Etiket: Mahalle Mektebi 2

İbrahim Demirci – Avrupa Seyahatnâmesi’ni Okurken

İbrahim Demirci – Avrupa Seyahatnâmesi’ni Okurken

Hekimbaşı Abdülhak Molla ’nın oğlu ve şair Abdülhak Hâmid’in babası Hayrullah Efendi, Tanzimat döneminin önemli yazarlarından biridir. Avrupalılaşma idealine inanan bir Osmanlı bürokratı olan Hayrullah Efendi’nin Avrupa Seyahatnâmesi adlı eseri, “Günümüz yazı ve diline” Belkıs Altuniş-Gürsoy tarafından aktarılmış ve Kültür Bakanlığı tarafından Ankara’da 2002 yılında yayımlanmış. Büyük bir ilgiyle ve zevkle okuduğum kitapta maalesef çok sayıda dizgi, düzelti yanlışı var. Bu çalışmada, sadece Osmanlı Türkçesiyle yazılmış metinler okunurken söz konusu olabilen ve adı geçen kitapta gözüme çarpan bazı yanlışlar üzerinde durmak istiyorum.

1. Bağlaç olan “ve”yi nasıl okumalı?
Arapçadan dilimize geçmiş olan “ve” bağlacını sözün akışına göre “u, ü, vü” biçiminde okumak mümkündür. “Hayır ve şer” yerine “hayr u şer”, “seyir ve se sefer” yerine “seyr ü sefer” diyebiliriz. “Leyla ve Mecnun” yerine “Leyla vü Mecnun” demek de mümkündür.
Ancak Şirket-i Hayriye vapurlarının faydalı ve muteber olduğunu belirtmek için kurulan “eser-i nâfi’ u mu’teber” tamlamasını “eser-i nâfi’ vü mu’teber” (s. 8) şeklinde okumak gereksiz bir zorlamadır. Buna karşılık Karasu’nun Tuna’ya karıştığı yerde oluşan gölde “yeşil baş elma baş ördeklerin hadd ve hesabı yoktur.” (s. 13) yazıldığı görülüyor. Keşke bu ifade “… ördeklerin hadd ü hesabı yoktur.” şeklinde okunup yazılsaydı!

Fransız meclislerinden söz eden Hayrullah Efendi’nin “Meb’ûsân-ı millet ü senato” (s.134’te iki kez) yerine “Meb’ûsân-ı millet ve senato” demesi daha isabetli olsa gerektir. Çünkü bu iki kurum “ü” ile birbirine bağlanacak kadar iç içe geçmiş değildir.

2. Sözün gelişi ve gidişi
Siyak u sibak.Sözün gelişi ve gidişi, hem dilin kurallarıyla hem de anlamın gerekleriyle ister istemez sınırlanır. Hayrullah Efendi, Köstence’ye vardığında “Tuna ahvâli”ne dair edindiği bilgileri bir “lâyiha” tarzında kaleme almış ama “ma’zûliyet” (azledilmişlik, görevden uzaklaştırılmış olma) yüzünden bu lâyihasını göndermeyi “vakt-i merhûna bırakmış”tır. Bu davranışın gerekçesini şu cümleyle dile getirir: “Çünkü bizim usulümüzce ma’zûlînin erbâb-ı menâsıb yanlarında vazifelerinden hariç işe müdahaleleri menâfi-i âdâb-ı ubûdiyyettir.” Görevden alınmışların iş başındakilerin işine karışmaları, kulluk edebine aykırıdır. Kitapta “ma’zûlîn”kelimesinin “ma’zûliyyet” şeklinde okunduğunu görüyoruz (s. 11). Azledilmişlik durumunun, “vazifelerinden hariç işe müdahale” edecek bir özne olamayacağı açıktır.

Hayrullah Efendi, Tuna üzerinde işleyen vapurlardan birini anlatırken, “… sıcak su ile yıkanmak için hamam olup, murat olundukta memurine para verilerek girilir.” (s. 13) demiş. Vapurda yıkanmak için “memurin”e (görevlilere)para vermek yerine sadece o işin “memuruna” (görevlisine) para vermek yetmez mi?

Napoli’de Regina İsabella köşkünü gezen Hayrullah Efendi, köşkün balkonunu anlatırken, “… balkonunda bir dakika seyr etmek inşirâh-ı derûnu muciptir.” diyerek oranın “iç açıcı” olduğunu belirtmiş. Kitapta bu ifade, “inşirâh-ı derûnî muciptir” (s. 68) şeklinde karşımıza çıkıyor ve bizi şaşırtıyor. “… inşirah-ı derûnîyi muciptir” denseydi şaşırmazdık.

3. Tamlamalar
Osmanlı Türkçesi metinlerini okurken sık karşılaşılan sorunlardan biri de, Farsça veya Arapça kurallara göre yapılmış isim ve sıfat tamlamalarıdır. Kimileri tamlamanın varlığını fark edemezken, kimileri de tamlama olmayan ifadeleri tamlama kılığına sokabilmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili’nin Latin alfabesiyle ilk baskısı (1935-1939), tamlamaların işaretle gösterilmemiş olması yüzünden okuyucuyu zorlar.
“… Tuna donanması matlûb-ı vechle tanzim olunmuştur.” (s. 16) Bu cümlede “matlûb vecihle” (istenen şekilde) deniyor. Yazar, Farsça kurala göre tamlama kurmak isteseydi, “vech-i matlûb ile” derdi.
Hayrullah Efendi, Belgrad civarında Sırp saldırganlığının sonuçlarını anlatırken şöyle der: “Bizim geçtiğimiz zamanda Müslüman mahallesinde olan hâneler yanmış, minarelerin külâhları uçmuş bir hâlde idi. Ahalisi ise mal ve emlâkini terk ederek, servet ü sâmânları böyle bir hâdise-i fecîa ile mübeddel-i fakr u zarûret olup üftân ü hîzân Vidin’e muhâceret etmişler idi.” Kitapta bu son cümle, “… servet ve samanları … mübeddel fakr ve zaruret olup, üftan ve hizân…” (s. 21) şeklinde yazılarak tuhaflaştırılmıştır. Oysa sözün akışı, ahalinin servet ve zenginliklerinin “mübeddel-i fakr u zaruret” olduğunu, “üftân ü hîzân” (düşe kalka)göç ettiklerini göstermektedir.

Macar generali Klapka’nın Nemçe (Avusturya) saldırısına karşı Komarom kalesine sığınışından söz eden Hayrullah Efendi, kalenin ele geçirilemediğini belirttikten sonra “Nihayetü’l-emr mezkûr general kendisi teslim olmuştur.” der. “Nihayetü’l-emr” “işin sonu” anlamına gelen Arapça bir tamlamadır ve dilimizde sadece “nihayet” veya “sonunda” sözcükleriyle karşılanan bir anlamı vardır. Bu cümle kitapta maalesef şöyle yazılmıştır: “Nihayet el emrü mezkûr general kendisi teslim olmuştur.” (s. 22)

Tren Tamişvar’da mola vermiştir; belirlenen süre bittiğinde hareket edecektir. Hayrullah Efendi bu durumu şöyle anlatır: “Tayin olunan müddet hitâmında istasyon denilen mevkifte çan çalınıp yolcular arabalarına duhul edip…” Oysa kitapta “Tayin olunan müddet-i hitâmında…” (s. 24) diye tuhaf bir tamlama karşımıza çıkıyor. Buna karşılık “etraf-ı erbaası (dört tarafı) … küçük küçük kubbeler…” ifadesinde tamlamanın varlığı fark edilmeyerek “etraf erbaası” (s. 26) yazılabilmiş!

“Sefer-der-vatan” vatanda/vatana yolculuk demektir; Hayrullah Efendi’nin “sefer-der-i vatan” (s. 31) (vatan kapısı yolculuk?) demesi için bir sebep yoktur!

Eski Napoli’yi gezecek olanlara ellerinde “içleri şişli baston” taşımalarını tavsiye eden Hayrullah Efendi, müzede gördüklerini sayarken, “tunç ve pirinçten mamul edevat-ı kadîme vü cedîde” (eski yeni aletler) dedikten sonra “zî-kıymet akdâh” (kıymetli kadehler) demiş. Kitapta ise “zî-kıymet-ı akdâh” şeklinde garip bir tamlama görüyoruz.

“… biri diğerine muvafık resm ü şekilde iki bâb-ı kilise” oması gerekirken “… muvafık-ı resm ü şekilde” (s. 81) denebilmesi de, gereksiz tamlama düşkünlüğüne başka bir örnek.
“li-ecli’t-teneffüs ârâm olundukta” (nefeslenmek için gezildiğinde) yerine “li-ecl-it-taneffüs-i ârâm olundukta” (s. 91) denmesi de öyle.

“orada ikamet ihtiyar edenler” yerine “orada ikamet-i ihtiyar edenler” (s. 94) ve “Paris’te ikamet-i ihtiyar eden barutçu başı” (s. 99) denirken Farsça tamlama yapılacak olsa “ihtiyar-ı ikamet” deneceğini düşünememek tuhaf değil mi?

4. Karışan kelimeler:
Hayrullah Efendi Roma’da. Piazza Navona’dan arabaya binip şehir dışında eski hamam mahallerini görmeye gidiyor ve “bin altı yüz kadar banyoları müştemil bir gusülhâne-i a’zam imiş.” diyerek büyük bir yıkanma yeri olduğunu yazıyor. Oysa kitapta “gaslhane-i a’zam” (s. 81) denmiş. Bilindiği gibi “gasilhane” kelimesi “ölü yıkama yeri” anlamında kullanılmaktadır.
Genişleyen Paris’in kale duvarlarına ihtiyacı kalmadığından bu duvarlar “hedm olunup” (yıkılıp) demek gerekirken “hemdem olunup” (s. 137) denmiş olması belki de dizgi yanlışıdır. Tıpkı, Goethe Tiyatrosu’nun koltuk sayısını belirtirken “1850 Plas” yerine “1850 Palas” denmesi gibi. (s. 142)

Londra’nın genişlik ve büyüklüğünden söz ederken, şehrin “bütünce” haneler ile “örtülmüş” olduğunu söylemek yerine “betonca haneler ile örtülmüş” (s. 185) olduğunu yazmak gibi.
Ancak bir bölümüne değinebildiğim böylesi kusurlarına rağmen Avrupa Seyahatnâmesi, okunmaya ve tartışılmaya değer bir kitap.

Alişan Demirci – Nassima Chabane

Alişan Demirci – Nassima Chabane

Nassima Chabane, (asıl adı Nasıra Şaban) 1959 yılında Şrea dağının eteğinde kurulu ve Cezayir’e 50 km uzaklıktaki“güller şehri” denilen Blida’da doğdu. Blida, Endülüs geleneğinin yoğun olduğu hatta Endülüslülerin kurduğu bir yerleşim yeri. Dünyada Nassima olarak tanınsa da ben Nesime demeyi tercih edeceğim.

Nesime kelime olarak hafif rüzgâr ya da esinti olarak çevriliyor. Fakat sanatçı yaptığı müzikle hiç de hafif olmadığını gösteriyor. Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi kültürlerinin uyum içinde yaşandığı Endülüs-Arap geleneğinin beşiğinde büyümüş olan Nesime; bu kültürün günümüzdeki elçilerindendir. Mitolojik Endülüs şiir ve müziğini devam ettirmiştir.
Nesime 7 yaşında konservatuara başlamış; Hacı Mecbar’dan (El Hadj Medjbeur) çalgı tekniklerini, Dahman bin Aşur’dan (Dahmane Benachour) klasik “nevbe” sanatını öğrenmiş.
Bu dersler sonucu ve üstün yeteneği sayesinde 1932 yılında kurulmuş olan El-Vidadiye (Al-Widadia) topluluğunun solistliğine yükselmiştir. Büyük üstadlar Muhammed Bencergura (Muhamed Benguergura), Sadık Becavi (Sadek Bejaoui) ve Hacı Hamidu Ceydir (El Hady Hamidou Djaidir) bu yolda Nesime’ye destek olmuşlardır.

1979 yılında Cezayir Devlet Televizyonu (RTA) ile yaptığı Endülüs Arap müziği antolojileri ile iyice tanındı. 1984 yılında Cezayir Senfoni Orkestrasına eşlik etti. Nevbe Zidan icrasına eşlik eden ilk kadın ses olan Nesime; Prof. Bradaui öncülüğündeki orkestrada yer aldı.

Bu mesleki kariyer sonucu beş kıtada sahnelere çıkmayı başarmış bir sanatçı Nesime. Cezayir Devlet Başkanlığı nezdinde ülkenin en büyük nişanını almıştır. 1987-1994 yıllarında müziğini bir dizi televizyon programıyla geniş kitlelere iletme fırsatı bulmuştur.

1994 yılından itibaren Fransa’ya yerleşen Nesime, sanatının Avrupa ile buluşması için çaba gösterdi. 200 yılında Paris Şehir Tiyatrosu’nda ve ilerleyen yıllarda birçok görkemli konserler vermiştir. En önemlilerinden birisi de Unesco ve Cezayir Filarmoni orkestrası eşliğinde Sorbon’un amfi tiyatrosundaki konserdir.
Avrupa’nın hemen her yerinden, İsveç’ten İspanya’ya, Arap ülkelerinden Amerika’ya sayısız konserlere imza atmış sanatçı için Endülüs müziğinin dünyadaki en önemli temsilcisi denilebilir. Şarkı sözlerini, şiirleri İbn Arabi gibi, Ahmet el Alavi gibi –kendi deyimiyle- mürşidlerden seçen Nesime bu yönüyle de çok önemlidir.
Nesime üç çocuk sahibi olup çocukları da kendisi gibi müzik ile ilgilenmektedirler.
Nesimenin 5 albümü var. Des racines et des chants (2011), Algérie – rondes, comptines et berceuses (2007), Voie soufie, voix d’amour (2006), Musique Andalouse d’Alger (2003), Musique citadine Algerienne (1998).

Nesime bildiğim kadarı ile Türkiye’de ilk defa 25 Mayıs 2010 tarihinde 2. Mistik Sanat Festivali kapsamında Aya İrini’de bir konser verdi. Hoş, programda sadece 1,5 saat süresi olduğu için 8 şarkısını seslendirebilen sanatçıdan iki program sonra Yasmin Levy gibi basın popüleri bir sanatçı geleceği için biraz garip bir program oldu. Nesime’yi müstakil bir konserde dinlemeyi bu yüzden arzuluyorum.

Bu arada Mistik Sanat Festivali’nin internet sitesinde ve broşürlerinde yer alan konser bilgisinde “1984 yılında Nouba Zidane yönetiminde Cezayir Senfoni Orkestrası eşliğinde, Profesör Bradaui tarafından bir araya getirilmiş Arap müziğinin uluslararası sesleri ile birlikte çalacaktı.” cümlesi geçiyor. Yukarıda bahsettiğim Nevbe Zidan Endülüs geleneğinden gelen bir müzik türü. Müzik türü diyorum ama kadim Endülüs geleneğinden gelen müthiş bir musıki bilgisi. Ama festivali düzenleyen ekip işini ciddi yapmadığı için, “Nouba Zidane yönetiminde” diyebiliyor!

Nesime mutlaka dinlenilmesi ve mümkünse canlı dinlenilmesi gereken müthiş bir ses.

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Âdât-I Selâse’yi Vasf Zımnında Evsâf-I Kûniyye’yi Beyân”

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Âdât-I Selâse’yi Vasf Zımnında Evsâf-I Kûniyye’yi Beyân”

İy yârânlar, mukaddemâ belde-i Kûniyye’nin târîh-i kasîr ü evsâf-ı ma‘neviyyesinden bahseylemiş idik. İmdi tahdîs itmek iktizâ ider kim işbû belde-i Kûniyye’de nev’i şahsına münhasır bâzı âdât ü an‘anât dahî elyevm müdâvildir. “Erbâb-ı lutf okuyub dâimü’l-evkât, rûh-i selefi hayr ile yâd eylemelidir” fehvâsunca ol âdât, sâir bilâdda ma‘dûm olmağun, imdi ânlaru tahdîs idelim kim ol cümle âdât ü an‘anâtun kandeyse cümle vâzı‘ı âl-i Selaçika ecdâdumızdır –tâbe serâhüm- Âmîn..

Yevm-i Şivlilik:
Belde-i Kûniyye hemân cümle halkı ehl-i İslâm ü mütedeyyin ehâli olmağun leyle-i mübârekelere hâssaten ehemmiyet atf iderler. Ol bu leyâlden Reğâib dahî bi’l-cümle sath-ı vatanda ziyâde ta‘zîm ü hurmetle idrâk olunuben nice cem‘iyyetler müretteb bulur. Ânın nehâru sâim; kîcesi kâim olmak hayrdürür. Vü lâkin ol bu kîcenin güni, Kûniyye’de “ŞİVLİLİK” deyû zebân-zeddir. Arefe-i Şivlilik’de kangı dükkâna varup kangı halvacıyı ubûr itsen ânların câmekânında bir tahrîr kıraat itmek mukadderdür: “Ferdâsı gün Şivlilik’dir. Şeker ü şükrünüzi ihzâr ittüniz mi?”

Âna niçün “Şivlilik” dimişlerdir? Ma‘lûmdur kim “şevl” lisân-ı Arab’da “irtifâ virmek, ref‘ itmek, bâlâya kaldırmak” dimekdir. Ol bu leyle-i Reğâib’in güni dahî ânı hayr ü izzet ü ikrâm ile yâd ü ihyâ idenleri ind-i Yezdân’da nice medâric ü fezâile ref‘ ider kim yevm-i reğâibin ma‘nâsu el-ân isâbet ider. Çün kim bu yevm-i Şivlilik’de cümle etfâl ü sibyân hâne-be-hâne güzerân idüp: “Şivlilik! Helvâ vü şekerimizü ihzâridün! Ger yoğ ise akçe isterüz!” deyû tatlı yâ akçe isterler. Millet-i İslâm dahî anlaru aslâ boş çevürmeyüp ikrâmda bulunurlar. Nitekim Türk’ün töresünde ma‘sûmân-ı Hakk’ı inciden, ânı eli boş bırağan aslâ felâh bulmaz; yevm-i mübârekde sabîye ubûset iden şeâmet bulur. İş bu şeker devşirme ameliyyesi tâ kîceye dek devâm ider kim Leyle-i Reğâib nice mevlid merâsimlerü ilen ihyâ idilir. Ne aceb kim kadîm tedeyyünden elyevm bekâye pek kalmayub Leyle-i Regâib’de dahî meclis-i meyi bir dem târik olmayub, şarâb nûş iden hayâsızlar mevcûddürür. Hafezanallâhü min en yekûne kezâ ve kezâ! Âmin!

Arab Aşı:
Halk-ı Kûniyye, ekl ü şürb itmeğe ziyâde mâil olmağın ezelden berû her bir lahzayu meâkil ü meşârib meclisine tebdîl itmeye ziyâde heves-kâr bulunurlar. İş bu taâm mecâlisinden biri dahî nâsın alâ vechi’l-ğalat “Arab aşı” telaffuz itdüği fi’l-asl ismi “Ara aşı” olan taam meclisidür. Suhbet ü mahabbetin arasında olmağın böyle dinmişdir. Mezkûr aş, aslâ açlık zâil itmeğe müteveccih bir taam olmayup külliyen gâye-i şamata vü teşvîşe ma‘tûfdur. Vâsi‘ bir tepsi içre munsab bulunan muhallebî kıvâmında bir acîn; ya‘nî hamur ilen âna refâkat iden ziyâde acılı lezîz bir çorbasu vardur kim ol aş, cev‘ânu zâil eylemesede suhbet ü mahabbeti câna şifâdur. Hamûrı kaşuğa vaz‘ idüp de aşın içresüne daldurup aşın derûnuna ol hamurı sâkıt iden dahî gehî zahrunda kötek bulur; gehî muahhar meclisde mücâzâten aşı ol ikrâm eyler. Mâ ba‘de’t-taâm dahî “Ara aşı” meclisine iştirâk iden âdemler kiriş misillû zemîne uzanûb yedeyn ü pâyânınu uzadûben: “Kangımuz ziyâde ekl itmişdür?” deyû müsâbaka iderler. Kangısu batnı üzre nizâmî durup da yedeyn ü pâyânı zemîni lâmis olmaz ise ol ziyâde ekl itmişdür. Fi’l-hakîka mâlâya‘nî bir meclis olûb aslâ zühd ü takvâya çespân düşmez.

Beyt:
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz;
Nicesinin misl-i en‘âm, meâkilin görmüşüz.

Pilâv-ı Zevâc:
Hazret-i Resûl-i Ekrem’in: ‘Cem‘iyyetlerün hayrı, ikrâmı hâvî olandur.” kavl-i şerîfince ehâlî-i Kûniyye, ger merâsim-i hitân ola ger merâsim-i zevâc; kat‘iyyen meşrûbât ü taâmsuz bir cemiyyeti istihab itmeyüb âna kerâhetlik nazarıylan bakarlar. Sâbiku’l-isim bu taâm meclisi dahî Kûniyye’de ziyâde şehîr u merğûbdür kim mukaddemâ; yire bağdaş urup Şerîat-i Garrâ’ya muvâfakaten Oğuz töresince kâ‘ıd olunur iken muâsaraten artık “tabûre” tesmiye olunan kûçek iskemleler üzre sekiz-on âdemin iştirâkiyle yinir. Ammâ bu “TABÛRE” kelimesi ne dimekdir? Lisâniyyât ulemâsından mervîdir kim bir cisme uruldukda çıkan sadâya “TAB!” yâhud “TAP!” dirler. Mezkûr merâsimde taâm nevbeti bekleyen âdemler bulunmağın, taâmını âkil olmuş evvelki âdem kalkdıkda, huddâm-ı cemiyet nevbet bekleyen âdeme hitâben “derhâl otura!” meyânında: “tap ura!” yani kim “pat diye otura!” dirlermiş. Tûle’l-edvâr ol emir “TABURE”ye münharif olmuşdır. İş bu taâmın vasatında müretteb olduğu vechile pirincî pilâv ikrâm olduğundan andan mecâzen vü îcâzen ismi PİLAV’a mâl olmuşdur. Ale’t-tertîbi’s-Selçûkî ol taâm şol nevbet üzre tahakkuk ider: Evvelen yoğurt çorba. Sâniyen fasl-ı pirincî kim fevkinde kavurması mebzûl ü müzdâd olanı makbûldürür. Sâlisen irmik helvâ. Râbian bamyâ aşı gelir kim; ziyâde turş ü harr olmağın helvâdan nâşi sıkleti def’ idüp iştihâyı feth ider kim hâmisen fasl-ı pilâv-ı sânî tertîbâtta mekânun bula. Sâdisen vü âhiran Zerde nâm hafîf tatlı ilen meşrûbât arz-ı endâm ider kim “Hitâmuhû misk” olur. Cenâb-ı lem-yezel, âdât-ı Türkî vü an‘anât-ı Oğûzî vü örf-i Selçûkî’ye zevâl vermeye vesselâm…

Cevelânnâme-i Ziyâ / 23 Eylûl 1427 / Îcâdiye-Üsküdar

Pakize Erbay – Bir Dağ Elveda

Pakize Erbay – Bir Dağ Elveda

Kalbimize uzak olan için gözyaşı dökerken biz, avuçlarımıza dökülen narın taneleri kadar masal keser dört bir yan… Ses vermez olur sesimiz. Bir dağ olduğumuzu fark ederiz. Ve bir gün içimizde bulutlardan başka resim kalmadığını kabulleniriz.

Bir rüyadır devşirdiklerimiz. Bir dağdır bizim sandığımız kalbimiz. Ve har zannettiğimiz “elveda”nın içinde saklıdır bizde kalan son nar tanemiz, kaderimiz.

Ayrılıkla başlar kavuşma. Ses sükûtla ses verir sesimize. Düğümler çözülür yüreğimizde. Düğümler çözülünce, suya bir yolculuk başlar sessizce. Su… İçi hayatla dolan kelime. Su… Bir kandil aydınlığında yitik nar tanesi. Su… Bende çoktandır diri olmayan kelime!
“Vakit dar” dedi düşlerin içinden bir nidâ. Vakit dar. Yumdum gözlerimi suya. Mevsimlerce benim sandığım kalbin kalbine girmek için bekledim. Ne bildiğim yollar çıktı kalbime, ne kalbim çıktı “nar” demeye! Har olmayı öğrendim! Suların üzerinde büyüyen gölgemle eğlendim. Aniden bastıran kırkikindi yağmurlarına tebessümümü sindirdim.

Gölgem büyüdü gitgide. Ben küçüldüm! Bir dağ kadar uzak kaldım kendime. Bir veda kadar ayrı düştüm suya. Bir elveda kadar har kesildim nara! Nar taneleri gibi döküldüm içimdeki boşluklara.

Bir çocuk hüznü taşıyan yağmurlu ikindilerin sularında tükendi yolum. “Öncesizliğin yolu sudan geçebilirmiş ancak” öğrendim!.. Bunu öğrendiğimde suda büyüyen gölgemle büyüdüğümü fark ettim! Büyümek öğrenmekti kiminde. Büyümek tebessüm etmekti. Büyümek har kesilmekti!..
Kim ateşte yanmadan durabilirdi? Kim suda kirli kalabilirdi? Ne ateş yaktı beni, ne de su temizledi.

İki kapı arasındaki bekleyiştesiniz, geçti zannedersiniz. Geçmez! Değişir anlamı bir dağ oluşun. Ve masalları nar; düşleri har bir dağa veda edersiniz. Bir dağ kadar veda edersiniz. Bir dağ kadar “elveda” dersiniz!..

Nurettin Özel – Son Çağrı

Nurettin Özel – Son Çağrı

Sağlam bir kaynaktan bir haber aldım dostlarım: Yarın sabah güneş doğmayacakmış, akmayacakmış su­lar. Birbirleri ile konuşurken duymuşlar: Başlarını alıp, çekip gidecekmiş bulutlar… Bu güne kadar bağrı yanan toprak içecekmiş tüm suları, çekilecekmiş denizler, göl­ler kuruyacakmış akmayacakmış dereler…

Ve sizler, bizler kalakalacakmışız oğlumuzla, kızı­mızla, sudan çıkmış balıklar gibi, sudan çıkan balıklar­la birlikte… Altının doların, hatta “euro”nun bile faydası yok, bir ekmeği bin altına bile vermiyorlar. Do­larlar “euro”larla dolu çuvallarda, çocuklar ısınmak için yakıyor sokaklarda… Ağaçlar dirilmedi baharla, kuru dallarda kendini göstermedi, tomurcuklar açmadı, çiçe­ğe durmadı dallar, yeşermedi toprak, aç kaldı koyunlar, kuzular…

O hız sınırı tanımayan arabalar, porşeler, merse­desler yürüyemiyor artık toprağın çatlaklarından. Adım başı bir Bedir hendeği oluşmuş; insanlar birbirlerine ula­şamıyorlar, bağırıyorlar çatlarcasına birbirlerine sesleri­ni duyurabilmek için.

Bilim adamları kimyasal yollarla su üretmeye çalı­şıyor kararanlık laboratuvarlarda, hocalar, hacılar, hatta sarhoşlar ateistler bile dua ediyorlar…

Allah’ım seni bildik, senin kudretine, gücüne inandık, biz aciziz, sense büyüksün, affedicisin, affet bizi, al bu belayı başımızdan diyerek…

Bir tek hafızlar kaldı Kur’an okuyan, bir de gör­me özürlüler. Zenginler sadaka vermek için adam arıyor, caddelerde, sokaklarda; ama yok kimse… Olan da almı­yor zaten, alıp da ne yapsın yenmez içilmez parayı…

Kürt sorunu bitti, PKK dağlarda bıraktı silahlarını, askerler onlara yol gösteriyorlar, sağ salim anne babala­rına kavuşsunlar diye…

İsrailliler Filistinlileri öldürmüyor artık, aralarına ördükleri beton duvarları yıkmaya çalışıyor, silahla kan­lar çizilen sınırın her iki tarafından. Sularla birlikte pet­rolü de içti toprak; ordular dağıtıldı, bekleyecek ne sı­nır kaldı ne de uğruna kan dökülen petrol. Amerikan as­kerleri yürüyerek yola çıkmışlar, Irak’tan Afganistan’dan anne ve babalarını son bir kez görmek için…

Sabah ezanı mı, öğle mi, akşam mı, belli değil, ho­calar ezan okuyorlar karanlıkta güç bela çıktıkları mina­relerin şerefelerinden… El yordamıyla kıbleyi bulup, na­maza durmaya çalışıyor, nineler, dedeler…

Aşk bitti, güzel çirkin yok artık, birbirlerini sesle­rinden tanıyor insanlar, geçmiş güzel günlerden bahset­mesi için birbirlerine yalvarıyorlar, ne olur anlat diye… Yaşlılar çocuklara anlatmaya çalışıyor çağlayan dereleri, yanıp kül olan ormanları…

Eskisi gibi şaşaalı düğün yapmıyor zenginler, es­kisi gibi hatırlı, mevki sahibi, makam sahibi insanlar yok artık; fakir de, zengin de, er de, erbaşda eşit artık. Gü­neş “Ben yokum artık…” dediği günden beri görmüyor­lar birbirlerini, gecenin karanlığı, örtmüş çirkin adamla­rın çirkin yüzlerini…

Yarasalar, baykuşlara imreniyor. İnsanlar, ah on­lar kadar görebilsek önümüzü diye yalvarıyor Allah’a. Faiz falan yok artık, insanlardaki hırs da bitti, öfke de, ne deveyi hamudu ile yutuyor birileri, ne devlet vergi is­tiyor, ne de tefe tüfe diye tutuyor vatandaşın yakasından.

Bu yazıyı Kazakistan Almaata’dan, Tanrı Dağları­nın eteklerinden yazıyorum sizlere. Bir zamanlar “Tan­rı Dağı kadar Türk’üz, Hıra Dağı kadar Müslümanız…” dediğimiz Tanrı Dağlarının eteğinden. Ne Tanrı Dağı ka­dar Türk olduk, ne de Hıra Dağı’nın bir çakıl taşı kadar Müslüman. Ama yapacak bir şey yok! Atı alan Üsküdar’ı geçti çünkü…

Benim ağırıma giden bizlerin de o Üsküdar’ı geçen atlının peşinden gidiyor olmamız. Allah bize akıl vermiş, fikir vermiş, belki bunlar yetmez diye peygamberler gön­dermiş, Kur’an-ı Kerim’inde bizzat bizlere hitap etmiş, ikaz etmiş; ama yok biz hâlâ atlının peşindeyiz.

Yahu bırakın atlı nereye giderse gitsin biz düşüne­rek, aklımızı kullanarak, kendi yolumuzu seçemez miyiz, hakkın yolunu bulamaz mıyız? Elde bu kadar belge, de­lil, bu kadar yol gösterici ayet, hadis varken tabii ki bu­labiliriz, ama içimizdeki hırs yüzünden gözlerimizi atlı­dan ayıramıyoruz ve atlının gittiği bataklığa doğru koş­turup gidiyoruz.

Aklımız başımıza gelsin diye, Allah’ın bize verdi­ği nimetleri elimizden almasını mı bekleyeceğiz? Görme, konuşma, duyma nimetini; suyu, güneşi, havayı elimiz­

den almasını mı bekleyeceğiz?

Bazı arkadaşlar diyorlar ki, yahu Nurettin Bey; sen de işin hep olumsuz tarafından bakıyorsun, iyi şeyleri görmüyorsun… Cevabım: Yahu bu zifiri karanlıkta ben neyi göreyim ki, bugüne kadar Allah hâlâ bize rahmet ve merhamet nazarı ile bakıyor ve bize rızık veriyorsa, o da binanın tavanını tutan direkler gibi, İslam’ı ayakta tutan dostlarının sa­yesindedir. Değilse nerede yağmur, orada tarla, bir menfaat için bin takla atan, siyaseti de, politikayı da men­faat için yapan bizler için değil.

Bir aya yakındır Kazakistan ’dayım ve bir aya yakındır cumaların dışında ezan sesi duymuyorum. Balı­ğın, suyun içinde sudan haberi olma­dığı gibi; meğer Türkiye’de ne büyük bir nimetin içindeymişim de farkın­da değilmişim.

Türkiye’de bir kenara beş ev yapılsa, o beş evin sahipleri bir der­nek kurar ve Bismillah deyip ora­ya bir cami yaptırmaya çalışırlar… Yaparlar da, ama burada öyle bir şey yok, susayan dereyi bulur der­ler ya, susamıyorlar ki dereyi bul­sunlar… Allah selamet versin; bura­da çok zengin olduğunu duyduğum Türk iş adamlarımız varmış; ama on­lar da “atlı”nın peşindeler. Birkaç lo­kal pansuman cinsinden Türk oku­lu açıp eğitim veren ve dershane açıp Kur’an öğretenler de var. Ama onlar toplumun yüzde birine bile ulaşamı­yorlar. Yüzde doksan dokuzu ise ola­yın farkında bile değil…

Bu da yetmiyormuş gibi, bir de devlet dairelerinde Namaz kıl­mayı yasaklamışlar, yahu kılan yok ki, olmayan şeyi niye yasakladılar hâlâ düşünüyorum. Geçen gün in­ternette gördüm; bir kardeşimiz Kazakistan’da kurban kestirmek is­teyenler için yüz dolar talep ediyor, bu güzel, Afrika’daki kardeşlerimi­ze yardım ediyoruz bu âlâ, ama sa­dece karınlarını doyuruyoruz dost­lar… Ruhları aç… Ruhları, yürek­leri, sevgileri acıları var… Gönülle­ri var ve biz Türk’üz deyince muhab­betle, sevgiyle bakıyorlar bizlere.

Geçenlerde bir toplantıda bu­ranın güçlü kanallarından birin­de program müdireliği yapan Roza adında bir bayan, “Biz sizleri çok se­viyoruz, çünkü bizim bağımsızlığı­mızı ilk defa Türkiye tanıdı…” diye Türkiye’ye şükranlarını belirtti.

Bunlar güzel… Özgürlükleri­ni tanımışız ama sonra öylece bırak­mışız, gerçek özgürlüğün hakka kö­lelikte olduğunu anlatmamışız. Şim­di bu insanların bizde kul hakkı yok mu sizce?

Buradan size bir çağrı yapı­yorum; devletimize, diyanetimize ve özellikle bu gerçeği gören gönül dostlarına sesleniyorum.

Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da cami yaptırma der­nekleri kurun, imamlar hocalar tu­tun, Rusça, Kazakça dil öğretin, gön­derin onları. Öncü olarak, buralarda da minareler yükselsin, buralarda da ezan sesleri duyulsun. Bugün ortalık aydınlıkken yapın bunları, bu sizle­re son çağrıdır, değilse başta söyle­diğim gibi çok sağlam bir kaynaktan aldığım bir habere göre; yarın güneş doğmayacakmış, kaynağı açıklaya­mam ama çok sağlam inanın bana. Allah’a emanet olun, sürç-i lisan et­tiysem affola…

İslâm Doğan – Ufukta Bir Köy

İslâm Doğan – Ufukta Bir Köy

Karanlığın yerini aydınlığın emanet aldığı dakikalarda uyanmıştım. Gözlerimi açtığımda, hayata yeni başlamış gibi mutluydum. Odamı aydınlatan güneş sanki dışarı çağırıyordu beni. Bu hayalî davete icabet ederek yüzümde bir gülümseme ile dışarı çıktım. Bin bir çeşit renkle bezenmiş muazzam manzarayı seyre daldım. Günlerce seyrine doyamayacağım bir güzelliğin bağrındaydım âdeta. Bir tarafta, insanın eşsiz güzellikte olan yeryüzünü insafsızca bozma uğraşı; diğer tarafta, bu acımasızlığa inatla direnen bir karşı koyuş… Canlıların sabırsızlıkla beklediği güneş, ilk ışınlarının bereketini, bekleyenlerine selam verircesine sunuyordu. Işınlarının gülücükleri yüzümle buluşuyor, okşuyordu o şefkatli ısısıyla. Neden sonra güneş sıcaklığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Gökyüzünde sınırsız mavilik insanı kendine çekiyor ve insanın ruhunu inceltiyordu. Uzaklarda gözüme çarpan küçük ve pamuksu bulut kümelerinden biraz fazlaca olsa, gökyüzünde apayrı bir desen oluşturacakları muhakkaktı. Bağımsızlıklarını yeryüzüne ilan edercesine gökyüzünde süzülen kuşlardan tutun da, azamet ve onur yüklü dağlara kadar her şey kusursuzdu. Sabahın erken saatlerinden beri uçuşan kuşlar özgürlüğün tadını çıkararak yakalamaca oynuyorlardı kendilerince. Leyleklerin yükseklerdeki dansı kuşların cıvıltılarıyla buluşunca nefis bir ahenk oluşturuyordu. Kırlangıçların yer ile temas etmemek için kendilerini yüksek yerlerden bırakarak havalanmaları ise görülmeye değerdi. Uçuşlarıyla dikkat çekme uğraşında oldukları zannedilen bütün bu kuşların, yerdekilerle hiç ilgilenmez görünüşlerinde bağımsızlık ilanından ziyade ‘gökyüzüne hâkim’ olmalarının cilvesi okunuyordu.

Muhteşem görüntüsüyle karşımda duran köy ise cazibe yüklüydü. Lalelerin fısıldanışları güzelliklerinin itirafıydı. Tavukların ve eşeklerin tepe tepe kullandığı çayır, geniş bir alanı kapsıyordu. Sanki yeşil bir deniz gibi… Serinlemek ve rahatlamak isteyenleri çağırıyordu bağrına basmak istercesine. Köyün eteklerinin bir bölümünde seyrek ağaçlık alanlar göze çarparken, bir bölümünde ise ayakkabı burnu gibi çıkıntılı bir şekilde gölün bulunması, manzaraya apayrı bir güzellik katarak dikkatleri üzerine çekmekte idi. Göl, bakan insanı heyecanlandırıyordu. Masmavi bir görünüşü vardı. Gökyüzünün maviliğini, kendi rengi olarak kabul etmişti. Çok hafif esen rüzgârın etkisiyle yüzeydeki titreşimler, güneşin yoğun ışınlarıyla göz kırpan yıldızları andırıyordu. Işınları aynadan yansıyormuş gibi gözlerimi alıyordu. Bazıçocuklar da suyun yüzeyine taş fırlatarak kaydırıyor, küçük taşlara kayak yaptırıyorlardı. O muazzam alanda, kuşların cıvıl cıvıl ötmeleri, ağaçtan ağaca, daldan dala konmaları ve çocukların gölün etrafında su ile oynaşarak o ince sesleri ile kuşların seslerine cevap vermeleri sessiz alanı hareketlendiriyordu.

Bu köyün eski olduğuna, evlerin tuğladan değil de kerpiçten yapılmış olması bir delil olarak gösterilebilir. O küçük haneler, yemyeşil yaprakları ve uzun boyları ile süzülen ağaçları sanki birer gölgelik olarak kullanıyorlardı. Haneleri çepeçevre saran daracık sokaklar küçükbaş evcil hayvanların oyun sahası görünümünü taşıyordu. Küçük bir tepenin inişindeki mezarlığın ziyaretçisinin azımsanmayacak kadar çok olması her bir insanın geçmişine olan saygısını belgeliyordu. Köyü tam cepheden gören bağ ve bahçelerde çalışanlar rızıklarının peşine düşmüşlerdi. Köyün kuzeyinde yılan gibi kıvrılan patikanın kenarında göze çarpan kurumaya yüz tutmuş birkaç ağaç, güneşin saçtığı kavurucu sıcağa yenilmemek için inat ediyordu. Hava o kadar sıcaktı ki insanlar, güneşin ok misali fırlattığı ışınlardan korunmak için gölgelikleri kalkan olarak kullanıyorlardı.

Günün ilerleyen saatlerinde, yeryüzünün lambası enfes bir renge bürünerek mekânına çekilmeye hazırlanıyordu. Yarın aynı heybetiyle tahtına kurulacağından emin bir çekiliş… Artık batmıştı ısı ve ışık kaynağı. İnsanlar evlerine, köpekler kulübelerine, kuşlar yuvalarına, tavuk ve horozlar kümeslerine yavaş yavaş giriyorlardı. Akşam, minareden yayılan hoş nağmeli ezan sesi maneviyat iklimine davetti. Bir müddet sonra gece olmuştu. Hüznün timsali gece… Birkaç sokak dışında her yer zifiri karanlıktı. Güneşin emanetçisi olan ay, güneşi aratmama gayreti içerisindeydi ama bu gece o güçte değildi. Cılız bir ışığı vardı. Yıldızların aya hürmeten mütevazı dizilişleri gönül okşayıcıydı. Cırcır böceklerinin ezgisi geceye acı bir korku bırakıyordu. Neden sonra onlar da sustu insanlar gibi. Artık sabahın olmasını beklermiş gibi sessiz sessiz uyuyorlardı. Köyün sessizliği yıldızların sükûtu ile birleşince avazım çıktığı kadar susmak kalıyordu bana da.

Rabia Boran – Ölürken Çok Duygusal Ölüyorum Beni Affet!

anne! severken çok duygusal seviyorum beni affet.
mutluluk ve mutsuzluk tamamen kişiseldi,
toplum bu duruma çok sonradan eklendi.
ölümüm, öyle kolay, birden ve sessiz olmadı elbette!
gürültülü ve derindendi.
bir gençlik aldı benden belki.
filmler izlenir ve biter işte, filmdir.
insan doğar, yaşar ve en çok da canı sıkılır
canı sıkılıyorsa muhakkak bir sebebi vardır!

perec, kafka ve nietzsche’yi bilmemekle galiba annem iyi bir şey yaptı.
özne ile iktidar arasındaki ilişkiye hiç dahil olmadı.
babamın mesaiye kalmasıydı tek kederi.
devletle hiç işi olmadı.
otoriteye ve kamusal alana bulaşmadan,
sivil itaatsizlik nedir bilmeden,
sebepsiz can sıkıntısına hiç pirim vermeden,
salınırdı evimizin koridorlarında ağır aksak.

yalpalayarak! tamamen duygusal bir müslüman olarak!
krisnamurti neresiydi ki, evimizin koridorlarından hiçbiri
oraya açılmadı yazık!

anne! insan doğar, yaşar ve ölür.
ölürken çok duygusal ölüyorum beni affet!

insan ölür koridorlarda uzun uzun…
içinin kapılarını yüzüne birer birer çarparak…
delirerek ölüyor işte, öyle birden değil.
insan ölür en çok da var olarak.
numara yaparak,
toplumsal bir mutsuzluk olarak,
bir film karesi gibi kendini ömründen makaslayarak…
insan ölüyor içinin koridorlarında canı sıkılarak.
hem de annesinden çok önce,
hem de annesinden çok duygusal olarak, insan ölüyor işte!

anne!ölürkençokduygusalölüyorumbeniaffet.

Müzeyyen Çelik – Corcet Yünlü

Müzeyyen Çelik – Corcet Yünlü

Nezahat Teyze yine sabahın köründe kapısının önündeki nöbetine başlamıştı. Cemrenin düşmesini top­rakta hissetmeye başladığı günden itibaren kendini dışa­rı atardı. Geride bıraktığı, kendinin bile anlam veremedi­ği bir hayat neredeyse elli yıl yaşanmıştı. Ahmet erken­den işe giderdi. Okuyamamıştı. İlkokulu zor vermişti za­ten. Gerisinde de üstüne gitmediler. Diğer oğlu zorladı, eğitim enstitüsünü bitirdi. Şimdi doğuda öğretmen. Yaz­dan yaza gelir. Gelin de o memleketlerden. Sıra Nezahat Teyze’ye gelmiyor işte.

Yazın pencere kenarındaki çiçekler güneşten kav­rulmasın diye cama beyaz duvar takviminden birer yap­rak koyardı. Sabah kapının önüne her gün oturması ne kadar olağansa o takvim yaprakları ve çimen yeşili corcet yünlü şalvarı ve haki yeleği de o kadar olağandı. Son on yıldır üzerinde farklı bir kıyafet gören olmamıştı. Sokak­taki düğüne derneğe mecbur kalmadıkça gitmezdi ama katılırsa da yine corcet yünlüden bir nebze daha yeni şal­var takımıyla giderdi. O da eskiyen kumaşın devamı gi­biydi. Son birkaç yıldır krem rengi bir de manto edin­mişti.

Sabah kim kaçta evden çıkar, nereye gider, kimler misafirliğe gelir, hepsini bilirdi Nezahat Teyze. Çetele tutardı zihninden sanki.

Nezahat Teyze’nin kapısının önünde sürekli oturması sokak sa­kinleri için de güven verici bir du­rumdu. Günün belli saatlerinde di­ğer kadınlar da gelirdi yanına. Uzun yaz gecelerinde oturma mesaileri gece yarısına kadar devam eder, çay­lar içilir, kekler yenirdi.

Bu durum memurları, çalışan­ları rahatsız etse de kimse ses etmez­di. Bu sohbet ekibine torunlar da da­hil olurdu çünkü. Gündüzün sıcağın­da oynanamayan oyunlar akşamdan sonra icra edilirdi. Bu sokağın bütün torunları kıymetliy­di hem. Torunlara biri camdan çıksa laf etse anasından emdiği süt burnundan gelirdi. Zaten bu hatayı da ancak yeni taşınanlar yapardı.

Ben kapıdan ne zaman çıksam illa ona selam ver­mek zorundaydım, giderken nereye gittiğimi, gelirken nereden geldiğimi, geç kaldıysam neden geciktiğimi ona açıklamak zorundaydım. Başkasına hesap vermek beni rahatsız ederdi de onunkini kanıksamıştım artık.

Nezahat Teyze evine misafir almazdı pek. Kimsey­le oturup kalkmazdı. Bir keresinde ameliyat olup sokak­lardan uzak kalınca annem bir kilo süt alıp da geçmiş ol­suna gitmişti de evini o zaman görmüştü. Sonra da cena­zede. Bize de yeni taşındığımızda gelmişti bir keresinde, onu hatırlıyorum sadece. Üstünde haki yelek, altında çi­men yeşili corcet yünlü şalvar.

Küçük oğlu eskiden konuşurdu benle. Abim nasıl­sın, paran var mı derdi bana okuldan gelirken. Yok de­sem verirdi hani yüzünde o bonkör yüz ifadesini hissetti­rirdi. Ben yine var Ahmet Abi sağol derdim hep.

Sonraları değişti birden. As­kerden sonraydı. Zayıfladı da çok. Nezahat Teyze onun durumundan da bahsetmedi kimseye hiç. Ahmet ne yapıyor diye sordular mı, çalışıyor derdi, internet bağlattı, telefon aldı, bilgisayar aldı. O kadar. Evlenme­ye niyeti yok gibiydi Ahmet Abi’nin. Hem evlenmeye mecali de yoktu san­ki. Her sene daha zayıf, her sene iki yaş birden yaşlı.

Nuri Amca’nın vefatından sonra daha iyiydi Nezahat Teyze. Daha neşeli, daha konuşkan… Nuri amca yaşadığı kırk yedi yıl boyun­ca aynı evde yaşadı. Evlendi, anne­si kardeşiyle başka eve çıktı. O doğ­duğu evde kaldı. Sokaktan kimseyle muhatap olmadı kırk yedi yıl. Ner­de çalıştığını kimse bilmezdi. Nerde iş bulursa orada çalışır da çalışıyordu ama. Zaman zaman başka sokaklar­daki inşaatlarda, bazen lağımı tıkan­mış bir evin önünü kazarken gören­ler olmuştu onu. Her akşam iki eli de dolu gelirdi eve.

Birkaç kere boşanmanın eşi­ğine gelmişlerdi ama ne oldu nasıl oldu kimsenin haber olmadı. Uzun süre öğretmen oğlunun yanına git­ti. Barınamadı orada da. Çıktı geldi sonra. Bir sabah çiçeklerin önündeki takvim kâğıtlarını değiştirirken gör­dük. Gelmişti, sonra da gitmedi hiç.

Bir gün sabah perdeleri açıl­madı. Ahmet Abi eve gelirken gör­müş komşular, babam hastanede, eve eşya almaya geldim demiş. Bir hafta sonra Nuri amcanın cenaze­si geldi eve. Nezahat Teyze dövüne­rek ağladı. Kucağında içinde çok az şey olan eski bir bohça. Sarılıp sarı­lıp ağlıyor. Bir takım corceti de ağız tadıyla giyemedim! O gün anladık evde nasıl yaşandığını. Nuri amca bir odada kendi yaşıyormuş. Elinde ko­lunda taşıdıklarını getirip kendi oda­sında bekletiyormuş da bu kadına, oğluna yer misin demiyormuş. Ah­met getirecek de Nezahat Teyze yi­yecek.

Nuri amcanın yedisinde mev­lit okunduktan sonra Nezahat Teyze sokağın fakirlerine kocasının odasın­daki kömürleri dağıttı. Kömür alan­lar odanın bir köşesinde tavana ka­dar çuval çuval kömür istifi olduğu­nu anlattılar. Bir tel dolap da biskü­vi, makarna, margarin, salça, yağ do­luymuş. Çoğunun son kullanma ta­rihi de geçmişmiş. Üst üste serilmiş üç halının ikisini de alın demiş Ne­zahat Teyze.

Herkes ayrı hikâye yazdı on­ların kapılar ardında yaşanan haya­tı için. Kırk mevlidine kadar konu­şuldu. Pazara giderken, kapı önle­rinde, çay saatlerinde mevzubahis hep aynıydı. Nezahat Teyze kimse­ye konuşmadı. Nuri amcanın odası­nı kendi evine dâhil etmekle uğraştı bir süre. Mevcut değişikliği mevlitte gördü insanlar. Sonra bütün sorula­rın cevabını çöpü eşeleyip kemik ara­yan kirli kediler öğrenmişti. Koca bir poşet ilacı yollara dağıtmışlardı. De­pakin, Akineton, Titanyum.

Atilla Yaramış – Ülkemin Araplarına Dört Mevsim Bahar

Atilla Yaramış – Ülkemin Araplarına Dört Mevsim Bahar

Dünya tarihi açısından son yüzyılın en mühim olaylarından biri de şüphesiz şu “Arap Baharı” deni­len cereyandır. Bu cereyanın perde arkasını araştırmak ve dahi bu hu­susta keskin yorumlar yapmak si­yasetbilimcilerin işidir. İşin ne idü­ğü ve nicesi bir yana, neticesine bak­tığımızda, oynamaz denilen taşların yerinden oynadığını, esmez sanılan rüzgârların kasırga mahiyetine bü­ründüğünü pek aleni bir şekilde gör­mekteyiz.

Özetle Arap dünyası, büyük bir inkılâbı yaşamaktadır. Bakalım işin sonu, 1923’le başlayan Türk inkılâbıyla ne derece benzerlik gös­terecektir? Ömrümüz olursa, birkaç yıl gibi kısa bir zaman zarfı içerisin­de görürüz; her niyet ve amelin ken­dini apaçık bir şekilde ortaya çıkar­dığını. O vakit, kaygılarımız ve ümit­lerimiz kendilerini tatmin edecektir.

Ben bu yazıda, Mısır’dan, Suriye’den, Libya’dan bahsetmeye­ceğim. Ülkemin Arapları hakkında birkaç kelam edeceğim dilimin dön­düğünce.

Türkiye’deki Arap varlığı, çok da bilinen bir durum değildir. Oysa istatistikler, bir milyon civarında gösteriyor onların nüfusunu. Ciddi bir sayı bu.

Böyle büyük bir sayıya rağ­men, “Arap” sıfatının ön plana çık­mayışı, bizleri ayrı bir düşünceye sevk etmektedir.

Türkiye’deki diğer etnik un­surlar kadar (mesela Türkler, Kürt­ler, Çerkezler…) Arapların bu sıfat­larını öne sürmemelerinin pek çok sebebi vardır.

Bunların başında besbelli ki “devletle barışık olduklarını” ilan etme isteği gelmektedir. Ondandır Anayasa’daki “Türk” tanımından asla gocunduklarını sezemezsiniz. Hatta işi biraz daha ileri götürürsek, bir Türk kökenli Türk milliyetçisin­den çok daha keskin Türk milliyetçi­si Arap kökenli vatandaşlara rastla­mak mümkündür.

***

Peki, bu bir milyon Arap ner­dedir, ne yapar, ne eder?

En çok Hatay, Şanlıurfa, Mar­din ve Siirt’tedirler. Adana, Batman ve İstanbul sonra gelir.

Hatay-Adana bölgesinde yaşa­yan Araplar, lehçeleriyle, inançlarıy­la, yaşayışlarıyla diğerlerinden fark­lıdırlar. Mezkûr bölge Araplarında hâkim olan Alevi kültür, her hususta onlar üzerinde etkilidir.

Mardin, Siirt ve Urfa Arapla­rı, dışarıdan genel bir Güneydoğu Anadolu insanı profiline sahiplermiş gibi görünse de esasen nev’i şahsına münhasırdırlar.

Hz. Ömer döneminden itiba­ren bölgeye yerleşmeye başladıkları, kayıtlarda mevcuttur. Takriben 14 asırlık bir Anadolu yaşamı, onların, dilleri başta, birçok kültür unsurla­rını rahatça yaşatmalarına engel ol­mamıştır.

Dünyadaki bütün Araplar­la anlaşabilecekleri bir dilleri vardır. Bugün Mardinli bir Arap, Suriye’ye de Suudi Arabistan’a da Libya’ya da gitse çok rahat iletişim kurabilmek­tedir.

Güneydoğumuzdaki Araplar kendilerine has “şehir kültürü”nü yaşatmaktadırlar. Mesela eski Mardin’in sakinleri Süryanilerle bir­likte ekseriyetle Araplardır. Eski Si­irt ve eski Urfa’nın merkezleri de Arapların mukim olduğu yerlerdir. Diğer etnik unsurların oralardaki varlığı, son zamanların göçleri sonu­cudur.

Dikkat çeken bir husus da böl­ge Araplarının etrafa kıyasla daha lüks bir yaşam sürmeleridir. Evle­rinin yapısından tutun, giyindikle­ri kıyafete kadar bu farkı gözlemle­mek zor değildir. Bir örnekle konuyu bağlayayım: Mardin’in Midyat ilçe­si, kendi içerisinde ikiye ayrılır; Mid­yat ve Estel diye. Midyat bölümün­de büyük çoğunlukla Kürtler ve son­ra da Süryaniler mukimdir. Estel’de ise ekseriyetle Araplar. Midyat’ta köy kültürü öndedir. Ama Estel’e gittiğinizde başka bir yerde olduğunuzu his­sedersiniz. Daha şehirdir Estel. İnsanların kıyafetlerin­den bile başka kültürün yaşandığı bir yerde olduğunu­zu anlarsınız.

***

Herkesçe dendiği gibi dünya Arapları bir bahar mı yaşıyor, yukarıda da izah ettiğim gibi, onu bilemem. An­cak ülkemin Araplarının hallerinden çok da şikâyetçi ol­madığı aşikâr…

Ondandır başlığı böyle koydum: Ülkemin Arapla­rına Dört Mevsim Bahar