Etiket: Köksal Alver

Köksal Alver – Ev Halleri

Köksal Alver – Ev Halleri

İnsan için vazgeçilmez bir mekân olan ev, onun dünya üzerindeki tecrübelerinin tanığıdır. Ev, insanla beraber vardır. İnsan, ev-li bir varlıktır; ev-siz-lik sosyo-kültürel bir varlık olan insan için mümkün olmayan bir haldir. İnsan tıpkı bir giysi gibi, bir deri gibi evi giyinmektedir. Ev, insanı açık­layan, onu şekillendiren, ona izafe edilebilecek en temel kavramlardan biridir. İnsanı çepeçevre ku­şatmıştır çünkü; insan ev ile anlam bulmakta, ken­dini ev bağlamında inşa etmektedir. İnsan eve ya­pışmış bir varlıktır; her hücresinde evin yankısını duyar. Ev, hem mekân hem hayattır. Ev hem mu­hit hem insandır.

Çok yönlü, çok katmanlı bir gerçekliktir ev. Mimari, tarihsel, sosyo-psikolojik,dini vb. pek çok yönü ihtiva etmektedir. Her bir yön ise kendi için­de çok yönlü çağrışımlara ve anlamlara sahiptir. Bütün bu özelliklerle birlikte ev, büyük bir simge olarak hayatta yer almaktadır. Evin mimari üslu­bu kadar içerdiği hayat, evin toplumsal içeriği ka­dar maddi yönü de önem arz etmektedir. Evler­den evlere farkın oluşması, her evin kendi özelin­de bir anlam bütünlüğüne sahip olması böyle açık­lanabilir.

Ev bir haller ve hayatlar manzumesidir. Ev­den eve, evin odalarından duvarlarına, bahçesin­den sosyal evrenine kadar farklı haller, farklı du­rumlar evin gerçeğini meydana getirir. Bir yuvadır ev elbette, en yalın haliyle bir yuva. Bir barınak, bir sığınak, bir muhittir. Yuva ihtiyacı, insanın hem bi­yolojik anlamda hem de kültürel varlık olarak ha­yatının devamı açısından kaçınılmazdır. İnsanı var kılan yuvadır; yuva edinebildiği, yapabildiği için in­san hayatta kalabilmiştir. Bir barınak olma yönüy­le ev, kişinin aile hayatı içinde kendini olumsuz dış faktörlerden korumasına dönük bir işlev üstlenir. Biçimi ve nitelikleri ne olursa olsun ev, ana rahmi­ni çağrıştırır. İnsanı sarıp sarmalayan, onu koru­yan, onu besleyen, tüm tehlikelerden uzak emin bir yerde onu büyüten ana rahmi gibi ev de insan için vazgeçilmezdir.

Toplumsal hayatın kurulması için ev gereklidir. Ev toplumsal hayatın temel bir cüzüdür. Birlikte yaşama pratiğinin hayattaki karşılığıdır. İnsan ilkin evde öğrenir birlikte yaşama deneyimini. Evin yo­rumunda birlikte yaşama, aile hayatı kurma öne çı­kar. Ailenin insan hayatındaki merkezi ve vazgeçil­mez önemi, insanı zorunlu olarak aile hayatı kur­maya yönlendirmektedir. İnsan bir aile ortamına doğmaktadır; aile ise bir evde teşekkül etmektedir. Ev, ailenin varlığına ilişkin en önde göstergelerden biridir. Aile ile birlikte ev kavramı doğrudan insan zihninde çağrışım bulmaktadır.

Ev mahremiyettir. Ev, insana başkaların­dan uzakta kalmayı, saklanmayı, gizlenmeyi sağ­lar. Böylece insan öteki ile mesafeli bir ilişki kur­ma imkânına ulaşmış olur. Bir mahremiyet ala­nı olan ev, insanın kendisi olduğu, kendisine karşı hesapsız olduğu ender mekânlardan biridir. Aile ortamında bireyler arası mesafe iyice yok olmuş­tur. Dışarıya karşı mesafe alabildiğince korunma­sına karşı ev içinde yok olmuştur, en aza inmiş­tir. Kişinin bütünleşebileceği, kendine ayna kabul edeceği, tüm yalın haliyle kendi olabileceği ender mekânlardan biri hatta tek mekândır ev.

Ev değerler ortamıdır; belli başlı değerlerin öğ­renildiği, yaşandığı, hayata geçirildiği, hayatın ana yatağı olarak kabul edil­diği ilk sahadır. Hayat evde edinilen değerler ile dışarıdaki değerler dünyasının çarpışma­sından, karşılaşmasın­dan oluşur zaten. Ha­yat, değerlere paralel bir şekilde akıp gider. Bu ise evin önemini, mer­kezi yerini bir kat daha arttırır. Ev, birçok değe­rin öğrenildiği, tecrübe edildiği mekân olması­nın yanında kendisi de bir değer olabilmekte­dir. Bu durum özellik­le eve bağlanma ile açı­ğa çıkmaktadır. Ev ile duygusal bir ilişki kuran insan, evini terk etmek zorunda kaldığı durum­larda gerçekten büyük bir üzüntü yaşar. Evi terk etmek bir anlamda hatıraları, yaşanmışlığı, birikimleri terk etmek anlamına gelmektedir. Evini terk eden insan büyük bir ıstırap duyar.

Evi tamamlayan insandır; onu hayata getiren, onu bir hayat aktörü kılan insandır. Dolayısıyla kişiler evin önemli bir gerçeğidir. Evin bireyleri, komşular, akrabalar ve farklı toplumsal ortamlar evin iklimine dahildir. Anne, baba, dede, nine, ço­cuklar, akrabalar, komşular ve diğer kişiler ev ha­yatının merkezinde yer alır. Her bir kişinin ev için­deki çağrışımı, değeri, karşılığı ise farklı olabilir.

Evler bir yönüyle eşyalarıyla vardır. Her ev eşya barınağıdır aynı zamanda. Evlerdeki eşyalar; dolaplar, mobilyalar, çerçeveler, kitaplıklar, bar­daklar, tabaklar, sandalyeler, halılar, avizeler, per­deler, giysiler, biblolar vb. nesneler, evdeki hayatın vaz geçilmez elemanıdır. Çünkü tıpkı evin sakin­leri gibi eşyalar da o evdeki hayatın vazgeçilmez­leridir. Hayata katılır, hayatın tam da merkezinde yer bulur eşyalar.

Ev bir yaşam ala­nı olduğu gibi bir soh­bet meclisidir. Ev, soh­betin sarıp sarmaladığı, duvarlarını, odalarını, boşluklarını nefesiyle donattığı bir mekândır. Kâh ev bireyleri arasın­daki sohbetler, kâh mi­safirler ve davetliler ara­sındaki sohbetler evin canlı bir aktör olma­sının ince bir yoludur aynı zamanda. Sohbe­tin olmadığı ev, kendine gömülü bir şekilde ölü­mü çağırmaktadır.

Neden insanın en hasbi tanığıdır ev? Ev, gerçekte hayattır çünkü; Türk insanı, evinin adı­nı ‘hayatlı ev’ koyarak ne büyük isabette bu­lunmuştur! Hayat ve ev! Hayata ev kadar yakı­şan başka bir mekân var mıdır? Hayatı tüm hal­leriyle içine alan, kuşatan, bağrına basan, kucak­layan başka bir mekân bulunabilir mi? Cami mi, mektep mi, çarşı mı, eczane mi, hastane mi? Han­gi mekân hayatı çepçevre kuşatmaktadır, ev dışın­da? En hasbi tanık oluşu bu şekilde anlaşılamaz mı evin? Çünkü ev, insanın en temel, en yalın, en ya­kın zorunlu mekânıdır. İnsan ev ile bir toplumsal ve kültürel varlık haline gelir. Ev ile başlar; evde gözünü açar: hayatı evden tanımaya başlar. Ev, ilk­tir; belki bundan dolayı değişmez bir ilkedir; her zaman var olmuştur, var olacaktır.

Bir tanık olarak ev, insanın tarihini takip eder. İnsan nerede ise ev oradadır. Sanki insan evini de üzerindeki hırka, aba gibi taşımaktadır. Öyle ki, in­sanın uzun-ince ve oylumlu yürüyüşü, evleri kat etmektedir; evden başlamakta, evde bitmektedir. Ev, her tabaka, her inanç, her kültür ve medeniye­te mensup insanın peşi sıra gelir. Onu takip eder, onu evirir çevirir; yolunu-yordamını hazır eder. Her ırkın/kavmin, medeniyetin, toplumun, kül­türün ve de alt-kültürün kendine özgü evi olur. Her medeniyet kendine özgü ev yapar; evi giydirir. Kültür, inanç, gelenek evi giydirir; evi biçimlendi­rir. Evin fonksiyonlarını, özelliklerini, hayata dahil olacak uzuvlarını ve ruh iklimini belirler. Ev, fizikî bir nesne olmasının yanı sıra, daha önde bir kül­tür ve medeniyet göstergesidir. Simgedir, sembol­dür: metafordur. Kendinde pek çok şeyi taşır, gös­terir. Eve bakan, evin sahibini yani hangi ruh ik­liminin, inancın, kültür ve medeniyetin insanı ol­duğu görür.

Zaman içinde hem biçimsel hem de niteliksel açıdan çok farklı evlerin yapıldığına tanık olur in­san. Çadırlar, kerpiç yapılar, buz evler, saz örgü evleri, kulübeler, alaçıklar, toprak evler, ahşap ev­ler, konaklar, köşkler, yalılar, şatolar, apartman­lar, gökdelenler, residencelar, siteler, stüdyo dai­reler gibi birçok farklı ev tipi, evin kısa-uzun tari­hinde görünür. Her bir ev farklı bir hayata karşılık gelir. Her evin kendine özgü bir yaşantısı vardır. Konak’taki yaşam ile gecekondudaki yaşam yahut apartman dairesindeki yaşam ile hayatlı evdeki ya­şam arasında önemli farklar vardır. Gerek mimari tarzı ve biçimi gerekse ilişki ağı, zaman içinde ka­zandığı anlam, eşyaları, maddi ve manevi değeriy­le ev, bir dünyayı, bir hayat algısını ifade eder du­rur. Ev biçimi ile hayat tarzı arasında doğrudan bir ilgi vardır. Evin biçimsel özellikleri, müştemilatı o mekândaki hayatı etkilemektedir. Ev ve evin sa­kinleri, birbirlerini karşılıklı olarak etkilemektedir.

Evin belli bir yaşam tarzını dile getirmesi, ev ile millet arasındaki bağın daha rahat kurulması­na izin vermektedir. Her millet kendi evini inşa et­mekte, evleriyle kendini inşa etmekte ve göster­mektedir. Milletlerin kültürü, zihniyeti, hayat an­layışı, evlerine yansımaktadır. Çünkü biçim, kül­türdür, kültüreldir. İnşa bir biçimle olur; biçime yön veren ise inançtır, zihniyettir, algıdır. Evin bi­çimi, sosyo-kültürel katmanların tamamına ışık tu­tar. Örneğin Türk evi, Alman evi, İslam evi, Ame­rikan evi gibi tanımlamalar aynı zamanda bir ya­şama kültürüne ve bir hayat tarzına işaret etmek­tedir. Evin biçiminde ve türündeki farklılaşma, ayrışma, çoğullaşma hayat tarzlarının farklılığına ve ayrışmışlığına işaret etmektedir. Tarih boyun­ca farklı milletlerin çok farklı evler yaptıkları gö­rülmektedir. Coğrafi şartlar, iklim şartları, gelenek, görenek ve inançlar evin gerek mimarisini gerek­se iç hayatını doğrudan etkilemiş ve biçimlendir­miştir.

Tarihsel süreçte, ev farklı biçimler kazanır. Toplumlar, kültürler ve inançlar arası bir karşı­laştırma, ev biçimlerinin ne kadar farklı olduğu­nu göstermeye yeter. Söz konusu fark, aynı sosyo-kültürel ortamda da görülebilir. Aynı toplum, ta­rih boyunca farklı farklı evler inşa edebilmekte, her bir ev farklı anlamlar yüklenebilmektedir. Bu durumun anlaşılır bir yönü var elbette; o da her çağın yeni anlayışla kendini var etmesi ve bunu tüm hayata yansıtması gerçeğidir.

Evin tarihi, o uzun, hayli zengin, hayli değişken tarihi, bir bakıma toplumların ve insanın tarihidir. Evin tarihinde insan ve toplumun hep sıcaklığı­nı koruyan ve dokuyan dönüşümünün izleri var­dır. Evin çatısında, duvarlarında, odalarında, oca­ğında, sofrasında, koltuklarında, sedirlerinde, bib­lolarında, avizelerinde, pencerelerinde ve perdele­rinde hep insanın hayali, nefesi, bakışları, umudu, kaprisi, günahı, iyilik dokunuşları izlenir. Evin her yerinde insanın kokusu, korkusu, aşkı, hüznü, ke­deri, neşesi, sevinci görülür. Evin tarihi, süreğen bir tanıklığın tarihidir. İnsan ve toplumun sırda­şı, kucağı olan ev, onun en yalın, en hesapsız tanı­ğıdır. İnsanın yaptığı, söylediği evde yankılanır. Bu bakımdan ev insanının dönüşümün tanığı ve tari­hidir. İnsan ve toplum dönüştükçe ev de dönüşür; ev insanın hayat tarzını takip eder, hayat tarzına tanık olur ve onu yansıtır, onu anlatır.

Köksal Alver – Hece’nin Mekânı

Köksal Alver – Hece’nin Mekânı

Hece dergisi, Türk edebiyatının köklü ve etkili dergileri arasında yer almaktadır. 1997’de yayın hayatına dahil olan dergi, kısa ömrüne rağmen uzun soluklu ve yankılı ürünler ortaya koymuş, Türk edebiyatının yapı taşlarını belirleme adına önemli çalışmalar yapmıştır. Gerek ürünleri gerekse dili, bakışı, dünya görüşü, edebiyat ve sanat algısı, medeniyet ve kültür ufku ile belirleyici bir konuma, merkeze yerleşmiştir. Kendini İslamî dünya görüşüne ve bu görüşün zengin geleneğine dayandıran dergi, Sebilürreşad, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gibi dergilerle kendi var oluşunu irtibatlandırmaktadır. Edebiyat, sanat, düşünce ve yazı olgularına böylesi bir açıdan yaklaşmaktadır.

Hece dergisi, Ankara’da yayınlanmaktadır. Ya­yıncılığının daim merkezi olan İstanbul’un dı­şında, Ankara’da, dergi, yeni bir mekân ve mu­hit meydana getirmektedir. Hece, ortaya koydu­ğu düşünce, sanat ve edebiyat algısının yanın­da mekânsal bir var oluşun, bir yer edinmenin simgesidir. Yazarlar, edebiyatçılar ve okurlar için uğrak noktası ve özel bir çevredir. Yeni yazanlar için hep tüten bir ocak olan dergi, usta yazarlar açısından da vaz geçilmez bir mekândır.

Hece, Ankara’nın kalbi olan Kızılay’dadır. Konur Sokak, Haseki Apartmanı derginin mekânıdır. Burası tamamı büro olan bir apartmandır. Al­tında bildik bir kahvehane vardır; gürültülü-patırtılı, oyunlu, heyecanlı bir kahvehane. Kah­vehanede ise bildik tipler. Apartmanın önünde ise emektar ayakkabı boyacısı oturmaktadır: za­man zaman dergiye uğrayan, yardım eden, ki­tap ve dergi taşıyan, misafirlerin ayakkabılarını itinayla boyayan Hüseyin amca. Derginin mekânsal muhiti hayli kalabalık ve çe­şitlidir. Kocatepe Camii bir-iki sokak arkadadır. Etrafta ise sayısız dükkân yer almaktadır. Ko­nur Sokak ise hep canlı, kalabalık ve seslidir. Ya­yınevleri, lokantalar, cafeler, oyun salonları, si­nemalar, değişik mağazalar bu bölgeyi can­lı tutmaktadır. Hece, böyle bir ortamda ken­di mekânsal duruşunu ortaya koymakta, soka­ğın üretkenliğini entelektüel alana taşımaktadır. Hece, bu sokağın entelektüel haritasında müm­taz yerini almakta ve sokağa kendince anlam katmaktadır.

Odalar ve Yüzler

Hece dergisi, başlangıçta tek bir dairede hizmet vermektedir. Şimdilerde yan daire de Hece’ye katılmış durumdadır. Büro büyümüş, odalar art­mıştır. Şu an altı oda, iki salon, iki depo, bir mut­fak, iki lavabodan oluşan büyük bir büroda harıl harıl iki dergi hazırlanmakta, bir yayınevinin çı­tası yükseltilmektedir. İki salondan biri yayın yö­netmeni Hüseyin Su’nun odasıdır. Diğeri ise bir toplantı salonudur. Abdurrahim Karadeniz, Bü­lent Güler ve Nuriye Dağcı’nın da kendilerine ait birer odaları bulunmaktadır. Bunların dışında­ki üç oda ise değişik zamanlarda değişik işlere ev sahipliği yapmaktadır. Depoların biri kitapla­ra, diğeri ise dergilere ayrılmıştır. Mutfak ise sü­rekli çayın demlendiği, her öğle yemeklerin ya­pıldığı mutena ve özel bir köşedir. Her odanın kendine özgü bir grameri, kendine ait bir havası bulunmaktadır. Bu gramer ve hava hem odanın sahibinden hem de odanın işlevlerinden kay­naklanmaktadır. İşler ve işlevler, bütün bir dergi mekânını belirlediği gibi odaların da yönelimini belirlemektedir.

Hüseyin Su’nun odasında biri kendisine ait ol­mak üzere iki masa mevcuttur. Misafirler için koltuklar ve sandalyeler odaya yayılmaktadır. Masaların arkalarında tabandan tavana kitaplık­lar. Duvarlarda Hece’nin kişi özel sayılarının çer­çevelenmiş kapakları. Duvarları daha bir kişilik­li hale getiren yüzler: Mehmet Akif, Necip Fa­zıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Nurettin Topçu, Nazım Hikmet ve diğerleri. Ayrıca Hece ve Hece Öykü’nün çerçevelenmiş ilk sayıları. Gene çerçe­ve içinde hatlar; besmele, Fatiha, Hece yazıları. Girişte solda büyük bir etajer, üstünde dergile­rin uzayıp giden ciltleri. Yanında antika bir rad­yo, her daim türkü ve şarkı çalan bir radyo. Rad­yonun üstünde plaklar. Birkaç çiçek cam kena­rında. Pencere önündeki masada antika birkaç eşya.

Bu oda esasen derginin beynidir. Hece’nin bü­rosuna anlam veren bir odadır burası. Hece’nin maddi ve manevi haritasını belirleyen bir oda­dır. Gelenler hep bu odaya uğrarlar. Orada soh­bet edilir, dertleşilir, tartışılır, kaynaşılır, görü­şülür. Yazarlar, okurlar, yayıncılar, misafirler ge­nelde burada ağırlanır. Derginin ve yayınevinin tüm işlemleri öncelikle bu odada kotarılır. Dos­yalar, yazılar, konular, yazarlar, kitaplar, yayınla­nacak eserler, dergi ve yayınevinin yayın süreci ve politikaları önce bu odada konuşulur. Bu oda derginin karar merciidir. Burada alınan kararlar diğer odalara yönlendirilir ve işler böylece yü­rütülür. Kimi zaman derginin diğer işleri de bu­rada gözden geçirilir: düzeltiler yapılır, dergiye gönderilen yazılar gözden geçirilir ve tasniflenir. Oda uğrak bir yerdir ve uğrayanlarla kendi hari­tasının çizgilerini oluşturur.

Odanın kendine has bir havası ve ruhu vardır, o hava ve ruh içeride oturanı sarıp sarmalar. Oda da tıpkı editör gibi ağır bir odadır, müzikler de genelde ağırdır. Bir asude köşedir aynı zaman­da. Sakin, dingin, derin, sessiz, nümayişsiz, şata­fattan uzak bir oda. Çılgınlıklara, aşırılıklara hat­ta uçarılıklara izin vermez bu oda. Gelen ağır ağır, usul usul, efendi efendi koltuğa ilişip otu­rur. İçin için bu odanın retoriğine itiraz edilebi­lir, havası fazla ağır bulunabilir. Ancak ciddi ve uzun soluklu bir iş için, bir yürüyüş, duyuş, du­ruş ve bakış için bu gereklidir. Belki yıllar sonra anlaşılacak bir gereklilik. Bir boşluk oluştuğun­da yakıcı bir şekilde anlaşılacak bir gereklilik ve duyarlılık.

Abdurrahim Karadeniz’in odası derginin takip merkezidir. Büyükçe bir masa, bilgisayar sehpa­sı, birkaç misafir koltuğu ve duvarları süsleyen tabloları ihtiva eden bu oda, abonelik işlemleri, kitap basımı, kitap kapakları, faturalama, kâğıt alımı, tahsilat işleri, yayın ve matbaa takipleri ile uğraşır. Şehir dışındaki okurlarla bu oda iletişim kurar. Bu ve benzeri işler odanın, derginin ge­nel rutini için ürettiği işlerdir. Dergi arka planda pek çok iş üretmek, işleri takip etmek zorunda­dır. Bu oda o işlerin bir bölümünü üstlenmiştir. Fakat bir de bu odanın havasından söz etmek icap eder. Diğer odanın aksine burası daha fark­lı bir hava üretir. Tütün ve çayın eksik olmadığı bu oda biraz daha esnek ve espritüeldir. Abdur­rahim Karadeniz’in ilgileri, merakları ve muhab­beti odanın havasını belirler bir bakıma. Hemen her konunun konuşulduğu odada başat mevzu­lar ise futbol, balık, güvercin ve baldır. A. Kara­deniz, ayrıntılı, heyecanlı ve iştahlı üslubu ile ko­nulara farklı tonlar verir.

Bülent Güler’in odası ise işlerin kotarıldığı, der­gilerin ve kitapların hazırlandığı, dizgilerinin ya­pıldığı, baskıya hazırlandığı odadır. Aynı zaman­da derginin hafızasını ihtiva eden büyük bir bil­gisayar masada yerini almıştır. Yanında yazı­cı. Sehpada küçük biblolar. Duvara dayalı bir ki­taplık. Panolarda ise takibi yapılan işler ve kimi resimler. Bülent Güler, soyadı gibi güleç biri­dir, cevvaldir, pek çok işi kotarır. Derginin yükü­ne ortak olur. Derginin gerçek mutfağıdır den­se yeridir. Derginin ve kitapların matbaaya gön­derildiği son nokta burasıdır. Aynı zamanda ya­zarların uğrak noktasıdır bir bakıma. Yazarın ki­tabının ilk halini gördüğü oda burasıdır. Kitap­ların ve derginin ilk okuyucusu Bülent Güler’dir, bu oda ilk okuma odasıdır.

Toplantı salonu Hece’nin bürosu açısından kay­da değer bir yerdir. Büyük oval bir toplantı ma­sasının etrafına dizili koltukların, onların ara­sında ise duvara dayalı diğer koltuk ve seh­palar yer almaktadır. Duvarlarda çeşitli tablo­lar bulunmaktadır. Bu salon büyük toplantılara, yazar-okur buluşmalarına, özel okuma grupları­nın aktivitelerine, seminerlere, öğrenci toplantı­larına, kitap okuma gruplarına ev sahipliği yap­maktadır.

Dergi işlerinde en çok öne çıkan husus, derginin ve kitapların paketlenmesi, kargoya ve posta­ya gönderilmesi yahut kitapçılara dağıtılmasıdır. Dolayısıyla böylesi işlerin yürütüldüğü bölümler dergi bürolarının can alıcı odaklarıdır. Hece’nin sekreterlik odası bu işlevleri yürütmektedir. Bir büyük masa, bir bilgisayar masası ve bir de ki­taplığın bulunduğu oda, dergilerin ve kitapların paketlenme işlerini içerir. Dergi paketlemek esa­sen bir derginin mutfak işlerini özetler: dergi, kendi mutfağına girecek yakınlıkta kişilerce ya­hut kendini dergiye yakın hissedenlerce paket­lenir. Dergi paketlemek, çok özel bir iştir bu yüz­den. Aynı zamanda bir okurluk ve yazarlık basa­mağı sayılır. Hatta bir terbiye işi olarak da görül­düğü olur çoğu zaman. Dergi paketlemeyi ken­dine yediremeyen, bu yolda tökezlemiş sayı­lır. Dergi paketlemek, yazarlığın, okurluğun, ya­zının insana verdiği kibri kısmen alır. Başka açı­dan ise onu özel bir insan kılar. Herkes dergi pa­ketleyemez çünkü, her yazara dergi paketlemek de nasip olmaz ayrıca. O bakımdan bu oda bel­ki Hece’nin bürosu için çok daha farklı açılardan değerlendirilmesi gereken bir odadır.

Bir de mutfaktan söz etmek gerekir. Hece’nin mutfağı özeldir. Her an sıcak ve taze çay bulu­nur. Arada bir sunulan kahveleri de anmak ge­rekir. Öğlen mutlaka yemek çıkar. İnsanları do­yuran bir mutfaktır. Mutfağın sahibi ise Nuriye hanımdır. Leziz yemekleri misafirleri tarafından beğenilir. Yemeği yenir, çayı içilir biridir.

Hüseyin Su

Hece, yaslandığı geleneğin etkili dergile­ri olan Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat’tan ayrılır. Mavera’ya benzetilebilir. İlk üç dergi belirgin bir şekilde bir üstad/usta etrafında kimliklenir. O üstadın nefesi derginin her yanına yayılır; nefe­sin imkânlarını ve imkânsızlıklarını birlikte bü­tün sayfalarında gösterir. Hece belirgin bir üsta­dın ön ayak olduğu, çekip çevirdiği, her şeyi be­lirlediği bir dergi olmamıştır. Dergiyi tasarlayan çekirdek halka hemen hemen birbirine denk­tir; yaş, tecrübe, ürün ve etki bakımından arala­rında uçurumlar yoktur. Belki ağabeylik derece­sinde bir ayrışma olabilir ancak bu üstadlık ya­hut ustalık derecesi değildir kesinlikle. İlişki­ler bu çerçevede başlamış ve yürümüştür. Eleş­tiriler rahatlıkla ağabeylerin yüzüne söylene­bilmiştir. Dergiden kopuşlar hemen başlayabil­miştir. Gençler ağabeylere kafa tutabilmiş, on­lara naz yapabilmiş, kimi zaman küsebilmişler­dir. Bütün bunlar Hece’nin esnek bir yapı arzetti­ğini gösterir.

Hüseyin Su, derginin başından itibaren editö­rü ve yayın yönetmenidir. Ama o aynı zamanda bir editör ve yayın yönetmeninden daha fazla, daha başka biridir; bildik bir editör değildir. İlk sayı kadrosunda yer alan diğer ağabeylerle bir­likte dergiyi tasarlamış ve yayın hayatına dahil etmiştir. Ne ki zaman Hüseyin Su’yu diğer ağa­beylerden daha öne çıkarmıştır. Bu husus he­men her dergide rastlanılan kaderimsi bir du­rumdur: dergi zamanla kendi içinden birini öne çıkarır yahut biri dergiyi daha fazla üstlenmek, sahiplenmek zorunda kalır. Hüseyin Su, bu zo­runluluğun ortaya çıkardığı ama derginin bütün yükünü omuzlayan gerçek bir ağabeydir. Bugün gelinen noktada derginin adıyla eşleşmiş bir ki­şiliktir.

Hece dergisi’ni konuşmak Hüseyin Su’yu konuş­mak demektir bir bakıma. O bunu hak etmek­tedir öncelikle. Adeta kişiliği ile Hece ile bütün­leşmiş biridir. Dergiyle içselleşmiş, dergiyi bü­yük bir tutku, heyecan ve ideal olarak kavramış­tır. Benliğinden bir parça yapmıştır dergiyi. O bir usta veya üstad mıdır? Diriliş, Edebiyat ve Büyük Doğu gibi bir dergi mi olmuştur Hece? Hüseyin Su, bu dergilerin yapısı gereği sahip olduğu bir usta mıdır? Hâlâ o dergilere benzemeyen yönle­ri çoktur Hece’nin, aynı zamanda Hüseyin Su da hâlâ o eski editörler gibi değildir. Ancak bir be­lirginleşme, bir otorite olma yönü de yok değil­dir. O bakımdan Hece kısmen Hüseyin Su’dur; onun emeği, gölgesi, nefesi, canı, gönlü, haya­li ve düşüdür. Editördür ve otoritedir, bu kesin. Ama otoriter midir; yani her şeyin kendi sözle­ri ve niyetlerince belirlendiği bir otoriter midir, bu tartışılır. Etkilidir, belirleyicidir ama aynı za­manda kişiyi, yazarı kendi yoluna bırakandır. Dergi sayıları, dosyaları onun merkezde olması­na karşın gücü paylaşan, ortak işlere gönül bağ­layan, ortaklıktan hoşlanan, ‘arkadaşlar’ huku­kuna bağlı olan biri olduğunu gösterir. Hüseyin Su, ne kadar disiplin, titizlik, samimiyet, dirayet, ısrar, takip, otorite, karizma ise bir o kadar da ar­kadaş, yoldaş ve dava eridir. O büyük bir itinayla arkadaşlık halesini önemseyen, sıcak tutan, sağ­lam tutan biridir.

Hece, on sekiz yıldır hep ayın başında çıkmak­tadır. Alışılmış olan bu husus, esasen Hüseyin Su’nun meseleye nasıl baktığının, onun nasıl bir imge olduğunun temel referansıdır: o her işi­ni böyle algılar çünkü. Dergi ayın birinde çıkma­lı, şaşmaz bir şekilde o gün raflarda yerini alma­lıdır. Ve hep böyle olagelmiştir. Bu baştan beri Hece’nin ontolojisini belirleyen bir ayrıntıdır. Dolayısıyla Hece, ayın birinde çıkmak demektir; yani belli bir doğrultuda, sapmadan idealler ve ülküler için yürümektir. Hüseyin Su, bunu imge­ler, bunu söyler. Dergi bürosunun temel taşıdır. Hece’nin, mekânının sahibidir.

Gidenler ve Gelenler

Hece’nin bürosu, onlarca yazar, onlarca okur, on­larca kişi görmüş, bu yüzlerden renkler ve esin­tiler almıştır. Bahsi geçen odalara ne kadar yüz bakmıştır acaba? Kaç acemi yazar geçmiştir bu bürodan ve kaçı usta yazar olmuştur? Kaç usta yazar konaklamış masalarında ve sonra yeri­ni yeni yazarlara bırakarak başka diyarlara yel­ken açmıştır? Ya, Ankara dışı için bu büro ne ifa­de etmiştir acaba? Başka şehirlerden Ankara’ya gelenlerin uğrak noktası olmamış mıdır? Böy­le olmuştur. Yayınevleri ve dergiler, gelenler için bir uğrak noktasıdır her zaman. Oraya uğramak, orada soluklanmak, orada halleşmek adetten­dir.

Her derginin kaderi gidenler ve gelenlerle belir­lenir. Mekân, biraz da gelenler ve gidenlerle şe­killenir, anlam bulur, kimlik kazanır. Kuşkusuz Hece’nin mekânsal izdüşümünde onca yüz ve bakış yer almaktadır. Dergi onlarca yüzü ağırla­mış olmasının yanında hep çekirdek ekibin de­ğiştiğine tanık olmuştur. Ama bütün dergi bü­roları gibi Hece’nin bürosu da edebiyatın haya­ti hususlarını kendi yüzünde temsil etmiş, büro­nun ne denli katmanlı, etkili ve çoğul bir aktör olduğunu belgelemiştir. Görülmektedir ki, bir dergi bürosu, edebiyat tarihin en ilginç ayrıntı­larından biridir. Dergi bürosu edebiyat ilişkileri­nin karmaşık yönlerini kendi bünyesinde tem­sil eder ve bunu örnekler. Edebiyatın adeta giz­li çekmecesidir dergi büroları. Hece’nin mekânı tüm yönleri ve açılımlarıyla bu çekmecede yeri­ni almıştır. Yüzlerce dergi bürosunun örnekledi­ği pratiği, kendi dili, bakış açısı ve yaklaşımı ile yeni zamanlarda sürdürmektedir.

Faruk Turğut – Mahalle

Faruk Turğut – Mahalle

Mahalle geçmişten günümüze kentin olduğu kadar toplumsal yaşamında temel birimi olarak var olagelmiştir. Mahalle hem mekânsal olarak 01hem de insanların bu mekân yoluyla kentle oluşturdukları ilişkiler vesilesiyle kentin özüdür, yaratım yeridir. Öte yandan mahalle birey ile toplum arasında köprü vazifesi görür. Bireyin toplumsal alana çıktığı, ötekilerle karşılaştığı ilk yerdir mahalle. Şüphesiz dünyaya yeni gelen bireyin aile içerisinde toplumsallaşmaya başladığı, bu süreci tattığı doğrudur. Ancak esasen doyum yeri mahalledir. Hayatın, insanın içine sızdığı yerdir mahalle. Kendinden olmayanlarla karşılaştığı, ötekilerle iletişim kurduğu yerdir. Birey burada kendinden olmayanın gözünden, onların verdikleriyle bakmayı öğrenir hayata.

Mekânın insan etkisiyle toplumsal bir nitelik kazanmasının en güzel ve somut örneklerinden bir tanesi olmasına rağmen mahalle, bugüne dek toplumsalı ya da toplumsala dönüşen ikonu edinen sosyolojinin nazarında hak ettiği yeri edinememiştir. Sadece sosyoloji değil birçok alana dair malzemeyi geçmişten bugüne saklı tutan mahalle ile akademik çevrelerce yeteri kadar ilgilenilmemiştir. Köksal Alver,“Mahalle: Mahallenin Toplumsal ve Mekânsal Portresi” adlı kitabında tarih, edebiyat ve mimarlık literatüründen de yararlanarak gerek genel hatlarıyla gerek gündelik hayatta iken çok dikkat edilmeyen, buna karşın birey üzerinde önemli etkilere sahip en küçük detaylara varıncaya kadar göz önünde bulundurarak mahalle üzerine geniş ve kapsamlı bir sosyolojik değerlendirme yapmaktadır.

Kitap üç bölümden oluşmaktadır. “Mahalle Kurmak” adını taşıyan birinci bölümde yazar mahalle imgesinin kent ve birey ekseninde idari ve toplumsal yönlerini, mahallenin tarihçesini,dönüşümünü, mahalle isimlerinin hikayesini,mahallenin kişiye verdiği kimliği ve oluşturduğu toplumsal aidiyeti, mevcut mahalle türlerini ve nihayetinde günümüzde mahallenin karşı karşıya kaldığı güvenlikli siteler ve kentsel dönüşüm konularını incelemektedir. Mahallenin dünden bugüne süren bir hayat alanı olduğu, dolayısıyla dönüşerek, değişerek günümüze kadar geldiği ifade edilmektedir.

“Mahallede Yaşamak” adlı ikinci bölümde yazar, mahalle yaşantısını ve bu yaşantının bileşenlerini üç alt grupta irdelemektedir. İlk olarak mahallede yer alan mekânlar, insan eliyle yapılan ve yine insan eliyle toplumsallık kazanan, insanlarla ve birbirleriyle olan ilişkiler bütünüyle mahalleyi var eden mekânlar ele alınmaktadır. Sokak, ev, cami, çarşı, kahvehane,bakkal, park gibi mekânsal unsurlar birçok yönüyle analiz edilmektedir. Yazar bu bölümde ayrıca mahalleyi mahalle yapan, onu fiziki bir yer, birim olmaktan çıkartarak bir mekâna,sosyal bir alana dönüştüren insanı, orada yaşayan mahalle insanlarını incelemektedir.Burada mahalleli kimliğinin yanında imam, muhtar, bekçi, deli, kabadayı gibi kişiler analiz edilmektedir. İkinci bölümde son olarak mahalle kültürünün oluşumunu ve dolayısıyla mahallenin yeniden üretimini sağlayan insani ilişkilerin ve sosyal geçişlerin zemini olarak“mahallede gündelik hayat” ele alınmaktadır.Bu başlık altında ise sosyalleşme, komşuluk,sohbet, yardımlaşma, dedikodu gibi gündelik hayat halleri tartışılmaktadır.

Kitabın “Mahalle Algısı” olarak adlandırılan üçüncü bölümünde ise nitel araştırma yöntemleri çerçevesinde bir mahalle araştırması gerçekleştirilmektedir. Konya sınırları içerisinde farklı bölgelerde bulunan,farklı özelliklere sahip seçilen mahallelerde meslek, cinsiyet, yaş, eğitim ve gelir düzeyi bakımından farklı katılımcılarla derinlemesine görüşmeler yapılarak elde edilen bulgular temelinde mahalle algısı, mahalle duygusu,mahalle ilişkileri ve mahallenin değişimi analiz edilmektedir.

Köksal Alver, bu eseriyle mahalle adına bugüne kadar ortaya konulmuş yapıtlar arasında gerek mahalleyi farklı bakış açılarıyla ele alması,gerekse bütünlüklü bir mahalle portresi ortaya koyması, bunun yanı sıra bugüne kadar el değmemiş olan öğelerini de analiz etmesinden ötürü farklı bir yerde bulunmaktadır. Bu özelliğiyle bugüne kadar büyük oranda diğer sosyal bilimlerin, bilhassa tarihin sınırlarında kalan bu alanda büyük boşluğu doldurmakta, dahası mahalle üzerine yapılacak yeni tartışma ve araştırmalara da kapı aralamaktadır.

Köksal Alver, Mahalle Mahallenin Toplumsal ve Mekânsal Portresi, Hece Yayınları, Ankara, 2013

Köksal Alver – Dede İmgesi

Köksal Alver – Dede İmgesi

Dede, genetik bir aktör, genetik bir öncüdür. İnsanın hem biyolojik hem de sosyolojik genetiğinin belirleyici aktörlerinden biridir. İnsan, dedesinden getirdikleriyle hayata dahil olur, ondan aldıklarına kendini katarak hayatı yeniden yorumlar. Bir yönüyle insan dedelerine bağlı olup dedelerinin kendi zamanına uzanmış izidir. İnsanın kendini bir şekilde dedeye bağlamak istemesi, dedesizliği neredeyse yabanlık ve yalnızlık dahası bir köksüzlük olarak görmesi anlamlıdır. Dede sanki insanı bu dünya hayatına sağlam bir şekilde bağlayan bir tutamaktır.

Toplumun inşasında var olan harç, toplumun dağınık bireylerini kendinde toplayan bir zamktır dede. Ailenin ve toplumun ürettiği bir aktördür; etkisi, yankısı, varlığı değişik şekillerde anlamlandırılabilecek çok yönlü bir aktör. Çokça bilinen ve tekrar edilen bir husustur belki: Dede, atadır, köktür, kökendir. Böyledir elbette, çünkü öncüldür, öncüdür, önde olandır. Önce dedeler vardır, sonra babalar ve torunlar. Bir bağlanma aktörü, bir aidiyet zemini. İnsanın kendini ait hissettiği bir evreni işaret eden bir figür. Aileyi, evi, yurdu, toprağı, kültürü, gelenek ve göreneği kendinde toplayan bir etkin figür, bir temel aktör.

Kısmen otoriter bir kişilik özelliği taşıyan dede, bir anlamda toparlayıcı bir imgedir. Dede kendi etrafına kuşakları toplayan, ailenin birliğini ve dirliğini temsil eden bir kişiliktir. Dedenin varlığı ailenin diğer bireyleri için bir araya gelme, toplanma ve halleşme imkânı sunar. Dede ölünce ailenin bireyleri de dağılır genelde. Dede ölünce yani ailenin büyüğü bu dünya hayatından kopunca başka bireyler onun misyonunu üstlenir ve böylece yeni toplanmalar kendini gösterir. Bayramlar bunu çok açık bir şekilde örnekler. Bayramlarda herkes büyüğe gider, büyük etrafını kendinde toplar. Yakın-uzak her yerden gelenler onun yanında toplanırlar. Bu yönüyle dede birlik sembolü olarak işlev görür.

Geçmiştir dede, geçmekte olandır daha doğrusu. Geçerken, bir gurup vakti gibi, gölgesini bugüne ve yarında düşürendir. Gölgesini yani emeğini, sözünü, eylemini, mirasını. Eski zaman beyidir o, eskiyi heceleyen, eskide kalan, eskiyi yücelten belki. Çünkü geçmektedir, an an devrini tamamlamaktadır. Gitti gidecek olandır. Gözü yaşlı ve çapaklıdır, alın çizgileri belirgindir, elleri titremektedir. Çünkü gitti gidecek olandır. Bir eli geçmişte bir eli gelecekte olandır. Bu dünyayı bırakıp bırakmamak arasında kalandır. Oğullar ve torunlar ne olacaktır? Onlara nasıl bir hayat sürecektir? Dede biraz da onun endişesini taşıyandır.

Dede gelecektir aynı zamanda. Çünkü dede torun sahibi olandır. Torun tam da bugün ve yarındır, daha çok yarın ve gelecek. Torun dedenin geleceğe, yarınlara gönderdiği bir haberdir bir selamdır. Bir şahittir belki de. Dededen bir emanettir torun; bugünün ve yarının mimarıdır. Hayatı, dede ile torunu müthiş bir ustalıkla birbirine bağlamaktadır. Hayat müthiş bir maharetle nesilleri birbirine ilmek ilmek dolamaktadır. Dede-torun ilişkisinin resmettiği husus budur.

Birlik sembolü olduğu için dede aynı zamanda büyük kabul edilir, bilgisi, görgüsü, düşüncesi sorulur. Yeni kuşakların karşılaştığı yeni sorunlar hakkında dedenin fikri alınır. Çoğu zaman belki bu fikir uygulanmayabilir, çoğu yerde bu fikir eski, arkaik görülebilir, ancak bir şekilde dede fikri sorulan bir kişidir. Otoriterliği ise daha çok büyükler için geçerlidir; yani babalar, anneler, dayılar, teyzeler, yengeler, gelinler ve damatlar için dede biraz otoriterdir, otoriteyi temsil eder. Ama çocuklar için pek öyle değildir. Çocuklara dede otoritesi pek işlemez, o bir şefkat ve sevgi abidesidir. Çocuklarını şımartmamış babalar, torunların onca nazını çekip dururlar.

Dede, yaşlanmadır. Yaşın, yaşamanın, hayatın var ettiği bir durumdur dedelik. Yaşı ne olursa olsun, dede, mutlak anlamda büyük olmak, belli bir yaşa ermek, hayatın belli kademelerinden geçmiş olmak demektir. Yaş ise büyük bir tecrübe imkanı vermektedir insana. Yaş, bir olgunluk, görmüşlük-geçirmişlik, bilgelik, oturmuşluk vasfı sunmaktadır insana. Bu yüzden dede, yaşının gereğince, saygı duyulan, hürmet edilen, bir değer olarak yüceltilen bir kişidir.

Yaşın getirdiği başka şeylerle de var olma halidir dedelik. Gücün azalması, hastalıklar, dermansızlıklar, pişmanlıklar, kazanımlar ve kayıplar dedenin o derin yüz çizgilerine yerleşmektedir. Dedelerin yüzleri derin çizgileri nede taşır? Yaşlanmaktan dolayı mı sadece? Beyazlık da böyledir. Dedelik yaşın merdivenlerinde kırlaşma ve aklaşma halidir. Dede beyaz bir aynadır. Saça ve sakala düşen aklar onca şeyi imler. Bir sükunet, bir durulma, bir olgunlaşma belirtisi olarak o beyazlık dedeye yapışmıştır. Ona bakıldığında görülen bütün bir hayatın yükü, sevinci, kahrı ve hüznüdür. Beyaz beyaz ortada duran bir anıttır dede.

Hatıra ve hatıralar sağanağında dede ayrıcalıklı bir konumda yer alır. Bir hatıra adamı olan dedenin yere göğe sığdıramadığı, dillerden düşürmediği, bir emanet bilip oğullara ve torunlara özene bezene anlattığı hatıraları ve hikâyeleri vardır. O hatıralar ve hikâyelerdir ki, dedenin canına can katar, onun fersiz gözlerinin dermanı olur, eli olur, dili olur. Hatıra ve hikâyeler de olmasa dede nedir? Hikâye, dedenin yaşama hali, yaşama tutunma hüneridir. Çok kıymetlidir, çok değerlidir. Dağarcığından çıkarıp çıkarıp anlatması, insanların kendine kulak vermesini arzulaması boşuna değildir. Hatıra ve hikayelerle kendini yarınlara katan dede, kendi ile gelecek nesiller arasında nice köprüler kurmak istemektedir. Fani bedeni yok olacaktır, bunu bilir, ancak hatırlarla ve hikayelerle yaşamak muradındadır.

Zaman dede imgesinin renklerini ve tonlarını kendince işler. Günün reel koşullarında dede nereye oturur? Değişen dede imgesinin görünür yüzlerinden biri de aksesuarlardır sanırım. Hayat dedeyi değiştirdiği gibi onun aksesuarlarını da değiştirmektedir. Dahası dedenin bütün bir hayatı, hayatına dahil ettiği figürler, eşyalar, hayvanlar, canlı ve cansız nesneler, insanlar hep değişmektedir. Dedenin kendisi, biçimi, kıyafetleri, ilgileri, görünümü değişmektedir. Ne ki bu değişim arenasında, bu keskin hayat döngüsünde dede, gene dededir. Kendi zamanına, kendi zamanının gerçekliğinde geçmişten gelen sözleri fısıldamakta, geçmişten gelen halleri duyurmaktadır. Dede, bütün zamanlarda dededir. Köktür, atadır, yardır, yarendir, şefkat ve merhamettir. Herkese kendi gerçeğini gösterecek, dünyanın ve hayatın hay-huyunu gösterecek, insanın başını ve sonunu gösterecek beyaz bir aynadır dede.

Köksal Alver İle…

“Öykülerimin genelde hayattan yana, hayatın ayrıntılarına odaklanmış, bu koca yaşama serpilmiş hikmetlerin peşinde olduğu söylenebilir.”

Şehir, Mahalle, Edebiyat… Köksal Alver İle
Hazırlayan: U. Kubilay Dündar

Sizi ilk Saklı Yara kitabınızla tanıdım. Daha sonra Konya’da aynı ortamları teneffüs ettik. O günden bugüne farklı eserler yayınladınız. Siteril Hayatlar, Çevgen, Kent Sosyolojisi, Sosyoloji Okumaları Kılavuzu ve en son Mahalle. Bunlara ilave olarak editörlüğünü yürüttüğünüz Sosyoloji Divanı dergisi. Muhakkak ki bu altı yılda çıkmış çalışmalar değil. Bu çalışmalarınız nasıl doğdu, bize biraz bahseder misiniz?

İlginize teşekkür ederim. Sizinle tanışmak benim için de önemli bir dönemeç. Mahalle Mektebi ise bu dönemecin yeni basamağı. Konya’nın bereketli iklimi bize nice dost, muhit ve yayın kazandırdı. Çalışmalara heyecan ve merak aşılayan ortamlara dahil olmayı, edebi muhitlerde demlenmeyi önemsiyorum. Üniversite deneyimimi de çok önemserim ancak akademi ile hayat arasında dengeli bir ilişkinin kurulması şartıyla. Aksi takdirde ya akademi ya hayat insanı kendine hapsedebiliyor. İkisine de hapsolmamak ikisini de bir arada tutmak gerekir. Edebiyat ve ilim meclisleri bana bunun imkanını vermiştir. Gençliğimden itibaren dahil olduğum muhitler ve o muhitlerden aldığım terbiye ve bakış tarzı,benim çalışma, merak, heyecan, yazı ve yaşama pratiklerime ilham olmuştur.

Kuşku yok ki yazının varlığı bir sorumluluk. Kişiye de belli bir sorumluluk yüklüyor. Bir ödev bilinci. Yazmak ve okumak, anlatmak ve muhabbet etmek birer sorumluluk ve ödev. Böyle bakınca yazmak, araştırmak, yayınlamak, konuşmak gerekiyor. Çalışmalarımın arka planında böylesi bir duygu vardır; yani ödev bilincinin araladığı kapılardan girip çıkma, oralardan bir şeyler derleme çabası ve aşkı. Bütün kitapların, dergilerin, öykülerin beslendiği ana mecra da budur zaten.

Son yayınlanan kitabınız Mahalle üzerinden mahalle hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Mahalle kitabınız esasen ne söylüyor? Bir önceki kitabınızla bağlantılı olarak mahalle ve site ilişkisi ne yönde seyrediyor?

Mahalle kitabı son beş-altı yıldır üzerinde çalıştığım bir kitap. Öncesinde güvenlikli siteleri konu edinen Siteril Hayatlar var. Şimdilerde ev, sokak ve kimi başka mekanlar. Her mekanı odak alan çalışmalar. Bütün çalışmalar gibi Mahalle de bir cümle ile başladı ve bir kitaba döndü. Önemsediğim bir mesele mahalle ve şehir. Dahası şehrin tamamı ve bütün bir yaşam alanları. Her birinin zengin çağrışımları var, değişik anlam katmanları. Bütün bir şehri insanı ile birlikte anlamak, insanlık durumlarını şehrin aynasında gözlemlemek gibi bir niyetim var. Mahalle, çarşı, ev, cami, mektep, çeşme, sokak gibi mekanlar şehrin birer uzvu olarak var olmakta kendince işlevler üstlenmektedir. Her biri ayrıntı denizidir ve büyük manalar ihtiva etmektedir. Mahalle ise sanki bütün bunları kendinde toplayan temel elemandır.

Mahalle bence şehir demektir. Şehir mahalle ölçeğinde hayata dahil olur. Mahalle bu yüzden bir şehir aynası, bir şehir ifadesidir. Kesinlikle köhne, arkaik, geri kalmış değildir. Şehre bağlı, şehirle iç içe, şehrin bir yerinde bulunan bir uzuvdur. Şehre olan mahalleye de olur. Mahalleye olan şehre de olur. Bitmiş bir macera olarak görülüyor mahalle ama. Galiba benim itirazım da burada başlıyor. Mahallenin nostaljik bir alan olmadığını, halen yaşayan bir özne olduğunu ifade ediyorum. Kimileri ise mahallenin tamamen bittiğini, tükendiğini ve öldüğünü söylüyor. Bense her dem yeniden dirilecek bir şehir ruhundan, bir mahalle ikliminden, bir insan insicamından söz ediyorum. Öldürmek kolay, yaşatmasını bilmeli. Mahallenin ve şehrin yaşama kaynakları üzerine düşünmeli, yeni fikirler geliştirmeliyiz. Kitap esasen bunu söylüyor. Bitti denen mahalleyi bitirmeyelim söylemimizle, onu nasıl bugünün dünyasında ifade edebiliriz, var edebiliriz ona bakalım.on yılların gözde mekanlarından olan güvenlikli sitelerin nemalandığı nokta da tam burası. Mahallenin bittiği söylemi en çok sitelere yaramaktadır. Çünkü site temelde mahalle yakınlığını, komşuluğu, birliği reklam aracı olarak kullanmaktadır. Mahalle ve dolayısıyla samimi ilişkiler bittiği için insanlar sitelere davet edilmektedir. İnsanlar da akın akın siteye akmaktadır; eski mahalle havasını buluruz umuduyla. Ne ki site mahalle değildir; ama onun kötü bir kopyasıdır. Daha bireysel, daha kendi kabuğunda hayatlara imkan tanımaktadır site. Oysa mahalle daha kolektif bir hayatı önermektedir. Meseleyi mahalle, site, şehir, varoş, gecekondu, rezidans meselesinden öte bir yaşama hali, bir şehre tutunma ve onu var etme, onu güzelleştirme hali olarak okumak daha önemli. Benim asıl derdim bu. Yaşadığımız mekanlarda ve şehirde daha insani, adil, huzurlu, güzel, hakkaniyetli, değerli bir hayat nasıl kurulur? Bunun imkanları var mıdır? Bunun somut adımları nelerdir? Bunları dert ediniyor ve bunlar üzerine düşüncelerimi açıklıyorum. İnsan insana muhtaç. İnsan mekana muhtaç. Mekan ise değerden, kültürden, inançtan, ilişkiden bağımsız değil. Nerede yaşarsak yaşayalım, bir şekilde ilişki kurmak, bu ilişki çerçevesinde belli bir kültürü yaşamak zorundayız. Mahalle bunun bir tescilidir. Site başka bir tescildir.

Henüz ilk sayısı yayınlanan Sosyoloji Divanı dergisi hakkında sormak istiyorum. Dergi hakemli-akademik bir dergi. Ancak salt akademi alanıyla sınırlı değil. Teori ile güncel arasında bir yerde duruyor ve bu yönüyle okuyucu kitlesini sadece akademi dünyasından seçmeyerek genişletiyor. Böyle bir dergiye neden ihtiyaç duydunuz, beklentileriniz nelerdir? Türkiye sosyoloji dünyasında Sosyoloji Divanı nerede durmakta, ne yapmak istemektedir?

Dergi, öteden beri fikir ve edebiyat hareketleri için bir kale, bir mevzi ve zemin olmuştur. Hemen her fikrin, ideolojinin, geleneğin, ekolün, platformun kendini dergi ile duyurması, açıklaması ilginçtir. Bu Türkiye’de olduğu gibi dünyada da böyle. Demek ki dergi temel ve uzun soluklu bir uğraş. Bir gelecek düşüdür dergi. Bir yarın hareketidir. Yarının kadrolarını, yazarlarını, düşünürlerini yetiştirme ve tabii ki bugüne söz söyleme amacı vardır dergilerin.

Türkiye’de düşünce ve edebiyat dergileri gibi bilim alanında kendini gösteren dergiler de vardır. Akademik hüviyete sahip bu dergiler ülkenin temel sorunlarını çözüm önerileri ile birlikte dile getirmekte, yeni bakış açıları sunmaktadır. En az akademideki dersler, tezler, yazılan kitap ve projeler kadar dergiler de önemlidir, hatta daha önemlidir. Biz bu niyetten hareketle sosyoloji alanında bir dergi çıkarmak, dergi ile kendi sosyolojik düşüncelerimizi ve ilgilerimizi duyurmak için Sosyoloji Divanı’nı yayınladık. Temelde sosyoloji dergisi ancak disiplinlerarası yaklaşımı önemsiyor. Hemen her alandan yazılar kabul ediyor. Edebiyat, sanat, tarih, ilahiyat, iktisat, siyaset gibi temel toplumsal alanlara yöneliyor. Ayrıca salt akademik olmasın diye hayattan sahneler, portreler, mekanlar, eşyalar, olaylar dahil oluyor dergiye. Bir entelektüel muhit olmayı, bir fikri temel oluşturmayı amaçlıyor. O yüzden klasik akademik dergilerden ayrılıyor. Kendi toplumumuzun değerlerini, sorunlarını, meselelerini merkez alan ancak evrensel insanlık gerçeğiyle yüzleşen bir dergi olmak istiyor Sosyoloji Divanı.

Bir kadro yahut bir ekol dergisi olabilir mi Sosyoloji Divanı? Açıkçası buna niyet ettiğimizi söyleyebilirim. Ancak zaman gösterecek. Biz bunu hedefleyebiliriz. Konya Sosyoloji’nin inisiyatifinde bütün Türkiye’ye seslenen, bütün insanlık durumuna ilişkin sözü olan bir dergi olmasını arzuluyoruz. Kendi dilini, üslubunu, kadrosunu, geleneğini zamanla oluşturması için çaba harcıyoruz. Umarım iyi bir ses ve soluk olur dergi. Hem entelektüel hem akademi dünyası için.

Hem öykücü hem sosyolog olmak nasıl bir etkinlik? Mesleğinizin öykücülük üzerindeki etkisi nedir? Görme biçiminizi nasıl etkiliyor sosyoloji? Yahut öykü, sosyoloji ilginizi ne şekilde besliyor?

Doğrusu hem sosyoloji hem öykü benim için iki ana damardır, birbirine akan damarlar, birbirini besleyen, bütünleyen damarlar. Her ikisini de çok önemsiyorum, her ikisinin bahşedilmiş olduğunu düşünüyor ve hamdediyorum. Sosyoloji ve edebiyatın aslında aktığı ark aynı gibi, sadece söylemleri ve dilleri farklı. İnsan ve toplum sorunları diye genellediğimiz meseleler toplamı hem öykünün hem sosyolojinin baktığı temel alan. İnsan hikayelerinin toplumun hikayesinde, toplum hadiselerin de insan tekinin hikayesinde izdüşümleri var. Birbirinden kopuk değiller. Bir aradalar. Görme biçimlerinde olsun, bir mesleği icrada olsun her ikisinin de azımsanmayacak katkıları var. Gözlem, analiz, ayrıntıyı yakalama bakımından öykü ve sosyolojinin açtığı pencereler inanılmaz. O pencerelerden bakıp duruyorum işte.

Çoğu yazarın bunalım edebiyatı yaptığı bir dönemde siz hayata dair umut dolu, hayat dolu öyküler yazıyorsunuz. Fark edilmeyen ve unutulmuş acılara da dokunuyorsunuz. Okura bir yol haritası mı çiziyorsunuz yoksa bir vicdanı mı hatırlatıyorsunuz? Hayat, aşk, hüzün ve acı denkleminde öykünüz ne anlatıyor?

Öykülerimin genelde hayattan yana, hayatın ayrıntılarına odaklanmış, bu koca yaşama serpilmiş hikmetlerin peşinde olduğu söylenebilir. Sonsuz acı, keder, hüzün dünyamız var. İnsanlar acı çekiyorlar, değişik nedenlerden dolayı. İnsanlar acı çektiriyorlar, eziyorlar, zulmediyorlar, benlikleri yok ediyorlar aynı zamanda. Hayat insanın maruz kaldıklarının bir görünümü ve dökümü. Hayat böyle bir yönüyle. Gerçekten insanı keder deryasına atan nice kötülük, zulüm, inkar ve haksızlık var. Öykü bunları biliyor, kaydediyor, yazıyor. Ama öykü aynı zamanda bir umudu alevlendirebilir de. Bir umut ışığı olabilir, bir çıkış olabilir, bir pencere açabilir. Öykü insana sabrı ve tahammülü, tevekkülü de hatırlatabilir. Onca şey oluyor dünyada her gün, onca yıkım, onca inşa ve ihya. Biraz böyle bakmak gerekir. Olanlara tek yönüyle bakmamak, yıkımda inşayı, inşada yıkımı görmek gerekir. Benim öykülerim buradan bakıyor hayata ve insana. Ve elbette hayatı önceliyor, hayatı belli bir çizgide yaşamaya daveti önceliyor. Onun için bunalım, ümitsizlik, yarınsızlık pek barınmıyor öykülerimde. Ama elbette hüzün, acı, keder, zulüm çeperinde insanın halet-i ruhiyesi öykülerimi ilgilendiriyor, öykülerim onları söylüyor, kaydediyor, duyuruyor. Bir tutamak, küçük bir ayrıntı, bir bakış insana ip uzatabilir, ona el olabilir diye bir niyetim ve umudum var. Öykülerimdeki kimi kırıntılar acaba ip yahut el olabilir mi, insana bir ses verebilir mi, onun peşindeyim ben. Dediğim gibi bütün bir hayata serpilmiş hikmetin yolundayım.

Gündelik hayatınızdaki kimi kesitler sizin akademik ilginizle ilginç bir şekilde kesişiyor. Edebiyat muhitlerine dahilsiniz. Şehir hayatına bayılıyorsunuz. Oturduğunuz mahallede yaptıklarınızı biliyorum. Özellikle mahalle çocuklarıyla birlikte birçok şey yapıyorsunuz. Aziz Taha ve arkadaşları için kurduğunuz Gümüşspor’dan tutun da kamp çadırınızı çocuklara feda edip onlara otağ kurmanız ve her yıl geleneksel çocuk iftarı düzenlemeniz. Bütün bunlar biraz site algısını kıran, mahalleliği öne alan davranışlar. Bunların önemi nedir site, mahalle ve şehir için?

Çocuklarla oldum olası aram iyidir. Ta gençliğimden beri çocuklara dönük bir takıp işler yapmışımdır. Kitap okuma, dergi çıkarma, gezme, muhabbet vs. Kendi çocuklarımla da aynı işleri aynı duygularla sürdürüyorum. Onların hayatta ve toplumda nasıl yaşamaları, bu hayata nasıl tutunmaları, nelere dikkat etmeleri gerektiğini naif bir şekilde işaret eden deneyimler. Aynı zamanda arkadaşlık hukuku içinde bir şeylerin yapılmasını istiyorum. Katı bireyselliğin, katı yalnızlığın hükmetmeye çalıştığı zamanlarda inadına muhabbeti, dostluğu, arkadaşlığı, yoldaşlığı, cemaati yaşatmak gerektiğini düşünüyor ve bu şekilde hareket ediyorum. Çocuklarımın da aynı güzel ortamları teneffüs etmesini arzuluyorum ve buna dönük normal, sıradan, basit adımlar atıyorum. Çocuklara bir takım kuruyorum. Kamp çadırı kuruyorum. Piknikler yapıyoruz. Geleneksel çocuk iftarı yapıyoruz. Ağaç dikiyoruz. Gülleri buduyoruz. Bisiklet turları atıyoruz. Bütün bunların bir mahalle ve sokak içinde birlikte yapılması çok önemli. Mahalleyi ve şehri tutacak, var edecek, sürdürecek bu ve benzeri küçük adımlardan başka ne olabilir ki? Bu adımların çocukları birbirine nasıl kenetlediğini, birbirlerini nasıl daha iyi tanımaya imkan verdiğini gözlemliyorum. Hayat, biz nasıl yaşarsak öyle inşa olunur. Meşakkati, zorluğu, mücadeleyi göze alıp hayatı çekip-çevirmeye ahdetmeliyiz. O zaman hayat bizi takip eder. Biz mahallede bunu gösteriyoruz. Ve evet bir şeyler oluyor, güzel şeyler oluyor. Hayatın içinde hayatla karşı karşıya ama hayatı önceleyerek.

Köksal Alver – Köprübaşı

Köksal Alver – Köprübaşı

Balkona çıktım. Sabahın erkeni. Deniz kokusunu içime çektim.

Karşımda Unkapanı köprüsü, Şişhane yokuşu.

İki köprü yetmezmiş gibi bir de metro köprüsüyle iyice boğulan Sokullu Camii ve çeşmesi. Boynunda urganlar sanki!

Daha ilerde İstanbul silüetine inat gökdelenler.İflah olmaz göğü delme yarışının mağrur heykelleri.

İki yaka İstanbul. Hep böyle miydi İstanbul?

Fatih-Harbiye klasiği. Pera-Süleymaniye diyalektiği.

Hâlâ öyle sanki İstanbul. Kaç İstanbul? Çok İstanbul.

Bakışlarımı köprüye indirdim.

Hiç eksilmeyen arabalar. Her saat. Seyyar arab lar. Nohut-pilavcılar, simitçiler. Köprünün şenliği.

Bir de balık tutkunları tabi. Balık tutkunları mı acaba? Bunca insanın gece-gündüz, sabah-akşam köprüleri mesken tutmasının anlamı sadece balıkla izah edilebilir mi?

Oltalarını salmışlar Haliç sularına.

Ağızlarında ya bir sigara, ya bir türkünün kırık- dökük nağmeleri. Bir ıslık belki de.

Yahut koca bir suskunluk. Martılarsa her yanda.

Çığlık çığlık.

Bu saatte bunca insan o köprüde ne arıyor?

Umutlarını mı, kayıplarını mı?

Oltalarına takılan ne? Balık mı?

Belki en son balık.

Köksal Alver – Tek Söğüt

Köksal Alver – Tek Söğüt

Çocukluğumun baharının geçtiği köyümüzde, beni kendine çeken onca şeyin yanında “tek söğütler” mühimdir. İki ayrı mevkide, ikisi de söğüt, ikisi de tek başına. Biri, Yıkıklar mevkisindedir ama kendisi bile bir mevki adı olabilmiştir. “Çobanlar nerede?” “Tek söğütte.” Tek söğüt, işte tam orayı işaretler. Bir buluşma yeridir, bir geçiş yeri, durup-dinlenme yeri. Tek başınadır. Etrafında başka söğüt yahut kavak yoktur. Gölgesi, altında yatan hayvanlara, dinlenen çobanlara yeter. Volkanik dağa, dağın üstündeki tarihi kale burçlarına, Kulakardı’na, Taşkom’a, Karakaya’ya, Tipi Pınarı’na bakar. Arkasında ise Yıkıklar, Mezireler, Mantarlı yükselir. Köyü, tarlaları, ırgatları, didinen insanları, tarlaya ekmek götüren genç kızları o kuytu köşesinden izler durur. Köyün girişini değil ama çıkışını tutan bir nöbetçi gibidir.

Bir diğer tek söğüt ise köyümüzün Damlıca mevkisindedir. Damlıca dendi mi orada durmak, mümkünse konaklamak, en az bir gece geçirmek gerekir. Oltu yolundadır, engin dağların yamacında bir meradır. Baharda besi hayvanları oraya çıkarılır, güze kadar orada otlatılırlar. Başlarında iki çoban. Bir-iki çoban köpeği. Bir çadır. Elbette isli demlik. Çay, kıtlama şeker. Bütün bunlara bakan asırlık söğüt ağacı. Bütün bunlara ince ince dokunan, gölge düşüren, kol kanat geren. Hiç bu kadar büyük söğüt ağacı olur mu? Çokça çınar, meşe, çam gördüm kocaman kocaman, göklere uzanan. Bu söğüt de öyle; dallarını birbirine dolamış, kollarını uzatabildiği kadar uzatmış, geniş bir alanı avuçları içine almış ve altında doğal bir dinlenme yeri meydana getirmiştir. Elbette yanında çeşme. Buradan geçen adı-sanı-namı bilinmeyen bir garip yolcu, bir Köroğlu, küçük söğüt dalını buraya dikmiştir. O dal bu hale gelmiştir yıllar içinde. Ve bir mevki adı olmuştur: Köroğlu. Damlıca’da Köroğlu söğüt demektir. Bütün merada tek başınadır; bir konak sahibi, bir ulu bilge gibi durmaktadır. Bakar sarp kayalara, karşı ormanlara, çobanlara. Kışın ise yalnızlığına gömülür, uzun uzun demlenir karlar arasında, kendi içinde. Susar uzunca.

Her iki tek söğüt de, nice hikâyeleri dinlemiştir, nice insanlara gölge olmuştur. Hele Damlıca’daki, bir hikâye kahramanı gibidir. Bir duruşu ve bakışı vardır ki, görülmeli. Ona sırtını dayayan kendini emniyette hisseder. Öyle bir engin bakış verir kişiye. Yıkıklar’daki de köyü bir güzel selamlar, oraya esenlik diler. Gelene geçene tanıdık muştular gönderir. Garipliğini unuttur her ikisi de insana, bildik bir yolu adımlamanın güveni sarar bedeni.

Gezdiğim ormanlarda, geçtiğim yollarda, dolaştığım vadilerde, dağlarda tek ağacı nedense hemen bulur bakışlarım. O tek ağaç, bazen bir çam, bazen bir ardıç, bazen söğüt, çınar olur. Ormana ve dağlara bakarken nedense gözlerim tek ağaç arar. Tek söğüt imgesi hiç aklımdan çıkmaz çünkü. Nerede tek ağaç görsem, gördüğüm tek söğüttür.

Koca ormanda bir başına duran o tek ağaç ne söyler, ne anlatır? O imge neye karşılık gelir? Yalnızlık, küsmüşlük, dargınlık. Yahut gözetleme, nöbet tutma, öne çıkma, önden gitme. Etrafı boşalan insanın ezikliği. Bir garipleşme, yalnızlaşma. Yahut bir tenha arama derdi. Tenhada demlenme. Tenhada halden hale geçme. İnziva. İnziva merhemi arama. İnzivada merhem bulma. Daha başka şeyler. Mesela, hem teke, hem herkese bakışları çevirebilme. Bakışları toplulukta ve yalnızda dolaştırabilme. Hepsinden ince hikmetler devşirebilme. Tek olanda topluluğu, topluda teki görebilme. Topluluğu yüceltmeme, tek olanı küçümsememe idrakine varabilme. Ve daha başka şeyler.

Nerede tek ağaç görsem, onca şey gelir aklıma. Orada tek başına, başı dik öylece durmaktadır. Kartallara bakmakta, yolcuyu selamlamaktadır. Nerede tek ağaç görsem, köyümdeki tek söğütleri hatırlarım. Ve onların tek başlarına duruşlarını, bekleyişlerini. Bir de Nazım Hikmet’in mısralarını: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ Ve bir orman gibi kardeşçe.” Tek ile çok arasında gider gelirim. Tekten çoğa, çoktan teke varıp dururum. Tek söğüt bir yaşama halidir derim sonra. Kendi hallerime bakarım, tek söğütten ayna yaparım

Köksal Alver – Bitli

Köksal Alver – Bitli

Kır saçlı, uzunca boylu, düğmeleri çözülü gömleğinden göğüs kılları taşan adam, uzun bir kahkahadan sonra hırıltılı hırıltılı söyleniyor: “Nerde o eski bitler nerde? Şehre geldik ve bitsiz kaldık. Özledim vallahi tahtakurularını, bitleri, pireleri. Şimdi öyle mi? Yoklar anasını satayım yoklar. Arada bir çıkıyorlar, ne ısırdıkları ısırığa ne de bıraktıkları pislik pisliğe benziyor. Eskiler öyle miydi? Bir ısırdılar mı nah şuranız balon gibi şişerdi. Gelsin yoğurtlar, dövülmüş zeytinler, doğranmış soğanlar. Ama nafile. Bit dediğin, tahtakurusu dediğin öyle olur. Şimdikiler kibar canım. Özür diler gibi ısırıyorlar. Öyle ısıracaksan ısırma daha iyi. Değil mi ama, yalan mı söylediklerim?”

Bu söylenmenin ardından İstanbul’un bildik caddelerinde, bildik keşmekeşte yol alan belediye otobüsünde gülümsemeler, kahkahalar, şaşırmalar, istihzalar. Adam bütün bunlardan güç alıyor, ilgi odağı olması hoşuna gidiyor. Kurum kurum kurulup iyice açılıyor, iyice dağılıyor. Etrafa serseri bakışlar atıyor. Gözüne bir delikanlıyı kestiriyor. Bunca söyledikleri, atılan kahkahalar, gülen yüzler, kabarmış kanı yetmemişe benziyor, biraz daha ilerlemek istiyor; diriltmek istiyor süklüm püklüm yol alan otobüsü.

“Söyle bakayım” diyor delikanlıya “sizde hiç bit yok mu?”

Delikanlı etrafını kolaçan ediyor, kafa sallıyor, burnundan soluyor, nereden çattık bu belaya der gibi, belayı hemen savuşturmak için kestirip atıyor, “Yok” diyor.

Adam bundan bit-tabi ki memnun olmuyor, delikanlının sinirli hali tam aradığı şey; devam ediyor. “Peki tahtakurusu da mı yok yani, tahtakurusu?”

Delikanlı yakasından düşmeyen adama daha bir öfkeli sesle “Ne tahtakurusu be amca, ne gezsin bizde o pislikler?” diye bağırıyor, ağzında la havle.

Adam kahkahayı bir kez daha patlatıyor. Etrafta gülmeler. Dikiz aynasından şoför, ellisinde bir teyze ve hatta reklamlardan bilumum zevat katılıyor bu kervana.

Adam delikanlıya “Hadi oradan be, amma da attın ha. Utanacak bir şey yok bunda, burada biz bizeyiz, yabancı yok. Söyle sahiden yok mu sizde bit mit.”

“Zorla yalan mı söyleteceksin amca, yok diyorsak yok.” diyor delikanlı, öfkesinden boğulurcasına.

Adam geri adım atmıyor. “Peki aç kollarını görelim.” diyor. Delikanlı sıkılmış yumruklarıyla çattık belaya der gibi arkaya doğru ilerliyor, o hınçla düğmeye basıp neresi olduğunu kolaçan bile etmeden atlıyor otobüsten.

“Nasıl da kaçtı!” diyor adam kahkahasının arasında, “nasıl da kaçtı!”

Bu kez gülmeler yok. Şoför direksiyonda, teyze uykusunda, malum reklam zevatları yerlerinde, otobüs ise kaşına kaşına yollarda, delikanlı sinirlerini döktüğü kaldırımlarda. Adam mı? Adam, boşalan bir koltukta, yüzü pencerede, ağzında “hey gidi eski bitler hey!” Yüzünde garip mi garip bir gülümseme.

Köksal Alver – Öykünün İzdüşümü

Köksal Alver – Öykünün İzdüşümü

Türkiye’de edebi türler üzerine kuramsal çalışmalar arasında nedense öykü en az ilgi gösterilen türdür. Şiir ve roman üzerine sayısız inceleme/araştırma metni bulmak mümkün iken, sıra öyküye geldiğinde koca bir boşluk belirir. Şiir ve romanın baskın türler oluşuna yorulabilir bu durum; yahut edebi kamuoyunun nezdinde türlerin karşılık bulup bulamamasına. Acaba başka nedenler de olabilir mi; sosyo-politik, okuma düzeni, yayın politikaları, yazar sunumları gibi? Ne ki gerçek ortada: öykü okumaları, öykü araştırmaları parmakla sayılacak denli az. Kendisi de bir öykücü olan Necip Tosun, böylesi bir ortamda öykü yazmanın yanı sıra, ısrarlı bir şekilde öykü ve öykücü okumaları gerçekleştirerek bir bakıma öykünün tartışılmasına, konuşulmasına ve araştırılmasına gayret göstermektedir. Tosun, öykü türünün değişik yönleri, özellikleri ve sorunları üzeri ne analizler yapmaktadır. Hayat ve Öykü (1999) ve Modern Öykü Kuramı (2011), onun öykü üzerine ne den  li etraflı düşündüğünü, öykünün konuşulmasını, araştırılmasını ve yorumlanmasını ne kadar önemsediğini gösteren iki önemli eser. Bu eserlerinin yanında henüz kitaplaşmamış pek çok yazısı da ortada. Bütün bu emek, Necip Tosun’un modern öykünün doğasını ve gelişimini anlama açısından bilinçli bir çabanın içinde olduğunu göstermektedir.

Hayat ve Öykü, öyküyü dert edinen sahici bir deneme kitabı. Sahici, yalın, iyi niyetli ve her hâlükârda öykü merkezli. Kitabın sahici ve yalın yanı acaba adından kaynaklanıyor olabilir mi? Hayat ve Öykü ne kadar da birbirine yakışan, birbirini karşılayan ve taşıyan iki sözcüktür! Hayat, bir öyküdür; öykü ise başka bir hayat, hayatın başka bir biçimde sunumu. O kadar iç içe, o denli birbirine yakın. Bundan ötürü kitabı oluşturan denemeler de bir yalınlığı ve içtenliği hedefliyor.

Hayat ve Öykü, öykünün hayatla bağını irdelerken aynı zamanda öykünün kendisine odaklanmaktadır. Hayat karşısında öykünün konumu ve amacı aranırken, buna paralel olarak öykünün iç sorunları konuşulmaktadır. Kitap, öykünün hem dış hem iç yönelimlerini mercek altına almaktadır. Zannımca öyküye nasıl yaklaşılması gerektiğini anımsatan önemli bir yaklaşımdır bu husus. Bir sanat biçimi olan öykü, ne salt kendi iç dinamikleri ne de hayat karşısındaki tutumu ayrışmış bir şekilde irdelenebilir. Öykünün iç yönelimleri ve yapısı ile dışa karşı tutumu yahut dış hayata verdiği cevap arasında kimi bağlar kurulabilir. Bu bakımdan Tosun’un da işaret ettiği gibi öykünün ne anlattığı değil nasıl anlattığı da önem arz etmektedir. Bundan dolayı öykü ve sosyoloji tartışması ile bakış açısı, dil, kurgu, dil, ritim gibi tartışmalar arasında sıkı bağlantılar kurulabilir.

Modern Öykü  Kuramı,  tıpkı bir önceki kitap gibi, öykü etrafında önemli meseleleri, öykünün yapısal, dönemsel, tarihsel ve toplumsal sorunlarını, buna ilave olarak sonuçlarını enine boyuna araştırmaktadır. Kitap, öykü merkezli bağımsız yazılardan oluşmaktadır. Her bir yazı, farklı bir öykü sorununa odaklanmaktadır. Bir tek mesele değil, farklı meseleler tartışılmaktadır. Ancak merkezde öykü vardır ve yazılar öykü mecrasında yol almaktadır. Bu bakımdan eser bütünsel bir özellik arz etmektedir. Modern öykünün doğuşu ve gelişimi, Türk öyküsünün serüveni, Türk öyküsünde yenilikçi arayışlar gibi daha çok dönemsel ve tarihsel yazıların yanında öykü dili, bilinç akışı, atmosfer, imge, karakter, fantastik, kurmaca, kısa kısa öykü, deneysel öykü, ironi, rüya, ses, ayrıntı gibi doğrudan öykü sorunlarını tartışan yazılar da yer almaktadır.

Kuşku yok ki, öykü, geleneksel hikâye damarıyla birlikte önemli bir birikime sahiptir. Hikâye ile birlikte düşünüldüğünde, ki ben biraz böyle düşünmekten yanayım, modern öykünün asıl ve ilk olanla irtibatlı olduğu söylenebilir. Aslolan hikâyedir ve hikâye ilktir. İnsanla başlayan anlatı hikâyedir. Bizzat insanın yürüyüşü bir hikâyedir. Öykünün yaslandığı, beslendiği dünyanın ne denli geniş ve engin olduğu bu şekilde anlaşılabilir. Böylesi bir birikim üzerinden konuşan modern öykü, elbette kendi zamanının hikâyesini kendi dili ve biçimiyle anlatmanın yolunu aralamaktadır. Öykü, farklı biçimler, değişik tarzlar deneyerek o hikâyenin peşinden gitmektedir; daha doğrusu hayatın. Öykü, hayattan derlediği hikâyelerle hayatın kapılarını aralamaktadır. Yazarın da ifade ettiği gibi “öykü, her dönemde, hayatın akışı, anlamı ve ritmi üzerine söz alır. Bulunduğu coğrafyanın dili, gerçekliği ve koşulları içerisinde değişmez duyguları, o çağın, o anlayışın verileriyle yeniden, yeniden üretir. Çünkü amacı deneyimi aktarmak ve hayatı, gerçekliği sorgulamaktır.”

Öykü, anlatmaktır. Öykü tarihinde ortaya çıkan farklı biçim, teknik ve tarzların tamamı anlatmayı öncelemek durumundadır. Öykü, anlatmayı değişik biçimlerde gerçekleştirme yetisine sahiptir. Öykü tarihinin seçkin temsilcileri, değişik anlatma biçimlerinin mühim örneklerini vermişlerdir. Her bir öykücüde öykü, yeni bir dil ve anlatım imkanı bulmuştur. Poe ile Ömer Seyfettin, Esendal ile Kafka, Faulkner ile Özdenören ve daha yüzlercesi öykünün ne denli farklı biçim ve anlatımlarla yapılandığını net bir şekilde göstermektedir.

Gerek Hayat ve Öykü gerekse Modern Öykü Kuramı, öykü araştırmaları ve okumaları bakımından birer başucu kitabı niteliğindedir. Öykünün serencamı, sorunları, öykücülerin dünyaları ve bakış açıları gibi merkezi konular, eserlerde ayrıntılı bir şekilde işlenmektedir. Tosun’un her iki eseri de bir öykü okuma kılavuzu niteliğindedir. Elbette kendi kişisel yorum ve düşünceleriyle ördüğü bu çalışmaların içeriği tartışılabilir, bu bağlamda farklı görüşler ortaya atılabilir. Ancak ortadaki emek ve niyet, öykünün izini aramaya dönüktür ve bu bakımdan kayda değerdir.

Mehmet Kahraman – Çevgen

Mehmet Kahraman – Çevgen

Hikâye nasıl gelir bir insana/ öykücüye? Kendini nasıl fark ettirir? Ya da bir olayı, bir durumu hikâye yapan şey nedir? Sorular çoğaltılabilir ve herkesin kendine göre bir cevabı vardır. Köksal Alver’e “apansız” ve “önü alınamaz yangınlar” gibi geldiği aşikâr. Kuşkusuz bunda yazarın görme biçimi temel etkendir diye düşünüyorum. Her insan hikâyeyi göremediği gibi, gördüğü hikâyeyi de takip etme gücü/derdi yoktur. Bu bakımdan Çevgen sonuna kadar takip edilen öykülerden oluşuyor. Öyle ki her öyküde ayrı ayrı “insanlık hallerine” dokunuyor, yaşanan dramları, unutulmuş hatıraları, modernizmin kucağındaki insana gelenekle seslenerek anlamını kuruyor.

Alver, Çevgen’le ilgili bir söyleşisinde, “Bazı kelimeler, sözcükler yakalar ya insanı. Öyle bir yakalayış,” diyor “Çevgen” için. Alver’in Erzurumlu olması, ata ve ciride olan merakı/sevgisi çevgen’i daha sıcak bulmasına neden oluyor kanımca.

Alver’in öyküleri genelde toplumsal temelli. Öykülerinde belli bir konu seçimi yok. Onun için her bakış, her duyuş öykü olabiliyor; yeter ki ‘hayata dair’ olsun. Bu yüzden öyküleri daha çok gerçeklik üzerine oturuyor. Asıl mesleğinin sosyoloji olması neye ve nereye bakması gerektiğini göstermesi bakımından önemli. Acılara, hüzünlere, fark edilemeyenlere, zulme, unutulmuşluğa, vefasızlığa bir isyan olarak çeviriyor kalemini. Yanımızdan geçen, yöremizde bulunan ama önemsenmeyen insanları, durumları ele alıyor. Bu, çaresiz bir şekilde yerde oturan bir adam da olabilir, çoktan kullanımdan kalkmış bir sandık da; fakat hayatta küçük diye bir şey yok, bir dokunuş, bir söz neler çağrıştırmaz bize. Hele bunlar çocuklukta yaşananlarsa asla unutulmaz. Alver, özellikle hatırlatmak istiyor sanki bunları. Okur açıkça bir duruma, duyuşa, vicdana davet ediliyor. Unutma, gör, anımsa diye göz kırpıyor öyküler. Yüzleri, sesleri, giysileri, camileri, iyi insanları, çocuklarla anlaşabilen-onların dostu olan ihtiyarları, hatta terk edilmiş sıraları bile anlatmaya değer buluyor. Amaç sadece öykülemek değil, değinmek ve okuru bir yere çağırmak. Abdullah Harmancı, Saklı Yara için şunları yazmıştı: “Alver’in öykülerinde dünyayı anlatan, betimleyen göz, entelektüel bir gözdür.” Yazar toplumsal ve kültürel değerlerin önemini sosyolojinin ve psikolojinin imkânlarını da kullanarak kendi öykü evreninİ oluşturuyor.

Alver’in öykülerindeki en önemli temalardan biri insan ve dolayısıyla  toplumsal  hayat.   Kişileri duyarlı insanlar bir bakıma, özlenen, olunması istenen karakterler. Sorumlu ve sorumluluklarını da belli bir oranda yerine getirme gayretindeler. Ne kadar etkililer, orası tartışılır. Çünkü olaylara pek de müdahil değiller. Sözgelimi, garda oturan adamı geç fark eden karakterimiz, sonra, ‘Sandık’taki baba figürü, ‘Bu başka hesap’taki öykü kişisi. Genel anlamda iyi insanları konu alıyor yazar. Geleneği yaşatmaya çalışan bir baba, çocuklarla arkadaş olabilen bir ihtiyar, kendini sorgulayan/hesaba çeken bir gözetmen, yaşına ve mevkisine bakmayan bir eylemci, kitaplarını oğlunun oynamasına izin veren bir baba, işini ciddiye alan ve kendini sevdiren bir öğretmen… “Evet güzel işler yapmak gibi bir çabam, bir ısrarım oldu öğretmen olduğum günden beri. Sadece ders ders koşturup, maaşı bir güzel tüketip keyfime bakmadım.” Karakterler genel anlamda hayatın ve ne yaptıklarının farkındalar. İdeal olan/ olması gereken tipler. Biraz daha ötesinde kendini sorgulayan kişiler. Sınavdasın, öyküsündeki karakter gibi. Bir sınav genelinden büyük sınava giden yolda nefis muhasebesine tanık oluyoruz. Sınav bir oyun değil. “Kendi sınavını da bir oyun mu zannediyorsun?” Bunu söyleyebilen her şeyin farkında olmalı. Farkında olmak da mesuliyeti beraberinde getiriyor. ‘Sınav boşluk kaldırmıyor’. “Kurallar” var. “Unutmanın mümkün olmadığı kurallar.” Her şeyin bittiği gibi sınavlar da bitiyor. “Kazasız belasız.” O vakit akılda başka sorular birikiyor. “Kendi sınavını neşeyle bitirip bitiremeyeceğin, her nefesinin kaydının iki yanındaki gözetmenlerce tutulup tutulmadığını, sınavın bitimine ne kadar süren kaldığını düşünmüyorsun bile.”

İnsanları ele  veren  yönleri kuşkusuz yüzleridir, bütün acı orada birikir. Yüzlerin peşine düşürüyor yazar bizi bu sebeple. Neler görüyor orada? Pek çok şey… “Sabah sporundan dönen bakımlı insanlar gördüm. Biraz önce gördüğüm yüzlerden epeyce başka olan bu yüzleri fark etmem zor olmadı.” Elemlerin, tasaların, saflığın, masumiyetin durağı yüzler. “Bakışlarım kimi yorgun, kimi hüzünlü, kimi gergin, kimi umutlu yüzlerde dolaştı durdu.” Bakmasını bilen insanın gördüğü/göreceği çok şey vardır şüphesiz. Görmek ayrı bir duyarlılığı gerektirir. İnsanın sorunlarıyla dertlenen, hayata artı bir değer katma uğraşında olan kişi bu farkındalığa sahiptir ancak. Bir tren garında bir kenara oturmuş adamı görmek bu duyuş sayesindedir. Yoksa kaç kişi girer çıkar bir istasyondan? Ve onlardan kaçı fark eder?

Alver’in öykülerinin içtimai karşılığı çok açıktır, bireyler kendi halleriyle değil, dışarıyla/etrafla ilgilidir, ancak bireyin gözünden yansır okura. “Geride açık kapının dibine çömelip içli içli ağlayan kadınlar, uykularından dehşetle uyanıp korkulu bakışları giyinen çocuklar kaldı.” Zulüm, gözyaşı, yalnızlık, kimsesizlik; kapısını kapatan resmi kurumlar, sorular… “Bütün resmi makamların kapısını kapattığı sorular.” Benzer bir hüznü “Eylemde” öyküsünde de görüyoruz. “Acziyetin gözyaşları” damla damla düşüyor. “Adil bir dünya!” istiyor. Eylemde öyküsünün en güzel yanı, bir tek kişiyle ne olacak, diye sormamak. Eğer ortada bir haksızlık varsa yaş, meslek, mevki, makam hiç fark etmez, orada olmalı insan. “Kimi zaman bir ordu olmadı mı bir insan?” Olması gereken bu değil mi? Yazar bize olması gerekenleri öyküleriyle gösteriyor sanki. Modern hayatın içine hapsolmuş insan bütün insanlıktan beri olmuş gibi yalnızca kendi sorunsalında sallanıp duruyor. Birey toplumdan gittikçe uzaklaşıyor. Bireyselleşen insan topluma yabancılaşmaya başlıyor. Diğer insanların dertleri, sıkıntıları, çaresizliklerine karşı anlayışsızlaşıyor. Buna karşı olarak yazar, başka hayatların da olduğunu incelikle ortaya koyuyor.

Mekân önemli bir yer tutuyor Alver’in öykülerinde. Çok iyi bildiği/tanıdığı yerleri yazıyor. Şehir (Konya) ilk öyküde geniş bir şekilde işleniyor. Öyle ki Konya’ya aşina olanların “Ben buraları biliyorum, buradan geçmiştim,” diyeceği kadar belirgin. Başta Mevlana müzesi olmak üzere, Sırçalı medrese, İnce Minare, Kapı ve Aziziye camileri, Sahip Ata, Tren Garı… “Kilimci Ömer, Kuruyemişçi Adnan, Çaycı Ateş amca…” Özellikle selamlanacak kişiler arasında. “Alver, yaşadığı mekânlarda kendi ruhunun aradığı bir huzuru, bir rengi, bir ışığı bulmak endişesi taşıyor.” diyor Harmancı onun için. Mekân manevi atmosferiyle dikkat çekiyor öykülerinde. Karaktere anlam katan, onu canlandıran, hatta var eden bir yer âdeta.

Cami, okul, ev en gözde mekânlar. Kimin çocukluk hatıralarında cami ile ilgili güzel anıları yoktur (istisnalar vardır elbet.). Babanın ya da dedenin elinden tutup gidilen, tespihlerle oynanan, bahçesinden korkusuzca meyve yenilen bir yerdir cami. Merkezi konumdaki camileri saymazsak hemen hemen bütün camilerin bahçesinde meyve ağacı vardır. Bilhassa dut, erik ve ceviz… Camileri anlamlı kılan iki unsur göze çarpıyor Dut Ağacı Boyunca’da. İhtiyarlar ve çocuklar; çocuklara camiyi sevdirecek büyükler. “Cami sizin, bahçe sizindir. Cami sizden, siz camidensiniz.” diyecek. Böyle büyüklerimiz var mı hâlâ bilinmez, ama dutlar ayakkabılarımızın altında ezilip gidiyor. Dut ağacına çıkacak çocuklar da kalmadı artık. Hem nasihatleri “su gibi” gelen İdris dedeler de yok. “İdris dede öldü.”

Ölen insan mıdır sadece? Bir insan yerde yatarken kimsenin oralı olmaması, kalabalığın hızla akması, “yankesiciler, kadın kesiciler, kadın kesiciler ve mersedesler.” Hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam eden insanlar. Anlatıcıyı asıl üzen şeyse insanın “yüzündeki rahatsız edici huzur.” Bir sıraya yapılan vefasızlık mesela, eskiyince atılıp giden. Anıları, yanılmışları yok sayabilir mi?

Geleneğin yaşatılması da önemli izleklerden birisi Alver’in öykülerinde. Modern hayatın saldırılarına karşı kullanılan bir durum söz konusu gelenekle. Geçmişle bağını koparmamak için derin anlamları olan simgeleri hatırlatıcı bağ olarak kullanıyor. Sandık bunun için biçilmiş kaftan. Çocukluk hatıralarına gidiş, temiz duyguların yeniden anımsanması, umudu, geleceği yansıtması bakımından önemli bir figür. Dut ağacı da öyle sözgelimi. Dut ağacıyla ihtiyarın özdeşleşmesi ve cami atmosferi oluşturan önemli bir mekân. Eskiyle yeninin çatışması (Sandık,) yaşlıyla gencin birlikteliği (Dut Ağa cı Boyunca, Oğlumun Kitapları), insanın yaşam alanlarının genişletilmesi olarak görülebilir. Geçmiş hâlâ dinamiktir onun için, bugünün insanı yaşama tutunduracak güçtür bir nevi.

Alver’in dili okuru yormayan bir dildir. Neyi söylemek istiyorsa lafı dolandırmadan söyleme yanlısıdır. Necip Tosun onun diliyle ilgili şu yorumu yapar: “Yalın, sade, süslemesiz bir biçemle öyküsünü oluşturur. Yani hayatın ta kendisiyle. O bütünüyle hayatı anlatır. Dönüştürme, değiştirme, soyutlama onun öykülerinde azdır.” Çevgen’deki öyküler hissiyatın yoğunlaştığı şiirsel bir dille akar gider. Okur daha ilk cümleden itibaren öykünün atmosferine giriverir. Öykünün duygusal bütünlüğüyle ritim aynı ahengi terennüm eder âdeta. Öykünün ne/nasıl olması gerektiğine de kafa yoran bir yazardır Köksal Alver, hal böyle olunca ilk öyküsünün girişine öykünün nasıl geldiğini paylaşır okurlarıyla. Bir hikâyenin peşine düşmek “önü alınamaz yangınlar” gibi olsa dahi öykü seven okurlar için de her yeni öykü(kitabı) okumak-arzusu “önü alınamaz yangınlar” gibidir.

Necip Tosun’un şu cümlesiyle noktalayalım: “Köksal Alver modern öykünün imkânlarıyla, kalıcı insanlık durumlarını yetkinlikle işlerken hayata dokunuyor, meselesi olan bir öykünün sağlam duvarlarını inşa ediyor.”