Etiket: Mahalle Mektebi 18

İbrahim Kunt – İlginç Ebced Örnekleri

İbrahim Kunt – İlginç Ebced Örnekleri

Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsâvîdir
Anınçün âşıkın zikri amandır Yâ Resûlellah

Aman=Muhammed=92

‘Âlem – Fânî=141

‘Araku’n-nisâ=Kârûre= 512

A’yân-ı dost = Eşrâf=582

Âb-ı zemzem-Kâ‘be=97

Adüv=Acz=80

Âh=Bed= 6

Ali=Nemek= 110

Âteş – Şerâr=701

Âteş – Şitâ=701

Bâzende = Hindî=69

Bed-mizâc = zenne=57

Behâyim = Yâve-gû=58

Bir=Muhammed Ali=202

Bû-Cehl – Ebû Leheb=46

Cevr – Âzâr=209

Dervîş=Şükr=520

Devâ – Tıb=11

Dîvâne-Gönül=76

Dost – Aşk=470

Gül – Mey=50

Gül-i Muhammedî = Evlâd-ı Alî=152

Hak Teâlâ = Hâcet revâ=619

Hesâb – Sehv=71

Hevâ=Vâh=12

Hubb-i Muhammed – Îmân102

Hvâb – Râhat=609

İbâdet – ‘İzzet=477

İkbâl – Lâ-bekâ=134

İlâhî = Ebedü’l-âbâd=46

İlm = Amel = Sa’y140

Karîb – Rakîb=312

Konya=Semâ=171

Ma’şûk= Mihr-i Nigâr=516

Mahbûb – Nâz58

Mahbûb = Dilâvîz=58

Mîzân=Hak= 108

Muhammed=Mevlevi=92

Nûh – Nâcî=64

Nûr – Nehâr = 256

Rûmiye-Şûmiye= Seylâb-ı havâdis = 623

Sa‘y – ‘İlm = 140

Sabah – Mesâ = 101

Sâhib-i zamân = Âlem penâh 199

Seyf – Sultân=150

Sinân=Ef’î=161

Sirâc – Pervâne=264

Sulh – Nizâ‘-Mevlâna=128

Şeb-i hicr = Mâtemkede = 510

Şeytân=Kıtâ’u’t-tarîk=520

Şeytân-ı racîm=teberrâyî=623

Şi‘r – Şîrîn570

Şu’arâ=Şûrîde-ahvâl=571

Tevbe – Peşîmânî=413

Tevfîk-i Îzedî = Kâfi’l-mühimmât=628

Vâhid = Vücûd=19

Yusuf = Hüsn-i ezel=156

Zecr=Harb=210

Mustafa Kara – Ulu Camiinin Harfleri Bize Ne Söylüyor?

Mustafa Kara – Ulu Camiinin Harfleri Bize Ne Söylüyor?

Islam medeniyeti havzasında gelişip mü­kemmelleşen güzel sanatlardan biri­nin mimarî, bunun da en muhteşem ör­neklerinin camiler olduğu bilinmektedir. Cami mimarisinin özelliklerinden biri ise pek çok güzel sanat dalının numunelerini –is­miyle müsemma olarak- bir araya toplamış ol­masıdır. Ahşap, taş ve çini işçiliğinin en değerli eserleri mabedlerimizde olduğu gibi hat ve tez­hib sanatımızın en nadide örnekleri de bu mü­barek çatıların altındadır.

Yukarıda zikredilen değerlerimizi asırlardan beri bir anne şefkatiyle koruyan ve kollayan Bursa Ulu Camii 1399 yılından beri nöbet tutmaktadır. Özellikle koynunda sakladığı hatlarla uluslarara­sı haklı bir şöhrete ulaşan Ulu Cami, 1855 dep­remiyle sarsıldıysa da yıkılmadı. Bu celâlî tecelli cemâlî bir tecellinin kapılarını açtı: Yapıldığı gün­den beri hüsn-i hatlara sahip olan bu ulu mabed, depremden sonra Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz’in himmeti, sanatkârların gayreti ve diğer yöneticilerin hizmetleriyle adeta bir “hat müzesi”ne dönüştü.

Allah’ın güzel isimlerini sergileyen bu ulu mabe­de doğru bir yolculuğa çıkıyoruz:

Ulu Cami’ye büyük kapıdan yani mihrabın tam karşısında bulunan tac kapıdan giriyoruz. Önce suyu sonra suyu yaratanın ismini görüyoruz. “Se­lamlama namazı” tahiyyatü’l-mescid kılındıktan sonra hatlara selam veriyoruz. Sağ sütunda bes­meleyle birlikte kelime-i tevhid, sol sütunda da aynen tekrar ediliyor.

Giriş kapısının üstünde yer alan ayet-i kerimeye geçmeden bir hatta daha göz atalım: ”Kim bes­meleyi güzel yazarsa cennete girer”

Şimdi tavaf şeklindeki yürüyüşümüze başlaya­biliriz: “Fetebârekellahu ahsenu’l-hâlikîn” …Her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah’ın şanı yüce­dir. (Mü’minun 23/14)

Evet, her şey yaratış, yaratılış ile başlar. Kâinatın yaratılışı, Âdem’in yaratılışı, “Küntü kenz”in esra­rı… Hayat yaratılışla başlar.

Soldaki yazı Allah’ın güzel isimlerinden olan ve hayat kökünden “Hay”. Yaratılışla hayatın kardeş­liğini, birlikteliğini vurguluyor. Bu ism-i şerif ca­minin içinde pek çok defa farklı yazı çeşitleriyle tekrar edilecek, ayete’l-kürsî ile cami adeta ha­yat bulacaktır: “Allahu lâilahe illa huve’l- Hayyu’l- Kayyum…” (Bakara, 2/255) Muhyî de O’nun gü­zel isimlerindendir. (Rum, 30/50, Fussilet, 41/39)

Tasavvufî düşünceye göre su, Hayy isminin maz­harıdır. Havuz, kelime-i tevhidler eşliğinde Hayy ismine bakıyor…

Yaratılış gerçeğini kavradıktan sonra öğrenilme­si gereken ilk şey kelime-i tevhiddir. “Lâilahe il­lallah Muhammedun Resulullah.” Nakşî dervişi neyzen, bestekâr Kastamonulu Kazasker Musta­fa İzzet Efendi’nin 1862 tarihli şaheseri bize gü­lümsüyor. “Fa’lem ennehû lâilahe illallah…” (Mu­hammed, 47/19) Bu mübarek cümle de bu ulu mabed içinde defalarca tekrar edilerek adeta tevhide muhalif olan her şeyi silip süpürmekte­dir.

Yaratılışın esrarını hissetmek ve onu kelime-i tev­hid ile taclandırmak kalbe inen bir “nur” sayesin­de olmaktadır. İşte gökten nur yağmaktadır: “Nu­run alâ nur” “…Nur üstüne nur… Allah isteyeni nurunun peşine takarak doğru yola iletmeyi di­ler…” (Nur, 24/35) (Hat, Şefik Efendi)

Nurun ne olduğunu anlamak ve onun aydınlı­ğını tam olarak hissedebilmek için “Nur Dağı”na doğru yolculuk yapmak, Nur-i Muhammedî’nin şifrelerini çözmek gerekir. Nur Dağı’nın yakının­da yer alan Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebî’de secde etmek, dua etmek nur yüzlü insanlarla aynı zamanı ve aynı zemini paylaşmak gerekir.

Hac ile ilgili kelimeleri bir araya getiren “Nete­haccecü” ifadesiyle başlayan bu istif bir ayet ve hadis değildir. Ancak hattat bazı harfleri öyle bir düzen ve ahenk içinde kaynaştırmıştır ki hayran olmamak mümkün değildir. (Hat, Mustafa Şefik)

Tevhidin nuru içimizi aydınlatmıyor, Nur Dağı’nı gördüğümüz halde kalp gözümüz hala açılmı­yorsa arada perdeler var demektir. Bizimle nur arasında, bizimle hakikat arasında kalın siyah perdeler var demektir. Bunları indirmek hat­ta Hz. Mevlana’nın ifadesiyle yırtmak gerekir: “İtteku’l-vâvât” vavlardan sakınınız İfadesi bu perdelerin bir kısmının “v” harfiyle başladığını işaret ediyor. Bunu herkes kendi hayat çizgisiy­le izah edebilir, kendi mesleğinin “ayartıcı” özel­likleriyle şerh edebilir, kalp hastalıklarının duru­muna göre isimlendirebilir.

Valilik, vekillik mi?
Vahşet, vesvese mi?
Vaizlik, vezirlik mi?
Vefasızlık, verimsizlik mi?
Vicdansızlık, vukufsuzluk mu?
Vandalizm, verbalizm mi?
Vakahat, vakra mı?
Hepsi mi?

Bu çıkmazların içinden nasıl çıkılır? Arayan için her zaman açık bir kapı vardır. Sakınılması ge­reken işlerden sakın(a)mayanlar Allah’ın rah­met ve merhamet kapısına ellerini ve gönülle­rini açarak başvurabilirler. O kapı hiç kapanmaz: “Yâ erhamer’r-râhimîn irhamnâ” Ey merhametli­lerin en merhametlisi bize merhamet eyle! (A’raf, 7/101, Mü’minun, 23/118)

Yukarıda zelzeleden bahsedildi. Zelzele sonrası bu caminin hatları için Osmanlı padişahı tarafın­dan görevlendirilen şahısları merak ediyor mu­sunuz?

İlgili beyit şöyle:

Bu hutûtun emr olub tezhib u tashihi hemanEyledi icra Muhammed’le Şefik-ı nâtüvan

Esas mesele gönlümüzdeki perdeler, kalbimiz­deki hastalıklar, kirlenmeler, paslanmalar, taş­laşmalar… Bunların yok edilmesi için mücahede ve mücadele etmek gerekir. Bu yolun en önemli yardımcılarından biri de müşaveredir. Bilene sor­mak, büyüklerle müşavere etmek, tecrübelilere danışmak… “Ve şâvirhum fi’l-emr” iş için onlara danış. (Âli İmran, 3/159)

Ulu Cami’yi ve gönlümüzü süsleyen bu hatların bir kısmının farklı maceraları vardır. Bu tablo da onlardan biridir. Yeri gelince temas edeceğiz.

İstişare ayeti Hz. Peygamber’e hitap etmekte, ashabıyla danışarak “iş”leri birlikte yürütmele­ri emredilmektedir. Fikri sorulan şahsiyetler ise konuşmasına edebin gereği olarak son peygam­bere saygıyı ifade eden şu cümleyle başlamakta­dırlar: “Fedâke ebî ve ümmî ya Resulallah” anam babam sana feda olsun ey Allah’ın elçisi. (Buharî, Fedailu ashabi’n-Nebi, 13)

Gelelim batı kapısının üstündeki yazıya. Buruc suresinin son üç ayetinin birincisi batı kapısı­nın üzerinde: “Vallahu min veraihim muhît” ka­lan iki ayet doğu kapısının üstünde: “Bel huve Kur’anun mecid fi levhin mahfûz.” 1861 tarihli yazıların hattatı Abdülfettah Efendi’dir. Yine örtü yine perde… Aynı ayetler Ömer Lütfi Efendi ta­rafından 1904’te birlikte yazılacak ve batı kapı­sından girişte soldaki ilk direkte yer alacaktır: “Al­lah onları hiç hesaba katmadıkları yerden çepe­çevre kuşatmıştır. Hepsinden öte bu Kur’an şan­lı şerefli bir hitaptır. Tarifsiz bir hafızada koruma altına alınmıştır.”

İstişare eden kazanır, danışan hedefe ulaşır. He­defe ulaşan ise başarıyı lütfeden Allah’ı hatırlar, Onu bütün varlığıyla tesbih eder: Eksiklikleri ona yakıştırmaz, yücelikleri ondan ayırmaz. Sübha­nallah… Sübhanallah… Sübhanallah…

Tesbihten sonra Allah’a sığınır yaramaz insanlar­dan ve cinlerden…

“De ki insanların Rabbine sığınırım. Sahibine… İlâhına (Nâs, 114, 1-6)

Şimdi Hz. İbrahim’in meleklerle olan sohbe­tine kulak verebiliriz. Bu şaheserle gözümüz gönlümüz açılsın: “Tahassantü bizi’l-mülki ve’l-meleküti” ifadeleriyle başlayan hat “Vallahi rabbî lâ şerike leh” diye sona ermektedir. (Hat, Şefik Efendi, 1859) Hz. İbrahim bir güneş gibi kâinatı aydınlattı. Sonra torunu Hz. Muhammed doğdu:

On dört asır evvel yine böyle geceydi
Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi

Güneş (şems) suresini okuma vaktidir: “Güneş ve onun göz alıcı ışığı şahit olsun, güneşi izleyen ay şahit olsun…” (Şems, 91/1-15)

Allah’ın nurunu nebiler, peygamberler, peygam­berlerin ışığını âlimler ve arifler devam ettirir. Peygamberlerin vârisleri onlardır. Bizim aklımı­zı ve ruhumuzu yüzyıllardan beri aydınlatan gü­neşlerden biri de İmam A’zam’dır. Ona selam ver­me vakti gelmiştir: Yâ Hazreti İmam A’zam Nu­man b. Sabit” (Hat, Mehmet Rüşdi, 1895)

İmam A’zam’ın virdini, tesbihini okumak ister mi­siniz?

Sübhane’l-ebediyyi’l-ebed.
Sübhanel vâhidi’l-ahad
Sübhane’l-ferdi’s-Samed

Tesbihat-ı Münciye olarak da bilinen bu dualar karşı sütunda havuzun yanındadır. Zikir devam ediyor.

YA MÜTE’ÂL

Ebû Davud, İbn Mâce, İbn Hanbel ve Tirmizî’de yer alan ve tuğra şeklinde yazılan hadis-i şe­rif ise şefaatle ilgili: “Şefaatî li ehli’l-kebâiri min ümmetî” Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaatim olacak. Bunu “ümmetimin kibar”larına diye tercüme edenler de vardır.

YA MUHTARTekrar besmeleyi okuyalım ve seyrimize de­vam edelim: Rahman ve Rahim olan merhamet­li Allah’ın adıyla. (Hat, Abdülfettah Efendi, 1859)

YA FA’AL

Son peygamberi, kâinatın efendisini bir dostuy­la hatırlayalım: Ebubekir. Onu, mağara dostuy­la birlikte anarken (Tevbe, 9/40) Hicreti, Sevr’i, Kâbe’yi, Beytullah’ı hatırlayalım. Kıbleye döne­lim, O’na dönelim. Huzura duralım.

ALLAH

Tekrar vav harfi. Vav’ın renkleri, çiçekleri, tomur­cukları neyi anlatıyor. Kime ne söylüyor? Zat, sı­fat ve fiil konusuna mı ışık tutuyor. Şeriat, tari­kat, hakikat merhalelerini mi gösteriyor? Yoksa bunun esrarı Kâbe örtüsüyle örtüldü mü? Bu sır konusuna, gayb konularına fazla dalmamak ge­rekir. Bu “terazi”ler bunca ağırlığı kaldıramaya­bilir. İbn Ataullah İskenderî’nin buyurduğu gibi, bilemediğimiz gayb sırlarıyla uğraşmak yerine çok iyi bildiğimiz kendi kusurlarımıza bakmamız daha uygundur.

Bizim için önemli olan kulluktur. Sürekli kulluk ve ubudiyet. “Va’bud rabbeke hatta ye’tiyeke’l-yakîn” Ölüm/yakîn gelinceye kadar Rabbine kul­luk et ibadet et! (Hicr, 15/99) (Hat, Kazasker’in, 1859)

Hz. Allah için nasıl kulluk yapacağımızı bize Hz. Muhammed öğretti. Onun sözlerini ise bize onun yakınında olanlar aktardı. Onları nasıl unu­turuz: Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hü­seyin… Onu dostlarıyla birlikte tekrar hürmet­le yâd edelim, salat u selâm okuyalım. İzzet diye imza atan büyük hattatı da unutmayalım. Ve son peygamberin dini esasları insanlara anlatmak için çıktığı Minber’e biraz daha yaklaşalım. Ulu Cami’nin en değerli unsuru olan bu mübarek ve muhteşem eser 1399 yılından beri burada. İlk hatibi Emir Sultan’ın tensibiyle Somuncu Baba olmuş. Açılış gününün hutbesi Açılış=Fâtiha su­resiyle olmuş. “Hamd âlemlerin sahibine aittir. Rahman ve Rahim…” O gün bugün bu Makam-ı Muhammed’den âlemlerin Rabbi Hz. Allah, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muham­med ve Hz. Kur’an anlatılmıştır, anlatılmaktadır, anlatılacaktır.

Minberin giriş kapısının üstündeki kitabede, yap­tıran Sultan Yıldırım b. Murad Han’ın, yan tarafta ise yapan sanatkâr Muhammed b. Abdülaziz’in adı var.

Minberin üst kısmında bir kelam-ı kibar var: “el-mü’minu fi’l-mescidi kes’s-semeki fi’l-ma’ el-munafiku fi’l-mescidi ke’t-tayri fi’l-kafes” Cami­de mümin sudaki balık gibi, münafık ise kafes­teki kuş gibidir.

Bursa’nın kalbi Ulu Cami. Ulu Cami’nin kal­bi mihrab… Minber gibi el emeği göz nuru ile hâlelenmiş. Caminin en süslü bölümüdür. Bu güzellik şaheserinin karşısına geçip bakıldığın­da en üstte Allah ve Resulünün ism-i şerifleri gö­rülmektedir. Allah’ın kitabında yer alan ve mi’rac gecesinin esrarı ile ilgili ipuçları veren ayetler­le birlikte. “Sümme denâ feledellâ” Sonra o yak­laştı ve sarktı. (Necm, 53/8-9) Sonra mescidlerin şahı Mescid-i Haram ile Mescid-i Aksa’yı bir araya getiren İsra suresinin birinci ayeti: “Sübhanellezî esra bi-‘abdihi leylen mine’l-mescidi’l-harami ile’l-mescidi’l-aksa” Bir gece kulu Muhammed’i Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya götüren Allah bütün eksikliklerden uzaktır.

Bütün eksikliklerden münezzeh olan Allah’ın ma­bedini en güzel bir şekilde süslemek ve İsra ge­cesinin armağanı olan namazı (Buharî, Bed’ü’l-halk, 6, Müslim, İman, 259) en güzel şekilde eda etmek için sanatkârlar ellerinden geleni yapmış­lardır. Sağ ve solda dinin temelini teşkil eden şa­hadet cümleleri yerleştirildikten sonra mülkün sahibinin Allah olduğu ifadesi defalarca tekrar edilmekte ve mihrabın üç tarafını zevkle dolaş­maktadır: “Ya Mâlike’l-mülk zü’l-celâli ve’l-ikram ya Mâlike’l-mülk zü’l-celâli ve’l-ikram…”

Allah’ın mescidlerinde öncelikle dikkat etmemiz gereken konu mihrabın alnında parlamaktadır: “Ve enne’l-mesacide lillahî felâ ted’û maallahî ehada” Mescidler Allah’ındır öyleyse Allah’tan başka hiçbir varlığa tapmayın. (Cin, 72/18) Ayete’l-kürsî’nin ihtişamlı geçidinden sonra Al­lah inancını özetleyen İhlas suresi yerini alıyor: “Kul huvallahu ehad” De ki O, tek Allah’tır, Allah öncesiz ve sonrasız, bütün var olmakta olanların sebepsiz sebebi, O doğmamıştır doğurulmamış­tır ve hiçbir şey onunla mukayese edilemez. (İh­las, 112/1-4)

Bu kadar güzellikle iç içe olan bir müminin içi dışı güzelleşir ve gönlünden şu duayı yapar: “Rabbe­na âtinâ…” “Ey Rabbimiz bize dünyada da ahiret­te de güzellik ver! Bizi ateş azabından koru.” (Ba­kara, 2/201)

Mihrabda duran bir insanın tam karşısında yer alan damla şeklindeki müsenna yazıda ise insan­la ilgili önemli bir gerçeğe ışık tutmaktadır:”Kul küllün ya’melu alâ şâkiletihi” De ki herkes kendi yapısına göre davranmaktadır. (İsra, 17/84) Her­kes hissiyat-ı mahsusasına göre iş yapar.

Mihrabdan ayrılırken yine Allah (c.c.) ve Mu­hammed (s.a.v.) diyoruz: “Elhamdulillahille­zi hedânâ li’l-İslam ve ce’alna min ümmeti Mu­hammedin aleyhi’s-selam” “Bizi İslam’la aydınla­tan, Muhammed’in ümmetinden yapan Allah’a hamdolsun.”

Ezan okunuyor.

İmamın bulunduğu mekân olan mihrabdan, müezzinin bulunduğu mekana bakalım ve na­mazla vakit arasındaki sıkı bağı anlatan aye­ti okuyalım:”İnne’s-salate kânet ale’l-müminine kitâben mevkuta” Namaz bütün müminler için günün belli zamanları ile kayıtlı kutsal bir yü­kümlülüktür. (Nisa, 4/103)

Müezzinlerin şahı Bilâl-i Habeşî ile birlikte bütün müezzinlere müjdeler olsun! Çünkü onlar bu di­nin temel ilkelerini günde beş defa aşkla şevk­le haykırmaktadırlar: Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah’tan başka ilah olmadığına şaha­det ederim…

Bu çağrı emri önce Hz. İbrahim’e verilmişti. İn­sanları Allah’ın evine tertemiz Beytullah’a davet etmek için. “Ve ezzin fi’n-nâsi bi’l-hacci ye’tüke ricalen” Bütün insanları Hacca çağır! Yaya ve bi­nek üstünde… (Hac, 22/27) Ve müezzinleri öven o hadîs: “el-müezzinune etvelu’n-nâsi a’naken yevme’l-kıyameti” “Kıyamet günü boyunları en uzun olacak olan müezzinlerdir.” (Muslim, Salat, 14) Müezzin mahfilinin altında Rahimî mahlaslı şairin düştüğü tarih ise 1549’dur:

Dedi itmamına Rahimî tarih
Oldu ol mahfel-i dilkeş ma’mur

Dilkeş=gönül alan kelimesi, arşa benzetilen mer­mer kürsüde de vardır:

Desem manide arş-âsâ sezâdır
Ne ra’na kürsi-i dilkeş edâdır. (tarih: 1815)

Bu camide vaizlik, imamlık ve müezzinlik yapan gönül adamlarından biri de Hz. Üftade’dir. Onun bu mabedle ilgili beyti ise dillere destandır:

Ya camia’l-kebir ve ya mecma’al kibar
Tûba li men yezûruke fi’l-leyli ve’n-nehar (Hat, Şefik Bey, 1861)

Batı kapısının yanındaki direkte yer alan Arap­ça beytin Türkçe manzum tercümesi şöyle yapı­labilir:

Mescidimiz uludur secdegâhımız kutlu
Seni gece ve gündüz görenlere ne mutlu!
Allahu ekberu kebira
Vel hamdu lillahi kesira

Şems

Hz. Peygamber’den sonra onun görevleri üm­meti arasında taksim edilmişti. Yönetimle ilgili vazifelerini üstlenenler halife, emir, sultan, imam gibi isimler aldılar. Bu şahsiyetler onun izini takip ederek insanların işlerini kolaylaştırmanın yolla­rını aradılar. Allah’ın kullarına Allah için hizmet edenlere saygı ve sevgi öyle bir noktaya ulaştı ki, “Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesi gibidir. Her mazlum ona sığınır” cümlesi/hadisi yaygınlaştı. (Keşfu’l-hata, I/456)

Burada bir istıtrat yapmak gerekiyor. 15.06.1927 de çıkan 1057 sayılı kanunla, tarihi binalarda ve kitabelerinde yer alan Sultan isimlerinin, tuğra ve methiyelerin silinmesi/örtülmesi emredilin­ce talihsiz uygulamalara zemin hazırlanmış oldu. Geçen asırda çekilen bir fotoğrafta, sultanın is­mini tuğra şeklinde yazan hattatın yazı ve çerçe­vesi giriş kapısının üstünde görülmektedir. Ulu Cami mihrabının sağında yer alan kelime-i tev­hidin altında Fatiha suresinin birinci, Tevbe sure­sinin 18. ayeti yazılmıştır: “İnnema ye’muru me­sacidallahi” Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a inananlar imar eder… Daha altta ise o cümle: es-Sultan zillullahi fi’l-arz ye’vî ileyhi küllü maz­lum.” Çok şükür birçok sultan kelimesine murç ve çekiçle saldıranlar burada insaflı davranmış­lar ve yukarıda geçen “istişare” ile ilgili ayeti ihti­va eden çerçeve bu yazının üzerine asılarak söz konusu “tehlikeli” kelime örtülmüştür. Ne zama­na kadar?

Bir adım sonra Ulu Cami’nin en ulu yazıla­rından biri hattatının kalemiyle birlikte sizi karşılayacaktır:”Allah Hû” Kalem var fakat yazı­da olması gereken bir unsur yok, hattatın ismi örtülmüş. Niçin? Çünkü bu cami için devletin imkânlarını seferber eden Sultan Abdülmecid’in adı geçiyor. Örtüyü kaldırırsanız bu camiye hiz­met etmek için çırpınan Osmanlı sultanının ismi çıkacaktır. Nitekim son onarımda örtü kaldırıldı. (Hat, Abdülfettah Efendi, 1859)

Toplumların hayatında böyle tecelliler vardır. Bazı belgeler yok edilir, bazı gerçekler karartı­lır, bazı isimler örtülür, bazı kapılar kapatılır. Faz­la üzülmeye gerek yoktur. “Her şeyin bir vakt-i merhûnu vardır.” O vakit gelince karanlıkta kalan gerçekler ortaya çıkar “örtüler” temizlenir ve ka­palı olan kapılar açılır. İşte onun müjdesi de bu­rada:

”Allah müfettihu’l-ebvâb
İftah lenâ hayre’l-bâb”
Mazum tercümesi şöyle yapılabilir:
Allah açıcısıdır kapıların
En iyisini bize aç kapıların

ALLAH

Sultanlarla ilgili söyleyeceklerimiz bitmedi. Hat­tatların imza bölümünde geçen sultan isimlerini sildiniz, örttünüz, yok ettiniz. Peki, hattat Sultan ise o zaman neyi, nasıl, ne kadar örteceksiniz? İşte hünkâr mahfiline yaklaştığımız bir sırada bizi muhteşem bir hat, bir ayet-i kerime karşılamak­tadır. Hem de sultanların, yöneticilerin ana ilke­sini ihtiva eden bir hat. Hattatı da Hünkâr Sultan II. Mahmud Han. “Ve izâ hakemtüm beynenna­si en tahkümû bi’l-adl” İnsanlar arasında hüküm verdiğinizde âdil olunuz. (Nisa, 4/58) Aynı yazı­nın bir nüshası da Diyanet İşleri Başkanı’nın ma­kam odasını aydınlatmaktadır.

Hünkar mahfilinde ise Hz. Peygamberin yüce ah­lakıyla ilgili Hz. Allah’ın ayeti var:”Ve inneke le’alâ hulukin azîm” Sen yüce bir ahlak sahibisin. (Ka­lem, 68/4) (Hat, Mustafa Şerif, 1869) Aynı aye­tin Mehmet Abdülaziz tarafından 1906’da yazı­lan şekli ise şadırvanın güney doğu köşesinde­ki direktedir. O da karşısında bulunan Musta­fa Şerif’in 1864 tarihli yazısını selamlamaktadır: “Asâ en yeb’aseke rabbuke makamen mahmu­da” (İsra, 17/79) Umulur ki: Rabbin seni övgüye değer bir makama yükseltir.

Esmaü’l-hüsna devam ediyor:

MÜ’MİN
MÜHEYMİN
AZİZ
CEBBAR
MÜTEKEBBİR

Hünkâr mahfilinin alt katı kütübhane. Yani yüz­yıllardır yetişen alimlerin, ariflerin, mütefekkirle­rin ve sanatkârların eserlerini ihtiva eden mekân. Şeyh Adullah Münzevî’nin kurduğu kütüphane. Bütün kitap yazarları sözlerini şöyle sonlandırır: “Vallahu veliyyu’t-tevkîk”. Yani bu yaptığım işte, yazdığım kitapta bir başarı varsa o benden de­ğil Allah’tandır, O’nun lütfu sayesindedir. Başarı O’ndandır. (Hat, Şefik, 1869) Bu mükemmel ya­zının üstünde mükemmel bir insanın ism-i şeri­fi var: “Hüseyn” Şah-ı şüheda-i kerbelâ” (Hat, Ab­dülfettah Efendi)

Yine “vav”lar karşılıyor bizi. Bu sefer konu farklı. Müminleri, zavallı, biçare gören münafık insanla­ra karşı Allah’ın müjdesini ihtiva eden “vav”lar:”… Şeref, Allah’a Rasülüne ve müminlere aittir ama ikiyüzlü münafıklar bunun farkında değillerdir.” (Münafikun, 63/8) “Ve lillahi’l-izzetu ve liresûlihi ve li’l-mu’minine velakinne’l-münafikîne la ya’lemûn.”

Ve namaz…

İnne’s-salâte tenhâ ‘ani’l-fahşa ve’l-münker ve le­zikrullahi ekber.

“…Namaz insanı çirkin fiillerden akla aykırı her şeyden alıkoyar. Allah’ı zikretmek en büyük er­dem ve iyiliktir. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut, 29/35) Depremden önce 1851’de hat­tat Mustafa Şerif Efendi tarafından yazılmıştır.

Allah’ı zikretmekle ilgili bir başka ilahî tespit de karşı sütunda: “Ela bizikrillahi tetma’innu’l-kulûb.” “İyi bilin ki kalpler gerçekten ancak Allah’ı anarak huzura erişir.” (Ra’d, 13/28) (Hattat Seyyid Ali Sırrî, 1895)

Camiyi dolduran, içini cemaat ruhu ile doldu­ran müminlerin özellikleri ve kazanımları neler­dir? “Kesin olan şudur ki inananlar kurtuluşa eri­şeceklerdir. Onlar ki namazlarında alçak gönül­lü bir duyarlılık içindedirler. Onlar ki boş ve an­lamsız şeylerden yüz çevirirler. Arınmak için ya­pılması gerekeni yapar, zekât verirler.” (Mümi­nun, 23/1-4)

Bu hattı kim yazdı? Ve bunu camiye kim hedi­ye etti? Hattat Rifaî Aziz Efendi’dir. Hediye eden Aziz Efendi’nin mürşidi İstanbul Ümm-i Kenan dergâhı şeyhi Kenan Rifaî’dir.

Dinimizi üç kelime ile özetleyen tasniflerden biri de şöyledir: İman, ibadet, ahlak. Ulu Cami’de yer alan hatlar bir kategoriye tabi tutulursa aynı ger­çekle yüzleşiriz. İşte imanla ahlakı bir araya ge­tiren hadis-i şerif: “Ekmelü’l-mü’minine imanen ahsenuhum hulukan.” (Ebu Davud, 14) “Mümin­lerin en mükemmeli ahlak yönünden en güzel olanıdır.” (Hat, İbrahim Efendi, 1880)

Bunun peşinden hikmetle Allah korkusu arasın­daki bağı veciz bir şekilde ifade eden hikmetli söz: “Re’su’l-hikmeti mehâfetullah.” (Keşfu’l-hafa, I/421) “Hikmetin başı Allah korkusudur.” (Hat Şe­fik, 1862)

Bilindiği gibi cami ile cemaat aynı köktendir. Ce­maat birlik beraberlik demektir. Cami birliği tem­sil eder. Herkes camide eşit hale gelir, birlikte secde eder, dua eder. Onun için “el-cemaatü rah­metün ve’l-firkatü azabun” “cemaat rahmettir ay­rılık azaptır.” (İbn Hanbel, IV/278)

İslam medeniyetinde çok gelişen sanatlardan birinin hat olduğu bilinmektedir. Hattatlar adeta harflerle oynamış, onlara çok değişik şekiller ve­rerek hünerlerini göstermişlerdir. Harfleri cami, minber, minare şekline aktardıkları gibi kuş, as­lan gibi yaratıkların suretinde istifler de üretmiş­lerdir. İşte bir minber… Bu güzel buluşa gerçek­ten “bârekallah” demek gerekiyor.

Vakit geçiyor ömür bitiyor. Yapmamız gereken işler var. En başta namaz… “Vakti geçmeden na­mazı kılmak konusunda acele ediniz. Ölüm kapı­yı çalmadan tevbe için de acele ediniz.”

‘Accilû bi’s-salati kable’l-fevt

Ve ‘accilû bi’t-tevbeti kable’l-mevt

Yine harflerin farklı ahengini gösteren bir istif: “Min külli feccin amîk” “Her bir yoldan senin çağ­rına gelsinler.” (Hac, 22/27)

Ve Ulu Cami’nin en büyük hattı: “Vallahu gâlibun ‘ala emrihi” (Yusuf, 12/21) “Allah murad ettiği işi başarıyla sonuçlandırır.” (Hat, Mustafa İzzet, 1862)

Biz de sona doğru geliyoruz, Hayy ism-i şerifiyle başladık Kayyum ism-i şerifiyle bitiriyoruz. Virdi­miz ortaya çıkıyor:

YA HAYY U YA KAYYUM

 

No t : D o k s a n d o ku z ş i i r l e Al l a h’ı n d o k s a d o ku z i sm- i ş e r î f i n i a n l a t a n , Erd a l Ça k ı r ’ı n HÛ i s iml i e s e r i b u ya z ı y ı b i t i rd i ğ i m g ü n e l ime u l a şmı ş t ı .

Hale Sert – Gölgem

Hale Sert – Gölgem

Önce libaslarımızdan soyunduk, ortalık üst üste yığılmış noktalarla doldu. Benimle ve bir noktayla başlayan bütün hikâyede her şey başa dönüyordu. Şimdi nokta onların elinde bir kurşuna dönmüş, şakağımıza
dayadıkları namlunun ucundaydı. Onca tekdîr ve zulümden sonra, eğilmiş, kamburlarımız çıkmış hâlde arka arkaya dizilmiştik. Bize verilecek emirleri bekliyorduk. Çıkacağımız sefer sancılı ve uzun olacağa benziyordu. Arkamıza bakmadan gidecektik, kazara bakan orada vurulacaktı. Aramızdaki bazı iyimserler, bir harf müzesine konulacağımızı düşündü. Bu saf bakış, geçmişin anısına, Uygur alfabesinden sonra Türklerin yaklaşık
on asır kullandığı alfabedir diye her harfin, camdan bir fanusa yerleştirileceği ve altına gerekli bilgilerin not edileceğini hayal etti. Hani biraz daha insaflı iseler, her birimizin hat sanatındaki yeri, yüzyıllardır heybesinde taşıya geldiği anlamlar, çağrışımlar kısaca bu nota düşülür diye kendilerini teselli ettiler. Oysa, öyle olmadı. Uzun bir yolculuktan sonra, bir kampa getirildik. Her şey yeni başlıyordu. “Temizlik yapacaksınız, hem de etraflıca bir temizlik!” diye bağırıyordu gardiyan. Kendimizi silmemiz isteniyordu, harf be harf; kitaplardan, levhalardan,
mezar taşlarından, fermanlardan ve anılardan. Bir katliam olacaktı, belli, lâkin katil kim, bilinsin istenmiyordu, kan akmamalıydı hem. Boğulabilirdik, korkulmasa son çığlıklarımızın asırlarca yankılanacağından, küllerimizden yeniden doğacağımız bilinmese yakılabilirdik. Bu yüzden en güzeli kendi kendimizi silmemizdi. Süngerler ve güçlü temizleyici kimyasallar tutuşturuldu ellerimize. İşkenceden bîtab düşmüş bedenlerimizle temizliğe koyulduk. Bazı kelimeler vardı, bu harflerle dokunan, anlamı öyle derin; kökü yüzyıllar öncesine otağını
kurmuş, kendini geliştirmiş şimdi bir saraylı, “Silemezsin beni!” diye inletiyordu ortalığı. Ah cân!
diye ağlıyordum ben de, şimdi gidersem aşığın bağrına saplanmış bir oktan mahzun kalacak,
cânan1. Cümleler hep yarım kalacak, incecikten bir kar yağarken tozar Elif… Birbirimize ulanıp saflar halinde direnmeye çalıştık bir ara. Ayn’a tutunmuş şın’ı ve onun eteğine sarılan kaf’ı gördüm, Aşk’tan doğmuş, aşkla yazılmıştık biz, onun gücüne sığınmak istedik. Ah mine’l aşk yazamadan dağıttılar bizi. Ruhumuz ve sesimiz gök kubbeyi kaplardı belki ama kara, kuru cüsselerimiz neye dayanabilirdi? İstesek tüm sesleri gölgemizde boğardık, lâl kalırdı âlem, ki bu bize yakışmazdı. Ağlamalar, sızlamalar yarım kaldı hep. Islak süngerleri değdirdiğimizde kitap sayfalarına, hüsn-i hat levhalarına, harfler silinmiş görünüyorlardı. Sonrasında kara, koyu ve akışkan bir mürekkep süngerlerden sızıyordu. Bu sıvı siyah, âteşîn bir denize dönüşmüştü de, biz mumdan gemilerle geçmeye çalışıyorduk. Karşı kıyıya varan çıkmıyordu. Büyük temizlikten sonra derin bir boşluk kaldı geriye, üzerine ince uzun gölgemi düşürdüğüm.

 

1 “ B a z ı ke l ime l e rd e b u l u n a n e l i f h a r f i n e a y r ı mâ n a l a r ve r i l i r ve b u n l a ra d a ya l ı ke l ime o y u n l a r ı ya p ı l ı r. Me s e l â “câ n” ( ناج ) ke l ime s i n i n o r t a s ı n d a ye r a l a n e l i f h a r f i â ş ı ğ ı n b a ğ r ı n a s a p l a nmı ş b i r o ka b e n ze t i l i r. He r i k i s i n d e d e e l i f h a r f i b u l u n a n “ca n” ve “â n” ke l i me l e r i n i n b i r l e şme s i y l e o r t a ya s e vg i l i mâ n a s ı n d a ku l l a n ı l a n “câ n a n” ( ناناج ) s öz ü ç ı kma k t a d ı r. Ne s î b’i n ,“Nû r- ı Ke v s e r ’ l e e d i p ş û ye a d ı n ca n ko r l a r / Ca n a d a â n ve r i p i smi n i ca n a n ko r l a r ” b e y t i n d e e l i f – câ n – ca n a n a ra s ı n d a k i b u mü n a s e b e t d i l e g e t i r i lmi ş t i r.” h t t p: / / www. i s l ama n s i k l o p e d i s i . i n f o a d re s i n d e k i El i f ma d d e s i .

Ha z ı r l a ya n : Mu s t a f a Uz u n .

Hale Sert – Bir Gösterge Olarak Osmanlıca Kelimeler ve Ahmet Hâşim

Hale Sert – Bir Gösterge Olarak Osmanlıca Kelimeler ve Ahmet Hâşim

1 Kasım 1928… Türkiye topraklarında ya­şayan halklar için bol çağrışımlı bir ta­rih, toplumsal hafızamızdaki eski sayfa­ların üst üste bindirilip apar topar kapa­tıldığı ve yeni sayfaların açıldığı bir gün. Bu tarihten sonra, Latin harfleriyle okuyup yaz­mayı öğrenmek, kendine has zorluklarının ya­nında, belki de işin en kolay kısmıydı. Asıl me­sele ise Osmanlıcayla üretilen metinlerle, diğer bir deyişle geçmiş kültürle, gelenekle, bir yerde aslımızla bir bağın kurulup kurulamayacağı idi. Bu sorunun cevabı Alfabe Devrimi’nin temelin­de yer alan söz konusu bağa karşı takınılan tu­tumda saklıydı.

Bu dönemde, Osmanlıca metinlerin büyük bir kısmı çevrilebilseydi bile, mikro düzeyde, 2 Ka­sım 1928’e ve sonrasına aktarılamayacak bir ilişki vardı. Bu da, tek tek kelimeler düzeyinde okurun, yazının şekli ve çağrıştırdıkları arasında kurduğu ilişkiydi. Asıl sorun, Latin harfleriyle yazılan keli­melerin gösterge düzeyinde Osmanlıca yazılışla­rına denk düşüp düşmeyeceğiydi. Buradan hare­ketle, alfabe değişikliğiyle toplumsal bellekte ya­şanılan kırılmanın öncelikle göstergesel düzlem­de olduğunu düşünebilir miyiz?

Bu soruya benzer bir soruyu, Ahmet Hâşim’in aynı bağlamda fakat farklı bir çerçevede sordu­ğuna rastlıyoruz.

Ahmet Hâşim, henüz ‘Alfabe Devrimi’ gerçekleş­meden önce Dergâh’ta Nisan 1922’de yayımla­nan “Yılan Hikayesi” başlıklı yazısında harflerin göstergesel anlamına dikkat çekmiş ve bazı ke­limelerin yazılımında yapılacak değişikliklerin ne gibi sonuçlar vereceğini öngörmüştür: “Ya­zının şekliyle taşıdığı ‘fikir’ arasındaki sıkı alaka­ya binaen, imlânın değişmesi[nin], yaşayan genç nesilleri maziden ayırmağa kifayet edebileceği­ni iddia etmekte hiçbir mübalağa yoktur.” (Bü­tün Eserleri III 144)

Bir kelime; bir şekil ve bir resim olarak algılandığı için, bu resimde yapılacak herhangi bir değişik­lik bile, algıyı ve şekille birlikte gelen çağrışımla­rı etkileyebilmektedir. Haşim, “Alev, İmlâ, Kelime ve Edebiyat-ı Cedide” başlıklı yazısında, ‘ayın’la yazılan ‘alev’ kelimesinin ‘elif’le yazılmasına bile karşı çıkar:

Kelimeler, hususi bir musiki âleti gibi, bir milletin babalarından gelen kadîm seslerini saklar. Ya­bancı bir ağız, ne yapsa o sesleri tam olarak çı­kartamaz. Onun için alev’deki ayın harfini elife kalbetmekte müspeb hiçbir kaide yoktur. Bu ke­limenin ilk harfi ne kadar ayın değilse, o kadar da elif değildir. O mutavassıt ve seyyal ses için lisa­nımızda, yabancıya göre bir harf yoktur. Hâlbuki ayın’ın elif harfine nazaran bu kelimede şu rüç­hanı vardır ki, gözümüz öteden beri ateşin pa­rıltısını bu harfin kavsinden göre göre bu harfe ateşin rengi sinmiş ve kırmızılığın âni bir işareti olmuştur. Alev kelimesinde ayın bir kıvılcımdır.” (Bütün Eserleri III 120-121)

Hâşim, ‘alev’ kelimesinde ateşin parlaklığını ve kırmızısını, kelimenin ucunda bir kıvılcım hük­münde duran ‘ayın’ aracılığıyla gördüğümüzü dile getirir. Bu çarpıcı belirlemeden, Osmanlıca harflerle yazılan ‘alev’ kelimesinin, salt bir gös­teren değil aynı zamanda bir resim, bir sembol hükmünde bir göstergeye dönüştüğünü çıkara­biliriz. Ve böyle bir ilişkinin bu harflerle yazılan diğer kelimelerle de kurulmuş olabileceğini.

Hâşim, söz konusu yazısında, Maarif Nezaretin­ce imlâ konusuyla ilgili eskiden beri komisyon­lar kurulup, bir sonuca varılamayan çalışmalar yapıldığından ve yayımlanan kitaplardan söz eder ve bu kitapların temelde şu fikirde birleş­tiklerini söyler: “Telaffuz olunduğu gibi yazmak ve yalnız telaffuz olunanı yazmak”. O, bu düşün­ceye temelden karşıdır ve telaffuza uydurulmuş bir imlanın okumayı kolaylaştırmasıyla ilgisi ol­madığını savunur. Okurken kelimeleri heceleriy­le görmeden, bir bütün ve bir şekil olarak algıla­dığımızı söyler, bu yüzden imlâ’nın telaffuz edil­diği gibi olmasının hiçbir önemi yoktur. Burada yazmaktan çok bir ‘resmetme’ olduğunu ve as­lolanın zaman içinde bu resmin olduğu gibi ko­runması gerekliliğini vurgular: “Filhakika devam edegelen bu kadar asırlık kitap medeniyetinden sonra ‘fikir’ kulakta bir ses değil, dimağda men­kuş bir ‘yazılmış kelime’, bir ‘yazılmış cümle’dir. Binlerce gazelin gülistanlarında öttükten ve bin­lerce defa ‘gül’e kafiye olduktan sonradır ki, bül­bül kelimesi hakikatte kurbağadan aşağı, çirkin ve müz’iç bir kuşun bu kadar güzel ismi oldu.” (“Yılan Hikâyesi” syf. 143)

Hâşim’in dikkat çektiği ‘alev’ ve ‘bülbül’ gibi, di­van edebiyatındaki ‘lâle’, ‘gül’ ve buna benzer pek çok kelime, bir yandan mazmunlaşırken öte yan­dan salt yazılışlarıyla da sembolleşmiş ve gös­tergeleşmiştir. Divan edebiyatında ve Osmanlı mimarisinde yer etmiş bu sembollerden ‘lâle’yi ele alan Tanpınar da, “İstanbul’un Mevsimle­ri ve San’atlarımız” başlıklı yazısında ‘lâle’den ve onun bir ‘üslûp motifi’ oluşundan ve bu üslûbun şiirden, mimariden, yazıdan nasıl çekildiğinden bahseder:

“Bugün İstanbul’da belki eskisinden çok lâle ye­tiştiriliyor. Fakat her türlü dikkatten, şahsî çalış­madan uzak olarak. Çünkü lâlenin zevkteki yeri kayboldu. O artık hiçbir şeyin sembolü değil­dir. Ne şair onun renginde sevgilisinin yanağı­nın rengini hatırlıyor, ne nakkaş çiniye, merme­re yahut parmaklığın iyi dövülmüş madenden dantelâsına onun birlik işaretini, bir ‘lâmelif’in bükülüşü ile Allah’tan gayrı her mevcudun varlı­ğını ortadan kaldıran sessiz belâgatini geçirme­ye çalışıyor; ne de yazı ustası, eski lâm’ların kav­sinden onun şeffaf fanusunu tutuşturuyor. Lâle şimdi zevk dediğimiz terkibin dışında, arkasın­dan tanrısı çekilmiş herhangi bir şekil gibi sade­ce bir çiçek olarak mevcuttur.” (144)

Lâle, bir çiçek olarak vardır ama artık onun sem­bolize ettiği bir kültür ve dil yaşamamaktadır. Dolayısıyla lâlenin bir gösterge niteliği kalma­mıştır.

Alfabe Devrimi’nin, geçmişle zihinsel bağları koparmada, ilk ve en önemli işlevinin ‘dil’in bir resim olarak zihinlerden tasfiye edilmesi olduğu söylenebilir. Osmanlıca kelimeler anlam düzeyinde bir daralma geçirmeden ve zamanla yok olmadan önce zihinlerdeki göstergesel karşılıklarını kaybetmişlerdir. Hâşim’in tanımladığı gibi ateşin bütün parlaklığını, kırmızılığını başındaki ‘ayın’da gördüğümüz ‘alev’ kelimesinin, Latin alfabesindeki haliyle bu çağrışımları aynı şekilde taşıdığını söylemek zordur. ‘Bülbül’ de ‘gül’ ile yan yana yazıla yazıla, ikisi bir bütün olarak zihinlerde resimleşmişken, bu kelimelerin Latin alfabesinde aynı göstergesel karşılığı taşıdıkları söylenemez. Beşir Ayvazoğlu Aşk Estetiği’nde harfler, sesler ve anlam arasındaki bu ilişkiyi şu şekilde dile getirir: “Oynana oynana sürekli çağrışımlar ve mâna incelikleri kazanan kelimeler, sadece ses olarak değil, kağıt üzerine yazıldıklarında kazandıkları plastik değer açısından da önemlidirler. Bundan dolayı kafiye kulak için olduğu kadar, göz içindir de. Bu noktada şiir aynı zamanda hat sanatıyla birleşir.’’ (168)

Ahmet Hâşim Dil Devrimi’yle birlikte gelen Latin harflerini hiç yadırgamadan ve olumlayarak karşılar.

Burada dikkati çeken ise Hâşim’in bu değişen tavrından çok onun temelde [kelimenin biçiminin fikirle bir bağının olduğu düşüncesinde] aynı yerde durmasıdır. “Harf İnkılâbı” adlı yazısında şöyle der: “Kelimenin şeklinin, taşıdığı fikrin mahiyeti üzerinde az çok müessir olduğunda şüphe yoktur. Bundan beş altı sene evvel “nesih”in ve “sülüs”ün artık yeni şiirdeki hislere ve hayallere lâyık bir yazı resmi olmadığını ve yeni cümleye yeni bir hat şekli lâzım geldiğini yazmıştım.” (“Tanzimattan Cumhuriyete Alfabe…” 314). Değişen harflerle birlikte bir kültür değişimi de geçirmekte olduğumuzu ise şöyle dile getirir: “Yakup Kadri, bu harf inkılâbının bir hars inkılâbına mukaddime teşkil edeceğini söylemekle,fikir ile yazı şekli arasındaki münasebetin vücudunu teyid ediyor.” (314).

‘Alev’ kelimesindeki bir harf değişikliğine bile karşı çıkan, bir yerde kelimenin göstergesel gücünün zayıflamasını istemeyen Hâşim, bu defa bu göstergeleri eski yaşam biçimiyle özdeşleştirir. Osmanlıca yazı, Türkçe’nin üzerinde eğreti duran eski tip giysiler gibidir. “Lisan İmarı” (3 Aralık 1928) başlıklı yazısında ise eski harfler aynı zamanda Hâşim tarafından gülünçleştirilir:

“Âdeta kaldırımı bozuk eski harap sokakların açılıp bulvarlar haline getirilmesi gibi bir imar ameliyesine şahit oluyoruz. Bu yeni caddeler üzerinde külahlı veya bornozlu kelimeler gülünç görünmeden yürüyemeyecek. Şimdi iş, bu asrî caddeler üzerinde yeni fikirlerin gelip gittiğini seyretmek zevkini beklemeğe kalıyor.” (Yorulmaz: Tanzimattan Cumhuriyete…” 318)

Yeni harfler yeni fikirlerin, eskilerse eski tür düşüncenin göstergeleridir. Hâşim, alfabe konusunda fikrini değiştirmiştir ama yazının bir şekil olarak, gönderme alanının genişliği konusunda aynı yerde durmaktadır. Harfler, içinden geldiği medeniyeti ve o medeniyetin ürettiği fikirleri temsil etmektedir. Buradaki fark eski ya da yeni medeniyete dair tercihtedir.

 

Ka y n a k l a r

  1. Ay va zo ğ l u, B e ş i r. 2 0 0 6 . Ömr üm b e n im B i r Ate ş t i : Ahme t
  2. Hâ ş im’i n Ha ya t ı , S a n a t ı , E s te t i ğ i , D ramı . İ s t a n b u l : Ka p ı
  3. Ya y ı n l a r ı .
  4. Hâ ş im, Ahme t. 1 9 9 1 . B ü t ü n E s e r l e r i I I I : G u ra b â h â n e – i La kl
  5. a ka n /D i ğ e r Ya z ı l a r ı . h a z . İ n c i En g i nü n ve Ze y n e p Ke rma n ,
  6. İ s t a n b u l : D e rg a h Ya y ı n l a r ı .
  7. Ta n p ı n a r, Ahme t Hamd i . 2 0 0 5 . “ İ s t a n b u l ’ u n Me v s iml e r i ve
  8. S a n’a t l a r ımı z ”. Ya ş a d ı ğ ım G i b i . İ s t a n b u l : D e rg a h Ya y ı n l a –
  9. r ı , 1 4 1 – 1 5 8 .
  10. Yo r u lma z , Hü s e y i n . 1 9 9 5 . Ta n z ima t ’t a n Cumhu r i ye te Al f a b e
  11. Ta r t ı şma l a r ı . İ s t a n b u l : K i t a b e v i .

İbrahim Kunt – Hurûfîlik

İbrahim Kunt – Hurûfîlik

1340 yılında Hazar denizinin güney doğu­sunda bulunan Esterâbâd şehrinde do­ğan, 1394 yılında Timur’un oğlu Miran­şah tarafından öldürülen Fazlullah Hurûfî tarafından kurulan bâtınî bir akımdır. Gölpınarlı’ya göre İslâm’a benzeyen farklı bir dindir. Bazı araştırmacılar, Hurûfîler 11 imamı ka­bul ettiklerinden (12. İmam, hülûl etmiş Allah olarak kabul edilen Fazlullah’tır) İmamiye Şiası­nın bir kolu olarak kabul etmekte, araştırmacıla­rın birçoğu ise galat-ı şia olarak belirtmektedir.

Temeli, eski çağlardan gelen ve harflerle sa­yıların kutsallığını kabul edip bunlara çeşit­li sembolik anlamlar yükleyen anlayışa dayanır. Bâtınîlerin te’vil usullerini başarılı bir şekilde kul­lanan Fazlullah, rüya yoluyla gerçeği bulduğunu, bazı sırların kendisine bu yolla bildirildiğini ileri sürerek Arapça’daki 28 harf ve bunlara ilâveten Farsça’daki farklı dört harf ile sayılar arasında çe­şitli ilişkiler kurarak Hurûfîlik sistemini yerleş­tirmeye çalışmıştır. Kurduğu sistemi İsfahan’da yaymaya başlayan Fazlullah önce rüya yorumla­rına başlayıp bu konuda şöhret kazanmış, sonra bir mağarada inzivaya çekilip şöhretini artırmış­tır. Çevresine büyük bir kalabalık toplamayı ba­şaran Fazlullah, kendisini önce Mehdî, sonra da Tanrı ilân etmiş, dönemindeki âlim ve fakîhlerin verdiği fetva ile boynu vurularak öldürülmüştür.

Fazlullah’ın öldürülmesinden sonra Hurûfîler çok sıkı bir takibe uğramış, yakalananlar idam edil­miştir. Fazlullah’ın kızı Karakoyunlu Cihanşah zamanında Tebriz’de etrafına Hurûfîleri topla­yıp Cihanşah’a isyan etmiş, isyan Cihanşah tara­fından bastırılıp 500 kadar hurûfî de burada öl­dürülmüştür. Daha sonra Hurûfîlerin bir kısmı İran’dan kaçarak Hindistan, Anadolu ve Rumeli’yi kendilerine mesken edinmişlerdir.

Hindistan’a gidenlerin başında Mahmûd-i Pesihânî gelmektedir. Hurûfî önderlerinden olan Mahmûd, İran kültürünün hâkimiyetini savun­duğundan aslında Fazlullah’a ters düşmüştür. Ona göre Arap devri bitmiş, Acem devri başla­mıştır. Mahmud, Hindistan’da Hurûfîliğin bir şu­besi sayılan Noktavîliği kurarak yaymıştır.

Anadolu ve Rumeli’ye kaçanların birçoğu Bektâşî tekkelerine oturup Bektâşîlere hurûfîliği telkin etmişlerdir. Fazlullah’ın en önemli halifelerinden Aliyyü’l-A’lâ Kırşehir’e gelmiş, bir müddet Hacı Bektâş-ı Velî tekkesinde kalmış, kimliğini gizleye­rek Bektâşî gibi görünmüş, buradaki dervişlere Câvidan-nâme’yi Hacı Bektâş-ı Velî’nin düşünce­leri gibi sunmuş, Câvidan-nâme’de bulunan dinî hükümlerin bir kısmını gereksiz sayan bazı ifade­lerin birer İlâhî sır olduğunu söyleyerek bunları gizli tutmalarını istemiştir. Arnavutluk’taki bazı Bektâşîler, Hacı Bektâş-ı Velî’yi Fazlullah’ın müri­di olarak kabul etmişlerdir.

Ağazade Mehmed Dede, Siyâhî Dede, Esrar Dede, Hüseyin Fahreddin Dede gibi Mevlevî bü­yüklerinin şiirlerinde de Hurûfî terimlerine rast­lanmaktadır.

Anadolu ve Rumeli’de Bayrâmî Melâmîleri, Kalenderîler ve bazı Halvetî çevreleriyle Kızılbaş­lık üzerinde Hurûfîliğin çok derin etkileri olduğu söylenmektedir.

Hurûfîliğin önemli temsilcilerinden Mir Şerîf, Hac-nâme isimli eserinde hurûfîliği yaymak için Anadolu’ya geldiğini, Hurûfîliğe ait kitapları Anadolu’ya gönderdiğini, getirdiğini, kardeşiyle Karadeniz kıyılarına kadar gittiğini yazmaktadır. Fazullah’ın halifelerinden İmadüddin Nesîmî’nin de Ankara’ya geldiği, Hacı Bayram-ı Veli ile gö­rüşmek istediği, Halep’te öldürülen bu şairin Anadolu’da birçok yeri gezdiği hatta halifeler ye­tiştirdiği de bilinmektedir. Nesîmî, Bektâşîler ta­rafından en büyük ve ilâhî yedi şairden biri ola­rak kabul edilmektedir.

Çelebi Sultan Mehmed ve oğlu Sultan Murad za­manında başlayan Hurûfî etkisi Fatih dönemin­de saraya kadar ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmed döneminde öldürülen bazı hurûfîler olduğu gibi Kânûnî Sultan Süleyman döneminde ülkeden sü­rülenler de bulunmaktadır. XVI. yüzyılda Anado­lu ve Rumeli’deki çeşitli bölgelerde “ışık” (Tâife-i Işıkıyân) adı verilen Hurûfîlerin takip edilmesine, tutuklanıp cezalandırılmasına dair emirnâmeler gönderildiği anlaşılmaktadır. Bu tür karşı du­ruşlara rağmen Hurûfîlik XVI-XVII. yüzyıllarda Bektâşîliğin aslî inançlarından biri haline gelmiş­tir. Bektâşîlerce ikinci pir olarak kabul edilen Ba­lım Sultan’ın bazı dörtlüklerinde hurûfî inançları­na yer verildiği görülmektedir. Otman Baba, Ak­yazılı, Muhyiddin Abdal, Yemînî, Yenicevardar’lı Hayretî, Muhîtî, Arşî, Rûhî-i Bağdâdî ve Âlî gibi Türk edebiyatının önemli şairleri arasında da Hurûfîlik inancını savunan ve yaymaya çalışanlar bulunmaktadır. Hurûfîliğin temsilcileri genellikle seyyid, hâce, derviş, emir ve mevlânâ ünvanları­nı kullanmışlardır.

Hurûfîler Fazlullah’ı Tanrı zuhûru olarak kabul et­mişler, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bütün fazl keli­meleriyle Fazlullah’ın kastedildiğine inanmışlar­dır. Fazlullah’ın baş eseri ve Hurûfîliğin ana kay­nağı olan Câvidan-nâme’yi İlâhî kitap olarak ta­nımaktadırlar. İslam dininin ibadetlerinde bazı değişiklik yapmışlardır. Şehâdetleri “Eşhedü en lâ ilâhe illâ Fazlullah” şeklindedir. 28 ve 32 har­fi belirten bazı Farsça beyitler okuyarak abdest alırlar. Namazda okunan sûreden sonra otuz iki harfi tamamlamak için Arş-nâme’den beyit­ler okurlar. Rükû ve sücûd tesbihleri “Sübhâne rabbiye’l-fazle’l-a’lâ ve bi-hamdih” ve “Sübhâne rabbiye’l-fazle’l-azîm ve bi-hamdih” şeklindedir. Tahiyyatta, teşehhüdde ve selamda Fazlullah’ın adı halifeleriyle birlikte anılmaktadır. Fazlullah’ın öldürüldüğü yer olan Alıncak’ta ihrâma girip onun mezarını yedi kere tavaf ederek hacı olur­lar. Maranşah dedikleri Miranşah’ın yaptırdığı Senceriye kalesine taş atarak şeytan taşlarlar. Bu bilgileri, Fazlullah’ın öldürülmesinden yirmi yıl sonra yazılan en önemli halifelerinden Emir Sey­yid Ali tarafından yazılan İstivâ-nâme isimli eser­den öğrenmekteyiz. Bu kitapta Fazlullah’ı Tanrı­laştıran bir de hurûfî evradı bulunmaktadır.

Ayetleri, cennet, cehennem ve diğer bütün dini hükümleri yirmi sekiz veya otuz iki harfe dö­nüştürerek yorumlarlar. Meselâ kün kelimesi­nin Hurûfîlik sistemine göre yorumu yapılırken bu kelime yayılır, yani kelimeyi oluşturan iki har­fin Arapça okunuşu (kâf nûn) esas alınır. Böyle­ce altı harf ortaya çıkar. (Kef-elif-fe-nun-vav-nun) Bu şekilde elde edilen altı sayısı altı yönü tem­sil eder. Altı yön de mekânın aslî özelliklerinden olduğuna göre Allah’ın kün emriyle oluşun ve âlemin (kevn ve mekân) nasıl meydana geldiği ifade edilmiş olur.

 

Ka y n a k l a r :

Ak s u, Hü s ame t t i n , “Hu r û f î l i k ”, Tü r k i ye D i ya n e t Va k f ı İ s l a m An s i k l o p e d i s i , XVI I I , 4 0 8 – 4 1 2 , İ s t a n b u l, 1 9 9 8 .

Ak s u, Hü s ame t t i n , “ Fa z l u l l a h – ı Hu r û f î ”, Tü r k i ye D i ya n e t Va k f ı İ s l am An s i k l o p e d i s i , X I I , 2 7 7 – 2 7 9 , İ s t a n b u l, 1 9 9 5 .

G ö l p ı n a r l ı , Ab d ü l b â k i , Hu r û f î l i k Me t i n l e r i Ka t a l o ğ u, T T K . Ya y. , An ka ra , 1 9 8 9 .

Us l u e r, Fa t i h , Hu r u f i l i k , Ka b a l c ı Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 9 .

Fatih Özkafa – İslâm Medeniyetinin Sembol Harfi Olarak “Vav”

Fatih Özkafa – İslâm Medeniyetinin Sembol Harfi Olarak “Vav”

  1. Harf Olarak Vav

Arap alfabesinin 26. harfi olan ve lîn (yumuşak) harflerden sayı­lan vav, noktasız (gayrimenkût/ mühmel) bir harf olup kendisin­den sonra gelen harfle birleş­meyen, kamerî harfler diye anılan sessizlerden­dir. Vav, kendisinden sonrakiyle birleşmeyen bir harf olarak bilinmesine rağmen, bilhassa icâze, rık’a, divanî, celî divanî, hatta nesih gibi yazı çe­şitlerinde vav’ın sonraki harfle birleştirilerek ya­zıldığı örneklere rastlanabilir. Vav, yazıya hare­ketlilik katmak, hız kazandırmak niyetiyle veya estetik gerekçelerle de kendisinden sonra gelen elif, fe, kaf, kef, lâm, vav, lâmelif, he, ye gibi harf­lerle birleştirilerek yazılmıştır.

Vav sesi, dudakların yuvarlaklaştırılıp ileriye doğ­ru uzatılması suretiyle, dişleri kullanmadan çıka­rılan kalın bir sestir. Osmanlı alfabesinde yirmi dokuzuncu harf olarak geçer. Bu sesin Türkçe’de tam karşılığı yoktur; “v” sesi ile karıştırılmamalı­dır. Türkçe’deki “v” sesi, üst dişlerin alt dudakla­ra dokundurulmasıyla çıkarılır; hâlbuki vav se­sinde dudaklar birleştirilmez. İngilizce’deki “w” gibi telaffuz edilir. İbranicede vav harfi, ses­siz harf olarak kullanıldığında v sesine tekabül eder. İbranice’nin özünde “w” sesi bulunmaması­na rağmen bu harf bazı oryantal Yahudilerce “w” olarak söylenir. Modern İbranice’de ise yabancı kelimelerdeki “w” sesini taklit etmek için bu harf iki kere kullanılır.

Kelimede bulunduğu yere ve özel durumuna göre okunuşu değişebilen vav, kelime başın­da daima “v” okunur. Vav’ın Arapça, Farsça ve Türkçe’de okunuş ve imlası farklı kaidelere göre değişiklikler arz etmektedir. Hatta okunduğu halde yazılmayan vavlar (Davud ismindeki ikin­ci vav’ın yazılmayışı gibi) ve yazıldığı halde okun­mayan vav’lar (fasıl/ayırd etme vavı) bile vardır (Arapça’da Amr ismini Ömer isminden ayırmak için yazılan vav okunmazken Farsça’da hâce, hâb gibi kelimelerdeki vav’lar yazıldığı halde okun­maz). Vav bazı kelimelerin imlasında da raf’ (öt­releme) alameti olarak kullanılır. (Çetin 1986, 241) Yazıldığı halde okunmayan bazı vavlar için harf-i mesruk (çalınmış vav) tabirinin kullanıldı­ğına da rastlanmıştır.

Osmanlı Türkçesinin imlası hususunda birtakım kelimelerde daima ihtilaflar görüldüğü gibi, bazı kelimelerde vav harfinin kullanılması veya terki konusunda da tartışmalar süregelmiştir. Mesela; “Türk” kelimesinin vav ile mi vav’sız mı yazılaca­ğı tartışmaları da bu ihtilaflara bir örnektir. Hatta Necip Asım Yazıksız (1861-1935), Türk kelimesi­nin yazılışına vav ekleyen kişi olduğu için “Vav’lı Türk” lâkabıyla anılmıştır.

Vav, Arap alfabesinin en eski tertibi olan ebced dizisinde 6. harf iken VI. yüzyılda alfabenin son­larına alınmıştır. Mevcut Arap alfabesinin 26. harfi olup “ve, dahi” anlamlarında bir bağlaç va­zifesi görmekle birlikte (maiyye/beraberlik vavı) bundan başka anlamlara da sahiptir. Mansûb isimden önce, “onunla” anlamını verirken, hal cümlelerinden önce “yaparak, ederek, olurken” anlamları verir (isti’nafvavı veya hal vavı). Mecrur isimden önce “…e and olsun”, “adına yemin ede­rim” anlamında (kasem vavı) kullanılır. Yine mec­rur isimden önce “nice, pek çok” anlamlarında da kullanılabilir. Bunlardan başka, “…e rağmen, hat­ta, bile, fakat, lakin” anlamlarında veya müzekker alameti olarak kullanıldığı haller ile sonunda elif­le birlikte ünlem edatı olarak kullanıldığı durum­lar da söz konusudur. (Mutçalı 1995, 958; Erkan 2006, 1201)

Vav, Arapça dilbilgisinde yerine göre “illet harfi”, “med harfi” veya “zâid harf” olarak karşımıza çı­kar. (Çörtü 2011, 78) Elif ve ye gibi vav da hem­ze bineği olan harflerdendir.

Fars alfabesinin 22. harfi olan vav, bu dilde de “ve, -dığı halde, karşı, halbuki, mukabil, özellikle” gibi anlamlara gelebilir. (Kanar 1998, 670)

Arapça veya Farsça iki kelimeyi birbirine bağlar­ken ilk kelimenin son harfi konsonla bitmiş ise bu harfi “ü” gibi okutur: ilim ve irfan (ilmü irfan); vokal ile bitmiş ise Farsça kaidesine göre ortada­ki vav harfi “vü” okunur: kaza ve kader (kaza kader) gibi. Arapça’da ise “ve” olduğu gibi oku­nur. Vav yemin anlamındaysa “vav-ı kasem” ola­rak adlandırılır.

Farsça dilbilgisinde “vav-ı âtıfe”den başka, “vav-ı ma’rûfe”, “vav-ı mechûle”, “vav-ı ma’dûle” şeklinde tasnifler de söz konusu olup bunların her birin­de vav harfinin ifade ettiği anlamlar birbirinden farklıdır. (Şükûn 1996, 1946)

Osmanlı Türkçesinde alfabenin 29. harfi olan vav ve Türkiye Türkçesinde alfabenin 27. har­fi olan “v” harfi, dilimizde “ve” şeklinde telaffuz edilmekte olup “iki kelime, ibare veya cümle ara­sında beraberlik, art ardalık” olduğunu göste­ren bir bağlaçtır. (Heyet 2000, 3058) Vav harfi ü sesi veriyorsa “vav-ı makbûza-i hafîfe”, u sesi ve­riyorsa “vav-ı makbûza-i sakîle”, ö sesi veriyor­sa vav-ı mebsûta-i hafîfe, o sesi veriyorsa “vav-ı mebsûta-i sakîle” olarak isimlendirilir. (Develli­oğlu 1997, 1140; Şemseddin Sami 1996, 1480)

İmlada birliği sağlayacak kaideleri tespit için ya­pılan çalışmalar arasında, bu asrın başlarında, Maarif Nezareti tarafından kurulan Tedkikat-ı Li­saniye Hey’eti’nin “sarf ve imla encümeni” sesli­lerin mümkün olduğu kadar harfle gösterilme­sini ve değişik seslilere delalet eden aynı harfin bazı işaretlerle tefrikini teklif etmişti. Hiç olmaz­sa lügatlerde hatta alfabelerde,vav dört sesliye göre üzerine konan aksan şeklindeki işaretlerle tefrik edilmiştir. Cumhuriyet’in ilk senelerinde de alfabenin ve imlanın ıslahı yolundaki çalışmalar­da vav’ın muhtelif işaretlerle farklı sesleri karşıla­ması lüzumu üzerinde durulmuştur.

Bazı alfabelerde “v (vav)” ve “f (fe)” harfleri arasın­da fark yoktur. Latin “f”sinin Fenike “vav”ından geldiği sanılmaktadır. Harfin Ârâmice, İbranice ve Arapça adı “vav”dır. “Çivi, kama, gemi direği desteği” anlamlarına gelir (Durmuş 1997, 160). Yine, Arap alfabesinde ve dolayısıyla hat sanatın­da vav ve fe harflerinin baş kısımları aynı şekil­dedir. Bu, bütün yazı çeşitleri için geçerli bir ku­raldır. Yani; herhangi bir yazı çeşidinde vav har­finin başı nasıl yazılıyorsa, aynı yazı çeşidindeki fe harfinin başı da aynı şekildedir. Ancak anlam­ve ses bakımından her iki harf birbirinden farklı­lık arz eder.

Bağlaç olarak kullanıldığında vav; birden çok kavramı, kelimeyi veya cümleyi birbiri­ne bağlamakta; birbiriyle ilişkili hale getir­mektedir. Bu yönüyle adeta bir koordinas­yon görevi yapmaktadır. Yine Hukuk bilimin­de, kanunların kaleme alınışında, yorumlan­masında veya kanunlardan hüküm çıkarma­da bir “ve” bağlacının, anlamı ne kadar etki­lediği herkesçe bilinmektedir. Kanun metin­lerinde bu bağlacın kullanılıp kullanılmama­sı, savcının iddiasını, avukatın savunmasını ve neticede hâkimin kararını etkileyecek ka­dar önemlidir.

Harflerle ilgili olarak kaleme alınmış müstakil eserler olduğu gibi, bazı önemli kitapların da bir bölümü harflere tahsis edilmiştir. Meselâ; İbn Arabi’nin Fütûhat-ıMekkiyye’sinde ikinci bölüm “İlmü’l-Hurûf” adını taşır.

Harflerin ilmi ilk olarak Cabir b. Hayyam tarafın­dan ele alınmıştır. İhvan-ı Safa Risaleleri de bu hususta önemli bir kaynaktır. İbn Sina’nın Esbab-ı Hudûs el-Hurûf ve Risale-i Neyruziyye fî Ma’ani el-Hurûf el-Hicaiyye, Sehl-i Tüsterî’nin Risalat el- Hurûf adlı çalışmaları yine önemlidir. Ebu Sa’id el-Harraz, Ahmed İbn ‘Atâ, Hakîm El-Tirmizî de bu konuda anılması gereken isimlerdendir. (Soy­sal 2004, 57) İsmail Hakkı Bursevî’nin Esraru’l- Hurûf, Taşköprîzade İsamüddin Ahmed’in de Bahsi fî Vâv adlı birer eseri vardır.

  1. Ebced Sisteminde Vav

Ebced kelimesi, Arap alfabesindeki harflerin ko­laylıkla ezberlenmesi için, harflerin birleştirilme­siyle meydana getirilmiş sekiz manasız kelime­nin ilkidir. Ebced, ilk kelimenin adı olduğu gibi, aynı zamanda diğer kelimelerin tümünün adıdır. (Yakıt 1992, 25) Ebced olarak da değerlendirilen Arap alfabesinin menşeine ilişkin muhtelif Arap efsaneleri vardır. Bu efsanelerden veya inanışlar­dan birine göre,ilk altı kelime (Ebced, Hevvez, Huttî, Kelemen, Sa’fas ve Karaşet), Şuayb (a.s.) kavminden olan “altı şah”ın ismidir. Bir diğer ina­nışa göre, ebced düzenindeki ilk altı kelime altı şeytanın adlarıdır. Bir başka inanış, her bir keli­menin altı döneme işaret ettiği şeklindedir. (Ya­kıt 1992, 26-27)

“Garbiyyun” adı verilen Kuzey Afrika ve Endülüs Müslümanlarının yorumlarından olan bir başka görüşe göre ise, ilahi isimlerin karşılığı olan ke­limelerin ilk harflerinin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan ebced dizilişindeki ilk altı kelime, Allah’ın isimlerini açıklamaktadır. Buna göre vav harfi de Vedûd isminin anahtarıdır. (Yakıt 1992, 29-30)

Vav harfinin ebced dizilişine göre sayı değeri 6’dır. Ancak ebced, kendi içinde küçük ebced, en küçük ebced, büyük ebced ve en büyük ebced şek­linde tasnif edilmiştir. Bunların hesaplanışları bir­birinden farklıdır ve bir harfin her bir ebcedde­ki sayı değeri farklı olabilir. Buna göre vav har­finin küçük ve en küçük ebceddeki karşılıkla­rı 6 iken büyük ebceddeki karşılığı 13, en büyük ebceddeki sayı değeri ise 465’tir. Mesela büyük ebced hesabında, harf okunduğu gibi yazılır: Vav+elif+vav. Bunların toplamı da (6+1+6=) 13 yapar. Bir harfin küçük ebceddeki sayı değerinin Arapça karşılığındaki harflerin rakamsal toplamı da en büyük ebcedi verir. Mesela vav’ın karşılı­ğı olan 6, Arapça’da “sitte (sin+te+he)” demek­tir. Bu durumda sitte kelimesi (60+400+5=) 465 yapmaktadır ve vav’ın en büyük ebceddeki kar­şılığı 465’tir. (Yakıt 1992, 38-41) Ebced hesabın­da vavın sayı değerinin 6 olması sebebiyle, eski takvimlerde haftanın altıncı günü olan cumanın remzi olarak da kullanılmıştır. (Çetin 1986, 241)

  1. Kur’an-ı Kerim’de ve Tasavvufî Düşüncede Vav

Kur’an-ı Kerim’de bazı sûreler ve bazı ayet­ler vav harfiyle başlamaktadır. Vav ile başla­yan sure ve ayetlerin pek çoğunda vav, ye­min anlamında (vav-ı kasem) kullanılmış­tır. Kalem, Leyl, Fecr, Duha, Asr, Adiyat, Nazi­at, Necm, Şems, Buruc, Tin gibi sûrelerin ba­şında ilgili kavramlara; ayrıca kamer(ay), ne­har (gündüz), sema’ (gökyüzü), yevm (gün), zeytûn(zeytin) gibi şeyler üzerine de bazı ayetlerin içerisinde yemin edilmiştir. Birçok müfessir, söz konusu yemin ayetlerini, üzeri­ne yemin edilen şeylere dikkat çekmek, on­ların önemini vurgulamak ve/veya ifadeyi kuvvetlendirmek gibi maksatların güdülmüş olabileceği şeklinde yorumlamıştır. Dolayı­sıyla; gerek ayetlerde gerekse günlük hayat­ta (“vallahi” gibi) kasem vavı olarak kullanıl­dığında vav harfi önemli bir görev ifa etmek­tedir. Dikkatleri hemen keskinleştirmekte ve bir şeyin üzerinde toplamaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de, altıgen petekler yaparak içlerini balla dolduran arıya Cenab-ı Allah’ın vahyettiği şu şekilde ifade edilmektedir: “Ve evhârabbükeile’n-nahlienittehızîmine’l-cibâlibüyûten ve mine’ş-şeceri ve mimmâya’rişûn: Senin Rabbin bal arı­sına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve in­sanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin.” (Nahl, 68) Doğrudan Cenab-ı Hakk’ın vah­yettiği şekilde peteği inşa eden bal arısı, onu “al­tıgen” olarak yapmaktadır. Belli bir alanı en ve­rimli şekilde kullanmayı sağlayan geometrik şek­lin altıgen olduğu da düşünülürse, bunun rast­gele bir form olmadığı, bazı hikmetlere müncer olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Vav’ın sayısal de­ğeri olan altı rakamı ile bal peteği formu arasın­daki ilişki açısından da bu ayetin hatırlatılmasın­da fayda olacağı kanaatindeyiz.

İslam tarihinde harf ilminin kurucusunun Hz. Ali (r. a.) olduğu geleneksel olarak kabul edilmek­tedir. (Kanık 2000, 13) Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “ilim beldesinin kapısı” olarak vasıflandırdığı Hz. Ali (r. a.) , ilmin harflerden başladığını ve harfle­rin her birinin de sayısız sırrı, hikmeti ihtiva etti­ğini elbette biliyordu. Aynı zamanda; kendisine izafe edilen bir söze göre; “ilmin aslında bir nok­ta olduğuna ve cahiller tarafından çoğaltıldığı­na” inanıyordu.

Türk-İslam kültüründe ve tasavvuf düşüncesin­de harflere pek çok anlamlar yüklenmiştir. Bun­lardan biri; harflerin her birinin bir yönü tem­sil etmesi şeklindedir. Buna göre; ebced sıra­sındaki “hevvez” kelimesinin harfleri, dolayısıy­la vav harfi de dört ana yönden “batı”yı sembo­lize etmektedir. (Kanık 2000, 16) Yine vav harfi, Esmaü’l-Hüsnâ’dan “el-Vehhâb”, “el-Vedûd” gibi isimleri temsil eder. Tecelli açısından değerlendi­rildiğinde, zahir âleminde zuhur eden harflerin bâtın âleminde Allah’ın bazı isimlerine ve ayrıca bazı kavramlara karşılık olduğu da belirtilmek­tedir. Buna göre vav harfinin “refîu’d-derecât”i (yüksek dereceler) temsil ettiği kabul edilir. Yine ebced tertibindeki her harfin sırasıyla, kâinatı oluşturan dört esas unsurdan (anâsır-ı erba’a) ateş, hava, su ve toprağa delalet ettiği görüşü de benimsenmiş ve buna dayanarak edebî eserlerle gizli ilimlere dair bilgiler veren kitaplarda çeşitli açıklamalar yapılmıştır. (Kanık 2000, 18-19)

Vav harfi, vahidiyet, vahdaniyeti ihtiva etmesi yönüyle de Allah’ın birliğini ifade etmekte; yani vahidiyeti simgelemektedir. Vâhid (tek ve eş­siz) olan; eşi benzeri olmayan, ortağı bulunma­yan, tek ilah olan, kendisinden başka ilah bulun­mayan, sıfatlarında ve işlerinde asla benzeri ol­mayandır. El-Vâhid ile kastedilen anlam, Allah’ın (c.c.) sayı olarak bir olması değildir. el-Vâhid, Al­lah (c.c.) bölünemeyen ve parçalanamayan bir­dir, manasına gelir. Yani sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur. İlahlık ona mahsus­tur. Onun dışında hiçbir varlık ilahlık mertebesi­ne ulaşamaz. (www.mollacami.net 2012)

Kur’an-ı Kerim’de geçen “kün”(ol) kelimesinin açık şekli, iki harften ibarettir: “Kâf” ve”Nun”. Aynı şekilde açıkça görünen bu âlemin de (el- ‘âlemu’ş-şehâde) zahir ve bâtın olarak iki yönü vardır. Zahir yönü “nun” harfiyle, bâtın yönü ise “kâf”harfiyle simgelenmiştir. Bu neden­le “kâf” harfinin ağızdaki mahreci gayb âlemine bir giriş niteliğini taşır; bu harfin mahreci insanın gayb âlemine girmesini sağlar, çünkü “kâf” har­fi, dil ile gırtlak arasından çıkan harflerin sonun­cusudur. “Nun”harfi ise, dil üzerinden çıkan harf­lerdendir. Bu “kün” kelimesinin gayb yönü, “kâf ve nun” harflerinin ortasındaki “vav”la simge­lenmiştir.

“Vav” dudak harflerindendir ve zuhurun bir simgesidir. Aynı zamanda “vav” bir illet har­fidir; sahih harf değildir. İşte bunun için, oluş (tekvin), simgesel olarak ondan gelmiştir, çün­kü o illet harfidir; illiyet (nedensellik) harfidir. Yine”vav” harfi, dudak harflerindendir. Duda­ğın ileriye doğru uzatılmasıyla, varlığın ya da kozmosun zahir yönüne doğru nefesin çıkma­sını sağlar.Bu sebeple, vücutta canlılık ilkesinin zuhuru, açığa çıkışı ruh gereğincedir. Fiiller, ha­reketler ve bütün davranışlar, vücuda hayatiyet veren ruh sebebiyle meydana gelir. Ruh vücutta gayb halindedir; tıpkı “kâf”ve “nun” arasında­ki “vav” harfinin gayb oluşu, görünmeyişi gibi. Çünkü aradaki “vav” hazfolmuştur ve sükûn halindedir. Aynı şekilde “nun” harfi de sükûn halindedir.”Vav” harfi simgesel olarak perde ar­kasında çalışır; onun varlığı gaybdır; fakat hük­mü ve etkisi açıktadır. (www.sorularlaİslâmiyet. com 2012) Bu konuyla ilgili bir beyit de şöyledir: (İstanbulî 2005, 71)

Onsekizbin âlemin meşhûdiyem

Kâf ile nun emrinin fermaniyem

“Esma-i sitte” veya “Cünnetü’l-Esma” olarak bili­nen “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” isimleri altı adettir. Bu isimlerdeki toplam harf sayısı ise 19’dur. Besmele de 19 harften ibarettir. İhlas Suresi’nin harfleri 47 tanedir. Başındaki Bes­mele ile birlikte İhlas Suresi’nin toplam harf sayı­sı 66 eder. Bu da İsm-i Zât’a, yani Allah’a işarettir. (İstanbulî 2005, 153)

Mühr-i Süleyman altı kolludur. Süleyman ismi de altı harftir (sin-lâm-ye-mim-elif-nun). Altıgen mührün tığları, yani uçları altı yöne, Cünnetü’l- Esma’ya ve altı isme işaret eder. Bu mühür aynı zamanda Kadirî şeyhlerinin altı sıfat ile mevsuf olmasına işaret eder: Sin, kalbin selim olması­na; lâm, ahlâkın lâtif olmasına; ye,ayne’l-yakîn’e; mim,mûnis, inançlı ve sıddîk olmaya; elif, gece kâim (evvâb) olup ibadet etmeye; nûn,“na’büdü ve nesta’în” yani ibadet ve sığınmayı Allah Teâlâ’ya has kılmaya işarettir. (İstanbulî 2005, 199)

Mühr-i Süleyman, Türk-İslam sanatında ve mi­marisinde en çok rastlanan tezyinat unsurların­dandır. Bu simgenin kötülükten ve nazardan ko­runma maksadıyla kullanıldığı da görülmektedir. (Çoruhlu, 2002, 201)

Rakam değeri altı olan vav’ın altı yöne işaret etmesiyle ilgili olarak bazi âlimler, “vechullah” (vech-i Hakk: Allah’ın yüzü) kavramındaki vav har­fine atfen “Fe eynemâtüvellûfesemmevechullah: Nereye yönelirseniz Allah’ın vechi oradadır” ayet-i kerimesini (Bakara, 2/15) hatırlatmışlardır. Kâşâni de tümel (küll)deki mutlak (her şeyde her şey olan) yöne vav denir, şeklinde bir tarif yap­mıştır. (Cebecioğlu 2005, 693; Erginli 2006, 1179; Gümüşhanevî 1880, 293; Kâşâni 1981; Kâşâni, 2004, 575)

Tasavvufta yaygın kabul gördüğü şekliyle, nefs mertebelerinden altıncısı “nefs-i mardıyye”dir ki; mürşid bu mertebedeki kişiye “Kayyûm” ismini telkin eder. (İstanbulî 2005, 274)

Rüya tabirleriyle ilgili olarak da harflerin esas alındığı yöntemlere rastlanmıştır. Mesela; Hora­san padişahı Muhammed b. Harezm, âlimlerini toplayarak onlara bir tabirname yazmalarını em­retmişti. Âlimler bu tabir kitabını alfabe harfle­rine göre yazmışlardır. Bu kitaba göre; kişi rüya­sında gördüğü şeyin ismini Arapça’ya çevirir ve Arapça’da o isim hangi harfle başlıyorsa o harf­le ilgili rüya tabirine bakar. Diyelim ki; rüyasın­da su görse, “mâ” kelimesini bulup sonra tabir­nameden mim harfine bakar. İşte bu tabirname­ye göre “vav” harfi, “ihtiyacını elde etmeye” dela­let eder. (İstanbulî 2005, 277-278)

Farsça birleşik bir kelime olan “derviş” kelime­si “der (kapı)” ve “viş (eşik)” kelimelerinden mü­rekkep olup “kapı eşiği” demektir. Türk tasavvuf edebiyatında bu kelimenin harflerinden her bi­rine atıfta bulunan beyitler söylenmiştir. Buna göre; “dal” harfine atfen “dert ehli” olmaya, “ra” harfine atfen “riyâdan ictinap” etmeye, “vav” har­fine atfen “verâ”ya, “şın” harfine atfen “şükr” et­meye işaret edilmiştir. (İstanbulî 2005, 297)

“Allah” lafzının sayı değeri küçük ebcede göre 66 olduğu gibi, “hilâl” ve “lâle” kelimelerinin her birinin sayı değerleri de 66’dır. Hilal ve lale mo­tiflerinin Türk düşüncesinde ve sanatında kut­sal ve önemli birer motif olmalarını sağlayan hu­sus belki de “Allah” lafzına sayı değeri bakımın­dan eşit olmalarıdır. Lâle, “fenafillah” mertebesi­ne eriştiğine inanılan ünlü mutasavvıfların me­zar taşlarına da motif olmuştur. (Yakıt 1992, 44) Hat sanatında sıkça rastlanan çifte vav tasarımla­rı ile 66 sayısının ve dolayısıyla Allah lafzının, lâle ve hilâl gibi sembolik anlamlar yüklenmiş keli­melerin de bağlantısı olduğunu söylemek müm­kündür. Çünkü iki vav yan yana yazıldığı zaman rakam olarak da iki tane 6’nın yan yana yazıldı­ğı kabul edilmiş olacaktır ve bu durumda “çifte vav”,“66” gibi algılanabilecektir.

Yine ebced hesabına göre; Âdem ismi (elif+dal+mim=1+4+40) 45 sayısını, Havva ismi (Ha+vav+elif=8+6+1) ise 15 sayısını vermekte­dir. “Âdem ve Havva” denildiğinde (45+6+15) bu terkip 66 etmektedir. Dolayısıyla 66 sayısı, sem­bolik olarak düşünüldüğünde hem “Allah”ı hem de “insan”ı aynı anda temsil etmektedir. Burada, İslam tasavvufundaki “vahdet-i vücut” düşünce­si ve dolayısıyla İbn Arabi ve takipçileri hemen hatıra gelmektedir. Aynı zamanda bu düşünceyi ifade eden tamlamadaki “vahdet” ve “vücût” ke­limeleri de vav harfi ile başlamaktadır.

Ebced hesabına çok önem veren Mevlevîlikte büyük ehemmiyeti haiz olan ney’in rakamsal de­ğeri 60, “Âdem” ile “Havva” isimlerinin toplamı da 60 olduğu için neyden murat, bazı Mevlevî bü­yüklerine göre Adem ile Havva’dır; Neyistan’dan kasıt ise Cennet’tir. “Sin” harfi de tek başına 60’a tekabül ettiği için ve Kur’an’da Hz. Muhammed (s.a.v.)’e bir tefsire göre “Yâ Sîn (Ey İnsan: Ey Mu­hammed)!” olarak hitap edildiği için, Mesnevî’nin ilk sözü olan “Bişnev ez ney: dinle neyden!” ibare­si, aslında “Dinle Muhammed’den!” anlamına ge­lir. (Yakıt 1992, 61)

Kur’an-ı Kerim’de “İn hüve İllâ vahyunyûhâ: Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahiy iledir” (Necm, 4) buyrulduğuna göre, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in kendi söylemiş oldukları da esasen vahye da­yanmaktadır ve Cenab-ı Hakk’ın iradesi doğrul­tusundadır. Bu anlamda,”dinle neyden” ibare­si, “dinle Hak sözünü; dinle hakikati” gibi anlam­ları da çağrıştırabilir. Ayrıca, ney sadâsı ile ilgi­li olarak Mevlevîler tarafından bir hikâye de ri­vayet edilir ki; Hz. Ali (r. a.)’nin Hz. Muhammed (s.a.v.)’den işittiği bir sırrı, ağırlığına dayanama­yarak bir kuyuya doğru ifşa etmesi neticesinde, oradaki sazlıkta yetişen kamışların işte bu sırrı terennüm ettikleri şeklindeki inanıştır. Bunun­la birlikte, “dinle neyden” ibaresindeki “ney me­taforu” ile “Muhammed” kelimesi kastedilmiş ise, “Muhammed”, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ismi ol­duğu gibi, Hz. Mevlâna’nın da ismidir: Mevlâna Muhammed Celâlüddin Rûmî. Dolayısıyla her ikisi de aynı anda murad edilmiş olabilir.

Arap alfabesine dayalı İslam harflerinin insan anatomisiyle bağlantı kurularak vücudun muh­telif duruşlarına veya bazı azalara teşbih edildiği yorumlar da vardır. Mesela Baltacıoğlu, harflerin her birinin yanına, ona benzer duruşta bir insan resmi çizerek vücudun estetik nispetleri ve şekil­leri ile harf bünyelerinin estetik formlarını mu­kayese etmiştir. Buna göre vav harfi de, dizlerini karnına doğru çekmiş vaziyetteki bir insana ben­zetilmiştir. (Baltacıoğlu 1971, 116) Nitekim ana rahmindeki ceninin duruşu da benzer pozisyon­dadır ve bu şekil, harfler arasında en çok vav’a benzemektedir. Ayrıca, secde halindeki bir kim­se de vav’ı andırmaktadır. Dolayısıyla, vav’ın in­sanı temsil eden bir harf olmasının diğer sebep­leri de bunlar olabilir.

Tasavvuf ıstılahında “çifte vav çevirmek” diye bir deyim vardır. Dergahlarda Muharrem ayı­nın onuncu günü aşure pişirilirken ihvan kaza­nın başına toplanır. Aşureyi kepçeyle karıştıran, kepçeyi öperek bir başkasına verir. O da öpe­rek alır; kazandaki aşı sağdan sola, soldan sağa karıştırır; aynı tarzda bir başkasına sunar. Böy­lece kazanın dibinin tutmaması sağlanır. Bek­taşilerde kepçe “Yâ İmam” diye alınır; veren “Ya Hüseyn” der ve hep birden “Selâmullahiale’l- Huseyn, La’netullahi‘alâkatili’l-Huseyn: Allah’ın selâmı Hüseyin’e olsun; laneti de Hüseyin’in katiline!”denir. Aşureyi bu tarzda karıştırmaya “çifte vav çevirmek” denir. Bu, aynı zamanda zi­kir sayılır. (Gölpınarlı 2004, 76)

Tasavvuf literatüründe “vav’sız evliya” diye bir kavram da vardır ki; “evliya” kelimesindeki vav atılınca geriye kalan “Eliya” kelimesi bir Hristiyan adıdır. Mutasavvıflar, evliyadan olduğunu öne süren, boş iddiada bulunan, ancak davasını ma­naya ulaştıramayan, hareket ve halleri evliyanın hareket ve hallerine benzemeyen şekilci hırsızla­ra “vavsız evliya” derler. (Cebecioğlu 2005, 693)

Ayrıca halk arasında “işini 66’ya bağlamak” şek­linde bir deyim vardır. Bu deyim, “Allah’a havale etmek”, “O’na tevekkül etmek” ve “O’nu vekil ta­yin etmek” gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

  1. Vav İle İlgili Bazı “Mesel”ler

Vav harfiyle doğrudan ilgili olan veya içerisin­de vav’dan da söz edilen bazı rivayetler, kıssa­lar ve inanışlar mevcuttur. Bunlardan bir kısmı, halk arasında oldukça yaygın vaziyettedir. Me­sela; vav harfiyle ilgili olarak nakledilen en meş­hur hikâyelerden biri Hattat Hâfız Osman (1642- 1698) ile ilgili bir nüktedir. Hat sanatı veya hattat denilince çoğu kimsenin aklına ilk olarak genel­likle bu hikâye gelmektedir.

Rivayete göre; Hâfız Osman Efendi bir gün Beşiktaş’tan bir kayığa binip Üsküdar’a geçecek­miş. Kayık Üsküdar İskelesi’ne yaklaşıp yolcular paralarını vermeye başlayınca Hâfız Osman da üstünü aramaya başlamış. Fakat yanında para olmadığını anlayınca kayıkçıya dönüp “hemşeh­rim benim param yok! Sana bir vav yazıvereyim; olmaz mı?” diye sormuş. Kayıkçı homurdanarak “paran yoktu da ne diye bindin kayığa? Senin yazacağın vav’ı ne yapayım ben?” diye karşılık vermiş. Hâfız Osman da “satarsın” demiş. Kayık­çı bakmış ki başka çare yok. İster istemez, Hâfız Osman’ın oracıkta yazıverdiği vav’ı alıp cebine atmış.

Günün birinde kayıkçının yolu bedestene dü­şünce bakmış ki; kargacık burgacık yazıları, kara­lamaları mezat edip dururlar. Hemen hatırlayıp cebindeki vav’ı çıkarmış; tellala vermiş. “Hâfız Os­man vav’ı” dendikçe vav’ın fiyatı artmış. Kayıkçı­nın eline de hiç ummadığı kadar para geçmiş. Bir gün Hâfız Osman yine aynı kayığına binince ka­yıkçı hemen tanımış. Hâfız Osman Efendi para­sını uzatmış ama bu sefer kayıkçı; “para istemez Hoca; sen bana yine bir vav yazıversen kâfî” de­miş. Hâfız Osman da “hemşehrim o vav her za­man yazılmaz; sen al paranı” diye cevap vermiş. (Radots.,114)

Sultan II. Mustafa döneminin (1695-1703) meş­hur hattatlarından Filibeli Hâfız Osman, yaşı iler­lediğinde bir Kuran-ı Kerim daha yazmak istemiş ve bunu tamamladıktan sonra padişaha takdim etmiş. Bundan memnun olan padişah kendisine 200 altın vermek istemiş; ancak Hattat Osman Efendi para verilmesi yerine kendisinin hacca gönderilmesini talep etmiş. Padişah da bu talebi kabul etmiş. Daha sonra bu Kuran-ı Kerim’de bir vav harfinin unutulduğu fark edilmiş. Padişah da bu kudretli hattatı çekemeyip onunla uğraşanla­rın varlığından haberdar olduğu için diğer hat­tatlara “bu unutulan vavı hanginiz yazarsınız?” diye sormuş. Neticede, fırsat buldukça üstadı çe­kiştiren hattatların aczini görünce; “durmadan bana Hâfız Osman’ın aleyhinde bulunursunuz. Fakat hiçbiriniz üstadın bir “vav”ını bile yazma­ya kâdir değilsiniz, karşımdan çekiliniz” diyerek derslerini vermiş.(Gülnihal 2004, 277)

Bursa Ulu Camii’ndeki vav harflerinden biriyle il­gili olarak da halk arasında şöyle bir inanış vardır: Bir Allah dostu olan Somuncu Baba, Ulu Cami ya­pılırken her gün oraya gelir ve ekmek dağıtırmış. Yine öyle bir gün camide Hızır (a.s.)’ı fark etmiş ve “her gün buraya gelip namaz kılmalısın; eğer gelmezsen herkese senin Hızır olduğunu söyle­rim demiş. Bunun üzerine Hızır (a.s.) her gün Ulu Cami’ye gelip celî sülüs vav harfinin önüne dura­rak namaz kılmaya başlamış.

Yine Bursa Ulu Camii ile bağlantısı olan bir baş­ka rivayet söz konusudur. Bu camide müsen­na (simetrik) olarak yazılmış olan bir ibare var­dır: “Kale’n-Nebiyyüsallallahu ‘aleyhi ve sel­lem: “İttaku’l-vâvat: Rasûlüllahs.a.v. buyurdu ki; vav’lardan sakınınız.”(Resim 2) Aynı ibare Edir­ne Eski Cami’de de yazılıdır. Ancak, kelam-ı ki­bardan olma ihtimali yüksek olan bu söze ha­dis kaynaklarında rastlanamamıştır. Dolayısıy­la, hadis-i şerif olarak nakledilmesi uygun de­ğildir. Vav’lardan niçin sakınılması gerektiği çok açık olmasa da, bazı görüşlere göre sakınılma­sı gerekenler, vav harfiyle başlayan bazı işler­dir: Vilâyet (valilik), vezaret (bakanlık), visayet (vasîlik), vekâlet (vekillik), vedîa (emanet), vakıf, vallahi (yemin) gibi. Bu sayılanların her biri kişi­ye önemli sorumluluklar yükleyeceği için, çok büyük bir zaruret olmadıkça bu yüklere talip ol­mamak, sorumluluk almanın kaçınılmaz olduğu hâllerde ise gayet dikkatli olmak, umursamaz bir tavır takınmamak gerektiği yönünde bir tavsiye şeklinde bu sözü değerlendirmek daha doğru olacaktır, kanaatindeyiz.

Bazı eserlerde bu söze “kıyle” (denildi ki…) şek­linde temrîz siğasıyla yani zayıf olduğu hissetti­rilerek işaret edilmiştir: Birgivî, Muhyiddin Mu­hammed b. Pir Ali, et-Tarikatu’l-Muhammediyye, s. 155; İsmail Hakkı, Tefsîru Hakkı VII, s. 144; Zeynu’l-Abidîn b. Necm el-Mısrî, el-Bahru’r- RâikşerhuKenzi’d-Dekaik, XVII, s. 377; Hadimî, BerîkaMahmûdiyye fî şerhi TarikatiMuhamme­diyye s. 153’te olduğu gibi. (Tatlı 2012, 389)

Vav harfiyle başlayan ve sorumluluk yükleyen di­ğer kelimelere de örnek verecek olursak şunları sıralayabiliriz: Vâcip, vaad, vefa, vahiy, vaaz, va­kit, vâlid, vâlide, vâris, vatan, vaz’-ı imza, vaz’-ı kanun, vazife, vebal, vecd, veda, vehb, vehim, veled, veliahd, vera’, vesvese, vezin, vezne, vird, visâk, vesika, vitr, vüs’at, vüsûl, vukûfiyet, vuzu’, vücut…

  1. Hat Sanatında Vav Harfiyle İlgili Tarifler

Risale-i Hat adlı eserin “Fî Haddi’l-Vâv” başlıklı bahsinde vav harfinin muhakkak hattıyla yazılışı manzum olarak şöyle tarif edilmiştir: (Hâfız-zâde 2005, 98)

Halka-i “fa” ger olsa “ra”yile

Bir hûbşekl-i sûret ola “vâv”ile

“Fî” başını “ra” serine bağlagıl

“Vav” muhakkak budururhûbanlagıl

Hattat Yâkut ve İbn Hilâl’e göre vav harfi, “bir kıs­mı diğer kısmının üzerine arkaya dayanarak ve kavislenerek kapanmış ve bu kısım ra’nın üzeri­ne takılmıştır” şeklinde tarif edilir. Öyle ki, başın hem dik, hem de öne çalımla bakan bir hâli var­dır. Başa mürselra takılırsa mürselvav, mukavver­ra takılırsa mukavvervav namını alır. Mukavver­vav, diğer bir harfler birleştiği zaman kirpi ve yı­lana, mürsel yazıldığı zaman yırtıcı hayvana, ej­dere benzer denilmiştir. (Yazır 1989, 355) Söz konusu tarifler genellikle sülüs veya muhakkak yazı çeşitlerine göredir.

Vav harfini anatomik olarak inceleyecek olursak, harfin her bir kısmının ayrı ayrı adlandırıldığını görürüz. Benzer isimlendirmelere diğer harfler­de de başvurulmuştur. Harflerin bünyevî özel­likleri ile insan veya hayvan vücutları ile muhte­lif eşyanın benzer kısımları arasında ilişki kurul­muştur. Bu tür yakıştırmalar ve benzetmeler, bil­hassa yazı meşk eden talebelerin harfi daha iyi anlayabilmeleri için yapılmış olsa gerektir.

Vav harfinin, cevher, zâid, cüz, baş, göz, boyun, ense, çene, gövde, kuyruk, kâse şeklinde tasnif edilmiş kısımları vardır. Hat sanatıyla ilgili bazı eski risalelerde veya kitaplarda, ayrıca “Kalem Güzeli“ adlı eserde bunlara ilişkin izahat yapıl­mıştır.

Cevher, harfi “fonem”e delalet etmeye yeten en küçük kısımdır. Mesela vav harfinin baş kısmı ol­masa onun vav olduğu anlaşılamaz. Zaid, harfin cevherine ilave olunan kısımdır. Cüz, herfin her­hangi bir parçasına denir. Bünye, harfin cevhe­ri, cüzü, zaid parçaları dâhil olmak üzere umu­mi yapısına denir. Harf sabit olduğu halde bün­ye, yazı nevilerine veya yazışa göre değişebi­lir. Baş, harfin ilk başladığı bir noktalık yeri veya başı andıran kısmıdır. Boyun, başlı harflerin göv­de ile birleştiği kısmıdır. Göz, baş içinde görülen beyaz kısım, boşluk veya gözü andıran kısımdır. Bazı harfler iki gözlü iken (he gibi), vav bir gözlü­dür. Gövde, harfin başla kuyruk arasındaki orta kısmıdır. Sırt, harfin sırtı andıran dikçe kısmıdır. Kuyruk, harfin sonundaki kalın-ince son parçası­dır. Boy, harfin başından sonuna kadar olan bü­tünüdür. Kâse ise çanaktan daha çukur olan ve kâseyi andıran kısımdır. (Yazır 1981, 176-178)

Yukarıda tanımlanan bütün kısımlar vav harfin­de mevcut olan kısımlardır. Bunların haricinde, diğer harflere münhasır bölümlerin de ayrı ayrı isimleri vardır (küp, kaş, karın, diş, ağız, burun, kol, dirsek gibi).

Hat sanatında, bir harf veya kelime yazılırken ka­lemin hareketi de bazı esaslara bağlanmış ve bu hareketlerin herbiri ayrı ayrı adlandırılmıştır. Bir harfi doğru ve güzel yazmak için kalem, mürek­kep, kâğıt gibi temel malzemeler ile daha pek çok malzemenin kaliteli ve elverişli olması elbet­te şarttır. Ancak, bu şartlar sağlandıktan sonra, yazma esnasında uyulması icap eden birçok ku­rallar da vardır. Her şeyden önce kalemin kıblesi doğru olmalıdır. Yani; kalemin ucu doğru yöne, doğru açı ile bakmalıdır ki; harfte aranan kalem hakkı tam verilebilsin.

Kalemin kıblesi doğru ise, hareketin seyrine ait diğer şartların da harfiyyen yerine getirilme­si gerekmektedir. Tahrîk; kalemi belirli bir meb­de’ (başlangıç) ile bir müntehâ (bitiş) arasında el ile yürütmeye denir. Sevk; kalemi hareketinde ta­kip ederek gereken cihetlere götürmektir. İdare; maksada göre evirip çevirirken tabii gidişi (do­ğallığı) korumaktır. Cereyan; elin, kalemin ve mü­rekkebin birlikte akıp gitmeleri halidir. Tevkîf; ka­lemi hareket halinde iken birdenbire veya tedri­ci olarak durdurup tutmaktır. Meks; kalemi, yü­rürken herhangi bir yerde veya halde kaldırma­dan hareketten alıkoymaktır. Çoğunlukla nefes almak için yapılır. Kat’; kalemin yürürken hareke­tini kesip tekrar devam etmektir. Bed’; herhangi bir yerden harekete başlamaktır. İbtida’; baştan, yani belirli bir başlangıç noktasından harekete başlamaktır. Tarh ve tayy; kalemin kalınlığından veya hareketinden birazını kullanmaktır. Derc ve indirac; kalemi kalınlığından veya hareketinden bir kısmını diğer kısmı içinde gizleyerek yürüt­mektir. Te’lif; bir cinsten olsun veya olmasın, mü­teaddid hareketleri birbirine karıştırmadan bün­yede uyuşturmaktır. Izhar; açıklamak gereken bir hareketi yerinde ve sırasında meydana vurmak­tır. Mezc; bir cinsten olsun veya olmasın, müte­addit hareketleri birbirine karıştırmaktır. İhfa’; açıklamamak gereken bir hareketi diğer hare­ketler içinde gizlemektir. (Mürekkep şeffaf de­ğilse) Gözle görülmez; yazarken anlaşılır. İtmam; hareketi tam yapmak, harfi veya parçasını tam yapmak, kalem kalınlığını tamamen göstere­rek yazmaktır. Buna tam hareket de denir. Kale­min ünsî ve vahşî tarafları birbirine müdahale et­mez. Mutedil hareket; kalemi ne ağır ne hızlı; iki­si ortası yürütmektir. Ağır hareket; kalemin dik­kat ve itina ile ağır ağır yürütülmesidir. Serî’ ha­reket; kalemin az veya çok bütün bir seyrini dur­madan çabukça yapmaktır. Ters hareket; evvel­ce yapılan bir hareketin aksi istikamette yapıla­nıdır. Eğri hareket; az çok bir meyille yürütülme­sidir. Tedvirî hareket; kalemin birden veya tedri­cen yuvarlağımsı şekil çıkaracak surette yürütül­mesidir. İç hareket;harfin iç tarafına rastlayan ha­reketlerdir. Dış hareket; harfin dış kenarına rastla­yan hareketlerdir. Açık hareket; kalemin dönüşle­rinde, kıvrılışlarında, bükülüşlerinde hareket de­ğişmelerinin açıkça görülmesidir. Gizli hareket; bir hareketin kendinden önceki hareketi kısmen veya tamamen gizlemiş bulunmasıdır. Müteâkis hareket; istikametleri birbirinin aksi olmakla be­raber karşılıklı bulunan hareketlerdir. Mütekabil hareket; bir harfin bir yerindeki hareketin, uzak veya yakın karşı tarafına isabet eden harekettir. (Yazır1981, 181-184)

Tarifleri yapılan bu hareketlerin tamamı, özellik­le sülüs kaidelerine uygun olarak yazılan bir vav harfinde de karşımıza çıkacaktır. Burada sayılma­yan birtakım kaideler ve adlandırmalar ise diğer harflerle ilgili olanlarıdır.

Hareketin seyrine ilişkin söz konusu tabirlerden başka, harf terkibine ait ıstılahlar da vardır: Ka­vis; harfin münhani parçasına denir. Meyl; harfin yatık ve dik çizgiye olan uzaklığıdır. İşba’; harfin icap eden yerini kalem göğsüyle doyurmaktır. İr­sal; kalemin süratle akması gereken yerde eli ka­lemle birlikte salıvermektir. Te’lif; muttasıl olma­yan bir harfi diğer bir harfle gereği gibi güzel bir tarzda bir araya getirmektir. Musattah veya mün­satıh kısım; harfin düzümsü kısmıdır. Münekkib; bir harfin bir kısmının diğer kısmı üzerine kapan­mış şeklinde denir. Gözlü harfler genellikle böy­ledir. İrsal, harfin sonu kıvırmayıp salıvermektir. Mümasil; şekilleri tamamen birbirine benzeyen harflere veya şekillere denir. Vav ile fe harflerinin başları gibi. Munfasıl; yalnız sağındaki harfle bir­leşebilen harftir. İlişme; bir harfin diğer bir har­fe bitişmeyip dokunmasıdır. Yanaşma; bir harfin diğer bir harfe yahut bir parçanın diğer parçaya yanaşmasıdır. Müsenna; çift ve karşılıklı şekilde (simetrik) yazılmış yazıdır. (Yazır1981, 184-187)

  1. Hat Sanatında Vav Harfinin Vurgulandığı İstifler

Hat sanatında, bilhassa celi sülüs kalemiyle vav’ın büyükçe yazıldığı, vav çanağının üze­rine de daha ince bir kalemle veya farklı renk­te mürekkeple metnin devamının istiflendiği pek çok eser verilmiştir.Tek başına vav har­finden müteşekkil örnekler de çok fazladır. Yani hat sanatında vav harfinin tasarımda odak noktası olduğu kompozisyonlara sık­ça rastlamak mümkündür. Bunların bir kısmı mimari eserlerde kalemişi olarak bir kısmı da levha şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu se­beple, vav harfi adeta hat sanatının sembo­lü olmuştur.

Tarihi eserlere bakıldığında yazı sanatı bakımın­dan en önemli yapılardan birinin Bursa Ulu Ca­mii olduğu şüphe götürmez. Bu büyük camide, devasa boyutlara sahip yüzden fazla hat şahese­ri teşhir edilmektedir ve bu yönüyle Cami, aynı zamanda bir hat müzesi olarak bile telakki edile­bilir.Önceki bölümlerde temas edildiği gibi; Bur­sa Ulu Camii’ndeki vav’lardan bazıları halk efsa­nelerine bile konu olmuştur.

Ulu Cami duvarlarını süsleyen yazıların en dik­kat çekici olanlarında genellikle vav harfinin merkezî konumda olduğu, tasarımın temel un­suru olarak vav’ın kullanıldığı ilk bakışta fark edi­lir. Bunlardan biri; Şems Suresi’nin ilk yedi aye­tinde geçen 12 vav harfinden sekizinin daire­vi formda celi sülüs ile yazıldığı ve her bir vavın içerisine de ayetlerin geri kalan kelimelerinin ha­rekeli yapma kufi ile tasarlanmış olduğu, orta­sı Besmele’li kompozisyondur. (Resim 3) Bir di­ğeri; yine Şems Suresi’nin ilk beş ayetinin aynı formda, fakat bu kez 6 vav ile tasarlandığı daire­vi kompozisyondur.

Aynı camide, iç içe yazılmış ve giderek küçük vav’ları ile dikkat çeken bir başka tasarım, bir ayet-i kerimenin manasıyla uyumlu olarak ta­sarlandığı ilginç ve estetik bir özelliğe sahiptir. “Ve lillâhilizzetu ve li rasûlihî ve li’l-mû’minîne ve lâkinne’l-munâfıkîne lâ ya’lemûn: Halbuki asıl üs­tünlük Allah’ın, peygamberinin ve mü’minlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler.” (Münafikûn, 8) ayetinde geçen vav’lardan en baştaki en büyük kalemle yazılıp bunun içine de Allah lafzı yerleş­tirilmiştir. Bir sonraki vav daha ince bir kalemle yazılmış ve onun içerisine “li Rasûlihî” ibaresi ya­zılmış; bir sonraki vav daha da küçük yazılarak içerisine “li’l-mü’minîne” ibaresi yerleştirilmiştir. En küçük vav’ın içerisine ise “lakin” kelimesi sığ­dırılmıştır. Ancak “el-munafıkîn” kelimesi bunla­rın haricine çıkartılarak yazılmış ve adeta anlam ile kompozisyon bütünleşmiştir.

Ulu Cami’nin bir başka duvarında, üstte Allah lafzı onun altında da Vav harfi tek başına görül­mektedir. Allah lafzı ile vav harfinin birbirine ya­kın olarak ve aynı celî kalemiyle yazılmış oldu­ğu dikkat çekici örneklerden biri de Edirne Eski Cami’dedir.

Birer mürsel birer de müdevver olmak üzere mü­senna yazılmış toplam dört vavdan mürekkep bir tasarıma Bursa Ulu Camii’nde ve çeşitli tekke levhalarında rastlamak mümkündür. Celî bir Vav içerisine daha ince kalemle yazılan “hüve alâ kül­li şey’in kadir/vekîl: Ve O her şeye kadirdir/vekildir”

ibaresi de klasikleşmiş bir kalıp olarak çokça gö­rülebilecek örneklerdendir.

Amentü metninin içindeki atıf vavlarının daha büyük ve mürselvav ile kayık kürekleri şeklinde istiflendiği ilginç örneklerden Hüsnî imzalı bir levha h. 1324 tarihlidir. (Naci Zeynuddin, 162) İmanın 6 şartını ihtiva eden “amentü” metninde­ki vavlardan 6 atıf vav’ını celî yazıp bunların içe­risine diğer kelimeleri yani iman edilenleri sırala­mak da hat sanatında bir klasik olmuştur. (Resim 11) Bu tasarımdaki vavları mürsel yapıp kuyruk­larını uzatarak ve genel istifi kayık şekline benze­terek ortaya çıkan levhalar “amentü gemisi” veya “amentü kayığı” ismiyle meşhur olmuştur. İman edenlerin kurtulmasıyla ilgili bir metafor olarak Hz. Nuh’un Gemisi’ne atfen bu tasarım hat sa­natında sembolleşmiş ve klasikleşmiştir. Amen­tü ibaresinden başka, ayın form içerisine bir su­renin yazıldığı levhalar da vardır. Mustafa Halim Özyazıcı’nın (1898-1964) h. 1376 tarihli Şems Su­resi levhası buna güzel bir örnektir.

Peşpeşe yazılmış celi vav’lar içerisindeki nispe­ten ince kalemle yazılmış kelimelerden oluşan; fakat Amentü içerikli olmayan levhalar da mev­cuttur. Bunlardan bazılarında Hz. Muhammed (s.a.v.) ile ashabının isimleri yazılıdır.

Çok farklı kompozisyonlardaki Hilye-i Saadet lev­halarından bazılarının göbek kısmında iri vav’lı amentü tasarımı dairevi formda yer almıştır.

Hattat MehmedAtâullah Efendi’nin yine amen­tü metni ve dua muhteviyatlı, çok sayıda vavıy­la dikkat çeken bir levhası, kendi isimlendirme­siyle “Sûku’l-Vâvât: Vavlar Çarşısı” adında ilginç bir eserdir.

Yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı gibi vav har­fi, haiz olduğu estetik ve anatomik hususiyetleri sebebiyle ilham verici, tasarıma elverişli ve son derece dengeli bir harftir. Başı, gözü, çanağı, kuyruğu olan; aşağıya, yukarıya ve yanlara doğ­ru hareketleri olan, hem düzümsü ve hem de yu­varlağımsı hatlara sahip; ne çok büyük ve uzun ne de çok küçük ve kısa olan; incelen ve kalınla­şan çizgilere sahip muhteşem bir harftir. Onun bu estetik mükemmeliyeti, ihtiva ettiği ve çağ­rıştırdığı anlamlarla birleşince hat sanatında ner­deyse en çok tercih edilen harf olmasına sebep olmuştur.

Hat sanatında tasarımın ana unsuru olarak vav’ın esas alındığı eserler elbette yukarıda sayılanlar­la sınırlı değildir. Bugün hayatta olmayan büyük hattatların tarihî mahiyetteki eserlerine, yaşayan hattatların -bu araştırma kapsamına alınmayan-birbirinden farklı sayısız istifi de eklenecek olur­sa çok zengin bir sanat hazinesiyle karşılaşılaca­ğı aşikârdır. Dolayısıyla bu çalışma;mimari eser­lerde, müzelerde ve koleksiyonlarda en çok rast­lanan klasikleşmiş nitelikteki örneklerle bazı il­ginç ve istisnai tasarımlara yer vererek vav har­finin Türk-İslam kültüründeki ve hat sanatındaki önemini vurgulamayı hedeflemiştir.

Sonuç

Harfler, bir dili oluşturan en önemli unsurlardır. Yazma, okuma, konuşma, hatta düşünme gibi hayati eylemler harf olmaksızın gerçekleştiri­lemez. Dolayısıyla harfleri kullanmak insanları hayvanlardan ayıran özelliklerdendir. Her şeyin bir ismi vardır ve bütün isimler harflerden mü­rekkeptir. Her harfin kendine mahsus bir sesi, te­laffuz şekli, mahreci ve manası vardır. Buna ilave­ten, harflerin pek çoğu sembolik birer hüviyete sahiptir. Türk-İslam kültüründe ve sanatında da bazı harflerin diğerlerine göre imtiyazlı sayılabi­lecek özellikleri vardır. Vav da bu harflerden biri; hatta belki birincisidir.

Özel anlamların yüklendiği harfler arasında, elif, nun, mim, he gibi başka harfler de elbette mev­cuttur ve vav harfinin “vahidiyet”i (Allah’ın bir­liğini) temsil ettiği gibi, mesela elif harfine de benzer bir anlam yüklendiğine rastlanmaktadır. Ancak bu araştırmanın konusu olan vav harfinin, diğer harflere nazaran, “münferit” olarak en çok kullanılan harf olduğunu ileri sürmek mümkün­dür. Gerek mimaride, gerek levhalarda gerekse bazı eşyalar üzerinde sadece vav’ın yazılmış ol­duğuna sıkça rastlanabilir. Ayrıca hat sanatın­da, vav harfinin tasarımda odak noktası hâlinde düşünüldüğü, eski ve yeni pek çok örnek vardır. Bunda; sembolik anlamından başka, söz konu­su harfin estetik ve anatomik birtakım özellikle­rinin etkili olduğu söylenebilir. Çünkü vav; duru­şu, ölçüleri, nispetleri, ögeleri, kısımları, hareket­leri, yönleri itibariyle de hat sanatının birçok in­celiğini bünyesinde barındıran istisnaî zarafette bir harftir. Kültürel zenginliğin harfe yüklemiş ol­duğu temsilî nitelikler ve anlamlar da vav’ın çok tercih edilmesini sağlamıştır. Aynı zamanda hem Allah’ı hem de insanı veya sadece Allah’ı, sade­ce insanı temsil ettiğine inanılması bile onu ayrı­ calıklı bir harf konumuna yükseltmek için yeter­li olmuştur. Türk-İslam düşüncesi, mistisizm, mi­marlık, edebiyat,kültür-sanat tarihi, tezyinî sa­natlar ve özellikle de hat sanatı açısından olduk­ça önemli bir harf olması da dikkatlerin vav har­finde daha çok yoğunlaşmasını sağlamıştır.

 

KAYNAKÇA

  1. YAZ I R , Elma l ı l ı Hamd i , Ku r ’a n – ı Ke r im Me â l i , Pa ra d o k s Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 1 0 .
  2. B ALTAC IOĞLU, I sma y ı l Ha k k ı , Tü r k P l a s t i k S a n a t l a r ı , Mi l l i Eğ i t im B a s ıme v i , An ka ra , 1 9 7 1 .
  3. C E B E C İOĞLU, Et h em, Ta s a v v u f Te r iml e r i ve D e y iml e r i S öz l ü ­ğ ü, An ka Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 5 .
  4. Ç E T İN, Ni h a d M. , “ Va v ” ma d d e s i , İ s l âm An s i k l o p e d i s i , C . 1 3 , ME BYa y. İ s t a n b u l, 1 9 8 6 .
  5. ÇORUHLU, Ya ş a r, Tü r k Mi to l o j i s i n i n An a h a t l a r ı , Ka b a l c ı Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 2 .
  6. ÇÖRTÜ, Mu s t a f a Me ra l, Ara p ça D i l b i l g i s i S a r f, İ FAV Ya y. , İ s ­t a n b u l, 2 0 1 1 .
  7. DE VE L L İOĞLU, Fe r i t, Osma n l ı ca -Tü r kçe An s i k l o p e d i k Lû g a t, Ayd ı n K i t a b e v i Ya y. , An ka ra , 1 9 9 7 .
  8. DURMUŞ , İ sma i l,“Ha r f ” ma d d e s i , İ s l âm An s i k l o p e d i s i ,T. D i ­ya n e t Va k f ı Ya y. İ s t a n b u l, 1 9 9 7 .
  9. E R GİNL İ , Za f e r ( Ed. ) , Me t i n l e r l e Ta s a v v u f Te r iml e r i S öz l ü ğ ü, Ka l em Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 6 .
  10. E R K AN, Ar i f, El – B e ya n Ara p ça -Tü r kçe B ü y ü k S öz l ü k , Hu z u r Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 6 .
  11. GÖL P INAR L I , Ab d ü l b a k i , Ta s a v v u f t a n D i l imi ze G e çe n D e y im­l e r ve At a s öz l e r i , İ n k ı l a p Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 4 .
  12. GÜLNİHAL , İ sme t, Ho k ka G i b i , İ s t a n b u l, 2 0 0 4 .
  13. GÜMÜŞHANE VÎ , Ahme d Z i ya ü d d i n , K i t a b ü Câmi ’i ’ l – Us û l f i ’ l – Ev l i ya – i ve Envâ i h im ve Ke l ima t i ’s -S û f i y ye, Mı s ı r, 1 2 9 8 / 1 8 8 0 .
  14. Hâ f ı z – zâ d e, Ka l emd e n Ke l âma / R i s a l e – i Ha t, Ha z . : S a d e t t i n Eğ r i , K i t a b e v i Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 5 .
  15. He ye t, Ör n e k l e r i y l e Tü r kçe S öz l ü k , C . 4 , ME BYa y. , An ka ­ra , 2 0 0 0 .
  16. e l – İ s t a n b u l î , Ya hya Âg â h b. S a l i h , Ta r i ka t K ı ya f e t l e r i n d e S emb o l i zm (Me cmû’â t ü’ z – Za ra i f S a n d u ka t ü’ l -Ma â r i f ) , O ca k Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 5 .
  17. İ b n Ara b i , Fü t û h a t – ı Me k k i y ye, C . 1 , L i te ra Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 7 .
  18. İ b n Ara b i , Ha r f l e r i n İ lmi , As a Ya y. , B u r s a , 2 0 0 0 .
  19. K ANAR , Me hme t, B ü y ü k Fa r s ça -Tü r kçe S öz l ü k ( Fe r h e n g – i Fa r i s î b e Tü r k î ) , B i r im Ya y. , İ s t a n b u l, 1 9 9 8 .
  20. K ANI K , Ma hmu t, “Ha r f l e r i n İ lmi ’n i S u n a r ke n”, Ha r f l e r i n İ lmi , İ b n Ara b i , As a Ya y. , B u r s a , 2 0 0 0 .
  21. K ÂŞÂNİ , Kâmi l ü d d i nAb d ü r re z za k , I s t ı l â h â t ü’s -S û f i y ye, n ş r. Mu h amme d Kema l İ b ra h im Ca f e r, Ka h i re, 1 9 8 1 .
  22. K ÂŞÂNİ , Kâmi l ü d d i nAb d ü r re z za k , Ta s a v v u f S öz l ü ğ ü, t rc. Ek­rem D emi r l i , İ z Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 4 .
  23. MOR I T Z , B. , “Ara p Ya z ı s ı ”, İ s l âm An s i k l o p e d i s i , C . 1 , ME B Ya y. , İ s t a n b u l, 1 9 9 3 , s. 4 9 8 – 5 1 2 .
  24. MUTÇAL I , S e rd a r, Ara p ça -Tü r kçe S öz l ü k , Da ğ a rc ı k Ya y. , İ s ­t a n b u l, 1 9 9 5 .
  25. Na c i Ze y nu d d i n , B e d a’i e l -Ha t t u’ l -Ara b, t s.
  26. Na c i Ze y nu d d i n , Mu s a v ve r u’ l -Ha t t ı ’ l -Ara b î , t s.
  27. R ADO, Ş e v ke t, Tü r k Ha t t a t l a r ı , İ s t a n b u l, t s. ,
  28. S CHIMME L , An n ema r i e, “ 6 : Ya ra d ı lmı ş D ü nya n ı n Mü kemme l S a y ı s ı ”, S a y ı l a r ı n G i zemi , Ka b a l c ı Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 0 .
  29. S E R İN, Mu h i t t i n , Ha t S a n a t ı ve Me ş hu r Ha t t a t l a r, Ku b b e a l ­t ı Ya y. , İ s t a n b u l, 1 9 9 9 .
  30. S ENAİ , Ek rem, h t t p: / /www. d e r i n d u s u n ce. o rg, E. T. : 0 3 . 1 1 . 2 0 1 2 .
  31. SOY SAL , Ahme t, Hü s nü h a t,No rg u n k Ya y. , İ s t a n b u l, 2 0 0 4 .
  32. Ş ems e d d i n S ami , Kamu s – ı Tü r k î ,D e r s a â d e t Ya y. , İ s t a n b u l, 1 9 9 6 .
  33. ŞÜKÛN, Z i ya , Fa r s ça -Tü r kçe Lû g a t / G e n c i n e – i G ü f t a r Fe r h e n g – i Z i ya , C . 3 , ME BYa y. , İ s t a n b u l, 1 9 9 6 .
  34. TAT L I , B e k i r, Mima r i Ha d i s l e r i -Tü r k İ s l âm Mima r i s i n i Ta ç ­l a n d ı ra n Pe yg amb e r S öz l e r i , T. D i ya n e t Va k f ı Ya y. , An ka ­ra , 2 0 1 2 .
  35. YAK I T, İ sma i l, Tü r k- İ s l âm Kü l t ü r ü n d e Eb ce d He s a b ı ve Ta r i h D ü ş ü rme, Ö t ü ke n Ya y. , İ s t a n b u l, 1 9 9 2 .
  36. YAZ I R , Ma hmu d B e d re d d i n , Me d e n i ye t Al emi n d e Ya z ı ve İ s l âm Me d e n i ye t i n d e Ka l em G ü ze l i , C . 1 – 2 , D i ya n e t İ ş l e r i B a ş ka n l ı ğ ı Ya y. , An ka ra , 1 9 8 1 .
  37. YAZ I R , Ma hmu d B e d re d d i n , Me d e n i ye t Al emi n d e Ya z ı ve İ s l âm Me d e n i ye t i n d e Ka l em G ü ze l i , C . 3 , D i ya n e t İ ş l e r i B a ş ­ka n l ı ğ ı Ya y. , An ka ra , 1 9 8 9 .
  38. h t t p: / /www.mo l l a cami . n e t, E. T. : 0 1 . 1 1 . 2 0 1 2 .
  39. h t t p: / /www. s o r u l a r l a i s l ami ye t. com, E.T. : 0 5 . 1 1 . 2 0 1 2 .

Ali Bektaş – Noktaviler

Ali Bektaş – Noktaviler

Girmeden icrây-ı devre gerdun-ı devran henüz
Dilde tahrir olmadan aşk-nâmey-i ihvan henüz
Alem-i nâsûta, nura gelmeden insan henüz
Adımız Noktavî yazdı levh-i mahfuza kalem
İftiharız eylesin alem bizi levm u sitem

Muhammed Nuru’l-Arab

“Noktadır levh-i cemâlin, noktadır hatt u ra­kam.”

Yukarıdaki şiir aslında bir yanlış anlamaya ve karışıklığa işaret et­mek üzere alındı. 1800’lü yılların sonunda Osmanlı coğrafyasın­da Nakşîbendilik ile Melamilik’i tek bir çatı altında toplamaya ve başlangıçta­ki gibi birleştirmeye azmetmiş mutasavvıflar­dan biri olan Seyyid Muhammed Nuru’l-Arab’ın, Noktatu’l-Beyan adlı eserindeki şiirinin bir kıta­sında yer verdiği Noktavi sözcüğünün ve bu söz­cükle kasttettiği şeyin, Safevîler’in en parlak dö­neminde ortaya çıkmış ve gerçekte Pesîhanîler1 olarak bilinen batınî toplulukla çok alakası yok. Hemen hemen her ortalama tasavvuf okuyu­cusu(!) nokta, bâ (harfi), bismillah, Ali (a.s), “Ben bâ’nın altındaki noktayım” “İlim bir nokta idi onu cahiller çoğalttı” gibi sözlerin ve diğer ilgi­li kavramların birbirleriyle az-çok münasebet­lerinden haberdardır. Ancak orijinal isimleriyle Pesîhanîler yahut meşhur adlarıyla Noktavîler, doğrudan ehl-i beyt muhabbeti etrafında teşek­kül etmiş “merkez” alevî tarikatlarla ve mezhep­lerle oldukça farklı bir kozmolojiye sahiptirler. Başlangıçta da böyle olup olmadıkları hususunu aydınlatmak, bu konuda derinlikli çalışmalar ya­pacak kimselere düşmektedir.

Fazlullah-ı Hurûfi’nin inançları ve hayatıy­la ilgili verilen bilgiler etrafında düşünülür­se Noktavîlik/Pesîhanîlik, hocasına kızmış/küs­müş bir talebenin öfkesinden doğmuştur. Riva­yete göre Fazlullah’ın en gözde öğrencilerinden, İran’ın Gîlan eyaletinin Reşt şehri yakınlarında­ki Pesîhan köyünden Mahmud-ı Matrûd (veya Merdûd) libidosu çok yüksek biriymiş. Hatta o kadar ki, Mahmud Pesîhanî neredeyse kendini, kendine tapacak kadar çok severmiş. Fazlullah-ı Hurûfî kendi benliğine aşırı düşkün bu öğrenci­sini yolundan ve etrafından tard etmiş (matrûd), red etmiş (merdûd). Böylece ortaya, İslam tarihi­nin en gizemci yollarından biri çıkmıştır. Estera­badlı Fazlullah’ın Yahudi olduğunu iddia eden­lerin haklı olup olmadıkları bir yana, Mahmud Pesîhanî’nin yolu açıkça Pers ırkına vurgu yap­maktadır. Kendi sistemi içinde dünyanın iki bü­yük devri olduğunu kabul eden Noktavîler, birin­ci devrenin Arap devresi olduğunu ve sona erdi­ğini ikinci devrenin ise Acem (Pers) devresi oldu­ğunu ve Mahmud-ı Matrûd ile bunun başladığı­nı kabul ederler. Nitekim Pesîhanîlik’in bu İrancı yapısı, öğretisini büyük oranda Fazlullah’ın hurûf felsefesinden aparan Mahmud-ı Matrûd’un ve takipçilerinin öğretilerindeki İslam öncesi İran dinleriyle ilişkisinde de gözlenebilir.

Nedense bütün tarihçiler Hurufîlik ve Noktavîlik başta olmak üzere Moğol işgali sonrası dönem­lerde ortaya çıkmış ezoterik tarikatların İsmailî kökenli olduğunda hemfikirdirler. İslam coğ­rafyasını büyük bir vahşetle ezip geçen Cen­giz ve oğullarının Alamut Kalesi’ni yıkması ve İsmailîler’in çil yavrusu gibi coğrafyaya ve tari­he yayılması da düşünülürse, Pesîhanîlik’in İran­cı karakteri daha kolay kavranabilir.

Sırr-ı dehanı benden işit kim bu noktanın
Te’lif olan kitapları ezberimdedir

Seyyid azim Şirvani

Varlığın Fazlullah’ın iddia ettiği gibi harflerden değil noktadan oluştuğuna inanan Pesîhanîler, Hallac-ı Mansur’un esasen manevi dünyası­nı temellendirdiği “nokta” kabulünü kendilerin­ce yorumlamışlardır. Hallac’ın “her çizginin aslı­nın nokta olduğu, bütün çizgilerin noktalardan oluştuğu, her çizginin noktadan hareket kazan­dığı ve noktanın ancak bir çizgi ile görülebilece­ği, bunun müşahede edilen her şeyde Hakk’ın görülmesine bir delil olduğu” yönündeki fikirleri; noktanın mutlak hakikat değil; her şeyde Allah’ın varlığının bir delili olduğuna dair düşünceleri için kullandığı bir metafordur. Hatta Hallac bu meyanda ilahi kelamın ne Arapça ve ne Farsça olduğunu söyleyerek gerek Hurûfîlerin gerekse Noktavîlerin Arap ve Fars alfabeleriyle kurgula­dıkları kabulleri baştan reddetmiş olur. Hallac’ın düşüncesinde nokta materyal gerçeklikten daha çok insanın mahiyetini ifade eden bir araçtır. Oysa Noktavîlik’te nokta, bütün varlıkların baş­langıcıdır. Bu haliyle de Noktavîlik materyalist bir karakter taşır. Noktavîler, vahdeti’n bir nokta ol­duğunu söylerler ancak buradaki vahdetten ka­sıt Allah değil, maddi âlemin bir olmasıdır. On­ların düşüncesine göre “bütün mevcudat vah­dettedir, vahdet ise noktadır, nokta ise topraktır. Yani tabiat hem idrakin başlangıcı hem de son noktasıdır. Dolayısıyla Noktavîler’in vahdet fikri, maddenin temeli ile ilgili bugünkü materyalist­lerin görüşleriyle neredeyse örtüşür. Pesîhanîlik şu halde materyalist panteizm olarak adlandırı­labilir. Bütün sırlar noktadadır. Nokta kendi özü içinde sonsuzluğu taşımaktadır. Noktanın açı­lıp kapanması zamanı meydana getirir. An, bir noktadır. Bu nokta uzatıldığında sonsuza kadar giden bir hat meydana gelir. Harfler de bu hat­tın üzerinde ortaya çıkar. Noktavîler Fazlullah’ı ve görüşlerini noktanın sırrını bilmedikleri için eleş­tirirler. Nokta harften öncedir. An, 18 bin âlemi özünde toplayan noktadır. Mutlak zaman anlayı­şı da noktada birleşir. Hayat mutlak zaman için­de sona erdiğinden noktanın içinde var olur ve noktanın içinde ölürüz.

Hakîm, qayri-hakiki noktadan mecliste söz açtı

Herkes endişeye, bense dehanın fikrine düştüm.

Noktavilîk’e göre “toprak daimi hareket ve de­ğişmededir. Bütün varlıklar toprakla alakalıdır, toprak ezeli noktadır ve gökler de bu yüzden vardır. Bütün forma ve cisme malik şeyler, par­çaçıkların tezahürüdür, daimi ve yalnız bu dün­yada mevcutturlar. Onun muhtelif formaları (mi­neral, bitki vs.) vardır.” Diğer taraftan Noktavîler bütün varlıkların dört unsurdan yaratılması dü­şüncesine de inanırlar. Daire karakterli oluşum ve gelişim hareketi minerallerden insanlara doğ­rudur ve her bir cisim ve şekil için temel olan bu­dur. Dört unsurdan mineraller, minerallerden hayvanlar, hayvanlardan da insanlar türer ve ni­hayet insanlardan da kâmil insan ortaya çıkar. Noktavîlerin sisteminde insan neredeyse ilahtır. Besmele’deki rahman ve rahim sıfatlarına “sen kendi özüne dikkatle bak ki senden başka hiç bir şey yoktur” şeklinde anlam verirler. Allah’ın benzeri yoktur kabulüne “ben Hakk’ın tecessü­müyüm” şeklinde karşılık bulurlar. Noktavîler in­sanın yüceliğine ve aklına çok inanmışlardır. İn­sanın zekâsını dinden üstün tutarak dini emir ve yasakları akla uygun değilse itibarsız sayarlar.

İddialarını Hurûfîlik’ten daha keskin bir dille ifa­de eden Noktavîlik’e göre Kur’an 28 haftir ve ve hepsinin manası eliftedir. Elif’inki ise noktada. Nokta insanın başlangıcıdır. İnsan ise bütün var­lıkların başlangıcıdır.

İnsanı bütün varlıkların başlangıcı olarak gören Noktavîlik yaşadığı çağa ve topluma aşırı aykı­rı görüşleri nedeniyle en büyük kötülüğün ken­di taraftarlarına yapılmasına neden olmuştur. Hurûfîlik’in ve Noktavîlik’in peripatetik karakte­rinden ısrarla bahseden doğulu ve batılı yorum­cular, geze-dolaşa görüşlerini yayan ve taraftar toplayan bu tarikatları yorumlarken nihaî he­defleri olan iktidar-hükümet olmak vurgusunu gözden kaçırırlar. Pesîhanîler’in de nihaî hede­fi dünya iktidarıdır. Kur’an’ı (nesih mensuh me­selesinden dolayı) kendi kafasına göre yorumla­yan, cennete ve cehenneme inanmayan, varlık­ların sürekli birbirine dönüşerek devam ettirdi­ği bir dünya fikrine ve böylece sonsuz tenasühe inanan bir tarikatın hedefinde dünyadan ve ikti­darından başka ne olabilir ki?

Dememiştir Rabb ki ede Ademe şeytan secde
Amma ki Adem’i sen secdey-i şeytan eyledin

Rükniy-i Kâşî2

Bu iktidar hevesi Noktavîler’i yüz yıllık bir süreçte Safevî sarayına kadar taşımıştır. Öğretilerinin ka­rakterindeki İrancı vurgu, acem coğrafyasındaki devletleri ve siyasi diğer teşekkülleri baştan çı­karıcı ögeler taşıyordu. Safevîlik öncesi düşünce hayatlarını gizli sürdürmekte olan Noktavîlerin Safevîler’le kısa süreliğine önleri açıldı. Keşan, Kazvin, Şiraz ve Isfahan’da birçok taraftar top­ladılar. Safevîlerin ilk döneminde birçok sanat ve düşünce adamını kendilerine çektiler. Hat­ta Noktavîler Şah Tahmasb’ın sarayında çok özel imkânlara sahip oldular. Tahmasb’ın saltanatı­nın sonlarına doğru Kazvin Noktavîleri’nin lide­ri olan Husrev Kazvini adlı bir derviş sarayda ol­dukça etkindi. Derviş Husrev, 2. İsmail ve Sultan Muhammed Hudabende zamanında faaliyetleri­ni sürdürdü. 1. Şah Abbas bu dervişle şahsen ta­nışıktı. 1. Şah Abbas’ın özel izniyle Husrev Kazvi­ni saraya ve ulemaya hâkim olmaya başladı. An­cak Şah Abbas’la Derviş Hüsrev arasındaki iyi iliş­kiler Luristan’da çıkan Noktavî isyanları yüzün­den bozuldu. İsyanları bastırmak için sefere çı­kan hükümdar, fırka liderlerinden tahttan inme­si konusunda kendisine gönderilen uyarılar üze­rine kumandanlarından Malik Ali’ye Kazvin’deki Noktavîler’i tutuklamasını emretti. Derviş Hüs­rev ve Derviş Kûçik’in de aralarında bulunduğu bütün Kazvin Noktavîleri tutuklanarak isyanların önü alındı. Ulema tarafından sorgulanan Der­viş Hüsrev üç gün boyunca halkın gözü önün­de işkenceye uğradı ve idamından sonra cese­di bir hafta boyunca darağacında teşhir edildi. Bu olayların ardından gökte beliren bir kuyruk­lu yıldızı saray müneccimi Celaleddin-i Yezdî, Şah Abbas’ın ( 25-28 Temmuz 1594) ölüm teh­likesiyle karşılaşacağı şeklinde yorumladı ve bu üç gün müddetince tahta bir başkasının vekalet etmesini önerdi. Bunun üzerine Şah Abbas, Der­viş Yûsuf-ı Terkeş- dûz adındaki Noktavî bir esi­ re kuyruklu yıldızın neye işaret olduğunu sordu. Yakında bir Noktavî’nin idareyi ele geçireceği ce­vabını aldı. Yapılan müzakerelerden sonra Derviş Yûsuf’un taht için en uygun kişi olduğu kararı­na varıldı. Son dönemde bazı Yahudilik kökenli ezoterik oluşumlar sayılmazsa belki de dünya ta­rihinde imparatorluk çapında bir devletin tahtı­na üç gün için de olsa oturmak Noktavîler’e na­sip olmuştur. Yusuf-ı Terkeş-dûz (ok kabı yapan, sadak yapımcısı), Safevî sarayında Şahlık maka­mına üç gün oturdu. Derviş Yûsuf üç günlük sul­tanlığının ardından tahttan indirilerek darağacı­na gönderildi.

Dünyayı Bezeyen Abbas’ın Tarihi adlı eserden Yüksek Şeriatın takviyesi için Melâhide-i Dal­le Fırkası’nın ortadan kaldırılması“ başlığıy­la, Safevî tarihinde verilen bilgilerle Noktavîlerin akıbetini takip edelim:3

Bu senenin (I. Şah Abbas dönemi) hadiselerin­den biri de, Mülhidlikle meşhur olan Kazvinli Der­viş Husrev ve onun müridlerinden birkaç kişinin öldürülmesidir. Bu hadisenin umum olarak beya­nı şu şekildedir. Adı geçen Derviş Husrev, Kazvin’in Derb-i Köşk (Köşk Kapısı) mahallesinin üçüncü ta­baka adamlarından idi. Onun babaları ve dedele­ri kuyu temizlemekle ve suyollarını tamir etmek­le vakit geçiriyorlardı. Adı geçen Derviş, babaları­nın sanatını bırakıp, Dervişliğe ve Kalenderiliğe ya­naşıp, bir müddet seyahat etti. Bu seyahatlerinde Noktaviler’le düşüp kalkıp, bu yolla bir kısım ma­lumat elde etmişti. Meşrebini genişletmeğe koyul­du. Kazvin’e geldi, bir mescidin köşesine yerleşti. Bir kısım dervişler onun başına toplandılar. O da bilgi satma dükkanı açıp, onları kandırmağa başlayıp, pazarını hararetlendirdi. Âlimler ve muhtesipler, onun bu hareketlerini beğenmeyip, mescitte otur­masına mani oldular. Gitgide o, işi büyüttü. Onun hal vaziyeti Padişaha kadar arz oldu. Hazret-i Şah-ı Cennetmekân (I. Şah Abbas) onu çağırıp, ne yaptığını sordu. O da, İslam şeriatına mensup olup, Hak 12 İmamlı Şii mezhebine bağlı bulunduğunu söyleyip ve bunlara ait de bir hayli izahat verdi. Şah-ı Cennetmekân da Şeriatın zâhir hükümlerine riayet buyurup, ona dokunmadı. Mescitte oturma­yıp, halkın kısa görüşlülerini başına toplamaması­nı emir buyurdular. O, kendisine isnat edilen bütün hilâf-ı Şeriat işleri inkâr etmiş ve Şeriatın yolunu tuttuğunu söylemişti. Bu hadiseden sonra, hakkın­daki şüpheyi izale ettirmek için, cuma günleri ule­manın meclisine gidip, cuma namazında hazır bu­lunuyordu. Kimsenin onunla artık bir alıp verece­ği yoktu. Şah-ı Cennetmekânın (Şah Abbas) vefa­tından sonra, evinin yanı başında bulunan mesci­di yine kendisine ikamet mahalli olarak seçip, eski dükkânını yeniden açtı. Bir kısım Türkler’in devlet sevmeyenleri ile Tacikler’in herzekârları onun nez­dine gidip gelmeğe başladılar. Cülûs-u Humayu­na kadar birkaç sene o mescitte işine devam etti. Kendisinin ve yanına gelip gidenlerin masrafları da müritler vasıtasıyla kendiliğinden tedarik edi­liyordu. Gitgide bu mescit, onun cemaatini ala­maz oldu. Mescidin yanı başına bir de tekye (tek­ke) yaptırdı. Bina çıkmağa başladı. Müritleri ve ci­varın halkı da, onun bu binalarına yardım ettiler. Gayet güzel bahçe ve evler bina etti. Oraya nakl-i mekân edip, bu yeni tekyesine yerleşti. Her gün çe­şitli yemekler onun mutfağında pişip, herkese da­ğıtılıyordu.“ “Hazret-i Alâ da bu üç gün zarfında, bir iki hususi adamlarıyla birlikte gezintiye çıkıp, bazen de ona hizmet edenlerin zümresine giriyor ve padişahlık işleriyle katiyen meşgul olmuyordu. Durumu sezinleyen derviş, bir defasında Mevlana Müneccim Yezdi’yi görüp, (Ey Molla ne diye bizim kanımızla oynuyorsun?) demişti. (…) Hazret-i Alâ, Loristan’dan döndükten sonra Derviş Husrev’ i ça­ğırıp, âlimleri toplayıp, onun hal vaziyetini tahkik etmelerini emr etti. Onun tekyesi araştırıldı. Tekye­de şarap küpleri bulundu. Onun fazla içki içerek, sarhoşluktan ileri gittiğinden Şeriatın gerektirdi­ğine amel etmediği anlaşıldı. Onun Noktavî oldu­ğu da bu işlerinden meydana çıktı. Padişahın fik­rinde, onun bu yollara sapmış olduğu sabit oldu. Yüksek Şeriatın korunması için onun öldürülmesi­ne emir verdiler. Boğazından devenin sırtına asıp, bütün Kazvin şehrini dolaştırdılar.”

Ardından, Noktaviler’in en önde gelenlerinden Mevlana Süleyman Tabib Saveci, Şeriatı muha­fazası için“ önce hapsedildi, sonra katledildi. “Mir Seyyid Ahmed Kaşî ve diğer mülhidlerin öldürül­mesi“ başlığıyla verilen devamı bölümünde de; çok sayıda Noktavî dervişinin, “pak itikadlı Şeria­tı seven Padişah“ tarafından, kendi mübarek el­leriyle kılıçlanıp, iki parçaya ayrılarak katlettiril­diği anlatılıyor. “Onun kitapları arasında Nakta il­mine ait risaleler çıkmıştı”. Bu zümrenin önde ge­lenlerinden Derviş Kemal İklidî, Derviş Biryanî ile İsfahan’da ve başka yerlerde oturan çok sayıda derviş de, Padişahın Horasan’a yaptığı sefer sıra­sında öldürülüyor. Son zamanlarda bu zümrenin Memalik-i Mahrusa’da (Safevi memleketlerinde ) çoğalmış oldukları ve halkı dalalete ( kötü yola ) sevk ettikleri anlaşıldı“ dedikten sonra, Nokta­viler’ in Hindistan’a kadar yayıldıkları şu sözler­le belirtiliyor: “Hindistan’dan gelenlerin verdikleri beyanattan da anlaşıldığına göre, Büyük padişah Sultan Celaleddin Ekber Şah’ın yakın adamların­dan bulunan ve oldukça âlim bir adam olan Şeyh Mubarekoğlu Şeyh Ebu’l- Fazl da orada bu mezhe­be mensup imiş. Padişaha çok yakın olduğundan, onu kandırıp, pak Şeriatın yolundan saptırmağa çalışıyormuş. Onun, (İran’da) öldürülen Seyyid Ah­med Kaşî’ ye yazmış olduğu mektup, Seyyid’in ki­taplarının içinden çıkıp, bu mezhebe mensup oldu­ğu sabit oldu. Bu zümrenin mensuplarından olup, fâzıl ve âlim kişilerden, bu hususta kitaplar yazmış olan Şerif Amulî de, âlimlerin ve fakihlerin korku­sundan kaçarak Hindistan’a gitti. Hind Padişahı ve Hind emirleri ve erkânı, ona layıkıyla hürmet gös­terdiler.”

Yukarıda anlattığımız olaylar çoğunlukla 1400 -1600 yılları arasında iki yüz yıllık bir zaman dili­mi içinde vuku bulmuştur. Burada sorulması ge­reken pek çok sorudan birini tercih ederek biti­relim. Bilindiği gibi aynı yüzyıllar içinde Osman­lı sarayında da Noktavîleri, Hurûfileri az-çok gö­rüyoruz. Biri Batıda, diğeri Doğuda bu iki bü­yük Türk devletinin sarayına kadar bu ve ben­zeri ezoterik tarikatların aynı zamanda girmeleri veya girmeye çalışmaları tesadüfî midir?

Ba-yı bismillaha noktadır kadim

Hasan, Er-rahman; Hüseyin, Er-rahim.

 

Sefil Dede

1 Tü r kçe’d e No k t a v î l e r h a k k ı n d a ma a l e s e f İ s ­l am An s i k l o p e d i s i ’n d e Hami d Al g a r ’ı n ya zd ı ğ ı ma d ­d e d ı ş ı n d a ço k f a z l a b i l g i yo k . A. B a k i G ö l p ı n a r l ı ’n ı n Hu r û f î l i k Me t i n l e r i Ka t a l o g u b u a l a n d a k i s a y ı l ı e s e r­l e rd e n d i r. An ca k Fa r s ça’d a R ü s tem K i ya’n ı n , No k t a v i ­ya n ya Pe s i h i ya n i ya n a d l ı e s e r i d o y u r u c u b i l g i l e re s a ­h i p. B u a l a n ı o kuma k i s te ye n l e r i n öze l l i k l e A ze r b a y ­ca n ka y n a k l ı S a f e v î l i k t a r i h i n i e t ra f l ı ca o kuma l a r ı n ı ö n e r i r im. A ze r b a yca n’ı n ça ğ d a ş ya za r l a r ı n d a n G ü n ­t a y Gən ca l p a l a n l a i l g i l i o kuma l a rd a mu h a k ka k d i k­ka te a l ı nma l ı d ı r.

2 B u b e y t i ş a i r, S a f e v î s a ra y ı n a ka d a r g i re n ve s a ­ra y te ş k i l a t ı ü ze r i n d e s öz s a h i b i o l a n No k t a v î l e r i ş ı ­ma r t a n S a f e v î s u l t a n ı n ı k ı n ama k ka s t ı y l a s ö y l eme k­te d i r. D i k ka t e d i l i r s e ş a i r, No k t a v î l e r i “ş e y t a” o l a ra k g ö rme k te d i r.

3 AZƏRBAYCAN MİLLİ ELMLƏR AKADEMİYASI A.A.BAKIXANOV ADINA TARİX İNSTİTUTU

İSGƏNDƏR BƏY MÜNŞİ TÜRKMAN, DÜNYANI BƏZƏYƏN ABBASIN TARİXİ, (Tarixe-aləmaraye- Abbasi) “ŞƏRQ-QƏRB” Bakı – 2010

 

 

Ömer Lekesiz – Nefes-Harf-Nefis

Ömer Lekesiz – Nefes-Harf-Nefis

Harf ve kelimenin sözlükteki an­lamları tasavvuftaki kullanım­larına denk düşmese de, bu iki kelimenin kök anlamlarındaki ‘semantik uyum’undan besle­nen kimi mütekabiliyetlerle bunların tasavvufta­ki anlamları adeta bir’leştirilmiş olarak kullanılır.

Harf (hrf; çoğulu uhruf / hurûf) kelimelerin onla­rı birbirine bağlayan uçları demektir. Kılıcın sivri ucu, kenarı; geminin yanı; dağın sivri uçlu zirve­si gibi ilgili Arapça terkiplerlerde ‘uç ve kenar’ an­lamlarını içerir.

Kelime (klm), yara (kelmün) [onun izi eseri, bel­li aşikâr olarak olacak şekilde yaraladım: Kelem­tühü] demektir.

Kelime hem Hz. Âdem’e (‘kelimâtin: bir takım ke­limeler’ olarak; Bakara 2:37) öğretildiği hem de harfleri içermesi bakımından harften önceliklidir hatta çoğunlukla harfin yerine kullanılır.

Nitekim bunu, Seyyid Mustafa Rasim Efendi “Istılâhât-ı İnsan-ı Kâmil’inde ‘Harf ve kelime, Eşyâ ilminde iken basît olup, ma’nâ olduğundan harf ıtlâk olunur. Ve âlemi misâle ve bu şahâdet âlemine geldikte mürekkep olmakla kelime ıtlâk olunur.” şeklinde ifade ederken kelimeye ‘kalb’ anlamanı yükleyerek, Hurûf, Hurûf-i âliyat ve Hurûf-i âsliye’nin anlamını da Ankaravî’den nakleder: “Meşiyyet-i ûlâda olan eşyaya, ıstılâh-ı sûfiyede butûn ve zuhûr câniblerini mülâhaza ile hurûf ve hurûf-u aliyât ve hurûf-u asliye der­ler. Ya’ni âlemin hurûf-u âliyâtı var ve şecerin ve sâir eşyânın hurûf-u âliyâtı vardır. Eşya birbirin­den temeyyüz bulmazdan evvel kümûnda iken, eşyâya hurûf ıtlak ederler.Birbirinin aynıdır, te­meyyüz yoktur. Hurûf-i âliyât, şuûn-u zâtiyye ve hakâyık-ı ayniyyeye ve a’yân-ı sabiteye hurûf-i âliyât derler.”

Bu cümleden olarak sözün akretip’e (a’yân-ı sabite’ye) gelip dayanmasına göre harf/kelime konusunun tasavvufu kurumlaştıran bir isim ola­rak İbn Arabi’nin düşüncelerine bağlanması ka­çınılmaz gibidir.

Ne var ki, Fütuhât-ı Mekkiyye’sinin birinci cildi­nin dördüncü kısmının ikinci bölümünü ve altın­cı kısmını harflere tahsis eden İbn Arabi, diğer ciltlerde de yer yer bu konuyu işler. İşleme biçimi etimolojik bir ‘özel deha’yı içkin olmasının öte­sinde nazari (akli) değil, ‘keşf’ esaslıdır. Dolayısıy­la bu keşfe erişmek son derece zor olduğu kadar onun perifesinde olsun bir şeyleri kavramak, an­lamak da bir o kadar zordur.

Bu zorluğu Füsûsu’l-Hikem şârihi Bâlî-i Sofyavî ‘fass’ kelimesiyle ilgili şu açıklamasından da görmek mümkündür: “Fass kelimesi bu kitâpta (Fusûs’ta) dört mânâda kullanılmıştır. Birincisi fass kelime demektir. (Fusûs sahibi) bunu şöyle ifade etmiştir: ‘Her hikmetin fassı ona nisbet edi­len kelimedir.’ Fass kelimesi müpteda (özne) keli­me lafzı da haberdir (yüklem).‘Yüzüğün kaşı na­sıl yüzüğün bir parçası ise, alem de onun varlığıy­la tamamlanmıştır.’ Bu mânâya göre peygamber­lerin ruhları yüzüğün kaşı, varlıklar da kaşa göre yüzük durumundadır. İkinci fass ‘kalb’ manasına gelir. Buna da fass kelimesini mübteda, ‘fî kelime­tin’ sözünü de haber yaparak, ‘ilhamlı hikmetin fassı, ondan sonra da sayılan diğer faslar’ sözüy­le buna işaret etmiştir. Bundan sonra fassı müb­teda yaparak, ‘fî kelimetin’ ifadesini de perdele­yerek (yani haberin önüne edat getirerek) haberi örtülü bir hale getirmeyi murâd etti. Bu durum­da peygamberlerin kalpleri yüzüğün kaşı, ruhları da kaşa göre yüzük durumundadır…” (Nakleden: Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kalem Ya­yınevi, Trabzon 2006)

Nurullah Koltaş – Yahudi Mistisizminde Harf

Nurullah Koltaş – Yahudi Mistisizminde Harf

Yahudilik ya da Hristiyanlıktaki yerinin tam olarak ortaya konabilmesi, geniş kapsamlı bir çalışmayı gerektirdiğinden meseleye yalnızca Yahudi ve Hristiyan mistisizmi bağlamında bilhassa yaratılışla alakalı görüşlerden yaklaşmak yerinde olur diye düşündük

Otiyod Yesod (Harflerin Temeli)1

Yahudi mistik literatürünün olu­şumu, Talmud’un tamamlanışı­nın hemen ardından hız kazanır. Yahudilerin mistik literatürün­deki ana temalar, bilhassa alfa­beyi oluşturan harflerin anlamları ve semboliz­me odaklı olup Ben Sira ve Otiyod de Rabbi Aki­va gibi birçok mistik alfabede harflerde gizli olan anlamlara özel bir önem hasredilir.

Alfabeye hasredilen bu mistik önemin temelin­de, alfabedeki 22 harfin Tanrı’dan neşet eden ru­hani özler oldukları fikri yer alır. Talmud’e göre Tanrı, gök ve yeri alfabeyle yaratmıştır: “Rab Ye­huda, Rab’bin adına dedi: Bezalel, kendileriyle gök­lerin ve yerin yaratıldığı harfleri nasıl birleştireceği­ni biliyordu.”2 Bereket (Berakoth) kelimesinin ilk harfi olması hasebiyle, yaratılışın başlangıcının da Bet’le başlaması yerinde olur (diğer inançlar­da da be harfine yönelik benzer bir yaklaşım ma­lumunuzdur.)

Sefer Yetsirah’a göre ise kâinat on sefirot3 kom­pozisyonuyla İbrani Alfabesinde bulunan 22 ses­siz harfin söylenmesinden hâsıl olmuştur: “Otu­ziki gizli bilgelik yolunda, Her Şeye Egemen Rab [Yod-Vav-Yod], İsrail’in Tanrısı, Yaşayan Elohim, Her Şeye Gücü Yeten Tanrı, Yüce ve Övülmüş, Son­suzlukta Yaşayan, Adı Kutsal Olan Ye dünyasını üç Sefarim’de şekillendirip yarattı: yazı, sayı ve dün­ya. Yoktan çıkan on Sefirot, yirmiiki temel harf; üçü ana, yedisi ikili ve onikisi basit.4

Tevrat’a göre harfler, semavi harflerin birer yan­sımalarıdır. (İnsanın aklına Eflatun’un ideleri ge­liyor; yeri gelmişken, ilk maddenin harf olduğu­nu söyleyen olmuş mu diye merak ediyorum.) Harflerin birbirleriyle olan ilişkileri, ancak bir araya geldiklerinde kemâl bulacak olan müzek­ker ve müennesin ilişkisi gibidir.5 Dahası müzek­ker ve müenneslik, harflerin şekillerine de yan­sır: alef müzekker, bet müennes, gimel müzek­ker, dalet müennes vs. Harflerin şekilleri de tesa­düfi olmaktan ötedir. Zahirî biçimi bâtıni özüy­le birleşen ruhani özlerdir. Her bir harfin ruhani karşılığı, tek bir sefirottan neşet eder; mesela alef keter (Tac), Bet Hikmet, gimel ise Binah’tan (an­layış) çıkar. Alfabedeki harfler telaffuz edildikle­rinde veya kullanıldıklarında, tabiatlarında mu­kim olan ruhani özler de uyanışa geçip yüksele­rek “sudur kaynağı” asıllarıyla yani semavi harf­lerle birleşirler. İnsanın ağzında belli bir şekil al­madan önceki hallerini andırır latif ve manevi hale dönüşürler6.

Talmud’a göre bu âlem he harfiyle, ahiret ise yod harfiyle yaratılmıştır: her iki harf de Tanrı’nın bir ismini oluşturur.7 Talmud’da Nebiler tarafın­dan oluşturulan son beş harf, “ezeli nur”la bir­likte Tanrı tarafından muhafaza edilmiştir. Onla­rı bir tek Âdem bilmiştir. Ne var ki Düşüş’ün ar­dından harfler ondan da gizlenir ta ki İbrahim’e bildirilen’e kadar8.

Tevrat’ı oluşturan kelimelerin her biri, hayatiyet­lerini ayetlerden alır; tıpkı harflerin hayatiyetle­rini kelimelerden alışı gibi her biri diğerinin ru­hudur ve her birinin kisvesi diğerinin kisvesidir.9 Harfin yazısı maddi safhayı, telaffuzu manevi safhayı ve telaffuz edilişinden düşünceye geçişi üçüncü safhayı oluşturur. İçtenlikle yapılan dua, özge bir kutsiyet barındırır; zira duayı oluşturan harfleri, semavi asıllarına yükselen ruhanî cev­herlere dönüştürürler.10

Yahudilerin mistik edebiyatında alfabe tahmin edilenin ötesinde bir öneme sahip olduğu açık­ça görülmektedir. Harflere verilen bu önem, sa­dece kendilerini değil etraflarındaki diğer dü­şünceleri de oldukça etkilemiştir.

HRİSTİYAN MİSTİSİZMİNDE HARF

Hristiyanlıkta ise Yahudi mistisizmindeki kadar yoğun olmamakla birlikte bir harf sembolizmi­ne tanık oluruz. Hristiyan mistisizmine göre Eski Ahit taş tabletler üzerine yazılmışken Yeni Ahit, Rûh tarafından gönüllere nakşolunmuştur. Eski (Ahit) ölüm getirir zira insanlar emirlerini gözet­mekte başarısız olmuşlardır. Yeni (Ahit) ise ha­yat bahşeden Ruh’la hayat bahşetmektedir: “ve o bizi yeni ahdin, harfin değil ancak ruhun hizmetçi­leri olmağa kâfi kıldı; çünkü harf öldürür, fakat ruh diriltir.”11

İncil’e göre harf yalnızca taşıyıcı niteliğindedir. Zira aslolan Ruh’tur. “Hizmetimizin sonucu olup mürekkeple değil, yaşayan Tanrı’nın Ruhu’yla, taş levhalara değil, insan yüreğinin levhalarına yazıl­mış Mesih’in mektubu olduğunuz açıktır.”12

Hristiyanlıkta da yaratılışın sözle/kelimeyle ger­çekleştiği ifade edilir: “Gökler Rabbin sözü ile, Ve onların bütün orduları ağzının nefesi ile yaratıldı”13.

BİZDE HARF VE ÖTESİ

Aşık oldum ben bir mîm’e
İnciler dizdirir cîm’e
O cîm öyle bir cîm’dir ki
Elif’ten kâf getirir mîm’e

Yıllar evvel “Atam Âdem’i (a.s) özge kılan ne­dir?” diye düşünürken “Ve Âdem’e isimlerin hep­sini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: ‘Hay­di davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin.’ dedi.” 14 ayeti bir hareket noktası ol­muştu benim için. O dönemde elimdeki kaynak­lar mazruftan zarfla meşgul olanlardı. Dilin kö­keni diyerek başlayıp Sapir-Whorf, Wittengste­in ve Chomsky’nin dille alakalı görüşlerine ka­dar birçok mevzu arasında gidip gelirken, mese­lenin özünden de saptığımı fark edememiştim. Hermenötikten semiyolojiye salınıp durmalarım, başlangıçtaki hazzımı da gönlümden alıvermişti.

Bir babanın elindeki şekerleme paketini açıp önünde gözleri yuvalarının alabileceği denli bü­yüyen çocuğa bir şeker vermesi, sevincin boyu­tunu sergileyebilecek bir tablodur. Ancak benim için hafifçe ambalajın saklanmaya çalışılırken çı­kardığı buruşma sesi daha cezbediciydi. Bu şe­kerden daha fazlası var mı? Şeker nasıl yapılır? O paket nereye saklanacak? vb. sorular o tek şekeri büsbütün mideye indirmekten evlaydı.

Âdem (a.s.), zihnimden saçılıp parmaklarımdan dökülen bu sınırlı ve boş dili kullanmıyordu sanı­rım. Dendiğine göre o dili kullanan kişi, eşyayı ol­duğu hal üzre biliyordu; eşya da dile boyun eği­yordu. O, dil değil hâl’di. Âdem’e verilen “isimler”i düşünürken, bir yandan da harfler, rakamlar, no­taların kökenini araştırıyordum. Bu semboller yumağı, şiir inşası gibiydi. İmgeler şayet ifade bulup yansıtılmazlarsa, dizeleri dizeni içeriden yaralayacak gibiydi. Altın oran, vefk, sihirli küre derken perdenin gerisi unuttuk. Ömür, perdenin önünü düşünmekle geçecekti anlaşılan. Perde­nin önü daha tehlikesizdi ama gönüller perde­nin ardındaki lezzetin rayihasına aşinaydı elest­ten beri. Gerçi müsaade yoksa perde açılmaz, açılsa da görülen aslında olan şey olmayabilirdi. “Mesele perde kalktığında O’nu bilmek değildir, mesele O’nu perdenin kendinde bilmektir.”15

Dağlar taşlar şahittir ki sevgiliye yazılan şiire sev­giliden fazla önem vermedik. Sevgiliydi nihaî muradımız. İşte bu yüzdendi sûretten hareketle manânın peşinde koşmamız.

KELİME

Bizim, herhangi bir şey için sözümüz onu murat ettiğimiz zaman, yalnızca ona: ‘Ol!’dememizdir. O da hemen oluverir.”16

Ehl-i tasavvuf, kendi zevk ve neş’elerine göre da­ima Maşuk’u anma halinde olmayı adet edinir. Mesela, Bandiagara, Mali’de yaşamış olan muta­savvıf Tierno Bokar’ın annesi, oğluna şu tavsiye­de bulunur:

Allah İsm-i Celali’ni yatağının yanı başındaki du­varın üzerine yaz ki uyandığında, Allah ismi göz­lerinin odaklandığı ilk görüntü olsun. Kalktığın­da Allah ismini ruhunun derinliklerinden gelen hararetle telaffuz et ki ağzından ilk çıkan ve ku­laklarının işittiği ilk kelime o olsun. Gece yatağı­na girerken gözlerini İsm-i Celal’e odakla ki geçi­ci ölüm olan uykuya dalmadan tefekkür edilen son sûret o olsun. Eğer bunu devam ettirirsen, (Allah İsmi’ndeki) dört harfte ihtiva edilen nûr üzerine yayılır ve Zat-ı İlahî’nin bir kıvılcımı ruhu­nu tutuşturup onu aydınlatır. 17

İsm-i Celâl’in her bir harfini ufka doğru nefesi­min son zerresine dek halka halka haykırmak is­terdim. Dilbilim açısından harfler ve kelimeler arasın­da bir parça ve bütün ilişkisinin varlığından söz edilse de, metafizik bağlamında harfler, onlar­da mündemiç olan nokta ve mürekkebin müsta­kil olarak değerlendirilmesi gerekmekteydi. Zira her biri yekdiğerinin tamamlayıcısı olmaktan zi­yade farklı boyutlarda tahakkuk eden ifade bi­çimleriydi.

HARF

Hz. Mevlâna, Mesnevi-i Şerîf’te müminlerden bahsederken şöyle der,

Onu mümin diye çağırırlar, ruhu hoşlanır. Münafık derlerse sertleşir, ateş kesilir.
Onun adı, zatı yüzünden sevgilidir.
Bunun adının sevilmemesi, âfetleri yüzünden, ni­fakla sıfatlanmış olan
zatından dolayıdır.
Mîm, vav, mîm ve nûn harflerinde bir yücelik yok­tur. Mümin sözü ancak tarif içindir.
Ona münafık dersen… o aşağılık ad, içini akrep gibi dağlar.
Bu ad, cehennemden ayrılmış ve kopmuş değilse niçin cehennem tadı var?
O kötü adın çirkinliği harften değildir. O deniz su­yunun acılığı “kab” dan değildir.
Harf kabdır ondaki mâna su gibidir.
Mâna denizi de “Ümm-ül-Kitab” yanında bulunan, kendisinde olan zattır.
Dünyada acı ve tatlı deniz var.
Aralarında bir perde var ki birbirine taşmaz karış­mazlar.
Fakat su var ki bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar.
Bu ikisinden de geç, tâ… onun aslına kadar yürü!18
Yürüdüm ama ne çare. Asıl, kolaylıkla bulunabi­lecek görünmüyordu.

NOKTA

“İlim bir nokta idi. Onu cahiller çoğalttı.”

Hemen hepimizin şevkle hatmettiği Ahmed Hilmi’nin A’mâk-ı Hayâl’inin başlarında iki mec­zubun nokta üzerine tartışmalarının mahiye­ti üzerine çok kafa yormuştum. Martin Lings’in Cezayirli bir velî olan Ahmed el-Alevi üzeri­ne kaleme aldığı “Yirminci Yüzyılda Bir Veli: Ah­med el-Alevi” adlı eserinde nokta ve mürekke­be açılan pencere, açıklayıcı olmakla birlikte me­selenin boyutunu da gözler önüne seriyordu. “Harflerin Remzi” başlıklı fasıl, Şeyh el-Alevi’nin Ünmûzecü’l-Ferîd isimli risalesinden parıltılar ta­şıyordu:

Nokta, Elif olarak tecelli etmeden önce gizli bir hazineydi19 ve harfler de Elif bâtını zâhiren izhar edinceye kadar ve üzerine perde çekilip gözler­den uzaklaştırılanı görünür harflerin çeşitli suretle­riyle giydirinceye dek onun saklı cevherinin içinde mahv haldeydiler. Lakin, eğer hakikati idrak ettiy­sen orada mürekkebin kendisinden başka bir şey olmadığını görürsün. Noktayla murad edilen de mürekkeptir zaten. 20

Şeyh el-Alevi, noktanın özgeliğini mükemmel bir biçimde ortaya koyuyordu. Nokta, diğer işa­retlerden farklıydı; zira tarif sınırlılığından uzak­tı. Duyular onu harfleri kavradıkları gibi kavra­yamazlardı. Elbette harflerden farklı olduğu gö­rülür; bununla birlikte, noktanın harflerin içinde mündemiç olduğu gerçeğini ancak keskin göz­lüler21 ve şuhud halinde olanlar fark edebilir,22 “çünkü harfler onun sıfatları da olsa, sıfat Zat’a ait olan kevnîliğe sahip olmadığından, Zât’ı kap­samaz. Tenzih Zât’a hastır, teşbih ise sıfatlara.”23

Cahiller çoğalttığı için acaba ilim gitgide ilimlik­ten uzaklaşmış mıydı? Şerbeti suyla seyreltirsen, rayiha da azalır ama şerbetten yine iz kalır diye düşünüyordum. Yazık ki artık iz de kaybolmuş gibiydi. Koku da alamıyordum. Korktum. Havsa­lamın sınırlılığına yandım.

MÜREKKEB

De ki: “Rabbimin sözleri (ni yazmak) için (bütün) deniz (lerin suyu) mürekkeb olsa ve bir o kadar daha yardımcı olarak ilâve etsek Rabbimin sözle­ri tükenmeden o deniz(ler) tükenir”24

Zihnimi toparlamaya çalışırken fark ettim ki kudemâdan bazısı yalnızca harfe değil mürekke­be de atıfta bulunuyor:

Mürekkebin işaretleridir
O’nun boyadığından başka harf yoktur
Kendi renkleri sadece bir hayaldir
Mürekkebin rengidir tecellide vücûd bulan
Ama denilemez ki mürekkeb özünden ayrılmıştır
Harflerin bâtını mürekkebin esrarında yatar
Zahirleri ise mürekkebin iradesiyledir
Harfler onun iradesi, fiiliyatıdır
O’ndan başka hiçbir şey yoktur. Bu kıssadan pay çı­kar
Harfler mürekkeb değildir, sakın öyleler deme.
Bunu diyen dalalete düşer, ‘o, onlardır’ diyense az­gınlığa.
Çünkü o harflerden önce de harfler yokken de var­dı,
Harfler yok olduktan sonra da var olmaya devam edecek.
Her harfe iyice bak: zaten çok yok olduğunu görür­sün onun
Mürekkebin veçhi olmasa, yani O’nun Zatının veç­hi
Bütün izzet, Azamet ve Celâl O’nun üzerinedir!
Tüm zahirî suretlerine rağmen harfler batındır
Mürekkebden sarhoşturlar, onların sureti
O’nun izharından başka bir şey değildir
Harfler mürekkebe bir şey eklemezler, ondan bir şey de almazlar
Sadece onun müstakilliğini, mürekkebini değiştir­meden
Muhtelif biçimlerle ayan ederler
Mürekkeble harf, yan yana iki eder mi?
O zaman sözlerimin hakikatini fehmet: orada
Mürekkebden başka vücûd yoktur, anlayışı kavi olan için;
Ve harf nerede olursa olsun, daima mürekkebiyle beraberdir
İdrakini bu kıssalara aç ve onlardan hisse al!25

ÖTELER

“İtibar, elfaz ve mebâniye değil makasıd ve meani­yedir.”

Yazıdan öncesi söz ve/fakat sözden öncesi ney­di? Âdem’e öğretilen “isimler”, dünyevi sınırlılığı­mızla kavranabilecek bir şey değildi sanırım. Kâl değil hâl derken kastettikleri bu muydu? Yıllardır ihtiramla dinlediğim halde, kastını çok sonraları düşünmeye başladığım Vesiletü’n –Necât’tan bir beyit, zihin cidarımı zorladı:

Bî-hurûf u lafz u savt ol Padişâh

Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh.

Muhâlefetün-lil-havâdis olan Zat, ağızdan dökü­len indirgenmiş seslerden ve mekândan münez­zehti elbet. Kelime, harf, mürekkeb derken bir de harfsizlik çıktı karşıma. Sonrasında bî hurûf tabi­riyle sıkça karşılaşır oldum:

Kabz-u bastın mahzeni kalbindir ey tılsım-ı ruh

Ruha emr-i Rab diyen bî hurûf-u savt Kur’an’ı bul.26Ben de düştüm yola. Halen şiirde, müzikte iz sü­rüyordum, Âdem’e verilen o hediyenin kokusunu alma umuduyla. Ne ki Yusuf’a verilenden uzak­tım, iştişmam ise keşfi açık olanlara mahsustu. Âdem’in dilini nebiler bilir, sabiler anlar; şairlere ise kırıntıları ilham edilmiş derler. İlkinin imkânı yoktu, ikincisini geçeli hayli zaman oldu, üçün­cüsü ise sonradan kazanılacak bir hüner değildi. Aradığımın ebcedle, cifrle bulunabileceğini san­mıyordum. Yoruldum ama vazgeçmedim. İbnu’l Fârız’ın sözünü ettiği ‘üzüm yaratılmadan önce sarhoş olmak’ nedir bilmek istedim.27

Kıyısından, köşesinden (‘alâ harfin)28 değil tah­rif edilmemiş, muharref olmayan o saf halin göl­gesinde olmayı çok arzuladım. Bulur, öğrenirim diye düşündüm ama dendi ki,

Men aref dersin okuyup mekteb-i irfanda sen
Ruh nedir cismin iinde sen seni bilsen n’olur._

Duraksadım.

 

1 Ay r ı n t ı l ı b i l g i i ç i n b k z . En c yc l o p e d i a J u d a i ca , e d. Fre d S ko l n i k , Th oms o n Ga l e, s. 7 2 8 – 2 9 .

2 B a b i l Ta lmu d u, B e ra ko t h v. 5 5 a .

3 S e f i ro t, Ka b a l a ya g ö re Ta n r ı ’n ı n Ke n d i n i i z h a r e t t i ğ i ve h em f i z i k i a l emi h em d e d a h a u l v î me t a f i z i k a l em­l e r i ya ra t t ı ğ ı o n s ı f a t ya d a t a r z .

4 S e f e r Ye t z i ra h 1 : 1 ;

5 Zo h a r, 2 : 2 2 8

6 M. Co rd o ve ro, S h i ’ u r Koma h , 5 3 .

7 Me n . 2 9 b

8 Zo h a r Ha d o s h , R u t h

9 M. Co rd o ve ro, Pa rd e s R immo n im, 2 1 : 5

10 Co rd o ve ro, S h i ’ u r Koma h , 1 9 .

11 İ n c i l, 2 Ko r i n t l i l e r 3 : 6

12 İ n c i l, 2 ko r i n t l i l e r 3 : 3

13 Me z . 3 3 : 6 .

14 Ş e y h Ahme d e l -Al e v î , Hi kme t u – hu, s. 1 6 .

15 Na h l, 4 0 .

16 Ama d o u Hamp a té B â , A S p i r i t o f To l e ra n ce : Th e I n s p i r i n g L i f e o f Ti e r n o B o ka r, B l o omi n g to n , IN: Wo r l d Wi s d om, 2 0 0 8 , s. 1 4

17 Me s n e v î , c. 1 . 2 9 0 – 2 9 8 . b e y i t l e r

18 Kü n t ü Ke n ze n Ma h f i y ye n .

19 Ma r t i n L i n g s, Yi rmi n c i Yü z y ı l d a B i r Ve l i : Ahme d e l -Al e v i , çe v. B e t ü l Öze l Çi çe k , S u f i Ya y. , İ s t a n b u l 2 0 0 9 , s. 1 9 3 .

20 Ka f, 2 2 , “An d o l s u n k i , s e n b u n d a n b i r g a f l e t i ç i n ­d e yd i n , ş imd i s e n d e n p e rd e n i a ç t ı k . Ar t ı k b u g ü n g ö ­z ü n ke s k i n d i r.”

21 Ka f, 3 7 , “ Ş ü p h e s i z k i , b u s ö y l e n e n d e ka l b i o l a n ve ş u u r l a ku l a k t u t a n k ims e i ç i n u ya n d ı ra ca k b i r i h ­t a r va rd ı r.”

22 Yi rmi n c i Yü z y ı l d a B i r Ve l î , s. 1 9 5 .

23 Ke h f, 1 0 9 .

24 Ab d ü l g a n i e n -Na b l û s î , D i vâ n – ı Ha kâ i k , s. 4 3 5 ( Yi rmi n c i Yü z y ı l d a B i r Ve l i : Ş e y h Ahme d e l -Al e v i , s. 1 9 4 – 1 9 5 ’te n a l ı nmı ş t ı r. )

25 Osma n Kema l î Ef e n d i

26 S e vg i l i y i a n a ra k ya ş a r ke n b i z e ze l d e s ü re k l i b i r s a r h o ş l u ğ u

He nü z ya ra t ı lmamı ş t ı , n e ş a ra p h a t t a n e d e a sma ç u ­b u ğ u (Aş k Ş a ra b ı ve Ha ya t – Ka s i d e – i Hamr i y ye Ş e r h i – Tu ra n Ko ç çe v i r i s i )

27 B k z . Ha c 1 1 .

28 Er z u r uml u Ab d ü l g â n î Ef e n d i ( Z i k r î ) .

Senem Gezeroğlu – Harf Medeniyettir

Senem Gezeroğlu – Harf Medeniyettir

Dünya bir elifbâ: dolu harf ile
Her seste bir başka ifşa var dile
(Z. Ömer Defne)

Harf surettir

Mürekkepten fırçaya, fırça­dan kâğıda uzanan o ebedî ve edebî yolda kıvrım kıv­rım akan işarettir harf. Sem­boldür her şeyden evvel… Kelimelerin sesten şekle, manadan maddeye, kulaktan göze geçişidir. Dil kuyusuna düşen an­lamın göz çukurunda yeniden cana gelmesidir. Renktir, desendir, şekildir harf. Surettir. Ve her su­ret gibi biraz da sîrettir aslında. Dıştan bakınca görülen bir iç, içten çıkınca beliren bir güç var­dır harfte. İçi dışı birdir, dışarıdan bakınca. Ama kendi içine kapanan bir sırdır, az dışında durun­ca. Suretin ve sîretin uzaklığını sevmez. Elif de­yince mertek anlayanı değil, yanına bir de ‘’Güzel he’’ koyup “Âh” diye ağlayanı sever harf. Dışarda olan içerdekine, suret sîrete gebedir çünkü. An­lamak için dokuz doğurmayınca insan, tüm şe­killer kuru bir boşluktan ibarettir.

Harf meziyettir

Sade bir çizgi, basit bir şekil, sıradan bir simge de­ğildir. Kendine has imgeler dünyasında, anlamın ve görüntünün kesiştiği o naif noktada, diğer tüm sembollerden ayrı bir makamdadır. Farktır harf, farklılıktır. Sözün resminde renkleri işitmek, kelimenin ritminde notaları görmektir. Kimsenin hiç kimseye demediği herhangi bir şeyi, birinin çıkıp herkese deyivermesidir. Mansur’dur biraz. Biraz cesarettir. Çoğunun bildiği ama birinin söy­leyemediği giz ya da kimsenin bilmediği ama bi­rinin sakladığı sırdır belki de. Tutsak/lıktır bu yö­nüyle, esarettir harf.

Harf hikmettir

Dil düşüncenin ürünüdür ve ibadettir tefek­kür… Sırdır, gözdür, sözdür. Hepsi bir araya gelin­ce hikmettir. Kimsenin göremediğini görmektir. İnsana bakıp Elif’i, zamana bakıp Lam’ı, mekâna bakıp Güzel He’yi görebilmek ve sonra bunların hepsini birleştirebilmektir harf. Gizdir, gizemdir. Ve her hikmette biraz gizem, elzemdir.

Harf muhabbettir

Aşkı anlatmanın en güzel halidir belki de. Sevgi­linin kaşı Nun, gözleri Ayın, saçları Lamelif, du­dakları Mim, dişleri Sad, boyu Elif gibidir. Sevgili baştan sona harf, tepeden tırnağa muhabbettir. Dünya sayfasına gönderilmiş bir elifbadır, hüsn-i hattır daha ziyade. Biraz ta’lik, biraz sülüs, biraz gûbarî, biraz reyhanidir sevgili. Ama illaki, har­fe duyulan her muhabbet hattata beslenen hay­ranlıktan gelmedir. Nakkaşını bilmektir aşk. Bilin­mek isteyen gizli hazineyi desen desen ve yeni­den keşfetmektir. Her keşif yeni bir meveddettir.

Harf letafettir

Zekânın en kibar halidir harf. Boşuna değildir harflerin kıvrımları arttıkça beynin de kıvrımları­nın artması. Ya da boşuna değildir yazı çoğaldık­ça cehaletin azalması. Ehlileştirmektir harf. İnce­lemek, ince elemek, inceleşmektir. Dünyaya le­tafet ile bakabilme yeteneği, dünyayı Be’nin gö­zünden görebilme kabiliyetidir. Küçücük bir har­fin ruhuna dokunabilme nezaketidir harf. Tefer­ruatta gizlenen, satır aralarından tüm âleme ses­lenendir. Letafettir bu yüzden. Bütün kalınlıklar­dan ve bütün kabalıklardan azade olan şekillerin kalbine, kalemle atılmış birer ilmektir. Latif olanı düğümlerle letafete çevirmeyi bilmektir harf…

Harf metanettir

İnceliktir ama incelmemektir. Dayanma gücü­dür. Başta cehalete… Başta kötülüğe… Karan­lık kapıları bir Tı anahtarıyla açabilmektir. Sabır­la ve ümitle beklemektir. Kimi zaman bir Dal gibi Yusufvarî karanlık kuyularda, kimi zaman bir Vav gibi Yunusvarî balinanın karnında… Ve çünkü harf, metanettir.

Harf vahdettir

Nasıl her şey zıddıyla kaim ise harfler de bi­raz öyledir. Tek tek bakınca kesrettir harf. Nun bir damla, Vav başka bir damladır. Sad bir yap­rak, Dad başka bir yapraktır. Damlaların birleşti­ği yerde okyanus, yaprakların birleştiği yerde or­man, kesretin birleştiği yerde vahdet vardır. Par­ça, bütünün devamı değil, aslıdır. Bu yüzdendir otuz kuşun aynaya baktığında Simurg’u görme­si. Bu yüzdendir harflerin bir araya geldiğinde Elifbâ’ya değil aşka bürünmesi…

Harf keramettir

Henüz söylenmemiş olanın, henüz gerçekleşme­miş olanın dünyadan da önce Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğunu bilmektir harf. Kalemle yazı yaz­mayı öğrenendir. Adem’e eşyaların ismi öğretilir­ken bir araya gelen suretlerdir. Belanın gelece­ğini bile bile ‘’Beli’’ diyebilmektir harf. Keramet­tir bu yüzden. Olağanın değil, üstünün peşinde­dir. Hayrettir sonra. Değil mi ki, her harf aslının sayfadaki gölgesidir. O halde harf de, bilinmeye­ni bilinir, görülmeyeni görünür kılmaktan ibaret­tir. İşte tam da bu yüzden, yazmak başlı başına bir keramettir.

Harf delalettir

Yollar kıvrım kıvrım uzanırken en büyük yol gös­terici oluverir harf. Kara bir mürekkebin sevda­sında aydınlanan bir alamettir. Siyaha çalarken sayfalar, yıldız yıldız parlayandır harf. Bu yüzden­dir insanın ona bakarken aydınlanması. Bu yüz­dendir cehaletin onu görünce karalar bağlama­sı. Harf ışıktır, güneştir. Harf noktalarca uzanan Elif’tir. Dalaleti çizgi çizgi doğrultan bir delalettir.

Harf basirettir

Bilinmek ister bilmekten ziyade. Görülmek is­ter görmekten ziyade. İç içe göz halkaları gibi. Halkada bir damla değil, suda bir ayna olmak is­ter. Bu yüzdendir ki her harf, bir aynadır aslın­da. Aynanın ötesinde duranla berisinde olan gibi, iç içedir. Gören, görülen, gösteren ve dahi gösterilenin iç içe olduğu bu düzende “gör­mek” başlı başına bir basirettir. Çünkü harf, “gâf bir harf sükûtuyla nâdiri nâr” kılıp “gâh bir nokta kusûruyla gözü kör” eyleyendir.

Harf nihayettir

Noktadır harf. Her çizginin, her doğrunun bir ev­veli olduğu gibi her harfin de bir ilki ve bitimi var­dır elbet. Noktayla başlayan her hamle yine nok­tayla bitmeye yükümlüdür. Akıbettir harf, niha­yettir. Elif’in Ye’ye kıvrılan yüzüdür. Sondur, baş­langıcını içinde saklayan. Kendine avdettir. Ben­liğinin dışına sarmallar çizerek ilerleyen, ama bit­meyen, ama tükenmeyen bir yolculuğun sonu­dur. Başladığı noktaya dönmez, gittiği yerden bir daha geçmez. İlerler, ilerler ama yine de bitmez harf. Sondur ama içinde binlerce başlangıcı sak­layan noktanın nihayetidir bu. Tam bitti derken, başka hiçbir akıbet, küllerinden yeniden doğan kuşların şarkısına benzemez.

Harf ebediyettir

Yitmenin ve gitmenin değil var olmanın ve kal­manın adıdır harf. Söz uçarken yazının kalması da bundandır. Tarihin dipsiz kuyusunda kaybol­mak değil, metinlerin satır aralarında var olmak ister. Bu âlemde bakî kalan bir hoş sedanın ete kemiğe bürünmüş hali olmak ister. Bu yüzden ruhunu âb-ı hayat mürekkebine batırıp sayfala­rın arasına kaçar gizlice. Orda kalmak, zamanın herkesi yutan karanlığından uzaklaşmak ister. Bu yüzden sonsuzdur harf. Evveli bilinse de ahirini bildirmez. Edebini bilse de ebedini kimsenin bil­mesini istemez. Harf, ebediyettir.

Harf mağfirettir

Her biri tesbih tanesi gibi dizilirken, hisseye dü­şen gözyaşıdır, güzel he’dir. Harf, o’nun önünde gökyüzüne uzanan bir çift Elif’tir. O’nu anmak, kül olana kadar yanmak ve uyanmaktır bu gaf­letten. Mağfirettir harf. Tespih tanelerini içine çekmek, kendi içine çekilmek ve mananın ipine inciler dizmektir.

Harf saadettir

Hiç kimsenin, hiçbir yerin ve zamanın sunama­yacağını bir kalem bir de kâğıt yaşatır insana. Huzurdur bu yüzden… Kitapların koynunda giz­lenen bir rüyadır harf. Yalınlık, yalnızlık ve aşka yakınlıktır. Fildişi kulelerin inşasında kullanılan her bir taş, münzevi bir harftir aslında. İnsanlar­dan kaçmak ve insanlığa yaklaşmaktır harf. Saa­dettir. Dingin bir göl kadar, engin bir gök kadar sakindir.

Harf selamettir

Harf yaradır, Eyüp’tür. Merhemdir, merhamettir. Yaralı bir kalbi kâğıda nakış nakış işlemektir, sa­bırdır. Sonra… Harflerle bezenmiş bir dimağ, il­min evidir. Kılıçtan geçip kaleme gönül verme­dir. Âlimin Zülfikâr’ı Lâmelif’tir. ‘’İkra’’ emrinden sonra, örtülerin altında vav gibi bükülmenin; ar­dından güzel ahlak ile Elif gibi dirilmenin adıdır harf. Fazilettir her şeyden önce. Harflere doku­nan göz, harfleri işiten kulak, harfleri hisseden kalp inşiraha yaklaşmış demektir. İşte tam da bu erdemlerden sonra, selamettir harf. Kurtuluşun resmidir.

Harf azamettir

Nokta nokta küçülerek büyümektir harf. Büyü­mek ama büyüklenmemektir. Kendisi de ancak bir nokta olan dünyada, esamesi bile okunma­yan bir kıvrımın kalbine girebilmektir. Küçücük bir kalpten dünyaya bakabilmektir. Büyümektir böylece. Harften kelimeye, kelimeden cümleye, cümleden tüm âleme çoğalabilmektir. Bereket­tir bu yüzden. Harfin küçüklüğünden çıkıp anla­mın büyüklüğüne ve sınırsızlığına ulaşabilmek­tir. Azamettir harf.

Harf emanettir

Evveldir harf. Öncenin sonraya hediyesidir. Bir’in ikiye, Elif’in Be’ye giden yolu, geçmişin gelece­ğe uzanan koludur. Harf bir neslin “tamam”ı de­ğil, “devam”ıdır bu yüzden. Hükmeden bir ege­menliğin değil, devreden bir aidiyetin işareti­dir harfler. Değerlidir. Uçsuz bucaksız bir hazine, başlı başına bir kıymettir. Ve her bir inci, her bir harf kendinden sonrakine bırakılmış bir emanet­tir. Ve malumdur ki, emanete hıyanet etmemek gerekir.

Harf medeniyettir

Dildir, dindir, tarihtir harf. Sözdür, mazmundur. Dilin kendine has dünyasından insana uzanan köprülerdir. Mimaridir harf. Her suret insanlık tarihine işlenmiş birer çizgidir. Tarihin köklerini göklere çıkaracak işaretlerdir. Birliktir, beraber­liktir. Birbirine bağlanarak ilerleyen ve cümleler­ce uzanan harfler değil, insanlığın ta kendisidir. Müşterektir çünkü harf. Aynı duygu ve düşünce­leri paylaşanların, kâğıda aksetmiş resmidir. Tek bir harf kimi zaman kültürün beşiğidir. Eşiğidir tek bir harf, geçmişin ve geleceğin. Çünkü harf, medeniyetin ta kendisidir.