsemeye başlıyor insan ve özellikle geçmişi hatırlamaya başladıysa eğer, günler gerçekten kısalmaya başlamış demektir.

Özen, anlatmayı seven bir öykücü. Neyi anlatacağını bildiği gibi nasıl anlatacağını da biliyor. Olaysız, sıkıcı gelebilecek konuları bile ustaca anlatmayı başarıyor. Kapalılıktan olabildiğince uzak, dil oyunlarına girmeden,doğrudan bir anlatımla okuru öykünün içine çekiyor. Dil, anlamı bulanıklaştırmıyor.Gösterişten uzak, sade ve anlaşılır. Ayrıca,dil gerçekliği oluşturan değil, yansıtan konumunda. Özen, duygulardan çok duyulara seslenerek kuruyor öykülerini. Okur onun anlattıklarını görüyor, duyuyor ve kokluyor. Bu sayede kurduğu atmosfer, öykünün sonuna kadar diri kalıyor. Soğukkanlı bir anlatım haliyle merak unsurunu da beraberinde getiriyor.İlk öykülerde yoğun olmakla birlikte hüzün bütün öykülerde hissediliyor. Zamanın geri getiremeyeceği değerleri kaybetmekten kaynaklanan bir hayıflanma sanki. Hatırlayarak yaşadıklarımızı yeniden inşa ediyormuş hissediyoruz kendimizi.

Kişiler Özen’in öykülerinde önemli bir yer tutuyor. Silik, kişiliksiz değil hiçbiri. İlk öykülerde isimler belirginken sonraki öykülerde isimler kayboluyor. Zamansal bir okuma yaparsak yaş ilerledikçe isimlerden de koptuğumuzu,dünyanın birer nesnesi haline geldiğimizi de söyleyebiliriz. Hatta öyle ki, gençliğin hatırlandığı öykülerde kişiler lakaplarıyla çağrılırken daha içten, sıcak, teklifsiz, hesapsız,beklentisiz, çıkar düşünmeden kendiliklerini korurlar. Ayrıca çocuklukta toplumsallık ve arkadaşlık ön plandayken, ileri yaşlarda daha çok bireysel yaşam söz konusudur. Konular değişmiştir, eş vardır, çocuk vardır; sorumluluk yüklenmiştir bireyin üstüne. Bütün bu yaşama rağmen Özen’in kişilerinde bunalım, endişe, stres, kaygı verici durumlar gözlenmez. Bilinç akışıyla içi deşme, içten akma gibi bir durum değildir onunki; kahramanlar kendileriyle boğuşmazlar. Her şey dışta yaşanır. Okur anlatıcının gördükleriyle kişilerin ruh hallerini duyumsar.

İlk beş öykünün mekânı Balıkesir: Dükkân,bakkal, yağmur, Buick… Mahalle gözümüzün önünde canlanıyor. Mahalleyi var eden çocuklar,onlar olmasa bizim orada olma olasılığımız sıfır.Sonra yatılı var, yatılıdan kaçıp okey oynamaya giden gençler var; düğün var, kavga var.Öykülerde İstanbul ve Konya da mekân olarak kendine yer buluyor. Zamana ve mekâna ait detaylar öykünün temellerini sağlamlaştırıyor.Öyküler yaşanmışlık ve hatırlayış duvarın yaslandığı için bugün ile geçmiş iç içedir. “Uzun,Eski Bir Kasım”da seksenlerin bir sokağını ve dönemin şartlarını, insanlarını, çocuklarını ve yağmurlu bir gününü sayfalarımıza taşır.Renkli televizyonların önce kahvelere geldiği,çocukların buğulu camlardan film izlemeye çalıştığı, bakkallarda gaz yağlarının satıldığı,borçların deftere yazıldığı bir zamandır o günler. Oysa bugün öyle mi? Yatsı namazını kılmaya giderken futbol maçı seyretmeye niyetli birinin nefsiyle mücadelesi vardır. Biliriz ki, “Bazı şeyler yazarız, yaşarken yahut sonradan onları niye yaşadığımızı biliriz; kusursuz, büyük bir resmin yakından bakınca görünmeyen, biraz uzaklaşınca bütünlüğün içinde görünen küçük detayları gibidirler.”(s.55) Yine de anlayamadığımız veya bir yere koyamadığımız bazı şeyler vardır: Yanlış yer tarif etmek gibi…Ya da çocuklar akşam yemeğinden sonra oyun oynamak istedikleri halde anne babaların kitap okumak veya televizyon seyretmek uğruna onları başlarından savmaya çalışması gibi…

“Öğlenden Sonra” kitabın ilk öyküsü. Daha çok çizgi romanlar okuyan, okumaya hevesli bir gencin öğleden sonra bir arkadaşına kitap değişimi için gitmesini konu alıyor öykü. Fakat ortada bir engel var: Baba. Babanın genel manada okumaya karşı çıktığı gibi bir izlenim yok. O daha çok oğlunun “gâvur” kitapları okumasını istemiyor. “Sana kaç kere söyledim el âlemin gâvur kitaplarını okuma diye, ne öğreniyorsun bunlardan!”(s.14) diyor baba. Bu kitapları okumak “anarşist” olmak onun gözünde. Zaman göz önüne alındığında bu karşı çıkış normal gibi görünüyor. Çünkü iki kutuplu bir dünya var ve baba, oğlunun “gâvur”olmasını veya “anarşist” olmasını istemiyor.Özen, baba oğul arasındaki çatışmayı dozajında ayarlayarak bir tarafa meyletmeden zamanın ruhunu yansıtmaya çalışıyor. İlk paragrafta baba için söylediği sözler babanın ailedeki fonksiyonunu da bir nevi ortaya koyuyor:“…ekmek, babanın ellerine yakışır; bunu düşünüyorsun…”(s.9)

“Salyangoz Toplamaya Gidiyoruz”da parçalı bir anlatımla geçmişi ve bugünü bir arada yaşıyoruz. Anlatıcı eski güzel günleri yaşamak için yirmi sene sonra tekrar gelir kasabaya.Kafasında “yüzlerce fotoğraf” vardır. O fotoğraflardan biri de yağmurlu bir günde1940 model Buick ve salyangoz toplamaya giden arkadaşlarıdır. Fotoğraf üzerinden dönem analizi yapabiliriz. Okulun bahçe duvarına yazılmış yazılar: Tek Yol Devrim”,“Kahrolsun Faşizm”. “Korku veren bir şeyler vardı yazılarda.” (s.17) Büyüklerin dünyasında kin, nefret, zorbalık, korku ve kan vardır.Çocuklarsa kendi saf hallerinde salyangoz toplamaya giderler. Yine de neyin ne olduğunu duymuşlardır. “Anarşikler yazmışlardır, dedi Tatü’nün kardeşi.” (s.17) Çocuklar kimin anarşist olduğunu, anarşistlerin nasıl olduklarını, neler okuduklarını büyüklerinden duymuşlardır; kendi aralarında bunu konuşurlar. O gün çok salyangoz toplarlar, ama satacakları Çingeneler gitmiştir. Etrafta binlerce salyangoz vardır. Onlarda topladıklarını oraya boşaltırlar. Kızgınlıktan,hayallerin boşa çıkmasından dolayı “duvarları tekmeleyerek” başka güzel bir dünyaya çıkarlar.“Çünkü o zamanlar dünya hep güzeldir.”(s.23)

Dünya çocukken hep güzeldir. Büyüyünce o güzellikleri tekrar yaşamak için şehre geldiğinde insan o günlere ait pek bir şey bulamaz. Kafasında bir sürü fotoğraf vardır yalnızca. Çocukluk arkadaşları büyümüştür,herkes geçim derdindedir. Ve en önemlisi çocukluğun en temiz hali yoktur üzerlerinde.“… yıllar aramıza bir mesafe sokmuştu,hiçbir zaman çocukluğumuzdaki sıcaklığı bulamadık.” der anlatıcı. Düşlerin, masalların,kitapların, oyunların, samimiyetin çocukluğuyla büyüklerin planlı, hesaplı, çıkarcı yaşamı uyuşamaz şekilde birbirlerinden ayrıdır.

Kitapta dikkat çeken diğer bir öykü “Ürkü”. En iyi öykülerden biri. Birinci tekil anlatım ve gotik üslupla okuru sarmalıyor. Eski kitapları toplayıp satan anlatıcı kitapları sattığı sahafın yanında çalışmaya başlar. Anlatıcı yazar olmak istemektedir ve sahaf dükkânında boş kaldıkça kitap okur. Fakat sahaf Naim Bey esrarengiz bir kişidir. Anlatıcı künhüne vakıf olamadığı bir takım tuhaflıklar yaşamaktadır.Sadece sahafta değil, dışarıda da ürkütücü olaylar yaşanmaktadır. Naim Beyin istediği çayları vermek için içeri girdiği sırada gördüğü manzara korkunçtur. “Odada ruhu ezen, kasvetli bir hava,” vardır. Anlatıcı o gün gördükleri karşısında handaki odasına gitmek istemez ve bir arkadaşıyla buluşup onun evine gider.Fakat tanık olduğu olaylar onu orada da rahat bırakmaz. Düşünceleri kafasından kovalayamaz.“Karanlık bir şey” üzerine oturur. Ayete’l Kürsi okumak ister ama okuyamaz. Yine de zihnen okumaya çalışır ve yanına, altına, üstüne üfler.Uyku ile uyanıklık arasında hafakanlar basar, üç harfliler, anlayamadığı karanlık suretler içine çekilmektedir. Anlatıcı bir daha o dükkâna gitmez. Hatta korku o noktaya varmıştır ki, o sokaktan bile geçmeye cesaret edemez.

“Karda Derin İzler” üçüncü tekil anlatımı olan ikinci öykü. Diğer öykülerden de farklı bir yerde duruyor. Kitaptaki üçüncü tekil anlatıma sahip “Uzun, Eski Bir Kasım” öyküsü kitabın geneline hâkim olan üsluba daha yakınken,“Karda Derin İzler” de ise nesnel ve uzak bir anlatıcı var. Karla kaplı bir kış günü adam ve karısı köydeki (muhtemelen adamın babası)bir yakınlarına gidiyorlar. “Tarlalarını satıp satıp yedirdiği oğlu baksın, istemiyorum onu bu evde…” (s.74)dediğine göre kadının, adamın babası olmalı. Fakat yolculuk istenmedik bir şekilde sonlanır. Araba karda kalır. Bir türlü hareket etmez. Biraz sonra etraflarında kurtlar toplanır. Adam kurtları kovalamaya çalışırsa da başarılı olamaz. Soğuk bir tarafta, kurtlar diğer tarafta ölüm düşüncesiyle hayat arasında gider gelir. Öykü iç içe öykülerle desteklenmiştir. Bu geçiş durağan zamanı hareketlendirmektedir.Kaymakamlıkta palto dağılacaktır ve kendisine palto verilecek çocuklar oraya yürüyerek gitmek durumundadırlar. Yine kar vardır. Bu yolculuk sırasında bir arkadaşı hastalanır ve sonrasında ölür. Adam bu düşünceyi geleceğe taşır ve ileriki zamanlarda, Almanya’ya gitme fırsatı çıktığında hemen değerlendirir, Almanya’ya gider. Fakat kader bir süre sonra onu kasabasına geri getirir. Bu hatırlayışı eşiyle de paylaşır.İstemsiz bir anlatıştır bu. “Konuşan kendi değil, ağzıdır.” Anlattığı hikâye bitince tekrar ölümü düşünmeye başlar. Ölünce ne olacaktır? Kabir azabı denen şey nedir? Zaman geçtikçe, belki de ölüme yaklaştıkça, ölüm ve ölüm sonrası yaşam zihnini daha çok meşgul etmeye başlar.“Hayatını mal mülk, para pul peşinde koşmakla harcamıştı. Günah doluydu hayatı, baştan başa yanlıştı. Bunu hep hissetmiş ama bir türlü bu yanlış giden hayatı değiştirememiş, hep ne olduğunu bilmediği bir şeyi beklemişti. Sanki bir gün gelecek, bir şey olacak ve bütün hayatı kendiliğinden değişiverecekti.” (s.83) Evet,hemen hepimiz böyle bir değişim bekleriz.Fakat kendiliğinden olan bir şeyin kıymetini bilemeyiz.

Son olarak, öykülerde hoşuma giden birkaç cümleyle bitirmek istiyorum.

“Sonra duvarları tekmeleyerek evden, başka, güzel bir dünyaya çıktık. Çünkü o zamanlar dünya hep güzeldi.”(s.23)

“Abi, sen nasıl böyle oldun…” (s.35)

“İçimde her gün uzun saatler kahvede oturup çıktıktan sonra yaşadığım değersizlik ve kirlenme hissi var, huzursuzum.” (s.43)

“O da başka ölüp gidenler gibi ölecek,ne yaşıyorlarsa o da onların yaşadıklarını yaşayacaktı, kalanlarsa hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edecekti.” (s. 83)

Necip Tosun – Kurmacanın Büyülü Sureti

Necip Tosun – Kurmacanın Büyülü Sureti

Abdullah Harmancı 1998 ile 2013 yılları arasında öyküye ilişkin yazdığı yazıları Kurmacanın Büyülü Sureti kitabında bir araya getirdi. İnceleme değini, deneme arasında gidip gelen tümüyle öyküyü odak alan bu yazıların, öykü türüne ilişkin kuramsal, inceleme yazılarının azlığı da dikkate alındığında önemi büyük. Hele bu öykü yazılarını bir öykücünün kaleme alması bu yazıların önemini bir kat daha artırmakta.

Kitap, on beş senelik bir süre içinde yazılmış yazıların bir araya gelmesinden oluşuyor Kitap, yazarının deyimiyle “yirmi dört yaşındaki genç öykücü Abdullah’tan, otuz dokuz yaşındaki akademisyen Abdullah’a uzanan çizgide”ki tanıklıklarını, izlenimlerini yansıtıyor. Kitaba genel olarak baktığımızda öykünün nabzını tutmaya çalışan bir öykücünün günlükleri görünümündedir. Öyküyü anlamaya, onun yolunu açmaya ve okuduğundan edindiği izlenimleri okurla paylaşmaya çalışan bir öykü emekçisini görürüz. Kitap ne poetika ne inceleme olmaya çalışmayan ama öyküye nüfuz edip kişisel tanıklıklarla geniş bir çerçevede öyküye kuramsal bir tanım getiren bir yapıyı bünyesinde barındırıyor.

Bir öykücü niçin kuramsal/eleştiri yazıları yazar? Bu soruya verilen “öykü yazmayı beceremediği için” klişe cevabı günümüzde çoktan edebiyat çöplüğüne atılmış durumda. Çünkü artık biliniyor ki, her öykücünün bir öykü davası olmalı. Öykü davasından kastımız poetik bilinçtir. Elbette iyi öykü yazmak için,iyi bir kuramsal altyapıya sahip olmak işin olmazsa olmazı değildir. Ama iyi öykü yazmanın yolunun da yaptığı işe kafa yormaktan geçtiği herkesin malumu. Kuşkusuz öykücünün temel görevi öykü yazmak, öykünün iyi örneklerini vermektir. Ancak öykü davasının nitelikli eleştiri ve kuram yazılarıyla desteklenmesi gerekir. Öykücülüğümüzde görülen en büyük eksiklik öykücülerin yaptığı işe ilişkin bilgi ve birikim eksikliğidir. Oysa verili olan, birikim bilinmeden nasıl kişilikli bir öykü ortaya konacaktır? Bu yüzden her öykücünün poetik bir kaygısı olmalıdır. Günümüz yazarı, öykücüsü için edebiyatın atan nabzından habersiz, çağın sesini üretmesi zor gözüküyor. Bir öykücünün en az bir eleştirmen çabası kadar yaptığı işe kafa yorması gerekir. Böylece zenginleşecek, farklı bakış açıları edinecektir.

Öykücü bu yazılarda, kendi öykü pratiği içerisindeki okuma, yazma deneyimlerini yansıtır. Bir öykü düşüncesi, bir öykü davası,poetikası yaratır. Kuramsal bir kavrayışlaher öykücü kendi öyküsünün temellerini konuşacak, birikimle, yaşayan güncel öyküyle kendini test edecektir. Yani bir estetik savaşın tam ortasında yer alacaktır. Bugüne değin bunu öykücülerimizin yapmamış olması kaçırılmış bir olanaktır.

Bir yazar eserinin doğumu, oluşumu ve yazdığı türün edebiyattaki yerini elbette düşünecek,bir yere oturtmaya çalışacaktır. Bu nedenle sanatçıların eserlerine ilişkin açıklamaları,onların yazın tecrübelerini aktarmaları önemlidir. Zaten edebiyat dünyasında, onların sadece yazdıkları eserler değil, yazınsal türlere, edebiyata değin düşünceleri de hep önemsenmiş, eleştirmenler, incelemeciler, kuramcılar için ufuk açıcı belgeler olarak değerlendirilmiştir. Bu anlamda bir sanatçının edebiyatçının eserleriyle ilgili yaklaşımları her zaman edebiyat tarihinin vazgeçilmez kaynakları olmuştur.

Bu anlamda hem iyi bir sanatçı hem de iyi bir eleştirmen olan pek çok yazar anmak mümkündür. Örneğin çığır açıcı romancılığı,öykücülüğü yanında Virginia Woolf, döneminin en büyük eleştirmenlerinden biri olarak kabul edilir. Eleştirmenlerin ortak görüşü Woolf eğer hiç roman-öykü yazmamış olsaydı bile sadece bu eleştiri yazılarıyla edebiyat dünyasında var olacaktı. T.S. Eliot, Octavio Paz için de aynı şey söylenebilir. Öyle ki Eliot, şair ve düzyazı ilişkisi konusunda, “düzyazıyla test edilmeyen yazarlara” şiir yazdırmamak gerekir diyordu.Biz de ise hem ürün hem de eleştiri yazılarının en iyi örneklerini veren yazarlar olarak Ahmet Hamdi Tanpınar, Selim İleri, Ahmet Oktay, Rasim Özdenören, İsmet Özel ve Tomris Uyar anılabilir. Öyle ki bu yazarlardan kimilerinin eleştiri, kuramsal yazıları örnek metinler olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

 

Bu anlamda özellikle öykücülerin kendi türleri üzerine konuşmaları çok önemli. Buradan sadece öyküye ilişkin düşüncelerini değil aynı zamanda öykü poetikalarını öğrenir, öykülerinin ipuçlarını buluruz.

Abdullah Harmancı edebiyat uğraşısını tümüyle öyküye odaklamış hem öykü hem de öykü üzerine yazan bir edebiyatçı. Bu yoğunlaşma da kaçınılmaz olarak ona türün inceliklerini kavrama, bir düşünce biçimi geliştirme ve öykü poetikası oluşturma zemini yaratıyor. Bu olumlu yansımayı hem öykülerinde hem de öykü yazılarında görmek mümkün.

Kitap kuşkusuz çok geniş bir zaman dilimine yayıldığı için ilgileri, dili, yaklaşımları oldukça farklı atmosferleri yansıtır. Bazen küçük bir değinidir bazen bir kitap tanıtma yazısı. Bazen de kuramsal bir iddia taşıyan niteliktedir.Ama Harmancı kuram yazılarındaki kuruluğa düşmeden bu değinileri, denemeleri yazan kişinin aynı zamanda bir öykücü olduğunu hiç unutturmaz. Bu anlamda oldukça sahici,içten bir eleştiri biçimi sergiler. Burada öznel yargılar öne çıkar metin bir iç dökmeye,hesaplaşmaya evrilir. Yazıların önemi tam da burada ortaya çıkar. Çünkü buralarda Harmancı işin mutfağında olduğu için herhangi bir eleştirmenin dikkat çekmeyeceği durumlara değinir. Bir öykücü olarak söz alır, öyküye ilişkin düşüncelerini açıklar. Öykücü-eleştirmen kimliğinin yansıması bu yazıları değerli hâle getirir. Kurmacanın Büyülü Sureti’ni değerli hâle getiren onun öykü üzerine yazılmış bir eser olması yanında bir öykücünün elinden çıkmış bir kitap olmasıdır.

Yazılar onun öykücülüğünün bir laboratuvarı,giderek okuma tecrübelerinin sesli görünümleridir. Bir öykücünün arayışları, vardığı yer, önemli duraklar metinlere yansır.Tümüyle kendinden yola çıkarak metinlere,durumlara, meselelere yaklaşır: “Evimin balkonuna oturmuş, şehir stadyumunun içimi yakan insansızlığını, başka bir deyişle stadyumun insansız boşluğunun içimi neden acıtıyor oluşunu düşünürken, bununla hiç de ilgisi olamayan bir şey daha düşünüyorum:Kimi öykülerim var ki dergileri açıp da onları okumaya başladığım zaman rahatlıyorum.”Diyerek kendi öykü serüveni, öykü kitabı oluşturma sıkıntısına geçer: “Öykücü için,yazdıklarını bir düzene koyarak öykü dosyasını oluşturabilmesi de belli başlı hayat işkencelerinden biridir. Temaları birbirine  yakın olduğu için kimi metinleri bir bölümde toplamayı kurarsınız ama öte yandan aynı hikâyeler üsluplarıyla birbirinden ayrı dururlar;tematik açıdan bir benzerlik taşımayan hikâyeler de biçimsel olarak yakınlık arz ederler. Öyküleri yazılış yıllarına göre sınıflayıp dosyalaştırmayı planladığınız vakit büsbütün bir dağınıklığa yol açtığınızı görürsünüz.”

Okuma deneyimlerinden bir yazınsal soruna, bir öykü meselesine evrilir. Örneğin Denize Açılan Kapı’yla karşılaştığında Rasim Özdenören’in öykülerinin içine girememe durumunu irdeler.Bunun hem metin yönünden hem de okur yönünden ne anlama geldiğini sorgular.Ardından okuma süreçlerinde unutamadığı öykülere geçer ve kendinde iz bırakmış öyküleri analiz etmeye, bu izin nedenlerini araştırmaya başlar. Tam burada izlenimleriyle edebiyatın meselelerini iç içe aktarmayı sürdürür.“Başaramadığı Öyküler” onun yine kişisel serüveninden yola çıkarak mesele hâline getirip tartıştığı ilginç bir konudur: “İşte bir hikâyenin, yazmayı umduğunuz bir hikâyenin başarısız olma sebebi, sizi tatmin etmemesinin sebebi, başlangıçta bulmuş olduğunuzu zannettiğiniz‘bahane’nin, ‘marifet’in, yazdıkça hiç de‘kurtarıcı’ bir ‘marifet’ olmadığını fark etmeye başlamış olmanızdır.”

Kurmacanın Büyülü Sureti hem bir öykücünün öykü yazma serüvenini aktarıyor hem de öyküye ilişkin kuramsal düşünceleri içeriyor. Buda kitabın öykü birikimi için önemli bir kaynak olma özelliği taşımasını sağlıyor.

Abdullah Kasay – Dikkat, Felsefe Çıkabilir!

 Abdullah Kasay – Dikkat, Felsefe Çıkabilir!

Felsefe bir şey söylemek değil, bir şey söylemeye doğru hareket etmektir.
Bu nedenle “yolda olmaktır” hep.

Vefa Taşdelen  

 

Neşet Ertaş Gönül Dağı’nda “kalpten kalbe bir yol vardır görülmez” dediğinde, Nietzsche; “her söz bir önyargıdır” demiş ve çoktan bu dünyadan yol almıştı. Kalpten kalbe bir yolun olduğunu düşünenler, çoğu zaman sevmenin peşinde giderken, önyargısızca o yolda yürümüş ve sadece yürümüştü. Kimileri de patolojik olarak önyargıyı insana özgü doğal bir zihin faaliyeti olarak görmüş ve hatta “ön” olarak kaldığı müddetçe, “faydalı” olarak değerlendirmişti. Yola çıkamamışlardı yani…

Yukardaki yargıları pek tabi her birimiz fark­lı değerlendirebiliriz. Fakat ne şekilde düşünür­sek düşünelim, “düşünme” eylemi içerisindey­sek, evet: “felsefe çıkmıştır” artık karşımıza. Vefa Taşdelen’in Mahalle Mektebi, Hece, Bizim Külli­ye gibi çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarının  bir derlemesi olan “Felsefeden Edebiyata” kitabı da “zihin açıcı” bir şekilde çıkıyor karşımıza. Vefa Taşdelen bu kitapta, yazma eyleminin “varoluş­sal” irdelemesini yaparken; bizi içinde Aristo, Yu­nus Emre, John Locke, Fuzuli, İlhan Berk, Platon, Kafka, Behçet Necatigil gibi isimlerin bulundu­ğu bir gemiye bindiriyor. Beş bölümden oluşan kitabı değerlendirmeye başlamadan önce ya­zarın bir hatırlatmasını vurgulamam gerekiyor. Farklı zamanlarda yazılan makaleler arasında tekrar eden durumların mevcudiyetini vurgula­yan Vefa Taşdelen, kitabın son bölümündeki Ba­sitin Poetikasında bu durumun kısmen de olsa aşılabilir nitelikte olduğunu söylüyor.

Kitabın giriş kısmında öncelikle yazarın felsefe ve edebiyat ayrımına dair değerlendirmelerini okuyoruz. Felsefe ve edebiyatın zihnin farklı tu­tumları olarak gözükebildiğini, birimiz öykü ya­zarken bir diğerimizin düşünceyi ürettiğini ve­  yahut her iki eylemin de aynı anda gerçekleş­tiğini söyleyen Taşdelen, bunun yansıması ola­rak felsefe içinde edebiyat, edebiyat içinde fel­sefe bulunduğunu vurguluyor. Edebiyatın te­killer alanında iş görürken, felsefenin daha ge­nel daha kavramsal olduğunu, edebiyatın felse­feyi indirgeyip somutladığını, felsefeyi çözün­meye uğratabildiğini ve bununla beraber fel­sefenin bize yaşamdan uzak bir yaşayış sunar­ken, edebiyatın hayatın tam içinde yer aldığı­nı söylüyor. André Gide’in “En güzel duyguların bile felsefede sesi duyulmaz” sözüne yer vererek belki de felsefe ve edebiyat arasındaki bu ayrımı net bir şekilde görmemizi isteyen yazar; bu dü­şüncelerle demir aldığımız limandan ayrılırken şunu da ekliyor: “Fakat tüm bunlara rağmen fel­sefe ve edebiyat birbirinin karşısında değil ya­nındadır hep”. Çoğu zaman, bir yazıyı yazarken ya da okurken dünyanın “edilgen” bir nesnesi olmaktan çıktı­ğımızı hissederiz. Örneğin, ben bu yazıyı yaz­mışken ve siz okurken aramızda oluşan bağ ya da çeşitli yazarlarla çeşitli okuyucuların “interac­tion” tabirini kullandığı bu durum, bir “etkenli­ğe” dönüşmüş olur. Bu etken durumda ise her birimiz kendi değer sistemlerine göre yargıla­ra varır. İşte bu okuma ve yazma eyleminin sa­hası olan edebiyatı “özneli yazılar” olarak değer­lendiren Vefa Taşdelen “Edebiyat ve Varoluş” bö­lümünde; bahsetmiş olduğum değer yargıları­nı “Günümüz sanat anlayışları esinini önemli öl­çüde, peş peşe yaşanan yıkımlarla aklın ve in­sanlığın yüce değerlerine karşı güvenini yiti­ren, bunun sonucunda da rasyonel olanın kar­şısına akıl-dışıyı, ölçünün karşısına ölçüsüzlü­ğü, düzenin karşısına kaosu, mantıksalın karşı­sına absürdü koyan, bu şekilde evrendeki yeri­ni ve anlamını yeniden sorgulama ihtiyacı his­seden çağdaş insanın ruhsal durumundan alır” sözleri ile açıklıyor. Yazma eylemi ile beraber şa­irin, şiirinde varoluşsal bir durumu yorumladığı­nı; romancı ve öykücünün bir varoluşu anlattığı­nı söyleyen Taşdelen: “Yazıda varoluş bilinci en üst seviyeye ulaşır” derken yol aldığımız gemi­nin rotasını çiziyor. İşte bütün bu varoluşsal ne­denlerden dolayı denilebilir ki felsefenin edebi­yata karşı doğal ve içsel bir eğilimi vardır. Tabi şunu da söylemem gerekiyor bu noktada: Sade­ce edilgenlikten kurtulmak için mi yazarız? Bu sorunun cevabını da Vefa Taşdelen, Sait Faik’in “Yazmasaydım çıldıracaktım” sözlerinden örnek­le: “Yazı, bize varoluşu anlama, yorumlama ve bilinçle, bir güzellik duygusu içinde yaşama fır­satı verir. Bu işlevi başka hiçbir varoluşsal etkin­lik yazı kadar yerine getiremez.” şeklinde cevap­lıyor. Sanat ve edebiyat, her ne kadar kurgu, ta­sarım, biçimleme, imge, kuram, poetika vb. gibi kavramlarla yüklenmiş filikalar gibi gözükse de, “meçhul” insanın dalgalarla boğuşurken attığı kulaçları anlamlı kılıyor. Yani hayatın içinden tü­rüyor ve hayatın içine dönüyor. Bunu: “Edebiyat­çı; bir şair, bir öykücü, bir romancı olarak haya­tı yeniden üreten kişidir” sözü ile açan Taşdelen, hayatın etkin varlığı olan siyasetin edebiyat ile ilişkisini de: “Siyaset ve edebiyat arasındaki ilişki, genellikle tek yönlü, siyasetten edebiyata doğ­ru olmuştur.” şekliyle açıklıyor. Şunu belirtme­liyim ki evet siyaset edebiyat için “bir ters akın­tı” maalesef.

Bu bölümde edebiyatın varoluş evrenini yan­sıtan başka bir durumun “acı” olduğunu belir­ten Taşdelen: “Acı, hayal gücünün elinde, insa­nın yeryüzündeki yazgısının dile geldiği bir ifa­de biçimidir. İnsan, edebiyatla uğraşırken acı­sının peşine düşer” diyor. Belki aklınıza gelebi­lir. Acı ile beslenen bir edebiyatı sorgulayabilir­siniz. Bu hususu ise yazar: “Acıyla acıyı yazmak,  acıyı çoğaltan değil, ona estetik bir değer katan, bir anlam boyutu ekleyen, onu insani bir çerçe­ve içine alan, yaşanabilir kılan, giderek mutlu­luk ve olgunlaşma deneyimi haline getiren bir tutumdur. Bu nedenle sadece “edebiyat farkına varılmış acıdır, demek aynı zamanda edebiyat farkına varılmış sevinç, edebiyat farkına varılmış mutluluk, edebiyat farkına varılmış huzur da de­mek tir.” sözleri ile açıklıyor.

Kitabın ikinci bölümü olan “Felsefe ve Edebi­yat” kısmında gündelik hayatla felsefe arasında ne kadar ve ne şekilde bir ilişki varsa, felsefe ve edebiyat arasında da öyle bir ilişki vardır diyor Vefa Taşdelen. Gündelik hayatın edebi türlerde kendini göstermesi ve tip, metafor, tema, imge gibi unsurların felsefedeki tezahürlerini: “Filo­zoflar, her zaman düz bir anlatım yolu benimse­mezler, eserlerinde imgesel ifadelere de yer ve­rirler” sözleri ile açıklayan Vefa Taşdelen, günde­lik hayat ve felsefe ilişkisinin boyutlarıyla da il­gili olarak: “Felsefeyi gündelik hayattan, teori­yi pratikten ayırmak mümkün değildir. Günde­lik hayatın dinamiği içinde teorik bir boyut var­dır. Teori de kendisini bir deneyime, bir yaşantı­ya dayandırır, pratikle geliştirir” diyor.

Bu ikinci bölümde yine, “Metafizik ve Edebiyat: Metafizik Sorundan Metafizik Gerçeğe” isimli başlıkta çok önemli değerlendirme ve tespitler­den oluşuyor. Metafiziğin öteden beri felsefenin temel bir konusu olduğunu ve kimilerinin me­tafiziği bizatihi felsefenin kendisi olarak gördü­ğünü söyleyen Taşdelen, edebiyatın bu düzlem­deki düşünceden farkını: “Edebiyat eserlerinde Tanrı hakkında bir kavrayış, bir teori, kavramsal düzeyde bir bilgi ortaya koyma hedefi güdül­mez; daha çok bir duyarlılık ortaya koyulmaya çalışılır” sözleri ile açıklıyor.

Kitabın bana göre en ilginç bölümü ise “Türler ve İfade Biçimleri”. Türkçe ’de Şiirin Yüklemi Soru­nu Başlığı altında Vefa Taşdelen, “söylemek” ve “yapmak” arasındaki farklara değinirken; bu iki şekilde beliren edebi metinin ya da şiirin; çeşit­li doğalarda ortaya çıktığını ve tanımlarının fark­lı olduğunu ifade ediyor. Ayrıca: “Ne yazmak, ne inşa etmek, ne de söylemek yüklemi, onun üre­tim biçimini poetik zeminini tam olarak aydın­latabilir” derken, söylemenin yazmayı önceledi­ğini ifade ediyor. Buradan yine İlhan Berk’in “Sö­zün silindiği; anlamı da saptamanın neredeyse olanaksız olduğu yerdedir şiir” sözlerine yer ve­ren yazar: “Bir söyleme biçimi olarak şiirde sa­nat ve zanaat iç içedir. Bir inşa biçimi olarak şiir­se ‘şiir mühendisliği’nin bir ürünüdür. Bu işin bil­gi, teknik ve pratiğine sahip olan kişi, demirden, betondan, tuğladan bir binayı inşa eder gibi sözcüklerle şiirin inşa eder. Bunun için yoğun, ti­tiz ve sabırlı bir şekilde çalışması gerekir” diyor. Edebi türlerle felsefi örneklemelerin devam et­tiği bu bölümde karşımıza “masalları” koyuyor Vefa Taşdelen. Felsefeden önce mitolojinin var­lığına değinen yazar, felsefi söylemin bazı kişile­re zor, soyut, anlaşılmaz ve pratik değeri olma­yan şekilde geldiğini, bundan hareketle de filo­zof söylemlerin masalımsı öğelerin barındırdığı­nı vurguluyor. Bunu: “Bazı filozoflar söylemlerini yumuşatmak ve anlaşılır kılmak için farklı tarzlar denemişlerdir. Bunlardan biri eğretileme/istia­re (metafor) yöntemidir. İşte, felsefede masalım­sı ögelerin yer alması, konunun daha iyi anlaşıl­ması amacına yönelik, denilebilirse, bir ‘örnek’ ve ‘temsil’ dir” sözleri ile açan Vefa Taşdelen bir hatırlatmayı da ihmal etmiyor: “Masal felsefe de­ğil, felsefe öncesidir”. Bu bölümde yine “mektup” ve “biyografi” gibi türlerden örnekler karşımıza çıkıyor. Hangi tür ya da ifade biçimi olursa olsun hep “varoluş” çabasının ya da yansımalarının te­zahürleri olarak karşımıza çıkan bu olgular, fel­sefeden edebiyata giden yolu “aşikâr” kılıyor. İçinde filozof ve yazarlarla dolu gemi hızla yol alırken Vefa Taşdelen’in şu sözüne değinmem gerekiyor: “Yaşam ironik bir çabadır”. Bunu: “As­lında insanın yeryüzündeki bulunuşunda, haya­ta bağlanışında baştan sona ironi vardır. İnsan gerçeği gizleyerek varoluşunu sürdürür. Bulun­duğu hali yadsıyarak, kendi fanilik özünü örte­rek, varoluş gerçekliğini maskeleyerek yaşama­ya çalışır” gibi cümlelerle açıklayan yazar, yine de tüm bunlara rağmen insanın “dünyanın boş” olduğunu söylediğini aktarıyor.

Edebiyat eğitimine dair yazıların olduğu dör­düncü bölümde “Edebiyat Eğitimi: Hermeneutik Bir Yaklaşım” başlığında Vefa Taşdelen, edebiyat eğitimin öncelikle sanat eğitimi olduğunu akta­rırken, “Öğrencinin bir takım bilgilerin yanında, okuma sevgisini, orijinal eserlerle yüzleşme bi­lincini, bu şekilde kendi edebiyat bilgisini üre­tebilme yetkinliğini kazanmasının” sanat eğiti­mi ile mümkün olabileceğini vurguluyor. Ayrıca: “Edebiyat eğitiminde, öğrencinin başarısı, ken­disine dikte edilen tek ve değişmez anlamı anla­masında değil, kendi anlamasını, kendi koşulları içinde gerçekleştirebilmesinde, bu şekilde ken­di bilgisini ve yorumunu üretebilmesinde aran­malıdır” diyor. Edebiyattan önce edebiyat eğiti­minin önemine vurgu yapılan bu bölümün üze­rinde tekrar tekrar durulması gerek. Vefa Taş­delen de eminim ki kitabı derlerken bu bölü­mü önemli görmüş olmalı. Zira Sartre’ın: “Söy­lediğim şeylerden hiç biri, söylediğim şeyle bü­tünüyle ifade edilmiş değildir” sözlerini düşüne­cek olursak edebi ifadelerdeki zenginlik, çok an­lamlılık kimi zaman da belirsizlik; anlama, tanı­ma, yaklaşma, idrak etme tutumlarımızla doğ­ru orantılıdır. Bundan hareketle de denebilir ki; bu çok çeşitli yorumları yapabilmemiz için “ede­bi eğitim” önemli.

Kitabın son bölümü ise “Basitin Poetikası”. Ge­nelde çocuk edebiyatı ile ilgili yazıların bulun­duğu bu son bölümde Vefa Taşdelen şöyle bir soru soruyor: “Çocukluk büyüklerin giderek ya­bancılaştığı ‘farklı bir dünya’ ise, yazarın bir ye­tişkin olarak, bu yabancılığın üstesinden ge­lerek çocukluğa ulaşması ve onu anlaması na­sıl mümkün olacaktır?”. Yine yazarın bu sorunun hermeneutikle ilgisini okuduğumuz kısımda şu cevapla karşılaşıyoruz: “Bu dünyanın kendine özgü dilini ve mantığını kavramak, çocuk ede­biyatının başarısını da gösterir. Ama bu mantı­ğın ne kadar az anlaşıldığı, yetişkin mantığı ile yazılmış ürünlerde görülebilir”. Çocuk edebiya­tı ile felsefe ilişkisini de şu şekilde açıklıyor ya­zar: “Çocuk edebiyatı da çocuğu anlayan edebi­yattır. Onun alanı da, sınırı da çocukluktur. Başlı­ca gerekçisini çocuğa ait olan dünyanın (çocuk­luğun) anlaşılmasında bulur. Bu anlama biçimi, bir çocuk edebiyatının olanağıdır, olabilirlik koşu­ludur”. Ayrıca, “Çocuk edebiyatçısının hermene­utik işlevi, çocuğun dünyasındaki kapalılığı aç­mak, gizliliği ifşa etmek ve yabancılığı aşina kıl­maktır” sözlerini söyledikten sonra bir hatırlat­mayı da ihmal etmiyor: “Çocuğu sevmeyen ve geleceğe dair umutları olmayan bir kişinin ço­cuklar için yazmasının ikna edici bir nedeni ola­maz”. Yine “Çocuk Edebiyatında Yalınlık İlkesi” ve “Yeni Teknolojilerin Çocuk Edebiyatı Üzerinde­ki Etkileri: Eleştirel Bir Yaklaşım” üzerinde hassa­siyetle durulması gereken başlıklar. Denebilir ki bu son bölüme dair, “çocuk padişahı bile attan indirir” cümlesi çocuk edebiyatının hayati öne­mini vurgulamaya yeter. Vefa Taşdelen de bu önemi vurgulamak adına, çocuk edebiyatının felsefesinin doğru kavranması noktasında geniş bir perspektif sunmuş bize.

Felsefe ve edebiyat ilişkisinin her yönü ile kav­ranması adına titizlikle hazırlanan makaleler ve yazıların derlemesi bu kitap, aslında yolun so­nunda ne olacağını göstermiyor bize. Yazının başında kullandığım epigraf sanırım bu düşün­cemin iyi bir özeti ki Vefa Taşdelen de bunu sü­rekli vurguluyor: “Felsefe yolda olmaktır hep”. Fi­lozof ve yazarlarla çıktığımız bu yolculuğun bir sonu yok gibi gözükse de belki şunu söyleyebi­liriz: Kamaramızda Neşet Ertaş ya da Nietzche ile yolculuk yapmak tamamen bize bağlı. Çünkü dünyayı algılayış biçimimiz her zaman farklı ola­caktır ve ister okuyucu, ister yazar olalım her bi­rimiz kendi “varoluş” seyrini çizecektir.

Abdullah Kasay – Sanat Bizim Neyimize

Abdullah Kasay – Sanat Bizim Neyimize

Eleştirmen Ömer Lekesiz ’in Batı sanatı, İslâm sanatı, mevcut sanat ortamı üzerine Yeni Şafak gazetesinde yazdığı yazılardan yapılan seçmeler ile sanat adına çeşitli ortamlarda yaptığı değerlendirmelerden oluşan “Sanat Bizim Neyimize” adlı kitabı haziran ayında Profil Yayınları arasından çıktı.

Kitabın ismindeki ironi, sanat kavramı üzerine yazarın tecrübelerinden oluşan gerçekleri vurgulama açısından okuyucunun dikkatini çeken unsurlardan biri. Ömer Lekesiz, “Sanat Bizim Neyimize?” sorusunu, sadece edebiyat üzerine değil; resim, hat, tezhip ve mimari de dahil olmak üzere bütün sanat dallarına sorarak, bu mecrada göz ardı edilmiş, üzerinde konuşulmamış konuların derinine inerek tespitlerini okuyucu ile paylaşıyor. Modern şiir, yeni roman dili, poetikalar, kuramlar vb. hususların hararetle konuşulduğu son dönemde, tam da bu hususlar üzerine zihin esnemesi yaratacak böylesi bir kitabın ortaya konulmuş olması yerinde oldu doğrusu.

“Sorunlar, Sorular ve Tespitler”, “Görsel Sanatlar” ve “Edebiyat”  şeklinde üç bölümden oluşan kitapta yazarın öncelikle sanatın tanımına dair değerlendirmelerini görüyoruz.  Sanatın bizdeki karşılığının duygudan ziyade, imal etmeye yönelik olduğunu vurgulayan yazar sanat ve zanaat farkı olarak sanatçının kimliği ekseninde şekillenen, İslâm bağlamında oluşturulacak sanat algısının nasıl olması gerektiğine dair tespitlerini sıralıyor. Bu düzlemde “bizdeki sanatın” sınırlarını belirleyen, esasında sanatın olmadığı farklı bir algılayış ortamında, niteliği ne olursa olsun “faydacı” bir sanatın tespitini yapmış Lekesiz. Bu faydacılığı gerçekleştirmesi ve zaman içinde değişen ihtiyaçları karşılaması için değişmiş gibi görünen sanatın hat, tezhip, minyatür gibi alanlardaki bariz tesirinin örneklerini gördüğümüz yazılarda; mananın, tefekkürün, ahlakın olmadığı sanat ortamındaki sorunların temel sebeplerini irdelemiş.

Bilimin her şeyi mekanikleştirdiği, buna karşılık insani özü korumak için yüceltilmek zorunda kalınan sanatın, kendi kendisinin putu oluşuna seyirci kalmak zorunda olduğumuz bu dönemde; Müslüman sanat çizgisini “hem Mümin aklını parlatmak, hem de sanatçı kibri içermeden Allah sevgisini yansıtmak” şeklinde belirleyen Lekesiz, sanatımızın kulluk üzerinden değil, mezkûr kabuller üzerinden şekillendiğini de hatırlatmayı ihmal etmemiş. Bu şekillendirmeye maruz kalan sanatta, günümüz sanatçısının batı eksenli sanat algısı oluşturduğu ve bu doğrultuda ürünler ortaya koyduğu gözlemini yapsak da; özü, çevresi, kültürü itibarıyla İslâm’ın varlığından tamamen de kopabildiğini söyleyemiyoruz. Salt sanatta değil her alanda bizim batı ile münasebetimizin bu minval üzerinden evrildiğini, biçimlendiğini biliyoruz, yaşıyoruz. Bunun sentez şeklinde algılanmasının da doğru olmadığını, ihtiyacımız olanın sentez değil, Batı kültürünü kuşatmak ve aşmak olduğunu belirten Lekesiz; bunun önündeki çıkmazlarla ilgili de ilginç örnekler sunuyor.  Batılı sanat algısının son yıllarda doğrudan İslâm evreninde şekillenmiş sanatlara (hat, tezhip, minyatür) kapı aralamasının, doğrudan ilgisinin bu anlamda hangi temele oturması gerektiğini sorgulatıyor bize.

Yaratıcı yazarlık tutumuna ilişkin eleştirilerin, devletin sanata karşı hangi yönde tutum içinde olması gerektiği gibi konuların yer aldığı ilk bölümde bunlar dışında realizmin bizdeki karşılığı ile batıdaki karşılığı arasındaki belirgin farklara vurgu yapan yazar, batı realizmi ile sanatımızı modernleştirmeye çalıştığımızın yanılgısını ortaya dökmüş. Yine batı eksenli olarak Hak’tan bağını kopartmış insanın zihni kirliliğini, aklın sınırlarını keşfe çıkma yanılsamasıyla baş tacı yapmamızın ve bunu da “modernlik” olarak telaffuz etmemizin ne denli tehlikeli sularda yüzdüğümüzün kanıtı olarak karşımıza koymuş. Burada Lekesiz ’in tiyatroya dair tespitlerini de es geçmemek gerek. İslam kültüründe trajedinin yokluğu ve de mizahın salt komedi olmayışı tehlikeli sularda “tiyatro” akıntısıyla da karşılaştırıyor bizi.

“Görsel Sanatlar” başlığı altında, ekseriyetle resim ve minyatür alanına dair yazıların yer aldığı ikinci bölümde Ömer Lekesiz; İslami kesimin benimsediği sanatın, ilk başta geleneğine sahip çıkma, kendi kültürünü yaşatma amacıyla ortaya çıkışından sonra, ikonite ve seçkinlik vasfı yüklenerek tedavül edilişini ele almış.  Bununla beraber İslam’da tasvir yasağının bizde resim sanatını engellediğine dair yanılgıları bertarafla uğraşan yazar sergi ve galeri gibi sanat ortamlarındaki protez mantığı tarihsel süreçte yaşananların tezahürleri olarak aktarıyor. Bunu “Tanzimat’tan bugüne kadar geçen zamanımız tam bir kayıp zamandır ve batılılaşma ne de uluslaşma sürecinde net olarak tanımlanabilir bir sanatla temsil imkânına sahip olamadık” sözleri ile vurguluyor.  “Elinin mürekkebiyle minyatüre karışan” ifadesini kullanarak, mevcut ortamda yer edinen “sanatçıların” varlığından dem vuran Lekesiz; bitmek bilmeyen sorular ve sorunlar yumağına sarıyor kendini.

Yazarın daha çok incelemelerinin bulunduğu “Edebiyat” başlığını verdiği son bölümde yer alan “Hızırla Kırk Saat Şiirinde Kültürel İmgelerin İhyası ve İmhası”, “Mustafa Kutlu’nun Hikâye Poetikası” ve “Esir Şehir Üçlemesi: ‘Geldik Yol Ayrımına” üzerinde hassasiyetle durulması gereken başlıklar. Şuurun şiirden önce geldiğine vurgu yapılan bu bölümde “Kendini bilen Rabbini bilir” hükmünü içeren Müslüman idrakinin özellikle şiirdeki modernleşme sürecinde Tanrı’dan kopan dilin ürettiği şiire nasıl dönüştüğü aktarılıyor. Şiir, öykü ve roman bağlamında; şairlerin, yazarların ve eserlerin incelikli eleştiriye tabi tutuldukları bölüm, daha çok günümüz sanatçılarının yani şair ve yazarların bireysel tutumları, çevre ve ürün karşısında giderek yalnızlaşmış olmalarının nedenleri üzerine eğilen değerlendirme ve tespitlerden oluşuyor.

Ömer Lekesiz yazılarında, yüzyılların birikimiyle oluşturulan, bununla birlikte daha çok ötelenen, inkâr edilen ya da ertelenen sorular ve sorunları ilginç neticelere kapı aralayacak biçimde aktarmış. Edebiyat, görsel sanatlar ve diğerleriyle ilgili algıya, bu algıdaki değişime, yozlaşmaya, taklitçiliğe, muhafazakârlaşmaya ve daha da önemlisi ticarileşmeye münhasır durumları aktarırken aynı zamanda sıralanan tüm konularla ilgili doğru, temiz bir anlatım ve dilin inşası için de gerekli hassasiyeti göstermeye çalışmış. Müslüman Sanatçının tasvirini belki de bu kitaptan sonra tekrar belirlemeye çalışmalıyız fakat ondan evvel;  “Müslümanca idraki idrak etmenin idrakini kavramamız gerekiyor.”

Mehmet Kahraman – Öykümüzün Kırk Kapısı 

Mehmet Kahraman – Öykümüzün Kırk Kapısı 

Öykü, son yıllarda Türk edebiyatının adından en çok söz ettiren türlerinden biri oldu.Öykü dergilerindeki artış, dergilerdeki öykü sayılarının çokluğu, nitelikli kuramsal kitapların art arda yayınlanması bunun en büyük kanıtı. Gerek öykü yazarı, gerekse öykü okuru öyküyle ilgili istediği her şeye rahatlıkla ulaşabilecek konumda. Özellikle kuramsal/eleştirel kitapların yayınlanması meseleye içten ve derinlikli yaklaşımı kolaylaştırdı. Bunlar öyküyle hemhal olanları sevindirecek önemli gelişmeler.

Necip Tosun’un Öykümüzün Kırk Kapısı’nı elime aldığımda ben de böylesi sevinci yaşayanlardan biriyim. Öykü adına yayınlanan her kitabın bana yeni kapılar açacağı düşüncesi içimde farklı bir anlama bürünerek beni heyecanlandırıyor. Bilgi ve deneyim eksikliğini gidermenin en iyi yolu kitaplar olduğu için, kendimdeki bu eksikliği doldurma fırsatı olarak elime aldım Öykümüzün Kırk Kapısı’nı. Bütün kitaplarını okuduğum ve kendisini tanıdığım bir yazar Necip Tosun. Hal böyle olunca, bu tanışıklık kitaba bakışımı da etkiliyor haliyle. Kitabı okurken bir yandan da Tosun’la yazarları, öyküleri, konuları ayrı ayrı mütalaa ediyormuş hissine kapılmaktan kendimi alıkoyamadım.

Evet, Öykümüzün Kırk Kapısı’nda ne buldum?

Tosun, öykü okuruna Türk öykücülüğünün kimlik kazanmasına katkı sağlamış yazarları bir arada, eserleri ve hayatlarıyla bir bütün olarakokuma imkanı sunmaktadır her şeyden önce. Kitapta kırk öykücünün öykülerini incelemiş, öykü anlayışlarını, temalarını, önemsedikleri konuları, yarattıkları etkileri, öyküye olan katkılarını, edebiyat ortamına getirdikleri zenginlikleri ve öykü mirasının devamı açısından ortaya koydukları emeği objektif bir dille okura ulaştırmaktadır.

Öykümüzün Kırk Kapısı öyküye ayrı ayrı kırk kapıdan girilebileceği gibi, ardı ardına açılan kırk kapıdan girileceği şeklinde de okunabilir. Gelişim ve mirasın devamı açısından ardı ardına kırk kapının açılarak girilmesi daha sağlıklı ve sağlam bir yaklaşım olacaktır. Bu, birikimin ve deneyimin geçişkenliği için de önemli bir tutumdur. Genel olarak bütün sanat dalları için geçerli olsa da özellikle edebiyat daha çok “birikim”e dayanmaktadır. Edebiyatın öğrenilebilir bir uğraş olduğu var sayılırsa, okuya okuya ve yaza yaza bu birikim ve deneyim elde edilmiş olacaktır. Bu sayede okur veya yazar uğraş verdiği meseleyi genel hatlarıyla kavrama imkanına sahip olmaktadır.

“Yazılarda, öykücünün kurduğu dünyayı anlamaya çalışmak, ana niteliklerini ortaya çıkarmak, bütün öykülere yayılmış ortak yönelimleri tespit etmek öncelikli tercih olmuştur.” diyen Tosun, kendini kabul ettirmiş, öykü dünyamızı şekillendirmiş öykücülerimizin öykülerinin çerçevesini çıkararak okura öyküyü anlama noktasında yol gösterici, işini kolaylaştırıcı bir çalışma sunmaktadır. Kitabın sunuş yazısında da söylediği gibi, “…ideolojik/duygusal yargılardan uzak durularak, öykü sanatının temel ölçütleriyle” metin/yazar irdeleyen Tosun, “estetik değer”i önceleyerek yazarları ve eserlerini nesnel bir dille ortaya koymaktadır. Kitap ayrıca bugün okurunu kaybetmiş, okur tarafından da ıskalanmış yazarları bize hatırlatarak, onların yeniden öykü evrenine giriş yapmalarını sağlamaktadır.

Öykümüzün Kırk Kapısı Halit Ziya Uşaklıgil ile açılıyor. Tosun, romancı kimliği ile tanıdığımız Uşaklıgil’i çağdaş öykücülüğünü başlangıç noktası kabul ederek, “…çağdaş Türk öykücülüğünün çığır açıcı yazarlarından biridir ve modern Türk öykücülüğünün temellerini atan kişidir.” der Uşaklıgil için. Uşaklıgil gibi romancı kimliğiyle öne çıkan başka öykücüler de var: Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Oğuz Atay, Selim İleri. Bu yazarlar romanlarıyla varlık kazanmış olsalar da, yazdıkları öyküler öykü sanatı açısından önemli bir yer tutmaktadır. Yazar, Oğuz Atay için şunları söylemektedir: “ Oğuz Atay sadece sekiz öyküsüyle bile Türk öykücülüğünde kalıcı bir imza olmayı başarmıştır. Değişim, uyumsuzluk, yabancılaşma konularını özellikle ‘ironi’nin gücüyle kusursuz bir biçimde işlemiş, kendinden sonra gelen pek çok öykücü için yol açıcı bir işlev görmüştür.”

Kitaba baktığımızda, her öykücünün birbirine benzer tarafları olmakla birlikte, işledikleri konular ya da konuları işleyiş biçimleriyle birbirlerinden ayrıldıkları görülür. Bu ayrım onları özgün kılan yandır. Aynı dönemde yaşamalarına rağmen her birinin bakış açısı farklıdır. Sözgelimi Ömer Seyfettin’in kendi penceresinden bakıp gördükleriyle Esendal’ınki birbirinden çok farklıdır. Yaşadıkları hayat onların öykü mecrasını da belirlemiştir; duygular, düşünceler bu mecranın neticesidir. Buna verilebilecek en iyi örneklerden biri de Refik Halit Karay’dır. Sürgün hayatı onun öykülerinin neredeyse tek belirleyici unsurudur. “Ömrünün yirmi iki yılı sürgünde geçirmiş” bir öykücü olarak “oradaki gözlem ve tanıklıkları” öykü dünyasını oluşturmuştur.

Kuşkusuz kitabın öykücülüğümüze en büyük katkısı usta öykücülerin bir arada ele alınıp incelenmesi, öykücülüğünün ve öykülerinin geneli itibariyle değerlendirilmesidir. Öyküyü merkeze alarak öykücülerin yazarlık serüveni, öykü anlayışları, dil tutumlarının bir bütün olarak ele alınmış olması bu önemi ortaya koymaktadır. Yazar, Bilge Karasu için şunları söylemektedir: “Onun öykülerinde en dikkat çekici yaklaşımlardan biri de dil tutumudur. Karasu, dili bir araç olarak görmez. Metinlerinde dilin olanaklarını zorlar, araştırır. Bunu edebiyatın doğal işlevi olarak görür. Yoğun, çağrışımlı cümle peşindedir. Kuşkusuz bu da imge yaklaşımının bir sonucudur.” Bilge Karasu okuması yapan, öykülerini ve yazarlığını incelemek, hakkında bilgi sahibi olmak isteyen bir okur, Karasu’yla ilgili özü burada bulması mümkündür. Ayrıca kitabın öykücülüğümüze bir başka katkısı da sadece metin çözümleme değil, eleştirel yaklaşımla öykülerdeki tutarsızlıklar, boşluklar, teknik işçilikteki zafiyetler hakkında lafı dolandırmadan, açık bir dille söylemesidir. “Onun yenilik arayışları muhtevada değil, teknik işçiliktedir. Bu arayışlar kimi öykülerinde anlatım imkanını zenginleştirip derinleştirirken bazen de öykünün boşlukta kalması sonucunu doğurur. Aşırı titizlik ve teknik işçilik, coşku ve duygu aktarımını örter ve ortaya biçimsel bir deneme çıkar.” Tosun, bu sözleri Tomris Uyar için söylemektedir. Elbette bir yazarın bütün eserlerinin aynı yoğunlukta ve aynı güzellikte olması beklenemez. Her yazarın zirve kabul edilen eseri veya öyküsü olmakla birlikte otoritelerin beğenisini kazanamayan, eleştiri alan eserleri de olabilmektedir. Yazarın dönemsel anlayışları, duyuşları, sezişleri, ideolojik göndermeleri, mesaj kaygısının öncelenmesi ortaya çıkan eseri önemli ölçüde etkilemektedir. Tarafsızlık/objektiflik bunu öyle kabul etmeyi gerektirir. Yazarlara kutsallık atfetmeye gerek yok. Din kurallarının haricinde toptan kabul veya toptan ret diye bir şey söz konusu olamaz. Tosun, bu ayrımı iyi yakalamış gözükmektedir.

Diğer taraftan, yazarların kendi kuşağı içindeki yerleri, kendinden önceki yazarlardan etkilenmeleri, dönemi içindeki yazarlarla ilişkileri öykücünün gelişiminin çıkarılması açısından önem arz etmektedir. Türk öyküsünün gelişim evresi çıkartılırken, öykücülerin kendi gelişim çizelgesi de çıkarılmış olmaktadır bir nevi. Yaşadığımız çağ hepimizi bir şekilde etkiliyor, kendi yolunu çizdiriyor. Yazarların yaşadıkları dönem de onların öykü anlayışlarını belirlemektedir. İçinden çıktığı toplumun gerçeklerine kör kalınamayacağı için öykücü de kendi perspektifinden gördüklerini, duyduklarını ya da anlamlandırdıklarını bir şekilde öyküsüne yedirecektir.  Öykümüzün Kırk Kapısı’nı önemli kılan yan bence budur: Metin inceleme ve çözümleme ile birlikte dönemsel durumların etkisi de belirtilmektedir. Yazarın Rasim Özdenören’le ilgili söyledikleri örnek olarak verilebilir. “Özdenören tıpkı 1950 kuşağı gibi öncelikle biçimsel anlamda yenilikçi bir tutum içerisindedir. Yerleşik anlayışlara, beğenilere, kurallara ve statüye teslim olmaz. İsyankar, meydan okuyucu bir biçimsel anlayışı benimser.”

Öykümüzün Kırk Kapısı, öykü okuru ve yazarı için yol gösterici nitelikte bir eser. Okur öykünün ustalarını aynı çatı altında bulabilmektedir. Onların tecrübeleri, birikimleri, ortaya koydukları anlam bir bütün olarak okura sunulmaktadır. Necip Tosun’un 31 Mayıs 2013 tarihli Star gazetesindeki söyleşisinde söylediği şu sözler kitabın önemini ortaya koyuyor bence. Ne demişti Tosun: “Benim asli işim öykü ve bütün inceleme/kuram yazılarını öykücülüğümün bir parçası olarak gördüğüm için yazıyorum. Bu yazılarla bir bakıma yaptığım işi anlamaya, öncülerini bilmeye çalışıyorum. Öykü davamın bir devamı bu yazılar. Artık biliniyor ki, her öykücünün bir öykü davası olmalı. Öykü davasından kastım poetik bilinçtir. Elbette iyi öykü yazmak için, iyi bir kuramsal altyapıya sahip olmak işin olmazsa olmazı değildir. Ama bir öykücünün en az bir eleştirmen çabası kadar yaptığı işe kafa yorması gerekir. Böylece zenginleşecek, farklı bakış açıları edinecektir.” Tosun’un sözlerini öykücü kimliği açısından önemsiyorum. Her meslek erbabının yapması gerektiği gibi öykücü de kendi öykü “dava”sını bilmelidir. Birikim bu nedenle önemlidir; toplumsal zenginliktir, devredilen mirastır bir bakıma. Bu mirastan kimin nasıl faydalanacağı ise kişinin kendisine kalmıştır.

İbrahim Demirci – Sıradışı Bir Ödül Töreni

İbrahim Demirci – Sıradışı Bir Ödül Töreni

Mustafa Kutlu’nun Sıradışı Bir Ödül Töreni adlı hikâye kitabı 2013 yılı mayıs ayında Dergâh Yayınları tarafından yayımlandı. Okuyucudan ilgi gören kitap, haziran ayında ikinci baskısını yaptı.

Anadolu Yakası’nda televizyon yayıncılığını merkeze alarak hikâyesini ören Mustafa Kutlu, Sıradışı Bir Ödül Töreni’nde anlatısını ödüller çevresinde kurmuş. 153 sayfalık kitabı bir oturuşta ve zevkle okudum. Yazarın kahramanlarına karşı beslediği muhabbet, şefkat, merhamet ve anlayışı memnuniyetle, sık sık gülümseyerek, arada bir hüzünlenerek ben de yüreğimde hissettim. Memleketimizin ve insanlarımızın güzelliklerini hayranlık ve takdirle, zaaflarını ve kusurlarını hayıflanış ve esefle bir kez daha dinlemiş, temaşa etmiş ve düşünmüş oldum. Bütün bunlar çok iyi, çok, hoş, çok güzel!

İyi, hoş ve güzel olmayan tek husus, Mustafa Kutlu’nun hikâyesini bitirdikten sonra bir kez olsun okumak ve gözden kaçmış olması muhtemel hataları düzeltmek işini ihmal edişidir.

Aşağıda bu ihmalin neticelerini –elbette bir okuyuşta görebildiğim kadarıyla- sıralamak istiyorum:

Kasabada çok güzel işler gerçekleştiren felsefe hocası Tufan Aktaş’ın adı, “Tayfun Hoca” oluvermiş (s. 23). Elbette sehven.

“Deniz önlerinde bütün haşmetiyle uzanıyordu. Hele mehtaplı gecelerde seyrine doyum olmazdı. Nezaket günün olaylarından, okuldan arkadaşlarından bahsetmez, Melahat’in sanki anlıyormuş gibi arada bir “Hı, hı” demesine aldırmadan çocuk zihninden, çocuk kalbinden taşan gizemli konuşlar açardı.” (s. 47) “konular açardı.” / “konuşmalar açardı.”?Kaymakam Ferdi’den söz edilirken: “Ama o kuyruğunu daima dik tutuyor, soran olursa, bana çok asılan var ama kızlara ayıracak vaktim yok diye efelenirdi.” (s. 55) “… dik tutuyor, … efeleniyordu.” yahut “… dik tutar, … efelenirdi.”

Hikâyenin bence en önemli kahramanı olan Nezaket Albeni, Ankara Olgunlaşma Enstitüsü “son sınıf ” öğrencisiyken, “Bir gece yarısı açacağı işyerinin adı parıldayıverdi:Albeni El Sanatları Merkezi.” (s. 64). Sömestr tatilinde kasabadayken Rumlardan kalan taş ambarın bu işe uygun olduğuna karar verir. “Binaya baktıkça neredeyse orada çiftetelli oynayası geliyordu.” (s. 65) Nezaket, okulunu bitirip kasabada öğretmen olarak çalışmaya başladıktan sonra, “Taş Ambar’ı yeniden keşfe”der. “İşte bu dedi, işte bu.” (s. 82) Hemen adını koydu: Albeni El Sanatları Merkezi.” (s. 83) Bu unutkanlığı, ne Nezaket gibi bir kahramana yakıştırabiliyorum, ne de Mustafa Kutlu gibi bir  yazara.

“… köylüler vaktinden çok önce tiyatroya doldurdu.” (s. 112)

“… hep kötü şeler düşünmemeli…” (s. 130)

“ – Biz işte tiyatrocular, bilirsiniz, seyirciyi gördü mü her şeyi unutuyoruz.” (s. 140)

Anadolu Yakası hakkında yazarken “Keşke, Mustafa Kutlu, yazdıklarını yeniden gözden geçirmek zahmetine katlansa!” demiştim.1Sıradışı Bir Ödül Töreni için de aynı cümleyi –gözden geçirerek!- tekrarlamam gerekiyor: “Keşke, Mustafa Kutlu, yazdıklarını gözden geçirmek zahmetine katlansa!”

1. Mahalle Mektebi,no.,7-8 sh, 82,83,84