Etiket: Mahalle Mektebi 16

Rukiye Yürüç – Zilletten Visâle Satranç

Rukiye Yürüç – Zilletten Visâle Satranç 

Bu satrançta sizi savunacak piyonlara, tam yeniliyorum, derken imdadınıza koşan vezire, oyunu katakulleye getiren file ihtiyacınız olmayacak. Kendinizi, kendinize karşı savunacaksınız.

“Satrancı Urefa, Ariflerin/Bilenlerin Satrancı” ya da “Osmanlı Satrancı” olarak bilinen bu oyun, her ne kadar dini konular dışında bir oyun ola­rak düşünülse de oyunda yer alan; ceberût, iman, ulvî âlem gibi kelimelerden oyunun bir çeşit tasavvufi manalar taşıdığı da görülür.” Arif­lerin Satrancı” olarak adlandırılan ahlâki/tasav­vufi oyun, 101 haneli tablo üzerinde tek zarla yahut fırıldak ile oynanan bir oyundur. İlk kare­de zillet (alçaklık) ile başlar ve son basamakta vi­sal (kavuşmak) ile sonlanır.

Her bir karede ahlaki sıfatlar yazılmaktadır. Bu karelerden ulaştığınız her basamağı açıklamak ve yorumlamak zorundasınız. Bu karelerin ba­zılarında yılanlar, bazılarında merdivenler ya­hut kuşlar bulunur. Yılanlı bir kareye geldiğiniz­de ki genelde bu karelerde kötü huy, haset, kin gibi kötü ahlaklar bulunurken, kuşlu yahut mer­divenli karelerde ise müspet ahlâk ilkeleri mev­cuttur. Yılanlı karelere denk geldiğinizde ken­dinizi aşağılarda bulabilir, merdivenli karelerde yukarılara yükselebilirsiniz.

Satranc-ı Urefa oyununun doğuşu hakkın­da fazla kaynağın olmaması bizi ihtimaller­le başbaşa bırakmıştır. En güçlü ihtimal oyu­nun Hindistan’da ortaya çıktığıdır. Burada oyun daha basit yapıya sahiptir. Yılanlar ve merdiven­ler adındaki bu oyun 8*8,10*10,12*12 gibi kare­lerden oluşmuş bir levha üzerinde oynanır. Bu oyunda da bazı karelerde merdiven yahut yı­lan bulunur. Karelerde ahlâki kavramlar tem­sil edilmediğinden sadece çocukların sayma melekesini geliştiren ve eğlendiren bir oyun­dur. Bu oyun zamanla Hindu, Hindu-Nepal, Jain ve Budist-Tibet şeklinde tasnif edilmiş ve ahlâki kavramlar eklenmiştir. Oyundaki kareler 72, 84, 100, 124 hatta bazı yerlerde 342 ve 360’a kadar çıkabilmektedir. Oyunun mantığı aynı iken dini değer farklarına göre eklenen ahlâki kavramlar, kare sayısını değiştirmiştir.

Hindistan’dan yola çıkan bu oyunun 1892 yılın­da Londralı John Joques tarafından İngiltere’ye götürülmesi ile 20. yy. başından itibaren popü­ler olmuştur.

Bir başka görüşe göre ise oyunun mucidi ola­rak, iki isim öne sürülür: Biri, meşhur Mevlid-i Şerif müellifi Süleyman Çelebi’dir. Fakat hiç­bir kaynakta bu duruma dair delil bulunmamış­tır. Diğeri de Muhyiddin İbnu’l-Arabi. Ne var ki İbnu’l- Arabi’nin elde bulunan hiçbir eserinde de Satranc-ı Urefadan bahsedilmemektedir.

Tasavvuf yolunun en güzel öğretilerini kapsa­yan bu oyun, kemal yolunda karşımıza çıkabi­lecek tüm ahlâki sıfatları önümüze serer. Kısa­cası Yusuf Çağlar’ın ifade ettiği gibi, “Sevgili­ye kavuşma çabası içinde zor ve meşakkatli ge­çen dünya hayatının kuşbakışı bir haritasıdır Satranc-ı Urefa.”

Satrancı Urefa hakkında Necip Fazıl’ın muh­teşem anlatımı şöyledir: “Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi’nin Satranc-ı Urefa isimli meşhur mağfiret yolu tablosunda birtakım kü­çük yılanlar vardır ki, kötü huyları temsil eder ve insanı mütemadiyen aşağı kademelere düşürür. Yılanlı mıntıka geçildikten sonra da birtakım ok­lar vardır ki iyi huyları temsil eder ve insanı mü­temadiyen üstün kademelere uçurur. Fakat gu­rur, bu tabloda her tehlike bittikten ve en üstün derece elde edildikten sonra kalan muazzam bir yılandır ki başı kemalin taa yanında kuyruğu da zevalin taa dibindedir. Bu yılanın başına basan, göğün yedinci katından yerin yedinci katına dü­şer ve mahvolur.”

Varlığı birlemenin “Mantıkku’t tayr”daki gibi hikâyelerle anlatılmadan sadece manaları ile ilerlemenin yahut mahvolmanın simgesi olmuş bu oyun, tasavvufi düşüncenin kuşbakışı bir planıdır aslında. Planda, alanlar sınırları içerisin­de size durumu özetler. Yılanlı alanlara geldiği­niz her vakit kendinizi aşağılarda bulabilirsiniz. Belki de gurura kapıldığınız bir anda kendinizi zillette görmeniz, hayattan bir parça sunar size. Visâle ulaşmak, hamleniz merdivenlere gelene dek bir hayal olarak kalır.

Visâle giden muhabbet yolunda ahlâk, levha levha serilmiştir. Bu levhalara cevaben Üstad Necip Fazıl’ın “Visal” şiiri ile elveda deme vakti­dir şimdi:

“Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç gönül!
O visal, can sendeyken canını etmek feda;
Elveda toprak, güneş, anne ve yar elveda!”

Hamleniz merdivenli, sonunuz Visal olsun.

Ayşe Köroğlu – Dünyam / Boşluk

Ayşe Köroğlu – Dünyam / Boşluk

dünyam
Durdu zaman,
İçimdeki uçuruma düştü göl­gen,
Ve şimdi uzak eskisinden daha uzak,
Hoş geldin dünyama…
Uzak, çok uzak bir gezegen içim,
Karmakarışık, kalabalık,
Herkes ben, hepsi hazır,
Tüm Ben’ler ince bir danteli işler gibi işleyecek­ler yokluğunu gezegenime
Sen….. Ayaklarımın altında büyüyen uçurum­da sen…
Ben… Ben karşımda duran zamanın ürünü koca bir yalan,
Ve benim zamanın bir boşluğu daha doldurmak üzere hazır,
Bizim için hazır,
Dön… Savur… Götür… Zaman
Karşımdaki hastalık… Karşımdaki zaman…
Git tüm boşlukları süpür, akıp geç….

boşluk
Ve her şey oturduğun koltuğun,
Kapıya uzaklığı kadar bir boşluğa sahipti aslın­da.
Ve her şey o boşlukta olamıyordu işte.
İki noktanın arasından odaya açılıyordu kalbi­min yaraları.
Işık hızıyla kaybolup gidiyordu bütün yaralar dünyaya hiç değmeden…
Benim boşlukları anladığım o gün,
Geç kalmış pişmanlıklar sardı kalbimi,
Sonra her yanım dünyaya açıldı.
Bir sürü pişmanlığın yaraları karıştı içimden dünyaya…
2
Ve bazen yarım bırakmak gerekir insanı,
Her kitabın sonu olmaz,
Her filmin mesela…
Bazen bir boşluğun,
Bazen yaraların
Tedavisi olmaz…

Betül Ok – Şair Yabancılığı

Betül Ok – Şair Yabancılığı

Yazmak neye yarar? İçten içe bir yabancıyım ben. Hem boş verin yalnızlığımı da paltom var soğuk sokakların kaldırımlarına karşı. Nereye gitsem yalnızlığın başkenti orası. Ben şair aklı. Yarım yamalak bir türkü gibi hayatımı omuzlamakta, anlatmaya çalışmaktayım bilmeyenlere, bilmek istemeyenlere bu hayatı.

Yabancısıyım bu dünyanın belki. Sezai Karakoç’un dediği gibi ‘düpedüz bir yabancıyım’ ben. Nedim’in nigehban nergisiyim. Nereye git­sem şairliğimden utanırım. Bir ötekiyim, bu se­beple bâğ-ı zârın şevki yok artık yeter bana hüs­ranım. Hani derler ya adın kalır. An gibi, yasak gibi, bir nefeslik sigara dumanı gibi, sıcak bir çay gibi… Şu hayatta bir şeylerin tadı kaçar ama se­nin adın kalır. Sonra adın da göçer ruhunla be­raber şiirlerin kalır. Bir gece vakti Allah’ı tespih ederken Arş-ı Ala da melekler, sarı ışık altında daktiloya ezberlettiğin tanıdık o isim dudakları­nın katrana bulanmış yanında masumca uyuya­kalır. Şair olmak ölme(me)k midir? Aşk dilenmek günah mıdır bilmem alimlere sormalı. Dizeler­de sarhoş olmak caizdir desem olmaz günahım bana yeter. İfrat ile tefrit arasındayım, yoksulum hem de pervasız bir yoksul.

Neresindeyim bu koca dünyanın, bu koca evre­nin neresinde dörtlüklerim? Uzun uzadıya se­vişlerim. Gece yarıları türkü söyleyip sevinişle­rim. Mihriban deyişlerim Mihriban. Zeynep de­yişlerim, allı Zeynep. Sonra Ayşe, Fatma velha­sıl kimi sevsem o sebeple şiire meyledişim. Şiir ile türküyü öz kardeş bilişim. Hem günah mı­dır bu kadar güzel sevmek, bu kadar güzel se­vebilmek? Bir kalem, bir kağıt ve de onca yazıl­mamış hatıra varken nasıl olur da toplarım saç­ların gibi geceyi bu yerde böylece. Ortalık dağı­nıkken, odam kirli bir sessizlikle koyun koyuna uyurken bu koca dünyanın neresindeyim? Şair yalnızlığı diye bir şey var tanıdığım, bildiğim. Ki o yalnızlıktır anne sütü gibi besleyen koca yü­rekleri. Anlamaz kimse duyar ama dinlemez çoğu zaman. Verdin mi bir “fon” müziğini değ­me gitsin. Elinde “mikrofon”…Oysa bizim serze­nişlerimiz dahi sükutla olur, göz ile olur. Bu se­bepten insan gözdür gerisi ceset demiş biri. Her söylenenin edebiyat olmadığı gibi her yazılanın da şiir olmaması, söylenmemiş bir şeylerin bıra­kılması şehirlerde bu nedenledir. Merhaba deyi­şimiz dahi gönül denen viranede çıkan yangın­dan kalma izler taşır. Sesi yoktur şiirimizin sözü yok reelde. Öyle her miyop ya da hipermetrop olmayan gözde göremez bu böyle biline…

Amma velakin şiirimizin tadı vardır, hikayesi var­dır yanında çayıyla. Taze bir yara gibi sızısı var­dır en derinlerde ve kimselerin bilmediği sev­dalar saklanır ritimlerle. Ben sana gül dediy­sem onu gül anlama. Gülüşünden güzeldir bel­ki de gül ya da gülden güzeldir gülüşün kim bi­lir, bilebilir? Yabancılığın katre katre çoğalma­sıyla terleyen aşk, elini alnına götürüşü bir ço­cuğun, bir satıcının para kokan avuçlarındaki kir kim bilir vicdan denilen gece dostuyla baş başa kalışımıza sebep. Ve bu sebeptendir en kirli ha­yatların rayihaya dönüşüp bizi mesti. Zordur şimdi sevmek, gülmek, güle benzetilmek, gül­den geçmek, gül hediye etmek, dikenleri avuç­lamak elbet. Bir şair sancısı gecenin saçlarına tu­tunup oradan sevgilinin gönlünde yankılana­bilir kim bilir? Yankılandıkça aydınlanabilir gök­yüzü kim bilir? Kim bilir belki sabah olduğun­da nergisler sarar pencere pervasızlarını kim bi­lir? Şair yabancılığı diye bir şey var tanır, bilir mi­siniz? Kim bilir?

Emre Tan – Cenin

Emre Tan – Cenin

Tüm varlığın senin karanlık bir ayetse,
indirilmemiş bir kitaptır bu
Ferruhzad, google’dan.

 Dip notlar…

Körfez Savaşı’ndan 6 yıl evvel, bir körfez kentinde göz kepenklerini kaldırdı Tanrı.

Bir kadını anne, bir adamı da baba bildi. En kutsal kuyular­dan emerek dindirdi açlığını, açlık; ne olsundu ki başka hayat denilen.

Askerdi babası, devletin bir kulu. Bilmezdi o va­kitler, nedir rütbe, nedir silah? Tersane işçileri, sincaplar, bütün öbür demirler, yığınlar arasında bir adamdı, özünde köyünden çıkagelen; tırnak­ları arasından dökülmemiş henüz toprak kırıntı­ları. Ne bilsindi adam öldürmeyi, yüksek gravite­li petrol aramayı. Gözleri otobüs yolculuğunda, defin işlemi sırasında dolardı. Bir avuç leblebi olmuş onu avutan babasının cenazesinde.

Saçları iki yana bağlı bir ilkokul diploması an­nesinin çocukluğu, bir de hatıratlar. Kızılca kıya­met yanaklı, yuvarlak yüzlü kutsal bir ana. Gir­meden önce tamuya nasılda gülerdi. Dikiş nakış yapardı, kumaş boyardı; açlık çoğunluktaydı.

Bir de sarı sırçalı saçları ile süt mavisi gözle­ri olan bir kız çocuğu. Öylesine suskun, öylesi­ne kırılgan. Soba demiri, birkaç rakam, topla­ma işlemi ve bir de zımpara saçlı, plastik bir be­bek. Divan üzerinde pazar sabahları beraber ge­çerdi günleri. Kırmızı bir bisikletin ardından ha­yaller kurar, koşarlardı. Okul yollarını el ele aştı­lar. Aşı günleri kaçar, dağıtılan fındıkları sayarak bölüşürlerdi.

Bir metal anımsıyorum akbaba gibi dolanan, güneşin önüne geçen arada. Broşürler dağıtırdı, bilmiyorum hala neydi içeriği. Annem çamaşır yıkardı mavi bir leğende. Ev sahibimiz İclal tey­ze gelirdi sabahları. Beni alır evlerine götürür­dü. Çocukları olmamış, bundandı belki de bana olan düşkünlükleri. Mandalina kabukları olur­du her zaman sobanın üzerinde. Oda bahar ko­kardı yaz kış.

Grundig marka televizyon izler, oyuncaklarımı balkondan aşağıya atardım. Annemin “Onlar bi­zim çocuğun.” dediğini hatırlıyorum. Bizim olan nedir, aitlik nedir, sahip olmak nedir, bilmezdim.

Kömür çektiği aklımda kalmış babamın, bir de bodrumun o yabansı kokusu. 6 yaşına geldiğim sabah, soğuk bir kemer tokasına değerken al­nım, gece görüşünde mermiler yağıyordu bir kente. Kömür yüzlü çingeneler yaşardı sokağın hemen köşesinde. Korkardım, birkaç kez de ko­valamışlardı üstelik beni. Almanya’dan gelmiş bir aile vardı. Yasaklı otobüs, gurbetçiler, mo­dernite… Evleri sarı, hiç girmedim ama merdi­venleri çok güzeldi. O sokakta başladı çocuk­luk günlerim. Meşin bisiklet, demir top ve Ha­waii şortu…

Babamın tersaneden getirdiği saman kağıda basılmış “Walt Disney” karakterlerini çizerdim yüz üstü uzandığım kara beton balkonda, var­lığından gafil ve bir o kadar bigünah. Yeni dün­yalara girmişiz oysa ki o vakitler ve bütün simü­lark düzenlerin iç içe geçmiş olduğu kusursuz bir modelmiş Disneyland, yeni yeni anlıyorum. Elektrik prizlerine astığım karalamaları, ellerin­de şiş örgüsü tutan komşulara sergilerdim. Yıllar sonra o sıcak iplerin yerini soğuk elbiseler ve ka­dehler alacağını bilmezdim.

Piri Reis adında bir okula başladım, hani şu bü­yük kâşif, başı vurdurulan. Çizgiyi öğrendiğim vakitler “C” harfini yapamazdım; bir ulusun gös­tergesi, CO2, cenin ve ceset…

Yalnızlık boyutlarında bir oda… İstanbul

O küçük kenti ne kadar da çok sevmişiz. Tayin iş­lemleri sırasında, sanki bir cenaze haberi almış­çasına ağlarken, yaşanacakları biliyor gibiydik. Boğaz köprüsünü yürüyerek kat eden babam, yeşil, şirin bir semtte iki odalı bir ev tutmuştu. Ev sahibi ve diğer bütün komşular kuzey deni­zinden gelmişti.

Yabancı hissettiğim o küçük mahalle, kopama­dığımız körfez kentinden daha sıkı saracaktı bizi. Ateş böceklerini ilk kez orada tanıdım. Ge­celeri fezada yıldızları kovalarcasına peşlerine düşerdik. Karanlığı aydınlatmazlardı belki ama ışıktan haber verirlerdi. Pek çok arkadaş edin­miştim. Sövmeyi de onlardan öğrendim. Bahçe­sinde çam fıstığı kuşların olduğu bir bahçıvan vardı tel örgüler arasında. Kanalizasyon suyu akardı sokağın sonunda. Yıllar sonra ziyaret et­tiğimde araziler satılmış, kanallar kapatılmış ve yüzme havuzlu villalar inşa edilmiş çocukluk anılarımızın üstüne.

Eve katkı sağlamak için gece gündüz dikiş na­kış yapar, satardı annem. Babam maaşının bü­yük bir kısmını Konya’da yapılan eve yatırırdı. O kadar dengeli bir işleyiş vardı ki kader çarkında, üzerinden zaman geçtikçe anlıyor insan özdek ile arasındaki ilişkiyi.

O sıcak mahallede geçti üç sene kadar. Kardan adam, ilk sigara, birkaç pornografik atık ve hır­çın çocuklar…

Devlet büyükleri ölüyor, yerine yenileri geliyor­du. “Siyasiler gerçeği gizlemek, sanatçılar gerçe­ği ortaya çıkarmak için yalan söylermiş.” Büyü­dükçe kirlilik oranı da bir o kadar artıyordu. İba­det etmek ayıptır artık. Odalara kapanmak, oda­larda ölememek. Karton kâğıt üzerinde kıbleye dönmek ne garip şey.

Tanrı’nın göz kırptığı kutsal kuyu içinde ayetle­re sarılmış bir beden. Suyun çürümeye yüz tut­tuğu yerlerde genzi yakan irin kokusu. Badshahi sakinliğinde bir oda. 406 numarada metal sed­ye, sedye içinde bir yeşil kefen.

Vakti var dedi, vakti var…

“Sabahın amasında bir meclis. İki dağın yamacın­da elleri bağlı.”

Ayaklarım yere deymezdi İETT otobüsünde otu­rurken. Polarize camlardan akan gözyaşlarını anımsıyorum babamın. Aklından ne geçiyordu bilmiyordum ama mühür, serum ve yeşil duvar­ların bizi beklediği kesindi. O zamanlar cebim­de sedef çakı, yasak düşünceler olmasa da sahra kumları uçuşurdu gözlerimin önünde. Bir şairin kara haberiydi yıllar sonra “Çölde keşfedilmiş ve yitirilmiş ütopya”…

Tercih etme fırsatı verilmemişti ademe. Cilalı taşa da inandı adem, devrimlere de, penyeden Tanrılara da. Başlangıçta ne söz vardı ne de ey­lem artık. Ekranların hep 37 olduğu bir günde yeni doğan bir tayın ilk anlarını izliyordum. İnce­cik ve titrek bacaklarıyla düşüp kalkan. İşte o va­kit anladım: Özgürlük büyük bir kandırmacadır sahip iken bir bedene.

98 yazı

Yüzünü pek anımsamıyorum. Upuzun hasta­ne korudorunda bilmem kaçıncı ameliyat evve­li. Saçları yok, biraz kiloluydu bana göre. Bana göre bir şişe serum bir şişe sütten daha ağırdı o günlerde. Annesi çileği defalarca yıkadıktan sonra yedirmişti. Ne garip ulan bu kemoterapi çok şükür bana vermiyorlar, demiş idim. Savaş adında kardeşi ve televizyona bağlanan kasetli atarileri vardı. Ne büyük kurgu! ehriman ve hür­müz, secde ve şeytan, Barış ve Savaş, imza; Tols­toy bayatlığında.

Atlarımıza binmiş, Napalyon’un emrini bekliyo­ruz sanki ortopedi ve travmatoloji koridorların­da. Barış yürüyemiyor, durumu biraz daha sıkın­tılı bana göre. Bana göre ölüm en büyük sıkıntı o günlerde. Üzerimde yürüyebilir olmanın mah­çubiyeti Barış’a karşı. Gece. Koridor ışıklarının biri açık biri kapalı sona kadar. Herkes derin uy­kusunda, derilerde dikişler, yaralar bereler, rüya­lar. Acil servisin üst katındayız, bir taraftan ses­sizliği bozan ağıtlar derinden. Belli ki bir ölüm var, acil olmalı. Dedim ya ölüm büyük sıkıntı o günlerde. Barış biraz önden gidiyor gücü yetti­ğince çeviriyor tekerleri, gücü yetmeli koridor sonuna kadar. Acil değilse yarın sabah ameliya­ta gireceğiz çünkü.

Tekbir getirerek ameliyattan çıkan yaşça bir hayli büyük ama benim yarım kadar boyu olan, halkın diliyle (helak olası dil) cüce ama din­dar bir cüce, bu yüzden oldukça çağdışı. Din­dar olur mu arkadaş bir cüce, ya altı olur ya yedi. Karadeniz şiveli üstelik, bacak boyunu uzat­mak için takılan demir kafeslerin acısıyla, bir çağrı halindeydi o sabah. Meraklı bakışlar altın­da, Allah-u Ekber! Cüce, ucube, başka bir rahim­den meydan gelmiş gibi sanki bakan gözler. Ol­duğu gibi mi görüyorduk dünyayı gerçekte ol­duğumuz gibi mi? Görüyor muyduk ulan ger­çekten. Gözün olması bir bakışın gelişmesi için yeterli miydi? İki kafalı bir adam, bir kafalı iki adam, karnında gelişmemiş kardeşinin uzuvla­rını taşıyan adam. Üst dudağı yarık, burnu ol­mayan adam, başsız, bağırsaksız adam, konser­ve kutularında bekleşenler. Bu konserveler bu­gün marketlerde olduğu gibi Manhattan’ın gö­beğinde Barnum’da açlık çeken vahşi ama este­tik bedenli insanlara ziyafet edilmişlerdi. Onla­rın sakat ve ucube bedenlerini görebilmek için bilet dahi satın almışlardı. God save the Ame­rican States! Artık deli de yok ucube de. Bunlar başka bir dönemin terminolojisine ait. Ortada bir adeletsizlik, bir suçlu aramak anlamsız, me­sele biraz beden ve formunun referanslar ile sı­nırlandırılmasında. Bozuk bedenli insanlar biyo­lojik olarak insan türüne aidiyetiyle (hominité) insan olarak düşünülür ama insanlık ( humani­te) açısından insan olarak görülmez. Cenin ve ceset, bozuk olduğu için şekli C harfinin, ide­al formuna ulaşana kadar baştan yazılmalıydı. Basit bir C harfi nasıl olur da meselenin özün­de yatabilirdi. Groundzero, Auschwitz eğlen­ce parkı veya bir hac mekânı olduysa temelin­de C’nin, bedenin, Che’nin, Kaddafinin bedeni var mesela. Barış (koridorda ilerliyoruz hala) ve kardeşlik, teknoporn, yüksek yoğunluklu kent­lilik, soyluluk, hareketli moda, aşırı şiddet dolu filmler, video-telefonlar, kameralar, cep telefon­ları, video oyunları, kullanılıp atılabilen bina­lar, hatta “aşırı sıkılan” gençler için yeni bir bil­gi süprüntüsü-internet, bedensel temastan ka­çınan ve uyanık olduğu bütün zamanını med­ya üzerine önemsiz veriler toplamakla geçiren analar. Barnum’daki konservelerin verdiği tat ne ise pişen her küfrün tadı aynı artık.

Altı yaşındayım. Boyumu ölçüyorum babamın yanında. Alnım tam kemer tokasında babamın. Bağdat o zamanlar gece görüşünde. Öteki ile il­gili keşiflerimiz uzun deniz yolculukları ile de­ğil, uzaktan kumanda cihazı aracılığıyla artık. Savaş. İyi ile kötüyü birbirinden mutlak bir bi­çimde ayıran bir yöntem, farklı olanı insanal­tı ya da insandışı kategorisine indirgemeksizin farklılığa tolerans gösteremeyen süreçler. Kör­fez Savaşı ve Arap Baharı’nın gözler önüne ge­tirildiği süreçler. Savaşların medyada ele alınış­larında hedefin akıl ve izan sahibi olanlar tara­fından, kontrol altında tutulması gereken, akıl­dışı güçlerin timsali olarak gösterilmesi. Düş­man yaratmak, vahşet ve işlediği suçlardan do­layı kötü olan ötekini suçlamak, kendi kültür ve medeniyetimizi arılaştırma arzumuz ile bağlan­tılı. Saddam-Kaddafi-Mübarek-Hitler vb. isimle­rin sembolik olarak mahkum edilmesi, Batı mo­dernleşmesinin ve rasyonalitesinin kalbinde ya­tan bellek oluşumunun temel göstergelerinden. Kaddafi’nin cansız bedenini de görmeye ailecek gitmemiş miydik evet, evet hatırlıyorum akşam yemeğinden hemen sonra, popcorn eşliğinde yazık ulan, şu yarısı olmayan adamın son anla­rı “Kelime-i Şehadet” getiriyor bir de; bak şuna, koçum benim Allah bize de nasip etsin böy­le ölüm, biraz daha almaz mısınız kekten! Glau­bensbekenntnis, Tiratanam, vay anam! Nasıl da birleştirdi bu kelam bizleri.

Peki, nasıl çıkacağız bu meselenin içinden, peki ya ben ameliyattan sonra narkozdan dediğim sırada parmağım tekerin jantlarına takılıyor, bir hayli geride kalıyorum Barış’tan ve kazanı­yor yarışı. O her daim kazanmalı. Gerekirse bir meydanda oturup beklerken, analar ve babalar ölse de, kız kardeşler ve oğullar, meydan bom­boş kalana dek ölsek de, alnı dik durduk diyebil­mek için, kazanmalı. Ölsek de. Eli silahlı bir İsra­iloğlu basarken yüreğine postallarıyla, ölemiyo­ruz artık.

Soluklanıp garaja dönüyoruz. O gece odada baş başayız. Analar-babalar evlerinde dinlenip sabah doğmadan dönecekler. Yoğun bir me­sai bekliyor çünkü onları. Kan gerek, tahlil ge­rek, sonuç gerek. Dua gerek. Uzakta demirle­miş yük gemileri, tankerler var. Çekmecede di­yorum, aklıma düşüyor, çekmecede ganimet var arkadaş, Yaşar’ın abisi Amerika’dan göndermişti cd çaları. Fermuarlı kabı falan da var, metal renk dışı. Sallamazsan takılmadan dinleyebilirsin gü­zel güzel. Gece. Barışın saçsız başına başımı yas­lıyorum, tanışalı bilmem kaç gün olmuş ama ar­kadaşız herif gibi. Safları sık ve düzgün tutmuş, omuz omuza samimiyiz, ama korkuyoruz, en büyük sıkıntımız ölüm mesela. Kulaklığın birini o, birini ben takmışız, ufukta demir atmış şilep­ler ve play! “The Mystic’s Dréam” Lorena abla­mızdan. Susuyoruz öylece ne hastanedeyiz artık ne vakitlerden gece.

Bir daha konuşulmadı, başka bir şarkıda dinlen­medi üzerine.

Yataklarımıza uzandık.

Barış uyudu mu bilmiyorum ama ben uzun bir vakit karanlığı seyrettim.

Sabah Barış ameliyata girdi, hiç konuşmadık, sedyede gidişini izledim. Benim ameliyatım er­telendi, ayrıldık hastaneden o çıkmadan.

Barış mı?

Onun gibi ölemiyoruz artık.

Tayyip Atmaca – Demek Gidiyorsun Reis

Tayyip Atmaca – Demek Gidiyorsun Reis

Zaman ne kadar da hızlı akıyor, Ne çabuk yaşlandık, bu kadar ömrü gerçekten ben mi yaşadım, yaşımı ikiye katlayabilecek miyim? Kendi kendimize bu soruları sorup cevabını iyi kötü verebiliriz ama bizim gibi elli yaşınızdan gün aldıysanız soru işaretinin önündeki son cümleyi kurduğunuzda derin bir suskunluğa karabatak dalarsınız. İyisi mi ne elliyi ikiye katlamayı düşünün ne de karabatak dalmayı.

Kırk yıl geriye gidelim mi?

İleriyi görmek zor, gidelim belki kadir kıymet bi­len dostlarla karşılaşırız. Hem dostluklar da öyle birkaç gün birkaç yıl içinde kurulacak gönül yol­daşlığı değildir. Uzun ince bir yolu yürüyüp yol­daşlığından memnun kaldığın kadarıyla arkada­şınız yoldaştır.

Atatürk Lisesini etrafında kendisinden baş­ka büyük binanın olmadığı bir halde düşüne­lim ve karşısında denizkızları heykeli ve tram­vay durağının olmadığı bir zaman dilimine gi­delim. Okulların tatil olduğu dönemlerde boya sandığını Atatürk Lisesi duvarının dibine koyup Alaaddin Parkı’nda elinde eski bir çift ayakkabı ile “Abi cam gibi parlatırım boya cila yirmi beş!” diye diye banklarda oturan amcaların kundura­larını boyamak için bir adama kaç defa “Parlata­yım mı abi dediğini hatırlıyorsun değil mi?”

Günde kaç ayakkabı boyadığını, kaç lira kazan­dığını ve senin için en uzak mesafenin Köp­rübaşı olduğunu elbette hatırlarsın. İbrahim Tatlıses’in Ayağında Kundura türküsünü de biraz hatırlarsın, şu an bile bu yazıyı okurken içinden mırıldansan bazı dizelerini hatırlayabilirsin. Ama Yavuz Bülent Bakiler’in tam da senin boyacılık yaptığın zamanlarda yazdığı ve senin Alaaddin Camii önünde bilseydin söyleyeceğin:

“Boya cila yimbeş, boya cila yimbeş
Ve daha fırça bile tutamıyor elleri”

bu dizeleri ben söyleyince birden efkâr baro­metren yükselmiş olabilir.

Kaç kişinin ayakkabısını boyadın, kaç inşaatta amelelik yaptın? Bir sabah uyandığında başu­cunda bulduğun ve sevincinden kucakladığın gıcır gıcır Ankara Lastiği (cızlavat) ayakkabıları­nın ucundan giren kireçler kaç kez parmakları­nı yaktı, hangi sıva ustasının yanında çalışırken harç parmaklarını deldi hatırlıyor musun?

Hangi üniversitede okuduğunu hangi şehirler­de çalıştığını hatırlayabilirsin ama öğrencileri­nin çoğunu hatırlayamazsın. Hatıralar bir öm­rün yaprakları gibi oradan oraya savrulup uçu­yor değil mi?

Göbeğinin gömüldüğü topraklardan uzaklara gidip de tekrar dönmek ve bulunduğun şehre hizmet etmek aklına gelir miydi?

Hem edep sahibi olacaksın hem edebiyatçı, üs­tüne üstlük bir de şair.

Bir şehre şairin elleri değecek, sokaklarına ruhu sinecek, bunda ne var, diyebiliriz. Her şairi bi­raz de şehir besler deyip işin içinden de çıkabili­riz. Ama bir şehrin şehreminliği bir şaire verilirse işin rengi değişir. Şehri şiir gibi insanların ruhla­rına götürmenin hesaplarını yapar şair.

Bir zamanlar içinde boyacılık yaptığın, simit sat­tığın Alaaddin Parkı’nı dinlenecek bir mekân ha­line getirdiğinde içinden neler geçti bilmiyo­rum. Ama bildiğim bu parkın içinden bir daha zor geçecek, Alaaddin Camii’nde belki de sade­ce cenaze namazlarına geleceksin.

Sen ne kadar da beden ve ruh olarak burada ya­şadığını söylesen de söylemesen de gözlerinin içine bakınca yirmi yıllık dostluğu görüyor ve içimden yüzüne şöyle sesleniyorum.

Demek gidiyorsun Reis!

Kendi küllerinden bir Anka Kuşu gibi yeniden doğan Odunpazarı’nın doğumuna ebelik etmek nasıl bir duygu, orasını bilmiyorum. Aslına ka­vuşturulan her ev, her sokak için geceli gündüz­lü talimatlar yağdırıp dururken ayrıca bu şehir üzerine hayaller kurduğunu biliyorum. Bu şehri nasıl bir şehir yapacağının düşünü görmüşsün­dür. Daha düşlerini paylaşmaya fırsat kalmadan derin bir sessizliğe kanatlandın. Bu şehre hiz­met etmekten seni kim alıkoydu? Belki zamanın birinde bir sohbet esnasında hatıraların yaprak­ları arasında kendini okutacaksın. Ama ben yü­züne bakınca halini okumak isterken,

“içimde en çok kendi canımı acıtacak hamleler
en çok kendi hamlelerimle kaybediyorum..”

diye Kırağı Şiir dergisinde yayımlanan Devlet Şiiri’ndeki iki dizenle karşılık veriyorsun.

Aslında konuşurken kelimelerin şiir dizeleri gibi dilinden döküldüğünü, sıkmadan, konuyu da­ğıtmadan konuştuğunu biliyordum ama susun­ca tirad okuduğuna yeni şahit oluyorum.

Nereye bakarsan bütün iş arkadaşlarının ora­ya baktığını zannediyordun ama onların görme mesafelerinin dışına taşarak ufukları görmek için hem gönlüne hem gözlerine yüklendin on yıl boyunca. Mesai bitince herkes evinin yolu­nu tutarken senin mesainin ne zaman biteceği­ni sen de bilmiyordun. Ama her gün, gün dağla­rın arkasına doğru akıp giderken Sezai Karakoç imdadına yetişiyor:

“Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız Biz kirli ve temiz çamaşırları Aynı zaman aynı minval üzere katlarız Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız”

Hani bu şarkı burada bitmeyecekti. Yağan her yağmurda ıslanmaya devam edecektik. Zurna nerede nasıl da zırt dedi.

Yoğun bakım odasında yatan bir hastanın sağ­lık haberi nasıl beklenirse öyle bekledik kara­rından dönerek yeniden Odunpazarı’nın şehre­minliğine aday olmanı. Bu kadar uzun bekleyi­şin ardından kolumuzu kanadımızı sosyal med­ya üzerinden kırdığınızı öğrendik.

“Zurnanın zartladığı yerde her şey biter.” deyip

Demek gidiyorsun Reis!

Odunpazarı’nda Mihalıççıklılar Derneğine yo­lun düşmeyecek mi? Çayını karıştırırken he­men yanı başındaki metruk bir halde bulunan Atlıhan’ı nasıl bir çarşı haline getirdiğin aklına gelirken gelip geçen turistlere takılacak gözle­rin. Etrafını üç beş kişi saracak sohbet etmek is­teyecek ama sen kendinden bir parça gibi gör­düğün Odunpazarı’nın ne eksiği ne gediği kaldı onları yerine getirmek için gayri ihtiyari beynini fırtınadan fırtınaya atacaksın. Bu arada bir şarkı­nın bir dizesi gelecek aklına, sözlerini hatırlama­ya çalışacaksın biliyorum, ben yardımcı olayım.

“İlk önce kımıldar hafif bir sancı
Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş”

Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Hancı şiirini elbette bu ka­dar değil. Ayrılığın acısının yavaş yavaş yüreğine işlediğini hissedeceksin. Sahi han deyince, aklı­na Kurşunlu Külliyesi Kervansarayı’nın eski hali­ni düşürdüğüm için özür dilerim.

Her sabah gün ışımadan üzeri açılan çocukla­rının üstünü örtecekmiş gibi kalkıp Kurşunlu Külliyesi’nin yenileme işlerine müşahitlik ede­rek, buranın bir an önce yaşanılası mekânlar ha­line gelmesi için neredeyse ustaların yanlarına gelip horasan harçlarını karacak, derzleri kendin yapıyormuş gibi ilgilendiğini kimsenin bilmesi gerekmiyordu ve gerekmedi de.

Sen olmasaydın Kurşunlu Külliyesi etrafın­da şekillenmeye başlayan Eskişehir yani şim­diki Odunpazarı ne tesadüftür ki yine aynı yerden başlayan yenileme çalışmaları tarihi Odunpazarı’nın bütün sokaklarına yayılmaya başlamakla kalmadı, Odunpazarı, Unesco Dün­ya Mirası Listesine dâhil edildi.

Demek gidiyorsun Reis!

Bir gece yarısı Çankaya sırtlarında yaptırdığın Şelale Park’ta kendin yaptırdığın banklardan bi­risinin üzerine oturup Eskişehir’i izlerken ben de arka fona kendi sesinden Âşık Reyhanî’nin Erzurum’dan ayrılışında söylediği Gidirem’i, be­ğenmezsen Nurettin Rençber’in Ayrılık Vakti’ni bunu da beğenmezsen Sezen Aksu’nun Gitme şarkısı dinletebilirim. Böylece efkâr barometre­miz yükselir kirlenen içimizi kendi yağmurları­mızla yıkamaya başlarız.

Sen kadir kıymet bilen bir başka şehre göçme planları yaparsın, ben de sürgünümü tamamla­yacağım bir başka şehir hayalini kurmaya baş­larım.

Demek gidiyorsun Reis!

Madem şair olarak Odunpazarı’nı ayağa kaldır­dın, giderken de Mor Cepkenli bir şiir ile vaktimi­ze el salla:

“siyah bir çavdar ekmeğini bin bölüşüp
acılara katık ettiğimiz günlerde
çelik çomağı bırakıp
eli kalem tutar olmuşum
anam şair olma oğul demiş
anama inat
tetik düşürmüşüm şiire
şair olmuşum…”

Muammer Ulutürk – On Yıl Arası Takvimden Notlar

Muammer Ulutürk – On Yıl Arası Takvimden Notlar

“Nevra’ya aman büyüme derim bazen.”

Kendi halinde çocuklardık. Beş sınıflı eski bir okula gider gelir, boş zamanlarımızda mevsim oyunları oynar, oyunlar icat eder, aylak aylak dolaşırdık. Ne olduysa o günlerde oldu. Orta mektep başladı. Magirus’tan Mercedes’e çevrilmiş otobüse ömrü boyunca birkaç defa binen ben, yeni alınmış yeşil renkli Süper Man’la sabah gün doğmadan okula gidiyor, akşam karanlığında eve dönüyordum. Otobüste sürekli ayakta olmaktan gına geliyordu. Hayli uzakta bulunan okula gidişlerde arkadaşım Ali ile birlikte kendimizin bile inanamayacağı espriler yapıyor, kahkahalar atıyorduk. Azar bile yemiştik huysuz bir uncudan. Hay sizi yetiştiren hocaların diye başlayan homurdanmalar hiç eksik olmuyordu.

Okul çantam umumiyetle benden öncekilerden tevarüs eden çakıt şeylerdi. Bu defaki de böyle oldu. Kilidi bozuk siyah bir ceymis bonddu bu. İkide bir açılır, içindekiler de etrafa saçılırdı. At­tarlar içinden aldığım bir don lastiğiyle sorunu çözmüştüm. Küçük meseleler böyle çözülüyor­du. Hani şu eskiyen ayakkabıları çöpe atmak ye­rine tamirciye götürmek cinsinden yani.

Çelik Bilek ve Rodi hayatımızdan çıkmış gibiydi. Eskisi gibi Saray Sinemasının önündeki sergiler­den değiş tokuş yapamaz olmuştuk.

Okulda gayet sert hocalar vardı ve ben en çok parasız yatılı okuyan garibanların yediği dayak­lara üzülüyor, aynı akıbete uğramamak için ya­şımın üzerinde olgun davranmak zorunda kalı­yordum. Ana babalarından uzakta, kocaman bir şehirde yalnız başına bu yoksul köy çocukları için hayat kim bilir nasıl da zordu.

Karma Ortaokulunun görevlendirmeli Sos­yal Bilgiler hocası “Karmalı Mesut” teneffüsler­de içeri girerek olur olmaz bahanelerle sınıfımın küçük insanlarına zulmediyordu. Muhtemelen mü’min biri değildi. Müstahdem Oruç Efendi, okul çıkışlarında sınıf ve koridorları temizleme­ye gerek bile duymuyordu. Etrafı kirletmek, du­var ve sıra üstlerine çizikler atmak akıl kârı de­ğildi. Sınıfın mümessili vazifesini en iyi şekilde yaparak adımızı tahtaya yazabilir, siygaya çekile­bilirdik. Bizler örnek insanlar olmak üzere yetiş­tirildiğimizi duyuyorduk sürekli.

Bekir Hoca “lamelif” harfini inanılmaz güzel ya­zıyordu tahtaya. Kocaman cüssesinden beklen­medik bir hareketle yapıyordu bunu. Kravatı­nı gömleğinin yakaları arasına muazzam bir ti­tizlikle sıkıp yerleştiriyor, ceketini sürekli ilik­li tutuyordu. Kalın boynu zarar görmüyor muy­du ne? Dersteyken saate bakılmasını şiddetle yasaklamıştı. Bunun, “Şu herif bi gitse de rahat­lasak!” demek olduğunu söylemişti. Bu sebep­le saate bakmakla bakmamak arasındaki tered­düt büyük bir stres sebebi oluyordu. Saati çıka­rıp cebe koymak en iyisiydi. Tok sesiyle bugün öğrettiklerini yarın soracağını söylüyordu bir de. Feale’nin mâzî ile muzârîsini, bir de ism-i fâilini gururla çekebiliyorduk mecburen.

Erol Bey Resim hocamızdı. Sağ mı sol mu unut­tuğum yanağında kocaman bir ben vardı. Temiz yüzlü bir adam. Her gün gördüğümüz tiplere hiç benzemiyordu. Türkçeyi hiç duymadığımız kadar güzel konuşuyor, muhtelif ressamların al­bümlerini göstererek ruh dünyamızda estetik sayılabilecek devrimler yapıyordu. İlk mektepte patates, soğan ve mevsim yapraklarının baskısı yapmaya alışkın hale getirilen ve asla tükenme­yen sulu boya kutumuzu daima yanımızda taşı­mamız söylenen bizlerden, bu defa, natürmort denen işler çıkarmamız, kara kalem çalışırken kâğıdı delmememiz isteniyordu. Lakin bir türlü beceremiyorduk. Müzikçi Erdoğan Bey, nota çiz­gilerini eğri büğrü de olsa çiziyor, notaların her birinin karnını tebeşirin burnuyla dolduruyordu. Güfteleri flüt marifetiyle hatasız çalmak için ça­balamamız görülmeye değerdi. Bir türlü beğen­miyordu bizi. En çok da ön sırada oturan cılız ta­lebeler muzdariptiler. Ara sıra tokat akşediyor­du. Müzikçiler naif kimseler olurdu normalde. Komşumuz Hilmi amcaların evindeki siyah be­yaz televizyonda görmüştüm. Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Korosu Şefi Nevzad Atlığ’ı hiç örnek almamıştı sanırım.

Çocukluğumla ergenliğim arası beni görüntü­süyle, tevazuuyla, tavırlarıyla, öğrettikleriyle en çok etkileyen Gönül Hanım’dır. Halide Nusret’in talebesi olan hocamız Çalıkuşu’nun bizim versi­yonuydu. Onu anlatırken bazı şeyleri ihmal et­mek korkusu duyarım bugün bile. Yazılı sınav­larda, “Ben size güveniyorum, yanınızdakine bakmaz, imtihanı güzelce başarırsınız.” diyerek çekip gidiyordu sınıftan. Gerçekten de öyle olu­yordu. Yanındakinin kâğıdına bakmaya yelte­nen yoktu. Muhtemel bir bakma durumunda, çocuk masumiyetiyle uyarılar geliyordu kendi­liğinden. Güvenilmek, inanılmayacak kadar gü­zel şeydi.

Memlekette ülkücülerle solcular hapistelerdi. Her yer inzibat, polis. Bizim mezarlığa hayli ki­tap gömdüler, ekmek tandırlarında yaktılar. Ma­hallenin Akıncı Ocağı ile Ülkücü Ocağı arasında gidip gelmelerimiz eksik olmazdı. Dumanı tüt­mez olmuştu kocaman kitaplıkları olan bu ocak­ların. Eskisi gibi taka arabaların camlarından atı­lan parti broşürlerini toplamanın keyfi çoktan bitmişti. Cumhuriyetçi Güven Partisinin boynuz­lu koçunu unutmam hâlâ.

80’li yılların başı korkuyla geçti. Mahalle bekçi­lerinin selahiyeti arttı, karakollarda işi olmak eve dönememek endişesiyle birleşti. Karaoğlan za­manından kalma gazyağı, benzin ve et kuyruk­ları giderek azaldı. Toprak ve kamış çelenli bah­çe duvarlarını yıkmaya başladılar sonra. Mahal­leli, çok katlı binalara girerek duvarların arasına hapsetti kendini.

Seneler geçiyor, okulu sevemesem de alışıyor­dum. Seyyid Kutub diye birini ilk defa o zaman duydum. Ali Şeriati, Hasan el-Benna, Mevdudî, İran devrimi, filan. İyi kötü giden bir öğrenciliği­miz vardı. Neler oluyordu? Rusların Afganistan’ı işgali sürüyordu. İhvan üyeleri -tam da şimdi­ki gibi- Mısır’da her daim hapislere doldurulu­yordu. Yeni bir dünya için bir şeyler yapılma­sı gerekiyordu. Çay ocaklarında alıyordum so­luğu. Mektep gibiydi oralar. Gazeteler, dergiler okunuyor, yeni çıkanları ilgiyle takip ediliyordu. Bunlardan birine ilk yazımı göndermiştim çok­tan. Gizli şeyler yapıyor olmanın verdiği heye­canla başka türlü büyüyordum artık. Düzenli sa­yılmasa da okumalar yapıyor, olup bitene ka­yıtsız kalmıyor, şiirler, öyküler yazıyordum. Fa­kat kafamda inşa ettiğim dünyanın rol modelle­ri memleket dışındaydı.

Okulda bilgisayar kursu açılmıştı o aralar. Ne büyülü kelimeydi o. Masaların üzerine sıra sıra konmuş 10 kadar bilgisayar. Hafta sonları gitti­ğimiz kursta kılıflarını özenle açıyor, bozulacak korkusuyla tuşlarına dokunmaya korkuyorduk. Fakat bu aletin ne işe yaradığını kestiremeden kurs çoktan bitmişti. Cobol dedikleri fevkalade zor programın gayet zeki öğrencilerin işi oldu­ğuna vehmetmiştim.

Aradan bir sene geçti, geçmedi, bir pasaj ki­tapçısında “Erbain”i gördüm. Sonra Mayakovs­ki, Rainer Maria Rilke ve Rimbaud. Durmadan şi­irler yazıp tandıra attım. Şiirlerim ve ortalık sa­kinleşti.

Bizden bir önceki kuşağın gözünde bütün yeni yetmeler “eyyamcıydı.” Özal, ne biçim bir adam­sa “American way of life”ı kopyalayıp yapıştı­rıyordu hayatımıza. Azalmış korkular, giderek artan bir tür “kendini gerçekleştirme”ye teb­dil ediyordu. Değişmeyen hayli şey de vardı as­lında. Bunlardan biri mesela, üstlerine medre­se kokusu sinmiş ve emeklilik yaşını çoktan geç­miş hocaların tavırları, diğeri de Edebiyatçı Şev­ket Hoca’nın İspanyol paça pantolonlarıydı. İs­tasyondan tiyatro binasına doğru gitmekte olan dolmuş yolcuları “heykel”de inecek var, deme­ye çekiniyorlardı. Anıt demelilerdi. Güvenlik ku­rulu yasaklamıştı çünkü. Çocukça şeylerdi ama gündelik hayatın bir yerini meşgul etmeye ye­tiyordu.

İlk mekteple lise sonu arası zamanlarım gibi bü­tün memleket, değişim ve dönüşümlere sahne oldu. Ne olduysa işte ondan sonra oldu…

İbrahim Alan – “Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm”

 İbrahim Alan – “Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm”

“Dünyanın Annesi”: Mısır

Mısır için kullanılan “ümmü’d dünya” tabiri, Mısır fatihi Amr bin As’a atfediliyor. Mısır dendiği zaman da Araplar Kahire’yi anlıyorlar. Belki de bütün Mısır’ı bir araya topladığı için Kahire’ye eskiden beri sözlü kültürde “Mısır” deniyor. İstanbul kalabalığını ikiye katladığınız zaman Kahire’yi elde ediyorsunuz. Arnold Toynbee dahil Kahire üzerine düşünen herkesin aklına ilk gelen şehir nedense İstanbul oluyor. Ben de öyle yapıyorum. Yirmi milyonu aşan nüfusuyla inanılmaz derecede kalabalık ve düzensiz bu şehri, İstanbul’la karşılaştırarak anlamaya çalışıyorum. Nadiren rastladığınız trafik lambalarının çoğu çalışmıyor. Bu karmaşaya rağmen trafik kendi düzenini kurmuş ve hızla akıyor. Muhammed Esed bir asır önce Doğunun Romantik Olmayan Yüzü başlığı altında topladığı gezi notlarında Arapların şoförlük konusunda çok yetenekli olduklarından bahsediyor. Mısır’da korku içinde dualarla yaptığım her yolculuk Esed’i haklı çıkarıyor. Hakikaten o kalabalıkta zigzaglar çizerek yol alan daracık mikrobus’ların içinde biz titrerken şoför, yolcularla yol parası hakkında kavga ediyor. Ya da bir elinde telefon, bir elinde sigara ile mümkün olan akrobatik hareketlerin hepsini deniyor.

İnsan hayatının fazlasıyla ucuz olduğu bu ülke­de sokakta çıkan anlaşmazlıklarda ise tam aksi­ne esnek bir davranış görüyorsunuz. Kahire’ye 80 km. uzaklıktaki Zagazig şehrine derslere gi­derken pek çok tartışmaya şahit oldum. İnsanlar birbirlerine vurmak yerine arabaların kaporta­sına vurmayı tercih ediyorlar ve ben çoğu defa gülümseyerek memnun bir şekilde seyrediyo­rum. Kırmızı ışıktaki bir kaç saniye gecikmenin, araçların küçük çapta hasar görmesinin, yol ver­me tartışmasının bile ölümle sonuçlandığı bir şehirden, İstanbul’dan gelen biri için bu anlayış ve olgunluk, yüceltilmesi gereken şeyler çünkü.

Yılda bir kaç defa yağmur gören Kahire’de kum fırtınasına bünyeniz hızla uyum sağlıyor. Baş­langıçta gözlerinizi açamıyorsunuz. Eve döndü­ğünüzde tarlada çalışmış gibi saçlarınız ve kıya­fetleriniz kumdan nasibini alıyor. Balkonunuza kum ve rüzgar günlük olarak farklı desenler çi­ziyor. Evlere ayakkabılarıyla giren Mısırlılar için bu ciddi bir sorun teşkil etmiyor. Sabah namazı­na müteakip, halıları, paspasları balkon demirle­ rine vura vura silkeliyorlar. Kum fırtınasında bile aynı balkonda çamaşır kurutuyorlar.

Erkekler tarafından çok yaygın bir alışkanlığa dönüştürülmüş kaldırımlara hacet giderme işi en güzel yerlerde bile salına salına gezmenize engel oluyor. Ana caddelerde taksiciler araba­nın sağ arka kapısını paravan yaparak bu işi gö­rüyorlar. Temizlik kültürünün zayıf olmasını ik­lime bağlamayı çok isterdim. Türkiyeden giden birinin hayatını alt üst eden bu temizlik proble­mini nasıl anlatırsam anlatıyım Oryantalist ba­kışla suçlanacağım. Önümde iki yol var: Birinci­si, pek çokları gibi gördüğüm bu tür şeyleri giz­leme yolunu seçmek. İkincisi de ümmet vurgu­su yaparak romantik bir yaklaşımla çirkinliklerin üstünü örtmek. Ben, sokakta ayna gezdirmek­ten yanayım.

Fustat’tan Medinetü’n Nasr’a, eski yerleşim yer­lerinden yenilerine kadar Kahire’yi sokak so­kak gezdiğinizde karşılaştığınız insan ve yaşam manzaraları, Oryantalistlerin aktardıkları şeyler­de çok da haksız olmadıklarını gösteriyor. Türki­yede ilmi çevrelerde Oryantalist çalışmalar hiç­bir şekilde itibar görmediği için yazılanlara çoğu zaman kulak tıkama yolunu seçmişiz. Oryanta­listlerin adının anıldığı her durumu, “Doğu top­lumları karşısındaki önyargı ve art niyet”le izah etmek, maalesef ilmi çevrelerin temel karakte­ristiğidir.

Romatizmin ve Tarihselliğin Pençesinde:

Hem Mısır’a gitmeden önce hem de oraday­ken Mısır hakkında yazılanları okumaya çalış­tım. “Ortadoğu’nun bu kadim şehri…”, “Kahire… İslam ordularının nal sesleri…”, “Nil’in nazlı ço­cuğu Kahire’de..” şeklinde cümleye başlayanlar­dan öğreneceğiniz pek bir şey olmuyor. “Kava­lalı Mehmet Ali Paşa’dan beri…”, “Osmanlı döne­mi Mısır’ı…”, “Nasır darbesi sonrası…” diye başla­yanlardan da istifade edemezsiniz. Bu iki yakla­şım türünü temsil edebilecek olan iki isimden söz etmek istiyorum. Romantizmin kurbanı Fa­tih Okumuş ve tarihselliğin pençesindeki Ekme­leddin İhsanoğlu.

Nedir o romantik tavır? Arap coğrafyasına gi­den her Türk, muzaffer bir yeniçeri edası takınır ve turist olmasından dolayı herkese gösterilebi­lecek ilgiyi gördüğünde bunu Türklüğüne yorar. Şanlı tarihine, Osmanlı bakıyyesi asil bir milletin evladı olmasına, evlad-ı fatihana, Birinci Cihan Harbi’nde Türk’ü sırtından hançerleyen Arabın mahcubiyetine ve daha bir sürü zihinsel fantaz­ma kadar varır işin ucu. Türk olduğumuzu an­layınca boynumuza sarılırlar, kendilerinden ge­çerler Araplar. Arkamızdan salya sümük ağla­yanı, “Geri gel ey Osmanlı! diye inleyeni hiç ek­sik olmaz. Bu yaklaşımın elbette gerçekçi hiçbir yönü yoktur. Mısır’a gittiğim günden darbe son­rası dönüşüme kadar Türkiye tarafından para­sı ödenen bir Türkçe hocasının Mısır’da sadece Türkçe öğretmek için bulunuyor olmasına asla inanmadılar. Çalıştığım kurumda bana ve ben­den önce çalışan okutmanlara ellerinden gelen bütün zorlukları çıkardılar. Öğrencilerine Farsça ve İbranice derslerini seçtirmek için her yolu de­nediler. Lise ders kitaplarında zihinlere nakşedil­miş “Osmanlı işgali”nden bahsedip, her fırsatta sözü, R. Tayyip Erdoğan’ın yeni bir Osmanlı sev­dasında olduğuna getirdiler.

Yani Fatih Okumuş’un anlattığı gibi “Türk’üm” dediğiniz zaman ne boynunuza sarılan var, ne de İhsanoğlu’nun dediği gibi Mısır’da yerleşik bir Türk kültürü var. Her turiste yapılan muame­le Türkiyeden gidenlere de yapılıyor. Yabancı ol­duğunuzu anlayan şoför bilmediğiniz adres­lerde sizi dolaştırıyor. Televizyon dizileri yoluy­la tanıdıkları, ciplerle gezen, Boğaz’da, yalılarda oturan zengin Türkiye halkından “ne kopartılır­sa kardır” yaklaşımı hemen her satıcıda mevcut. Mutlaka Türkiyeye gelen turistler de benzer şey­ler yaşıyorlardır. Sorun bu değil. Sorun, sokağın gerçeği bu olmasına rağmen gerçeği saptırarak şirin göstermeye çalışmak.

Ekmeleddin İhsanoğlu ise tarihsel verilere daya­narak yazdığı sosyal tarih anlayışından uzak ki­taplarında Mısır’ı değil, daima Türkleri anlatıyor. Mısır’a dair yaşayan realiteyi onun eserlerinde bulmanız mümkün değil. Geçmişte varsa bile bugün Mısır’da Türk kültürünün varlığından söz edemezsiniz. Cami, şadırvan, mimari, yemek, ev hayatı ve sokakta hakim olan şey Mısırlının, Af­rikalının, Arabın kültürü. Türkiyedeki yaşam kül­türüyle en ufak bir ortaklık bile söz konusu de­ğil. İhsanoğlu’nun Mısır’da Türk Kültür İzleri kita­bına aldığı lügatçede, Türkçeden Mısır Arapçası­na geçmiş pek çok sözcük var: Yaşmak, efendim, yesta (usta), ehvegi (kahveci), bostagi (postacı), dogri (doğru). 1930’lara kadar Mısır sarayında Türkçe konuşulmuş olması bunda belirleyici ol­muş. Halk dilinde yaşayan Türkçe kelimeler can­lı bir Türk kültürünün varlığına delil teşkil etmi­yor. Sadece uzmanların bu malzeme üzerinden hamaset devşirmesine yarıyor. Gördüğüm kada­rıyla Mısır’a tarihin penceresinden bakanlar Os­manlıcılığın, ümmet penceresinden bakanlar da İslamcı romantizmin etkisinden çoğunlukla kur­tulamamış.

Çok Yakın Çok Uzak

Mısır’a uçakla sadece 2,5 saat mesafedeyiz. Ku­lağınızı kabarttığınızda sokakta Türkçe kelime­ler duyuyorsunuz. Türkçe sözcüklerden olu­şan metro istasyonu bile var. Marketlerde İstan­bolin peyniri satılıyor. Bulak matbaasında ba­sılan kitaplar hala İstanbul piyasasında nadi­de eser olarak alıcı buluyor. Minyeli Abdullah’ın Minye’si, pirince gidilen Dimyat Mısır’da. Üniver­sitelerin hepsinde Türk Dili ve Edb. Bölümü var. İlk Türkçe gazeteniz burada yayımlanmış. Os­manlı aydınlarından Mısır’a yolu düşmeyen yok gibi. Tüm bu yakınlığına rağmen iki ülke insa­nı, kültürü birbirine o kadar yabancı ki… Tarih­sel bağlar ve İslami kültür ortaklığı, aradaki uçu­rumu kapatmaya yetmemiş görülüyor. Televiz­yon dizilerinin dışında Türkiye hakkında tek bir fikri olmayan insanlar çoğunlukta. Bu dizilerde­ki aile içi yasak aşklar, lüks, şatafat gibi Türkiye insanını yanlış tanımanın verdiği sıkıntılarla kar­şı karşıya kalıyoruz çoğu zaman. Cumhuriyet’le birlikte Türklerin bir kısmının Hıristiyan olduğu­nu düşünenler çok fazla. Sokağımdaki manav­dan, Selefi öğrencilerime kadar defalarca Müs­lüman olup olmadığım sorgulanıyor. Çoğuna bir Fatiha ya da işim aceleyse İhlas okuyup kur­tuluyorum. Hıristiyan Türk olmadığını, Türklerin tamamının Müslüman olduğunu söylediğim­de çoğu zaman söylediklerime inanmadan kafa sallıyorlar.

Türkiyeden Ezher’e eskiden beri öğrenci gider. Türkiye’ye döndüklerinde büyük saygı ve hür­met görürler. Ezher’in avlusunda Türk Revakları diye özel bir bölüm bile var. Hemen yanı başın­daki kısma ise Gabarti adlı meşhur Mısırlı tarih­çinin ismi verilmiş. Bu tarihçinin adını da meş­hurluğunu da ilk kez orada duyuyorum. Arnold Toynbee’ye bakıyorum, üstad, Gabarti’yi dün­yanın en önemli tarihçilerinin başına yerleşti­riyor. Ezher’de okuyan bahtiyar insanlardan bir tanesi bile bu adam kimmiş, ne yazmış, yaz­dığını Türkçeye çevirelim diye düşünmemiş. Gabarti’nin eseri Batı dillerine defalarca çevril­miş ama Türkçede yok. Revaku’l-Etrak’ın yanı başında Revaku’l-Gabarti var. İşte böyle, Mısır’da her şeye hem çok yakınız hem de çok uzak.

Mısır’da Eğitim Sorunu:

Darbeden sonra herkes Tahrir meydanında gö­bek atan üniversitelileri bu nasıl bir eğitim, na­sıl bir demokrasi anlayışı diye anlamaya çalıştı. Türkiyede belki de otuz yılı aşkın bir zamandan beri ezberci eğitim sorgulanıyor. Çözüm bulu­namamış, değişik modeller denenmiş, ideal bir form tutturulamamış olsa da böyle bir sorunsa­lın herkes farkında. Mısır’ın gündeminde daha böyle bir şey yok. Üniversitede okuyan öğren­ciler şakır şakır, sallana sallana ezber yapıyorlar. Göklere çıkartılan Ezher’in İslami İlimler bölüm­lerinde de klasik kitaplar ezberletiliyor. Öğren­ciler tamamiyle nakilci bir eğitim metodunun kurbanı. Ezher’in okul öncesine bile bir çocu­ğun girebilmesi için 30. cüzü ezberlemiş olma­sı gerekiyor. Üniversitedeki hocalardan, hutbe­deki imamlara kadar hemen hemen herkes akıl, kıyas ve dirayetle değil, hitabetle etkili olmaya çalışıyor. Tanıştığımız Ezherli çocuklar hocaları­nın iyiliğinden bahsederken “Ağlaya ağlaya ders anlatıyor abi” ya da “Hafız olduğu gibi ezberin­de şu kadar hadis var” diyorlar. Ezher’e Türkiye­den öğrenci akını yaşandığı 90’lı yıllarda öğren­cilik yapmış ve bir vesileyle Mısır’da kalmış olan­lar var. Ticaretle uğraşanlar, bir Mısırlıyla evle­nip kalanlar veya Metin Turan gibi gazetecilik yapanlar… Kendileriyle tanışıp görüşme imkanı­mız olanlar Ezher’de dersleri geçmek için hangi hocaya ne kadar rüşvet (bahşiş) verdiklerini an­latıyorlar.

Kahire Yunus Emre Kültür Merkezi’nde dersi­ne girdiğim sınıfın birinde, tahtaya, içinde Dos­toyevski geçen bir cümle yazıyorum. Öğrenci­lerin içinde halen bir fakülteye devam eden de var, okulunu bitirip iş hayatına atılmış olan da. Öğrenciler Dostoyevski’nin anlamını soruyor­lar. Şaka gibi ama sınıfta Dostoyevski’yi duy­muş olan çıkmıyor. Aynı şeyi bir başka sınıf­ta Don Kişot üzerinden yapıyorum. Sonuç yine aynı. Mısır’daki sorunun eğitimde düğümlendi­ğini düşünüyorum. Bugün acil ihtiyaç duyulan demokrasi, siyasal bilinç, askeri vesayet, sivil dü­şünce sonrasında konuşulacak şeyler.

Alınlarda İz, Arabalarda Kuran:

Mehmet Metiner, 80’li yıllarda İran seyahati son­rası yazdığı eski bir yazısında idealize ettikle­ri İran’ın, Türkiye’de mücadele ettikleri hurafe­lerden çok daha fazla geleneksel ritüellere düş­kün olduğunu görünce şaşırdıklarını anlatıyor. Mısır’daki İslami hayattaki şekilcilik bana bunla­rı düşündürüyor. Mısır’da sokakta rastladığınız erkeklerin alınlarında, kan aldırılarak veya sert yere secde edilerek oluşmuş/oluşturulmuş siyah lekeler var. Israrla sorduğum Mısırlılar bunun çok namaz kılmaktan olduğunu söylüyorlar. Ba­zıları ise bunun kendiliğinden olmadığını, bi­linçli olarak yapılmış şeyler olduğunu itiraf edi­yor. Ben de bu şekilci adetin, Fetih Suresi’ndeki “Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları var­dır.” ayetine muhatap olabilmek için yerleşti­ğini düşünüyorum.

Aynı şekilde arabaların ön camına veya arka tarafına bir veya bazen bir kaç Kuran koyma geleneği var. Taksiciler güven içinde seyahat etmek isteyenlere bununla mesaj veriyorlar. Pek çoğu yerine sabitlenmiş bu mushafla­rı, okumak isteyen müşterileri için bulundur­duklarını söylüyorlar ama sıkıca tutturulmuş kitabı alıp okumanız mümkün değil aslında. Arabalarını hırsızlara karşı korumak isteyen­ler ise muska yerine kullanıyorlar.

Din, mitolojiden, halk geleneğinden fazla­sıyla besleniyor. Amin Maalouf denemelerin­de “Orta Doğu halkları üzerinde dinin etki­si sıklıkla sorgulanır. Ama asıl sorgulanması gereken bu halklar dine ne kattı, sorusudur” diyor. Kesinlikle çok kritik bir soru. İran, Mı­sır ve Türkiye gibi zengin kültürel çeşitliliğe sahip coğrafyalarda bu katkı, tahmin edildi­ğinden çok daha büyük olmuş.

(Devam edecek)

1 Mısır Zagazig Üniversitesi ’nde Türk Dili Okutmanlığı görevi süresince tutulan notlardan oluş­maktadır.

Suriyeli Ubada Yusuf ile… (Hazırlayan: Muhammed İkbal Şenol)

Suriyeli Ubada Yusuf ile…
Devrime Giden Süreç Üzerine…
Hazırlayan: Muhammed İkbal Şenol

“ Bizim görmek istediğimiz, kafirlerin birbirlerine sahip çıktığı ve yardım ettiği gibi Müslümanların da birbirlerine sahip çıkıp, yardım etmeleri…”

Sınır komşumuz ve gönül bağımızın olduğu, din kardeşlerimizin ve soydaşlarımızın da yaşadığı kardeş ülke Suriye’de 2011 yılında başlayan devrim süreciyle birlikte binlerce insan ve aile ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve binlercesi öldürüldü. Tek istekleri sadece her insanın en doğal hakkı olan özgürlüktü. Diktatör Beşşar Esed’in ordusuyla halkını katletmesiyle başlayan süreçte iki buçuk yıl geride kalmış durumda. Mücahitler halen ülkelerini özgür kılmak için mücadele etmeye devam ediyorlar. Suriyeli Ubada Yusuf ile devrime giden süreci, sürecin uzamasının nedenlerini, şu an orada yaşananları ve daha bir çok konuyu konuştuk.

Söyleşimize sizi tanıyarak başlamak istiyorum. Ubada Yusuf kimdir?

Adım Ubada Yusuf, Suriye’nin Başkenti Şam’da doğdum. Babam sahaftır, annem ise 2005 yılında vefat etti. 2 kardeşim var, biri erkek diğeri de kız. Konya Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünde okuyorum.

Siz uzun süredir Konya’dasınız ve Suriye’den gelenler arasında öğrenciler de var. Suriye’den Konya’ya gelen öğrenciler sizden yardımcı olmanızı istiyorlar mı? Ne gibi isteklerde bulunuyorlar?

Tabi ki Suriye’de zor bir dönem yaşanıyor. Birçokları eğitimine devam edebilmek için Konya’yı seçiyorlar. Konya’da, Türkiye dışından gelen öğrencilerle ilgilenen ve o alanda faaliyet gösteren Mevlana Uluslararası Öğrenci Derneği var. Orada Suriyeli öğrencileri biz temsil ediyoruz. Konya’ya Suriye’den gelen öğrencilere rehberlik, kalacak yer, eğitim ve Konya’da ki diğer problemlerini çözmede yardımcı olmaya çalışıyoruz. Birçok arkadaşı kalacak yer bulana kadar kendi evimizde misafir ediyoruz. Tabi ki daha çok yardımcı olmak istiyoruz.

Suriye’de yaşanan devrim süreciyle devam etmek istiyorum. Sizce Suriye halkını devrime götüren sebepler nelerdi?

Aslında Suriye halkı şu anda yaşadıklarına çok ta yabancı değil. Çünkü Beşşar Esed’in babası Hafız Esed döneminden beri Suriye halkı benzer acıları yaşamıştı. Bu iki diktatör de iş başına darbeyle gelmiş kişilerdir. Şöyle ki; 1963’te Baas partisi bir darbe yaptı. Bu darbeden sonra Baas partisi içinde bölünmeler oldu. Bu bölünmelerden dolayı 1970’te ikinci bir darbe yapıldı ve o darbeyi yapan Hafız Esed’ti. O zamanlarda Genelkurmay Başkanıydı. Darbeden sonra başa geçti ve cumhurbaşkanı oldu. Hafız Esed dört seçim yaptırdı ve bu dört seçimde de yüzde yüz oy oranına ulaştı!

Burada önemli bir bilgiyi aktarmak istiyorum. Hafız Esed 1967’de ilk defa cumhurbaşkanı olmadan önce İsrail ile Golan tepeleri konusunda bir anlaşma yapmıştı ve Golan tepelerini İsrail’e bırakmayı taahhüt ettiği için bu darbede İsrail ve Amerika tarafından desteklendi. Bu konu yakın zamanda birçok gazete, dergi ve El-Cezire gibi ünlü haber ajanslarına konu oldu ve şahitleriyle haber yapıldı. Hafız Esed, iktidara geldiği ilk günden itibaren Suriye’de bütün özgürlükleri ve şerefle yaşamayı yok etti. İktidarının devamlılığı için Suriye’yi kendi isteklerine kurban etti ve yeni anayasa çıkarttı. Suriye’de Baas Partisi sadece devlete değil her şeye hâkimdir. Bakanlıklar, devlet daireleri, okullar, hastaneler her şeyi kendi adamlarına teslim etti. Şöyle diyebiliriz; Suriye o günden beri güzel bir gün görmedi. Bu durum 1982’ye kadar devam etti. O gün halk ayaklanmaya çalıştı ama silah gücü ile susturmayı başardılar. Hama şehrinde yaklaşık 50 bin insanı katlettiler. Hama’yı yerle bir ettiler ve yüz binlerce insani tehcir ettiler, konuşanı tutukladılar. Suriye’de o günden beri bir tutuklu hayatta olduğunu ispat edene kadar ölüdür. Çünkü tutuklular Esed’in zindanlarında her an Allah’tan ölümü diliyorlar. 1982’den günümüze kadar binlerce insan hala Esed’in zindanlarında ve ne halde olduklarını da kimse bilmiyor ve öğrenme imkânı da yok…

Hafız Esed öldükten sonra, oğulları içinde en büyük olan Beşşar vardı. Yaşı 34’tü ve askeri rütbesi cumhurbaşkanı olmak için yeterli değildi. Bir kaç gün içinde Baas partisi anayasayı değiştirdi ve cumhurbaşkanı olmak için yaş sınırını 40’tan 34’de indirdiler. Beşşar’in askeri rütbesini de yükselttiler ve böylece Beşşar cumhurbaşkanı oldu. Sadece cumhurbaşkanı değil, Baas partisinin başkanı, askeri gücün başkanı ve Suriye’nin de Genel Sekreteri oldu.

Aslında Esed ailesinin Suriye halkına karşı hainlikleri bunların dedelerinden miras kalmıştır. Büyükbaba Süleyman Esed 1936 yılında Fransız işgalci askerleri Suriye’den ayrılacağı sırada beş Nusayri aşiret lideri ile birlikte Fransız işgalcilere bir mektup yazmışlardır. Bu mektupta diğer Nusayri aşiret liderleriyle birlikte Fransız manda yönetimine, ’bizi Sünnilere bırakıp gitmeyin, Müslümanlar bizi kesecekler’’ diye, Fransa’ya yalvarmışlardır. Ayrıca bu mektupta Fransa, Suriye’de manda yönetimine devam ederse Filistin’de ki Yahudilerin de geleceğinin kurtulacağını söylemişlerdir. Bu mektup orijinal haliyle Fransa Dışişleri Bakanlığında mevcuttur. Ayrıca belgenin orijinalini Dr. Mordechai Kedar yayınlamıştır. (www.jewishpress.com).

Beşşar Esed te aynı dedesinin ve babasının yolundan gitti. Halka zulüm noktasında onlardan hiç geri kalmadı. Ayrıca Beşşar Esed te babası gibi seçimde yüzde yüz oy oranına sahipti. Bu çok ilginç bir noktadır. Dünyanın hiçbir yerinde yüzde yüz oy oranıyla seçimi kazanan bir devlet yöneticisi yoktur. Bu Suriye halkı üzerindeki baskıyı, oynanan oyunları göstermesi açısından önemlidir. İşte Suriye’yi devrime götüren, devrim yapma ihtiyacı hissettiren en önemli konu budur, özgürlük ve özgürlüğümüz. Aslında sadece bu sebep bile yeterli değil mi?

Suriye’deki bu devrim sürecinin Arap Baharının yaşandığı diğer ülkelerden daha uzun sürmesinin nedenleri nelerdir?

Suriye Ortadoğu’da İsrail’in güvenliği için çok önemli bir ülke. Zaten stratejik konumu itibariyle de Ortadoğu’da kilit bir noktada. Devrimin ilk günlerinde dünya kamuoyunda bu devrimi Amerika ve İsrail’in yaptığı konusunda söylentiler vardı. Aslında Amerika ve İsrail’in yaptığı tek şey Hafız Esed ve Beşşar Esed’i Suriye halkının başına bela etmek ve Ortadoğu da İsrail’in güvenlikçisi yapmaktı. Devrim sürecinde sadece bu ülkeler değil İran ve Lübnan’ın paralı askeri konumundaki Hizbullah ve Amerika’nın Ortadoğu’da ki yeni kuklası Maliki de, Amerika ve İsrail’in emirleri doğrultusunda Suriye’de mazlum halka karşı katil Esed’in yanında olmuşlardır. Suriyeli mücahitler Suriye’de sadece Esed’in askerleri ile değil bütün bunlarla savaşmaktadırlar. İşte Suriye’de İran, Hizbullah, Lübnan, Maliki, Rusya, Amerika ve İsrail’in Beşşar’a destek olmaları bu devrim sürecinin bu kadar uzamasına neden olmuştur. Dün baba Hafız ve bugün oğlu Beşşar Esed İsrail’in güvenliği için Suriye’de her şeyi göze almış durumdalar.

Bakın Suriye’de Beşşar Esed’in kuzeni Rami Mahluf vardı. Bu adamın görev olarak resmi bir görevi yoktu ama Suriye’nin en zenginlerindendir. Diyebiliriz ki Suriye’de ki her şeye sahip olan biridir. Bu adam yabancı bir haber ajansına verdiği röportajda şu ilginç sözleri sarfetti; ‘’İsrail’in huzuru Suriye’nin huzuruna bağlıdır. Suriye’nin huzuru bozulursa İsrail’in de huzuru bozulur.’’ İsrail ve Suriye’nin satılmış adamları arasındaki ilişkiyi bundan daha açık bir kelimeyle izah edemeyiz. Bu aynı zamanda Suriye’de sergilenen oyunu ve bu sürecin uzamasına neden olan başlıca sebebi göstermektedir.

Şunu da söylemek istiyorum, nasıl ki, Suriye’de Amerika ve İsrail’in kuklaları mazlum Suriye halkına ve mücahitlere karşı birlik içinde hareket ediyorsa, gerçekten Hakk’ın üstünlüğüne inanan samimi Müslümanlarında mücahitlerin yanında, bu satılmış adamlara karşı yer alması gerekiyor. Aslında Suriye’de şu an yaşananlar, sadece Suriye’li Müslümanlar için değil tüm İslam âlemi için büyük bir imtihandır. Mısır ve Mursi’nin başına gelenleri de bu bağlamda değerlendirmeyi okuyuculara bırakıyorum…

Peki, İran ve Hizbullah Esed’e neden bu kadar destek veriyor?

Tabi ki en önemli sebep, dünya kamuoyuna aksettirilenin aksine İran ve Hizbullah’ın Amerika ve İsrail’in emrinde olmalarıdır. Bakınız, İran, zamanında Irak’la savaştı. İran devrimden sonra bütün basın açıklamalarında Amerika ve İsrail’e karşı olduğunu, herhangi bir tehlike durumunda füzelerini İsrail’e yönlendirmiş olduğu açıklamasını yapıyor. Amerika’yı büyük şeytan olarak nitelendiriyor. Fakat İran sözde İslam devriminden beri kaç tane İslam düşmanı öldürmüş veya Müslümanları öldüren devletlere savaş açmıştır. İran daima Müslümanlarla savaşmıştır. Burada şunu da söylemeliyim; İran, Kudüs meselesini hep kendi çıkarları doğrultusunda kullanmış ve istismar etmiştir fakat bunun yanında İran hiçbir zaman Filistinli Müslümanların yanında olmamıştır.

Kudüs tarih boyunca Müslümanlar tarafından iki defa fethedilmiştir. Birincisi Hz. Ömer döneminde olmuştur ve Pers imparatorluğu fethedildikten sonra Müslümanlara geçmiştir. İkincisi ise Selahattin Eyyübî zamanında olmuştur. Selahattin Eyyübî’ye, ‘’Kudüs Bizans’ın elinde esir iken sen neden Fatımîlerle savaşıyorsun?’’ sorusu sorulduğunda; O, ‘’arkamı Fatımîlere açık bırakarak Kudüs’ü asla fethedemem’’ demiştir. Fatımî Şii bir devletti ve bugün İran’ın yaptığı gibi Şiiliği yaymak için çalışıyordu. Selahattin Eyyübî ilk önce Fatımî devletine son vermiş daha sonra Kudüs’ü fethetmiştir. Ben inanıyorum ki, ilk önce İran Devleti ortadan kalkacak ve Kudüs ancak o zaman yeniden fethedilecektir.

Şunu da eklemeliyim, İran ve Hizbullah sapık Şia mezhebine mensuptur ve bunlar kendilerinden başkasını Müslüman olarak görmezler. Onların Irak’ta olduğu gibi Suriye’de savaşmalarının nedeni de Şia’yı Suriye’de yaymaktır. Bugünkü Şia’yı İslam Tarihinde ki Haricilere benzetebiliriz. Abdullah ibni Mesud Haricileri Hz. Ali’ye tarif ederken şöyle söylüyordu; ‘’Onların alınları ve kolları Allah’a secde etmelerinden dolayı yara içinde kalmış insanlardır. Onlar Kur-an’ı da ellerinden düşürmeyen insanlardır. Fakat yeryüzünde onlardan daha kâfir ve onlardan daha çok Müslüman kanına giren kimse yoktur.’’Haricilere göre de kendilerinden başka Müslüman yoktu. Sahabenin büyüklerini bile tekfir etmişlerdi.

Esed’in kimyasal silaha başvurmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Esed’in kimyasal silaha başvurması onu ne kadar aciz durumda olduğunu gösteriyor aslında. Suriye’de mücahitlere karşı aldığı yenilgilerin acısını güçsüz halktan çıkarmaya çalışıyor. Mücahitler başkent Şam’a doğru yaklaşmışlardı ve Şam’ı ele geçirmek için operasyon planları yapıyorlardı. Şam’ın bazı bölgelerini ele geçirmeye başlamışlardı. Esed bu ilerleyişi durdurmak için kimyasal silah kullandı.

Esed’in kimyasal silah kullandığı bölgenin adı El-Guta idi. Burası ile ilgili Peygamber Efendimizin(sav) hadisi şerifleri vardır.’’Büyük savaş gününde müslümanların sığınağı, Şam’ın en hayırlı şehirlerinden olan Dimeşk adındaki şehir tarafındaki Guta da olacaktır.’’ Hadisi Şerif Ebu’d – Derda (r.a)den rivayet edilmiştir.

Siz zaman zaman Suriye’ye, çatışma bölgelerine gidiyorsunuz. Şu anda Suriye’nin genelinde direniş ne durumda?

Direniş tüm hızıyla devam ediyor. Biz Allah’ın yardımının bizimle olduğuna inanıyoruz. Peygamber Efendimiz(sav) zamanında ve İslam tarihinde birçok savaş vardır ki, Müslümanlar sayıca çok az olmalarına rağmen kafirlere ve İslam düşmanlarına karşı başarı kazanmışlardır. Kur-an’ı Kerim de Rabbimiz buyuruyor ki; ‘’savaş size farz kılındı, gerçi o size hoş gelmez. Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır’’ Bakara 216.

Olayların medya faktörüne değinmek istiyorum. Dünya basınında ve Türkiye’de muhalif hareketlere sıkça yer veriliyor. Suriye’de ki grupların zaman zaman ayrılığa düştükleri, birbirlerini desteklemedikleri konusunda haberler servis ediliyor. Tabi bunun tam tersi büyük bazı grupların birleştiği konusunda da haberler var. Bu konuda gerçekte neler oluyor?

Bakın Suriye meleklerden oluşan bir ülke değil. Suriye’de ve şu anda mücahitlerin içinde de kötü niyetli insanlar var. Bunlardan kimileri hırsızlık için, kimileri yağmacılık için, kimileri de istihbarat toplamak amacıyla bugün mücahitlerin yanındalar. Bunların içinde İslam adına Suriye’li mücahitler adına birtakım eylemler yapanlar var ki, bu eylemleri yapanlar bahsettiğimiz kötü niyetli insanlar. Yine bu insanlar mücahitlerin arasına fitne düşürmek amacıyla, satılmış medyanın ve Suriye’nin özgür olmasını istemeyenlerin emellerine hizmet etmektedirler. Dünya medyası da maalesef bu görüntüleri kullanarak sanki Suriye’de ülkelerinin özgürlüğü için mücadele eden insanların arasında bir ayrılık söz konusuymuş gibi haber yapıyorlar. Özgür Suriye Ordusu içindeki bu istihbaratçı kötü insanların yaptığı ferdi hatalar yapıyorlar ve onların yaptığı bu ferdi hatalar günlerce medyada gündemde kalıyor. Orada yüzlerce güzel şey oluyor onlardan neden bahsetmiyorlar? Suriye’de insanlar imkânsızlıktan kedi eti yemeğe mecbur kalıyorlar! Bu insanları bu duruma mecbur eden katil Esed’den neden bahsetmiyorlar?

Suriye’de mücahitler aralarında ki bu satılmış hainlere rağmen hepsinin hedefi aynı olmak suretiyle, yani Esed’i devirmek ve onurlu bir şekilde yaşayacakları özgür bir Suriye için savaşıyorlar.

Özgür Suriye Ordusu hakkında sıkça dile gelen söylemlerden biri de ABD’den para aldıkları söylemi. Böyle bir durum söz konusu mu?

Böyle bir iddia doğru değildir. Bu tür iddialar Suriye direnişine düşman olanlar tarafından uydurulmuş iddialardır. Bakınız bu iddialar doğru olsaydı bu mücadele şimdiye kadar çoktan başarıya ulaşmış ve Esed gitmiş olurdu. Konuşmamızın başında da belirttiğim gibi Amerika ve İsrail her zaman bölgede kendilerine hizmet edecek kişileri kollamışlardır. Esed bölgede İsrail’in güvenliği için önemli bir adam ve İsrail, Suriye’den Esed sayesinde emin oluyor. Bu geçmişte baba Esed döneminde de böyleydi. İsrail’in bugün İran ve Irak’tan, İran’ın dış politikası ve Maliki sayesinde emin oldukları gibi. Bugün Amerika iddia edildiği gibi mücahitlerin yanında olsa ve onlara silah ve para yardımı yapsa bu mücadele bu kadar uzar mıydı? Böyle bir durum zaten söz konusu bile olamaz. Irak’ta, Afganistan’da Müslüman kardeşlerimizi öldüren Amerika Suriye’de neden Müslümanların yanında olsun? Amerika, Irak’ta Saddam’ı istemediği için çok kısa bir sürede yaptığı operasyonla Saddam’ı devirdi. Esed, Saddam’dan veya Amerika’dan daha mı güçlü? Sadece İsrail ve Amerika’ya daha iyi hizmet ediyor! Mücahitler kendi kısıtlı imkânları ile bu mücadeleyi sürdürüyorlar. Yardımcımız sadece Allah’tır.

Özgür Suriye Ordusunun genel olarak amacı ne? Yani sadece Esed’i devirip yeni bir seçim yapmak mı?

Öncelikle şunu belirtmeliyim. Özgür Suriye Ordusu diğer ordular gibi eğitimli askerlerden oluşan bir ordu değil. Orada Esed’e karşı savaşanlar benzer acıları yaşamış ve amaçları sadece Suriye’de kendi vatanlarında özgürce yaşamak olan insanlardır. Burada mücadele eden insanlar şereflerini ve ırzlarını korumak için silah taşımak zorunda kalan normal sıradan vatandaşlar. Özgür Suriye Ordusu içindeki mücahitlere sorarsanız herkesin ayrı bir hikayesi vardır. Birinin kız kardeşine tecavüz edilmiştir, diğerinin annesine… Bir diğerinin evini yakıp yıkmışlar, malını mülkünü yağma etmişlerdir. Bir başkasının ise tüm ailesinin gözlerinin önünde katletmişlerdir. Yani buradaki insanların hepsi, insanca ve özgürce yaşamak için, kendilerini korumak için mücadele ediyorlar. Bu da onların en doğal hakkıdır. Bunun için Esed’in devrilmesi gerekiyor. Bu nokta da ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyorlar. Yani evet şu anki amaçları Esed’i devirip halkının güvenlik içinde yaşayabileceği özgür bir Suriye…

Suriye’deki olaylarla ilgili bölge ülkelerinin tavırlarıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Esed rejimine destek olanlar ona açık açık destek verirlerken biz diğer Müslümanlardan hiçbir yardım görmedik diyebiliriz. Yardımlar sadece gıda ve giyim konusunda yapılıyor. Bu yardımlar yapılıyor evet ama insan gün gelir bunlar olmadan da yaşayabilir. Çünkü özgürlüğümüz bizim için her şeyden daha önemli. Bakın kimyasal silah kullanılan El-Guta bölgesinde insanlar kedi eti yemeye mecbur kalmış durumdalar. Yani birçok yere gıda yardımları bile ulaşmıyor. Yine de Müslümanlar bize silah yardımı konusunda destek olmamak için ısrarcı olsalar da biz, Allah’ın izniyle, Allah’ın yardımından ve zaferden eminiz.

Peki, Türkiye’nin Suriye konusunda ki tavrı nasıl değerlendiriliyor?

Türkiye’nin Suriye konusunda ki tavrı belli ama yardımlar sadece Suriyeli mültecilere sahip çıkmakla veya gıda yardımı yapmakla yeterli olmuyor. Suriye ve Türkiye halkı arasında uzun yıllara dayanan bir ortak geçmiş var. Hükümetler ve devletler arasında ne kadar uyuşmazlıklar ve anlaşmazlıklar olsa da bu halka çok yansımıyor. Yani bugün Suriye’den kaçan insanların büyük çoğunluğu kardeş gördükleri Türkiye’ye gelmiş durumda. Yine de biraz önce de belirttiğim gibi bizim özgürlüğümüz her şeyden daha önemli.

Aslında bu konu sadece Türkiye ile mi alakalı? Yani Suriye konusu sadece Türkiye’yi veya sadece Suriye’yi ilgilendiren bir durum mu? Diğer sefahat içinde ki Müslüman ülkelerin üzerine bir borç değil mi bu konu? Hani Müslümanlar kardeşti? Yine de yardım konusunda ve destek konusunda şu ana kadar Türkiye’den daha çok destek olan bir ülke yok. Sadece Türkiye’den değil diğer bütün Müslüman ülkelerden maalesef beklediğimiz yardımı görmedik.

Beklediğiniz neydi?

Bu konuda tek bir şey söylemek istiyorum. Bizim görmek istediğimiz, kafirlerin birbirlerine sahip çıktığı ve yardım ettiği gibi Müslümanlarında birbirlerine sahip çıkıp, yardım etmeleri…

Peki, Esed’den sonra nasıl bir Suriye düşünülüyor?

Devrimin ilk zamanlarında bizim istediğimiz ve hayal ettiğimiz adalet üzerine kurulu yeniden doğmuş bir Suriye idi. Fakat şu an Suriye büyük devletlerin hesaplaşma alanı haline geldi. Suriye’ye El Kaide’nin de gelmesiyle ortalık tamamen karışmış durumda. Büyük devletler tarafından hesap üzerine hesap yapılıyor. Bunun için şu anda tek düşündüğümüz Suriye’nin bir an önce özgürleşmesi.

Burada şunu da eklemem gerekiyor. El Kaide, Suriye’ye kendi isimleri için değil de sadece Allah rızası için, tevhidi yükseltmek için gelselerdi herkes tarafından desteklenecekti. El Kaide’nin sadece isminin geçmesi bile Suriye’yi bu duruma sürükleyen sebeplerden biridir.

Esed’den geriye Suriye’de ne kalır onu bilmiyorum ana şu an Suriye’de Esed bir çok tarihi eseri yok ediyor. Bakın size bir şey söylemek istiyorum. 1960 yıllarında, Malezya’nın eski başbakanı Mahathir Bin Mohammad Şam’a gelmiş ve demiş ki; ‘’Malezya’yı Şam gibi bir ülke yapacağım.’’ Bugün Şam’ın haline bir bakın. Dokuz bin yıllık bir tarihe sahip, dünya da müze olabilecek şehirlerinden biri olan Şam, bugün Esed’in elinde ne hale geldi.

Son olarak söylemek istediğiniz var mı?

Ben bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Aslında Suriye konusunda söylenmiş ve söylenecek daha çok şey var. Biz mücadelemize devam edeceğiz ve Allah’ın yardımıyla bunu başaracağız. Biz mücadelemizin Allah için olduğuna inanıyoruz ve eninde sonunda Hakk’ı üstün tutanların başarılı olacağına inanıyoruz. Çünkü Rabbimiz şöyle buyuruyor:

‘’Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gâfil olduğunu sanma! Ancak Allah, onların cezalarını, gözlerin dışa fırlayacağı güne erteler.’’ İbrahim42

‘’Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir.’’ Ali İmran139

Ali Güney – Bizim Hikayemiz

Ali Güney – Bizim Hikayemiz

“mahalle mektebine”

Cumartesi. Kışın cama vuran güneş, perdeyi ‘tül’ halinde bıraktırmış. Şehir uyanmakla uyanmamak arası yatağında oynaşan çocuk gibi. Saçları dağınık, bulutlu. Güneş, şehrin tepesine doğru dikilmekte, uyansın diye.

Kadın, kahvaltıyı hazırlamaya koyuldu. Çocuk­lardan büyüğü yatakta hala. Akşam geç yattı ta­bii. Küçük, çizgi filmin başında. Kadın küçüğün yanına gelip ‘babanı uyandıracaksın, kıs şunu’ diyor. Küçük, başına gelebilecek bir hafta sonu cezasından tedirgin, söyleneni yapıyor. Kadın, ekmeğe bakıyor, azsa büyüğü uyandıracak. Ek­mek var, ‘azıcık’ daha yatsınlar, hem bugün cu­martesi.

Adam bir bardak çay içip kalkıyor. Acelesi var. Büroda işler malum. Hem bugün Ankara’dan ünlü yazar gelecek. Akşam da onunla ilgilenme­li. Merak etmeyin akşama, yani.

Kapıdan çıkarken arabayı alsam mı, diye düşün­dü. Bir dünya yol, tek başına zaten, ne gerek! Şimdi gelir “(87)TAŞRA-KARAÇAY” otobüsü. Bin­diği otobüsün ismi ‘taşra’, ne güzel.

Otobüste giderken başını cama yasladığı gün­leri anımsadı. Sakal bırakıp, cigara içtiği günler. Okuduğu, okuduğu yıllar. Şimdi ağrıyor gözler. Yine de devam etmek güzel, diyor içinde hala ölmeyen bir yer. Devam etmek deyince apart­mandaki karşı komşunun sözleri geliyor hatrına: “Başını belaya sokmanın bin bir türlü yolu var­dır, serserilerin yaptıkları aklınıza gelebilir he­men. Ya okumuşların işleri? Maaşı alıp çıtır çıtır yemek varken, sen kalk dergi mergi uğraş dur!” Matbaalarda ömrünü geçirmiş ‘emekli’ karşı komşunun on(lar)a destek cümleleri bunlar.

Parfümü otobüsü dolduran gençler biniyor, sı­kışıklığı çoğaltarak. İnsanlar o otururken ondan yer vermelerini beklemiyor artık. Kızla oğlan, ül­kenin meşhur dizilerinden birindeki öpüşme sahnesini konuşuyorlar. Kız; yaa, yaaa, yaaa diye cevaplıyor anlatılanı. Oğlan, kızın kulağına fısıl­dıyor sonra, “aşkımmmm” diye ünlüyor kız. Sarı­lıyorlar.

Mahremin sınırlarının kalmaması hüzünlendiri­yor onu. Niye?

Erken iniyor otobüsten, yürümek istiyor. Açıl­sın içi.

Büroyu açtığında bir küf kokusu iniyor ciğerle­rine. Pencereyi açıyor. Sağı, solu toplamalı. Gü­lümsüyor. Bütün ülkenin derdi bu değil mi? Sağı, solu toplamak.

Masayı, sehpayı silmeli. Koliler çok dağınık, karşı duvara almalı. Şu rafları düzenlemeli…

Yarım saate kalmıyor küf kokusu. Çay söylüyor. Bu insanı terletmeyen yorgunluğu, caddeyi gö­ren pencereden insanları izleyerek azaltmak gü­zel. Derken;

Çoğalıyor sesler, sarılmalar.

Hocam yazı ne zamana yetişir? Alicim bu sayı öykün yok mu? Sizin doçentlik tezi basıldı mı hocam? Haa aldım o kitabı. Öykü ödülü alan yazarla kim görüşür? Vay hocam siz buralara uğrar mıydınız? Kırşehir miydi sizin görev yeri? Öyle mi geldiniz demek, hayırlı olsun. Düğün ne zaman?

Çay içelim çay, Alicim canım çay söyle.

Önümüzdeki sayı dosya konusu belli gibi ho­cam. Siz ne dersiniz? Bizim çocuğu diyorum bi okula göndersek, özel, nasıl olur, pahalı mı ge­lir? Efendim, Tanzimat’ta böyle değildi inanın? Tarih bir yorumlama bilimidir ama bunu ağzı olan herkes yapmalı mıdır? Vay uzun ve fiyakalı cümle. O yazıda anlatılan öyle değildi ama, evet bende okudum …

Çay içelim çay çay, Alicim çay söyle…

Arkadaşlar, lütfen yazıları yetiştirelim. Benim araba geçen hararet yaptı, bayağı masraf ettik sormayın. Sanatta başarının ölçütü olmayabilir bence. Ama bizim şube müdürüne gel de anlat, laf dinlemiyor ki, raporda imza eksikmiş. Sen bu kitabı okudun mu? Hocam o modeller çok tut­maz, bizim arkadaşta ikibinbeş modeli var, ona bakalım. Ama o kooperatife girmek lazım. Mev­kii süper. Takım o geldi güçlendi ya, Feneri eli­mizden kaçırdık bak geçen hafta. Ne oldu senin doktora işi, dili hallet bi an önce. Bildiğimiz bi kurs var bak. Doğru, doğru.

Çay içelim çay çay, Alicim çay söyle…

Olur, oluverir.

Tezlik kipinde çekimlenir akmak fiili zaman için­de. Sesler azalır. Öğleden sonra gelecek yazar, telefonla ulaşır, gelemeyecektir.

Alışılmıştır, çünkü Konya ‘merkeze’ yakın olduğu için hep uzaktır.

Bürodan çıkarken ikindi akşama yaklaşmıştır. Işıklar söndürülür. Kapı kilitlenir. Adam ve yanın­da iki arkadaşı “çizgi kitabevi”ne doğru yürürler.

İş Bankası’nın önünde poşetleri kitap dolu oto­büs bekleyen üç arkadaş, onları gerçek hikayesi­ne götürecek otobüslerini bekler…

Adam otobüsten iner. Bir hikâye vardır kafasın­da. Gidince muhakkak yazmalıdır. Şu yeni roma­nı da bitirmeli. Otobüste başladığı kitap ne gü­zelmiş öyle, bu gece bitirmeli. Oturduğu site­ye “az kalmışken” telefonu çalar. Kadındı arayan, kadını. Akşam, dedi, annemler geliyor, ekmekle yoğurt alsana.

O an çıkıverdi aklından hikâyesi. O roman, şimdi burada zamanını versek neye yarar, okunamadı, bitmedi. Adam markete yürüyordu.

Eve girdiğinde akşamı kaçırmamak telaşıyla bı­raktı elindekileri.

Adamın büyük oğlu telefonla konuşuyor. Odası­nın kapısı kilitli. “Babam büroda olunca çıkama­dım çarşıya aşkım, annemle pazara gittik, yarın görüşürüz artık üzülme…” dedi.

“Bugün cumartesi bi kere, devlet daireleri kapa­lı olur, ne bürosu hem, avukat mı baban, kan­dırma beni!” dedi kız arkadaşı. “Aşkım öyle büro değil, babam öğretmen benim, ama yazar aynı zamanda. Dergi çıkarıyorlar. Cumartesileri dergi bürosunda olur.”

“Aaa, yazar mı senin baban?”

“Evet aşkım!”

“Ne yani ben şimdi bir yazar çocuğuyla mı çıkı­yorum, ayy çok heycanlıı, Ben hemen Bennu’yu aramalıyım, haber etmeliyim ona, ararım seni birazdan aşkımm.”

Çocuk telefonu kapattığında mutluydu. “afe­rin be baba, yazarlığın işe yarıyor bazen” cümlesi geçti içinden.

Kurallı bileşik fiil çekimi hızında akan zaman, in­sanı yalnızlaştıran bir şubat akşamı kılığına bü­rünerek, Konya’yı sarmaya başlamıştı.

Abdullah Harmancı – Dergi Bürolarında

Abdullah Harmancı – Dergi Bürolarında

1996 idi. İstanbul’dayız. Abim Mehmet Harmancı, Ertuğrul Fındık ve ben. Dergâh’a gittik. Mustafa Kutlu biraz yorgundu sanırım. Bizimle ilgilendi. Konya’yla ilgili bazı sorular sordu. İsmet Özel, Süleyman Çobanoğlu’nun henüz yayımlanan şiir kitabı hakkında bir yazı yazmıştı. Dergâh’ın prova baskısında kapakta o yazı vardı. Heyhat! diyordu. Bir tarafta harıl harıl çalışan birileri vardı. Birileri yemek hazırlıyordu. İnsanın içini ısıtan bir neşe ama insanın ruhunu acıtan bir hüzün. Kutlu’nun önündeki masaya hafifçe vurup şu kadar senedir şu masada oturuyorum, dediğini hatırlıyorum. Bir eseflenme gibi.

2003 müydü? Ankara’daydım. Hece’ye çıktım. Kapıyı Hüseyin Su açtı. Uzun boynu, endamlı, ağır başlı bir adam. Kendimi tanıttım. İçeri geç­tik. Her zaman olduğu gibi bir konu bulmak­ta zorluk çektim. Susuldu. Olsun ama. Hece bu­rası. “Sükut”un başkentliğini yapmış bir dergi­nin ardılı. Hece. Susulacak elbet. Muntazam bir şekilde istiflenmiş kitaplar, uzayıp giden edebi­yat dergileri. İçimi ısıtmıştı. Kendimi iyi hisset­miştim. Ama gene belirsiz bir hüzün. Yitiklik, fa­nilik duygusu.

1992 yazıydı. Konya İmam Hatip lisesi hocala­rından Hüseyin Yaylalı bizi Murat Kapkıner’e gö­türdü. Daha doğrusu Varide’ye. Şimdiki terziler iş hanındaydı Varide’nin bürosu. Üçüncü ya da dördüncü kat. İçeriye girdik. Murat Güzel’miş. Murat Güzel olduğunu sonradan öğrenecektim. Sigara içiyor ve kitap okuyordu. Murat abiyi sor­duk. Hastaneye gitmiş. Gelir, dediler. Bekledik. Geldi. Durmadan sigara ve çay içen bir şair. Kırk­lı yaşlarında. Varide’nin sade ve küçük bir bü­rosu vardı. Dolaplardaki Mavera ciltleri dikkati­mi çekti. Alıp bakmak istedim. Cesaret edeme­dim. Gıcır gıcır ciltler içime bir serinlik veriyordu. Mavi silme kapak üzerine yazılmış sarı yaldızlı harfler. Murat abiye o zaman bir dergide çıkmış şiirlerim verildi. Okundu. Konuşuldu. İçeriye gi­ren kişinin Bülent Sönmez olduğunu sonradan öğrenecektim.

1996 idi. Aşiyan dergisinin bürosu bugün hala TYB Konya şubesinin evi olan binanın ilk katın­daki girişte, sağdaki odaydı. Genellikle Bülent Sönmez dururdu. Hasan Hüseyin Kozak, Murat Kayacan orda rastladığım isimlerden. Derginin bürosunun sonradan Muhtarlar İş hanı denen yere taşındığını hatırlıyorum. Orada da Hasan Hüseyin Kozak’la çokça oturduğumuzu hatırlı­yorum. Murat Güzel’le. Başka arkadaşlarla. Sade. Sessiz. Küçük yerlerdi. Tenha. Evet aradığım keli­me bu işte. Tenha.

Abim Mehmet Harmancı’nın çıkardığı Metafor dergisinin bürosunu da unutmayalım. Uzaktan gördüğüm bu büronun içine girmedim. Önün­den geçtiğim ama içine girmediğim bir büro olarak o da içimdeki yerini aldı.

2014’te Ocak ayında, Edebiyat Ortamı dergisinin bürosundaydık arkadaşlarla. Daha birkaç hafta önce. Mustafa Aydoğan beyle derin bir sohbe­te daldık. Normal büyüklükte bir dairenin küçük bir odasındaydık. Çaylar geldi. Mustafa Aydo­ğan tam bir sohbet adamı. Sizi dikkatle dinliyor ve kolay kolay sizi onaylamıyor. İyice aklına yat­ması lazım. Düşüncenizi sorguluyor. Bu da size bir değer katıyor. Her şeye itiraz edenlerle her şeyi onaylayanların bizi aynı çaresizliğe sürük­lediği ortada. Bu yazıya malzeme bulmak üze­re büroda göz gezdiriyorum. Bir dergi bürosun­dan beklediğimiz her ne ise işte onlar var bura­da. Üst üste yığılmış dergi balyalarından kasvetli kitap dolaplarına kadar.

Yaş ilerledikçe mazi bir pişmanlığa evriliyor. Daha iyi yaşasaydım, daha güzel yaşasaydım, daha doğru yaşasaydım, daha dolu dolu yaşa­saydım, daha yavaş yaşasaydım… diye diye acı­tıyorsunuz kalbinizi. Şimdi bu yazıyı yazmak da beni çok yaraladı. Yazmayaydım iyiydi.