Etiket: Mahalle Mektebi 7

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Bir Film-Noir Ustası: Onur Ünlü

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Bir Film-Noir Ustası: Onur Ünlü

Onur Ünlü, çeşitli dizilere ve filmlere senarist olarak katkıda bulunduktan sonra, 2007 yılında çok tartışılan ilk uzun metraj çalışması Polis’le çarpıcı bir başlangıç yaptığı yönetmenlik hayatına kısa sürede beş film sığdırmayı başaran sıra dışı bir yönetmen, senarist ve şair. Ünlü, varoluşçuluğun bulanık sularında dolaşmayı eviyor. Seyirciye fantastik oyunlar oynamaktan hoşlanıyor. Alabildiğine absürt, alabildiğine sürrealist bir sinema onunkisi.

Bir şiirinde “modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum” diye seslenen yönetmen, “sinemada şiir yok” diyerek tercihini şiirden yana kullanıyor ve bir biçimde değersiz addettiği sinemada insanın en kötü, en olumsuz yanlarını ve çelişkilerini sergiliyor pervasızca. Polis’in başkahramanı Musa Rami, Beş Şehir’in tüm kahramanları ve son filmi Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’ndeki Profesör Celal Tan’dan her biri pek ala bir dramın hatta melodramın başkahramanı olabilecek potansiyeli barındırmalarına karşın, Ünlü’nün elinde trajikomik birer anti kahramana dönüşüyorlar. Ezber bozan bu yaklaşım Onur Ünlü filmlerini ticari açıdan başarısız kılsa da, kendisine kült bir yönetmen olma yolunda güçlü bir ivme kazandırdığı muhakkak. Bunda televizyonda yayımlanan ve hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan Leyla ile Mecnun adlı dizinin payını da unutmamak gerek.

Bu yazıda Onur Ünlü sinemasını gerçek anlamda temsil ettiği var sayılan Polis, Beş Şehir ve Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi filmleri üzerinde durulacaktır. Bu filmlerin yanında oldukça zayıf kalan diğer iki filmi Güneşin Oğlu ve Çocuk değerlendirme dışı bırakılmıştır. Takeshi Kitano’ya Bir Selam Duruşu: Polis

2007 yapımı bu film absürt tiyatronun en önemli temsilcilerinden biri olan Kurt Vonnegut’tan alınan bir epigrafla başlar: “Bir insanın sadece gerçeklerle yetinmesini aklım almıyor.” Bu giriş sanki izleyiciye, filmde zaman zaman gerçeklik algısını ters yüz eden bazı atraksiyonlarla karşılaşacağını ve buna hazırlıklı olması gerektiğini hatırlatır. Başrolünde Haluk Bilginer’in oynadığı filmde yönetmen, teşkilat içinde herkesin idolü haline gelmiş bir polis memuru olan Musa Rami ve ailesinin hikâyesini anlatmaktadır. Musa Rami dindar bir karakterdir her şeyden önce. Namaz kılarken ve dua ederken görüldüğü bir cami sekansı vardır. Sinemada tek başına Çağrı filmini izlerken de görülür. Bir sekansta, kendisine büyük saygı duyan genç bir polis arkadaşına “Cuma namazını sakın bırakma” diye tavsiyede bulunur. Bununla birlikte şiddete ve öldürmeye meyilli bir tarafı da vardır. Filmin açılış sekansında onu önce dört kişiyle kavga ederken görürüz. Kavgayı kazandıktan sonra yeraltı dünyasının tanınmış ailelerinden birinin oğlunu, gerekmediği halde gözünü kırpmadan öldürür. Filmin fragmanında da kullanılan “Şiddete meyyalim vallahi dertten!” sözü nasıl bir karakterle karşı karşıya olduğumuzu açık etmektedir. Bununla birlikte Musa Rami iyi bir aile babasıdır da. Rami Funda’ya âşıktır. Funda bir üniversite öğrencisidir ve bitirme tezinde konu olarak Musa Rami’yi seçmiştir. Filmde Rami karakterinin oğlu Haluk’tan sonra en büyük zaafının Funda olduğu daha baştan yoğun bir şekilde vurgulanmaktadır. Teşkilattaki genç baş komiser de Funda’ya âşık olunca Musa Rami ile başkomiser arasında bir çatışma başlar. Bu çatışma Musa Rami’yi dışardaki suçlularla yaşadığından daha fazla yıpratacaktır. Polis teşkilatının duayeni olan bu adam kendisini bir fenomen haline getiren bütün bir geçmişin üstüne gün be gün çizmeye başlar. O artık bir loser –kaybedendir. Oysaki film izleyicisinin böyle bir filmdeki genel beklentisi Musa Rami’nin yeraltı dünyasından düşmanlarını alt etmesi, teşkilatta yaşadığı çatışmayı kazanması ve Funda’ya olan aşkının karşılık bulması ya da karşılık bulmasa da diğerkâmlık ederek kendisinin bundan uzak durmasıdır. Böylece izleyici gözünde karakterin saygınlığına bir halel gelmemiş olurdu. Ama gelin görün ki Onur Ünlü bu beklentileri boşa çıkarmakla kalmıyor, film boyunca karakterine mağlubiyet üstüne mağlubiyet yaşatıyor. Önce bütün ailesi intikam için yok ediliyor, sonra teşkilat darmadağın oluyor. En sonunda da Funda onu yapayalnız bırakıveriyor.

Henüz ilk filminde Ünlü’nün ortaya koyduğu bu tavır tıpkı QuentinTarantino gibi B sınıfı filmlere yakın durduğunu gözler önüne sermektedir. Tarantino gibi yine o da bu türden filmlerin beşiği sayılan uzakdoğu sinemasına büyük saygı duymaktadır. Polis’in açılış sekansında Musa Rami’nin dört gangsterle kung-fu yaparak dövüşmesi Onur Ünlü sinemasının temel referansının ne olacağının ipuçlarını serdetmektedir. Ünlü, hayranı olduğu Japon film ustası Takeshi Kitano’nun sıklıkla yaptığı gibi, aynı sekansı farklı açılardan çekip kurguda peş peşe koyarak, bir anlamda sinema anlatısının imkânları ve sınırlılıklarının neler olduğunu açık ederek, sinemanın ipliğini pazara çıkarmaktadır. Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri’nde ilk denemesini yaptığı, Ucuz Roman’da yetkinlikle kullanıp, Jacky Brown’da suyunu çıkardığı bu teknik, açık söylemek gerekirse Kitano sinemasından haberi olan ve haliyle Tarantino filmlerini izlemiş olanlar için – her ne kadar Türk sinemasında ilk olsa da – hiç de özgün durmamaktadır. Oysa yönetmen bir söyleşisinde; “Bence Türk sinemasının temel problemi özgünlük problemidir. Ben hem senaryoda hem de filmi çekerken bunun üzerinde durdum. Ancak özgünlükle, Beckettyen anlamda ‘saçma’ arasında ince bir çizgi vardır ve ben zaman zaman bu çizgiyi bilinçli bir şekilde ihlal ederek belirli bir ‘atmosfer’ kurmaya çalıştım. Ve sanıyorum filmin gerçekten kendisine has, sadece “Polis” filmindeki gibi bir atmosferi oldu.” demektedir. Ünlü sözünü ettiği özgünlük arayışında özentilerinden en azından bu film özelinde pek de kurtulabilmiş görünmemektedir. Lakin Türk sinemasında her daim idealize edilmiş başat bir karakter olan polisi absürt bir karaktere dönüştürmüş olmak bile büyük bir cesaret örneğidir ve filmin özgünlüğü belki de burada aranmalıdır.

Her İnsan Bir Şehirdir 2009 yapımı Beş Şehir başlangıçta birbirinden bağımsız gibi görünen beş karakterin; Aydın, Osman, Şevket, Tevfik öğretmen ve Dilek’in hikâyesidir. Film ıssız yolda sirenler çalarak yoluna devam eden bir tren görüntüsüyle açılır. Tren görüntüleri film boyunca devam eder. Sürekli bir yolculuk hissi oluşturur bu görüntüler. Yalnızlık, yabancılık ve aidiyetsizlik hislerini de peşi sıra sürükler. Kamera vagonun içini gösterdiğinde önce Dilek’i sonra Aydın’ı görürüz. Birbirlerinden haberleri yoktur. Her ikisinin de yüzünde hüzün vardır. Kısa süren bu açılış sekansı aslında hikâyenin sonuna yakın bir kısmını göstermektedir.

Aydın bir polis memuru, Osman ilköğretim öğrencisi, Şevket şair, Dilek öğrenci ve Tevfik de öğretmendir. Tevfik Dilek’in babası, Osman’ın öğretmeni, Aydın’ın da ilkokul öğretmenidir. Şevket Dilek’e âşıktır, Aydın da Mehtap’a. Meltem yarım gün çalıştıkları iş yerinden Dilek’in arkadaşıdır. Osman da aynı sınıfta okudukları Merve’ye âşıktır; hem de ne âşık. Bu ilişkiler yumağının çok karmaşık görünmesinin nedeni yönetmenin hikâyesini epizotlara bölerek anlatmasıdır. Her bir karakterin başrole geçtiği beş bölümde anlatılmaktadır hikâye. Her biri kısa film tadında olan epizotlar arasındaki geçişlerde –biri hariç – başta sözünü ettiğimiz tren görüntüleri kullanılmaktadır.

Beş Şehir’in karakterleri hayat, aşk ve ölüm üçgeninde daima arızalı tepkiler veren karakterlerdir. Aydın aşık olduğu kıza açılamayacak kadar silik, eylem yapanları öldüresiye dövecek kadar agresif biridir. Yönetmenin Aydın’ı izleyiciye deşifre ettiği bir çay bahçesi sekansı var ki, gerçekten görülmeye değer. Mesaisinin olmadığı günde Mehtap’ı takip eden aydın onun peşinden çay bahçesine gider. Bir çekim hilesiyle yönetmen izleyicilere ilkin onları aynı masada oturuyormuş gibi izlettirmektedir. Aydın ha bire kıza bir şeyler anlatmaktadır. Mehtap bu arada salep içmektedir. Salebini bitiren kız masadan kalkınca farklı masalarda oturdukları ve aralarında hayli mesafe olduğu anlaşılır. Bunun dışında onu bir yanda eylemci döverken, bir yanda Ahmet Kaya’nın “Beni Vur” şarkısını söylerken görürüz. Bu çelişki hem Aydın’ın hem de diğer bölümlerin karakterlerinin film boyunca bir türlü kurtulamayacakları türden bir çelişkidir. Her bir karakter hem kendisiyle hem çevresiyle hem de uymak zorunda olduğu yerleşik düzenle derin bir çatışma halinde olmasına karşın, iradesini bir türlü ortaya koyamamaktadır. Bu travma hali ya doğrudan kendisine ya da muhatabına zarar vermekle sonuçlanır. Yeri gelmişken Ahmet Kaya’nın şarkısının filme oldukça iyi yedirildiğini ve filmin ritmine olumlu katkı sağladığını da belirtmek gerekir. Eylemcileri döverken polislerin arada sandviç yedikleri, Aydın’ın bütün olup bitenlere kayıtsız garip bir yüz ifadesiyle sandviçini yediği sahne ile eylemde dövdüğü genç kızın morgda cesedini gördüğü sahnede verdiği tepki, karakterin psikolojisini harikulade bir biçimde gözler önüne sermektedir.

Yönetmen Aydın’a yaptıklarını diğer karakterlerine de yapmaktadır. Osman deli gibi âşık olduğu sınıf arkadaşı Merve’nin yakınlık gösterdiği Mert’in tren altında kalarak can vermesine zalim bir bakış atarak seyirci kalır. Bunda kendisi hasta olduğu için sık sık Mert tarafından aşağılanmasının payı da var muhakkak. Ancak benzeri bir aşağılama Merve’den de geldiği halde ona olan bağlılığının hiç sarsılmaması, henüz çocuk yaştaki Osman’ın da patalojik bir karakter olduğu duygusunu vermektedir.

Filmin en naif karakteri Şevket gibi durmaktadır. Tüm ailesini kaybetmiş, ölümcül bir hastalığa mahkûm bir şair-öğrencidir Şevket. Elinde bir tabanca her sabah kendi kendine rus ruleti oynayarak hastalığı nedeniyle yakın durduğunu düşündüğü ölüme davetiye çıkarmaktadır. Bir taraftan da oyuncak tren satarak hayatını kazanmaktadır. Bir de kedisi var – Kedi’yi oynayan Şebnem Sönmez kedi makyajı içinde mimiklerini hiç kullanma şansı olmaksızın sadece sesi ve jestleriyle muhteşem bir oyunculuk gösterisi sunmaktadır – şiir üzerine, Heidegger ve Yunus üzerine sohbet etikleri. Ünlü, fantastiğin sınırlarında dolaştığı bu episodda, Şevket ile Kedi’yi, Heidegger ve Yunus üzerinden aşk ve ölüm hakkında konuşturur. Her iki karaktere de sık sık Yunus’un büyük şair olduğunu vurgulatan Ünlü, filmlerinde ortaya koyduğu genel tavrın aksine Heidegger’e yüklenir. Şevket Kedi’ye; “Bırak artık Heidegger okumayı, kafan iyice Naziler gibi çalışmaya başladı.” demektedir. Buna karşın Ünlü’nün hayat, aşk ve ölüme bakışının – en azından filmleri için bunu söylemek mümkün – Yunus’ça olmadığı da bir gerçektir. Şevket Dilek’e âşıktır, fakat bu aşkı karşılık bulmaz. En sonunda oynadığı ruletle kendi sonunu hazırlar. Filmde altı çizilmesi gereken sözler hep Şevket’in ağzından çıkar:

“Benim yerimde olsan kedicik, benim yerimde olmak istemezdin.”

“Sevdiğimi demez isem bu sevmek derdi beni boğar.” (Yunus)

“Belli senin şiir falan okuduğun yok. Eğer şiir okusaydın bilirdin ki, aşık adam sınanmaz.”

Tevfik öğretmen, öğrencilerine karşı son derece müşfik, kardeşine karşı sorumluluk hisseden biridir. Kardeşinin karısı yatalak ve ıstırap çeken, ölüp kurtulmak için sürekli dua eden biridir. Tevfik bir sabah evden çıkarken kardeşinin oturduğu yan daireden gelen inleme seslerine dayanamaz ve yengesine ötenazi uygular. Bu yaptığından dolayı derin bir pişmanlık duymakta olan Tevfik kısa süre sonra kardeşi ve karısının ihanetiyle büsbütün bunalıma girer. Bir de üstüne kızı Dilek’in pankreas kanseri olduğunu öğrenmesi hayatla bağını iyice zayıflatır. En sonunda annesinin mezarı başında ağzının içine doğrulttuğu silahla intihar eder. Tevfik’in intihar için seçtiği mekân, hayatı boyunca gerçek mutluluğu tattığı tek yer olan anne kucağına dönme arzusunu imlemektedir. Tevfik’in Osman’a bir folklor oyunu figürü gösterip “bunu yapabilir misin” diye sorduğu bir sahne var. Bu sahneyi iki farklı çekim açısıyla önce Osman’ın bölümünde sonra da Dilek’in bölümünde görüyoruz. İlkinde Tevfik’in yüz ifadesini göstermeden sadece bedeninin bir kısmını gösteren yönetmen, ikincisinde oyuncunun yüz ifadesine odaklanarak karakterin ruh halini olanca çıplaklığıyla gözler önüne serer. Bu çoklu anlatım sinema sanatının icrasında yönetmenin nerede durduğunu göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Dilek resim öğrencisidir. Mehtap’la aynı şekercide çalışmaktadır. Ansızın pankreas kanseri olduğunu öğrenir ve hayata dair tüm umutları yıkılır. Bu esnada Şevket çıkar karşısına. Şiirden, sevmekten, aşktan bahseden bu adam da ilik kanseridir üstelik. Her ikisi de ölümü bekleyen karakterlerden Şevket’in aşktan yana bir umudu vardır hiç olmazsa. Bu nedenle doğrudan intihar etmek yerine kendince ölüme meydan okuduğu rulet oynamayı tercih eder. Dilek’se bütün bütün umudunu yitirmiştir. Şevket’e de zalimce davranır. Onun hissiyatına karşılık vermediği gibi saygı da duymaz. En sonunda arkadaşı Mehtap’ın belalısı Aydın’la kesişir yolları. Aydın’ın babasının eski öğrencisi olduğunu öğrenir. Yaşadığı patlama olayında sakat kalan Aydın Dilek’le arkadaş olmak ister. Dilek Mehtap’tan dolayı kinli olduğu Aydın’ı fena halde aşağılar. Hikâyeleri, tren yolunda intihar etmek üzere olan Dilek’i Aydın’ın kurşunlaması ve sonrasında Aydın’ın attığı tabancayı alarak Dilek’in de onu kurşunlamasıyla son bulur. Filmde Osman’ı da kan kusarak öldürmeyi seçen yönetmen bütün karakterlerin hikâyesini ölümle sonuçlandırır.

Beş Şehir, beş karakterin karanlık ve kaotik iç dünyalarının anlatıldığı bir ‘film noir’ – kara filmdir. Yazının ilk kısmında da belirtildiği gibi, bir kült yönetmen olma yolunda hızla ilerleyen Ünlü’nün kült olma potansiyeli açısından hâlihazırdaki en güçlü filmi de budur.

Aşırı Trajikomik Bir Hikâye

2011 yapımı Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi, yönetmenin filmografisinde mizahi yönü en güçlü film olarak öne çıkmaktadır. Hatta film tam bir kara mizah örneğidir. Yaşadığı şehirde hayli tanınır bir adam olan anayasa profesörü Celal Tan ve ailesinin ve de kendisi gibi üst tabakadan diğer insanların; dernek toplantılarında boy gösterip, devrimlere sahip çıkarak her gün vatan kurtaran koca koca adamların birer zavallıcığa dönüştüğü bir film.

Celal Tan’ın henüz üniversite öğrencisi olan genç karısı, ona sürpriz bir doğum günü partisi hazırlar. Celal’in annesi, oğlu, kızı ve torunu parti için erkenden evde hazır beklemektedirler. Celal’in arabası evin önüne gelince ışığı söndürerek beklemeye başlarlar. Celal eve girer ama bir türlü antreden içeriye gelmez. Bir tuhaflık olduğu bellidir. Karısı onu karşılamak için antreye çıkar. Celal’in birden karısına “Kimdi o öpüştüğün adam?” diyerek saldırdığı duyulur. Önce bir boğuşma sesi ardından sessizlik olur. Kadın ölmüştür. Kapı kendiliğinden hafifçe aralanır. İçerde olanlar dehşet içerisinde olup bitenleri takip etmektedirler. Celal evden çıkar gider. Evdekiler şaşkın öylece kalakalırlar bir müddet. Sonra hepsi dışarı çıkar ve Celal’in gelmesini beklerler tekrar. Celal geldiğinde sanki yeni geliyorlarmış gibi eve gelirler ve manzara karşısında şoke olmuş gibi yaparlar. Sonra herkesin birbirine rol yaptığı, gerçekle kimsenin yüzleşemediği bir oyun başlar.

Celal, pankreas kanseri olduğu için bir aylık ömrü kalan arkadaşı emekli anayasa profesörü Turan’a “Zaten ölüyorsun cinayeti sen üstlen” diye ricada bulunur. Turan ölüm korkusundan tir tir titremektedir. “Ölünce iki melek geliyormuş. Soru falan soruyorlarmış. Beni bu sorulara çalıştırır mısın?” diye sorar. Celal de cinayeti üstleneceği ümidiyle bir namaz hocası kitabı alarak onu İslamın şartlarına ve kelime-i şehadete çalıştırmaya başlar. Son iki sırada hac ve zekâtı sayar. “İyi de biz bunların hiç birini yapmadık Celal!” deyince, Celal “Son ikisini zaten parası olanlar yapıyormuş diye cevap verir. “İyi de benim param var!” diyebilir Turan çaresizce. Bu sekansta ironi adeta tavan yapmaktadır. ‘Anayasa Hukukçuları Derneği’ üyesi koskoca bir emekli profesörün dernek lokalinde elinde bayrak sallayarak marş söylediği görüntülerden sonra düştüğü bu gülünç ve fakat bir o kadar da acınası hal Türk sinemasında pek alışık olduğumuz türden bir mizahi malzeme değil. Tüm aile fertlerinin yemek masasında oturduğu ve komiserle yardımcısının ayakta bekledikleri sekans da anılmaya değer. Komiser geçmiş tecrübelerinden hareketle ölüm sonrası yaşanan travmanın nasıl atlatılabileceği hakkında konuşur ve konuşmasını günlük normal yaşantılarına dönerek bu işin üstesinden gelebileceklerini söyleyerek bitirir. Soruları olup olmadığını sorar. Bu esnada sofrada komiseri gergin bir yüz ifadesiyle dinleyen aile fertleri, hiç bir şey olmamış gibi yemeğe dalarlar. Başlangıcı itibariyle pek çok polisiye filmden aşina olduğumuz bu sekansın sonu da yine ironik bir hal alır.

Filmde, trafik lambasıyla konuşan profesörden tutun da, aşık olduğu adamla kaçmaya karar verip daha sonra adamın kalp krizi geçirerek öldüğünü televizyondan öğrendiğinde intihar etmeye kalkışan seksenlik nineye ve para kazanacağını öğrenince, babasının karısını baştan çıkararak adamın katil olmasına sebep olan şarkıcı gençle hemencecik kanka oluveren oğula kadar, pek çok ince ironik ve absürt detay bulmak mümkün.

Yine bir polis vakası var filmde. Ünlü polisle uğraşmaktan vazgeçmeyecekmiş gibi görünüyor. Ve bu yaklaşımıyla Yeşilçam mirasını da ters yüz ediyor kuşkusuz. Cinayeti soruşturmakla görevli komiser Hakkı, Celal’in kızı Jülide’nin eski aşığı ve çocuğunun da gerçek babası çıkar. Jülide’nin ilişki yaşadığı opera sanatçısı Okan’ı ikisi birlikte müthiş bir planla öldürürler ve cinayeti de Celal’in kayın biraderinin üzerine yıkarlar. Hakkı, Celal’in işlediği cinayeti gerçekte çözdüğü halde onun apartmanın kapıcısını kandırarak olayı üstüne yıkmasına – bu aklı ona trafik lambası vermişti – göz yumar. Ve filmin sonunda Celal Tan masaj koltuğuna keyifle oturur. Yüzünde film boyunca hiç görülmeyen bir mutluluk ve rahatlama ifadesi vardır.

Sonuç

Onur Ünlü bir film noir ustası. İnsana pek güvenmiyor ve insanın karanlık yönlerini resmetmeyi seviyor. İnsana dair her ne varsa onu mizah konusu etmekten hatta bazan değersizleştirmekten çekinmiyor. Gerçeklik algısını ters yüz etmeyi de seviyor. Filmlerinde sıklıkla ayna kullanması hatta bazan görüntülerin ayna içinde aynadan aksetmesi bu türden bir çabanın ürünüdür. Ünlü’nün filmlerinde ölüm hep yanı başında duruyor karakterlerin. Varoluşçuluğun bir yansıması olarak tek gerçeğin ölüm olduğu vurgusu sıklıkla tekrarlanıyor. Beş Şehir’de Kedi’ye Heidegger’e atfen söylettiği “İnsan ölünce tamam olur” sözüne fazlaca değer verdiğinden midir bilinmez, karakterlerinin büyük çoğunluğu intihar eğilimli oluyor. Hemen bütün filmlerinde bunun tek istisnası, Musa Rami’nin bütün ailesinin öldürüldüğünü televizyonda gördükten sonra, bir caminin duvarı dibinde şakağına dayadığı silahla intihar etmek üzereyken, Şems suresini dinlediği ve intihardan vazgeçtiği sekanstır. Bu sekans Onur Ünlü filmleri içerisinde insanın değerli olduğunun gerçekten vurgulandığı tek sekanstır. Umudun yeşerdiği tek sekanstır da aynı zamanda.

Abdullah Harmancı – “Yoksa” İçin 15 Not

Abdullah Harmancı – “Yoksa” İçin 15 Not

  1. Nermin Tenekeci, 1971 doğumlu ve hatırlayabildiğim kadarıyla 1990’ların ortalarından itibaren dergilerde öyküler yayımlamaya başladı. Ancak ilk kitabı Yoksa’nın (Okur Kitaplığı, 2010) yayımlanması için otuz dokuzuncu yaşını bekledi. Bunun sebeplerinden biri, öyküsünü olgunlaştırmayı sabırla beklemiş olmasıyken, bir başka sebebi de hakkında yazılmış bir yazıda da belirtildiği gibi, “sessiz sedasız” bir yazı üretimini tercih etmiş olmasıdır. Bir başka deyişle, yakın olunması gereken yerlere yakın olamayanlar, kitaplarını zor yayınlatırlar. (Nermin Hanım’la Bilim Sanat Vakfında kısacık bir görüşmemiz olmuştu, sevgili Gülnihal Ümit’le birlikte. Bunun dışında kendisiyle herhangi bir irtibatımız olmadı. Dolayısıyla bu cümlelerin bütün sorumluluğu bana aittir. Kendisinden aldığım herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.) Sadece sanatına eğilip ona yoğunlaşmak ve “iyi işler” çıkarmak -bu ülkede- asla yeterli değildir. Yoksa, son senelerde yayımlanmış en sıkı öykü kitaplarından biriyken, kaç kişinin bunun farkında olduğunu merak ediyorum doğrusu. Kitap dergilerini saran “sektörel” yazılar, edebiyat dergilerini kaplayan hatır-gönül yazıları gerçek okuyucuda ciddi bir güvensizlik doğurdu. Her kitap iyi, her kitap güzel, her kitap sıcak, her kitap cici… Kimse eleştirinin sahici yüzüyle hesaplaşmak niyetinde değil. Doğru cümle kuramayan, bir öyküyü kurgulamayı başaramayan kişilerin kitap değil kitaplar yayımlamayı başarmalarını nasıl açıklamalı? Her neyse. Bu tatsız mevzuları geçerek Yoksa’ya odaklanalım:
  2. Nermin Tenekeci, yazar profiline bakıldığında, İslami duyarlığa sahip kadın öykücülerimizden biri. Üç şeyi birden söylemiş olduk: İslami duyarlığa sahip bir kesimden, öykü yazıyor ve kadın… Kendisiyle aynı sosyolojik özelliklere sahip kadın öykücülerimizle kıyaslandığında ise, daha ilk adımda onlardan ayrılıyor. Öykülerinde İslami bir duyarlığın altını çizmediği gibi, dindar, muhafazakâr gibi sıfatlarla tanımlanabilecek insanların öykülerini de yazmıyor. Yazmalıydı, demiyorum. Ancak son senelerde, öykücülüğümüzde, böylesi bir duyarlığın çokça işlendiğini, dinî yaşama biçimlerinin İslami kesimlerde yetişmiş öykücüler tarafından sıkça dışlaştırıldığını biliyoruz. Tenekeci, tersine, biraiçen, barlarda oturup kalkan, bıçkın, tehlikeli, günahın ya da suçun çevresinde dolanan kişilerin hayatlarını büyük bir ustalıkla kayıtlara geçiriyor.
  3. “Suç”, daha çok cinayet, Yoksa’nın temel izlekleri arasında. Üçüncü sayfa haberlerinin bir biçimde öyküleştirildiğini görüyoruz. Bir gazete haberinde donan acı finallerin, geriye doğru sarılmasıyla öykülerin, farklı zaman ve mekânlarda, farklı kişilerle canlandığını görüyoruz. Bir anlamda, insanların nasıl olup da suça bulaştıklarını, hapsaneye düştüklerini anlıyoruz.
  4. Tenekeci, aynı zamanda bir portreleme ustası. Öykü kişilerini birkaç fırça darbesiyle fakat enfes detaylara girerek canlandırıveriyor. Zaman zaman karşımızda bir Peyami Safa zekâsını görür gibi oluyoruz. Detayları seven kadın ruhu, öykü türünde doğrusu çokça işe yarıyor. Yoksa’nın muharriri de, bu detayları uzun cümlelerle ve yaşanmışlık hissi vererek canlandırmasını biliyor.
  5. Türk öyküsünün son senelerde yoğun bir biçimde entelektüel kişinin öyküsüne yöneldiğini ve bir entelektüelin iç dünyasına eğildiğini hatırlayacak olursak, Yoksa’da bizi şaşırtan özelliklerden biri de, halktan insanların, sokaktan insanların yansıtılıyor olması. Bazen bir gündelikçi kadın, bazen bitirim otoparkçı iç dünyasının bütün beşeriliği içerisinde gözlerimizin önüne seriliyor. Öykücüler okuyup yazan insanlardır ve dünyaya entelektüel gözlüklerinin gerisinden bakarlar. Bu da, onların öykülerini, daha çok okuyup yazan, aydın kişilerin hayatlarıyla doldurmalarına sebep olur. Zira kolay olan budur. Zor olan ise, başkasını yazmaktır. Başkası kimdir? Çehov’un adını hiç duymamış kişidir. Öykücü için… İşte bu uzaktaki adamın öyküsünü yazmak, kitap dolu bir odada yaşayan öykücülerimiz için elbette zordur. Bu sebeple, Ayfer Tunç, Mustafa Kutlu, Nermin Tenekeci önemli bir iş çıkartmaktadırlar, diye düşünüyorum. Ve tabii burada sayamadığım diğer “başkasını” yazan yazarlar.
  6. Bu halktan tipler, düz ve sıradan kişiler de değildir. Tenekeci, halk insanlarını büyük bir derinlikle sunarken, bıçak sırtında yaşayan kişilerin hayatlarını anlatır. Bunlar bir biçimde gazetelerin üçüncü sayfalarına çıkarlar. Bitirim, karanlık, tehlikeli kişilerdir. Suça bulaşmak üzeredirler. Ya da suçun feriştahına bulaşmışlardır çoktan.
  7. Öykülerde ciddi bir nihilizmin kol gezmesi de buraya kadar anlattıklarımızdan sonra, beklendik bir durumdur. Nihilizm, hayatın anlamsızlığı, hiçliği, bunalım, bitmişlik duygusu, kişileri en yakın noktaya, intihara yaklaştırır. İntihar neredeyse bütün öykülerde bir çare gibi durmaktadır. Kahramanlar hayatlarının ışığını yitirirler ve kendilerine bir çıkış aramak yerine intihar biçimleri üzerine düşünürler. Cinayetin de bu değer ve ışık arayışında kişilerin karşısına çıkan bir çare olduğunu düşünebiliriz.
  8. Başını alıp gitmek, terk etmek, uzaklaşmak, bilinen ortamların dışına çıkmak da belki intihardan ve cinayetten önce, öykü kişilerinin başvurduğu kurtuluş yolları arasındadır. Kişiler hayatlarına bir çıkış yolu bulamadıkları için, mekânlarını değiştirerek kendilerine bir “yeni hayat” kurma umudu taşırlar. Ancak bu gidiş, Yoksa’da daha çok, gidenin değil, geride kalanın perspektifinden sunulduğu için, derin bir acıyla birlikte dışlaşır. Bir başka deyişle, terk edilen sevgililerin ya da aile fertlerinin acısı, bu “gitme”lerin sonucu olarak çıkar karşımıza.
  9. Aşkın daha çok bıçak sırtı bir cinnet duygusu içinde anlatıldığını görürüz Yoksa’da. Yani terk edilmenin özellikle kadın öykü kişisi üzerinden verilmesi biçiminde bir aşk anlatısına rastlarız. Kitabın son öyküsü olan “Sen de Sev ama Sevilme”, terk edilen bir genç kızın gözünden anlatılmış nefis bir öykü. Nefis diyorum, zira duygusallık dozunun çok iyi ayarlanmış olduğunu görüyoruz. Terk edilen genç kız gibi biz de acı çekiyoruz, içimiz yanıyor.
  10. Kadın öykücülerin aksine, Nermin Tenekeci bir feminizm peşinde değil. Sahurda gelen ya da kusursuz piknik arayan erkeklerden yakınmıyor. Yakınma duygusu, pek çok kadın öykücünün metinlerini çözümlerken karşımıza çıkan önemli bir ipucuyken, Yoksa’da kadınlar daha çok anlatılsa da, yazarın böyle bir endişe taşımadığı açık.
  11. Yazarın öykülerini kurarken okura haddinden fazla güvendiği ve zaman, mekân atlamaları yaparak okurun zekâsını ve takip gücünü haddinden fazla zorladığını da söylememiz gerekir. “Yirmi Altı Saniye” öyküsü buna örnek. Öykü kişileri oldukça fazla ve ne kadar dikkat etseniz de, öyküyü takip edemiyor ve bütünlüğü kaçırıyorsunuz.
  12. Tenekeci’nin dile olan hâkimiyeti, bütün öykülerde bizi kendisine çeken cazibe noktasını oluşturuyor. Şimdi okuyacağımız paragraftaki “klişeler”, halkın evlilik müessesesine bakışını, özellikle halk kadınlarının iç dünyasını bütün gerçekliği içinde veriyor: “Seni mağazada göstermişler. Çok beğenmiş. Semiha illa ki olsun diyor. Bir evin bir oğlu. Görümce, elti, kayınbaba derdi yok. Yalnızca hastalıklı bir anası. …Semihaların sokağındaki manavcı. Yaşı senden biraz büyük. …Eli ekmek tuttuktan sonra gül gibi geçinir gidersiniz. İsterim ki bir an önce yerine yerleştireyim seni, mürevvetini göreyim, bir kere gör, konuş…” (s.100) Burada, halkımızın hayatındaki klişelerin, aynı zamanda konuşmalarına da yansıyan klişelere dönüştüğünü görüyoruz. Halkın, klişelerle düşündüğünü, konuştuğunu ve yaşadığını unutmayalım. Tenekeci; şiirli, betimleyici, uzun cümleli, çarpıcı bir üsluba sahip…
  13. Şarkı sözlerinden de sıklıkla faydalanan Nermin Tenekeci, öykü kişilerinin sosyal statülerini, kişilik özelliklerini yansıtmak amacıyla bu ibarelere başvuruyor. Genellikle yapıldığının aksine, yazar, çok vurucu, veciz, insanın içini sızlatacak bir şarkı sözü yerine, daha sıradan, az bilindik ve özelliksiz sözleri alıntılıyor. Zira seçkin kimselerin hayatlarını öyküleştirmiyor. Şarkı sözlerini özellikle seçmiyor.
  14. Zaman zaman ironiden faydalanıyor. Ancak ironiyi çok fazla önemsemiyor. Öykülerinin daha çok duygusal bir iz bırakmasını arzu ettiği için, ironiyi kıvamında bırakıyor.
  15. Bir terör gazisinin eşinin iç dünyasını ya da bir Almancı’nın Avrupa’da yaşadığı ötekilik duygusunu anlatan Nermin Tenekeci, yaşadığımız günlere selam veren konulara eğilmesini biliyor. Ama genel manzaraya bakıldığında, yazarın egzotik, fantastik öyküler yazmak istediği gibi bir düşünceye de kapılıyoruz: Anlatım biçimi, üslup, oldukça şiirsel ve yazar öykülerinde duygusal bir atmosfere ulaşmak amacıyla, leitmotiflere, kelime, ibare, cümle tekrarlarına sıkça başvurduğu için, gerçekçi konuların bile egzotik bir atmosfere “bulandığını” görüyoruz.

Sonuç: Tenekeci’den beklenen, daha velût olması -evet, yeterince üretken olmadığını düşünüyorum- ve bugüne kadar yaptığı gibi “sessiz sedasız” öykü evrenini örmesidir.

Gökçe Özder – Tanpınar Gözüyle Yahya Kemal Poetikası

Gökçe Özder – Tanpınar Gözüyle Yahya Kemal Poetikası

Ölümünden kısa bir süre önce yazdığı günlüğünde, “Az iş yapmadım. Fakat yaptıklarım beni tatmin etmiyor.“ (Günlüklerin Işığında Tanpınar‘la Başbaşa 333) diyen Tanpınar, kısa sayılabilecek ömrüne sığdırdığı eserlerin yanı sıra, yarım kalmış eserleri bağlamında da Türk edebiyatının tartışmasız en önemli figürlerinden biri. Tanpınar‘ın yarım kalmış eserleri; kimi şiirleri, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi ve Aydaki Kadın romanıyla sınırlı değil. Tanpınar‘ın en az bilinen eserlerinden biri olan Yahya Kemal de, ölümünün ardından notlarının arasında bulunarak, öğrencileri ve dostları tarafından yeni harflere aktarılarak hazırlanmıştır.

Bu kitap, her ne kadar Tanpınar‘ın ölümünden sonra hazırlanmış ve basılmış olsa da tam olarak yarım kalmış sayılmaz. Kitap bitmiştir fakat kitaplarını yayımlamadan önce yaptığı gibi bu kitabı da dostlarına okutup gerekli eleştirileri dinleyerek –belki de dinlemeyerek-düzenlemeye Tanpınar‘ın ömrü vefa etmemiştir. Bu açıdan bakacak olursak Yahya Kemal tamamlanmış bir kitap olarak kabul edilebilir.

Kitabın ilk bölümü “İlk Karşılaşma“ başlığını taşır. Adından da anlaşılacağı üzere Tanpınar bu bölümde hocası Yahya Kemal‘le ilk karşılaşmalarını anlatır. Bu bölüm daha çok, Yahya Kemal‘in eserlerinden bağımsız olarak, onun kişiliğini görmemize yardımcı olur. Tanpınar‘ın hocası ve daha sonra yakın dostu olacak olan Yahya Kemal hakkındaki “Ne kendisini, ne etrafını olduğu gibi alıyordu. Kendisine durmadan bir takım sualler soruyor ve onların cevabını bütün hayatta arıyordu. Biz neyiz? Ve kimiz?“ (25) gibi çıkarımları, Yahya Kemal‘i, en yakını tarafından tanımamız açısından önemlidir.

Yine ilk bölüm, sadece Yahya Kemal‘i değil, dönemin edebiyat ortamını, diğer şairlerini, Dergâh dergisinin durumunu ve edebiyat fakültesini, bizzat içinde bulunmuş bir kişi tarafınca görmemiz açısından ilgi çekici:

(Yahya Kemal‘le) (a)ra sıra Bayezıt‘ta, sonradan Hasan Efendi adında birinin bakkal dükkanı olan ve o zamanlar Dârüttalim Heyeti‘nin haftada bir kere musiki konseri verdiği derince bir kıraathaneye de giderdik. İktisadi çöküşler ve İstanbul‘un bitmez tükenmez imarı, şehri henüz kahvesiz bırakmamıştı ve genç edebiyatçılar da bira ile sandviç yiyerek konuşmaya alışmamışlardı.

Kız arkadaşlarımız da kahvelerde de beraber bulunamadıkları için bayağı üzülürlerdi. (20)

Tanpınar‘ın bu gibi anılarını samimi bir şekilde anlatması, okuyucunun, hem dönemi hem de Yahya Kemal‘i ve Tanpınar‘ı daha iyi anlaması açısından çok faydalı olmuştur.

Kitabın son bölümü haricinde kalan bölümlerinde Tanpınar, Yahya Kemal‘i ve onun zihniyetini, şiirlerinden yola çıkarak okuyucuya sunar. Bu bölümlerde dikkati çeken nokta Tanpınar‘ın Yahya Kemal‘den ziyade kendi poetikasını anlatıyor oluşudur. “Hiç kimsenin, Yahya Kemal hariç, tesiri altında kalmadım.“ (Günlüklerin… 332) diyen Tanpınar bu kitabıyla, bu tesiri açıkça gözler önüne serer.

Nurdan Gürbilek Kör Ayna, Kayıp Şark kitabında şöyle der:

Tanpınar okurları Yahya Kemal‘de Tanpınar‘ın kendisine model aldığı şairi kendi ‚ şahsi masal‘ına yaklaştırma çabasını sezmiş olmalıdırlar. Yahya Kemal‘in yüksek ve gür sesindense, en azından Kendi Gök Kubbemiz‘de belirgin olan, bütün yenikliğine rağmen heybetinden hiçbir şey kaybetmemiş muzaffer ve mağrur, coşkun ve cihangir ses tonundansa öksüz, mahzun, yaslı yanını öne çıkarmıştır. (108)

Gürbilek bu noktada çok haklıdır. Kitabın bütününe baktığımızda en çok üzerinde durulan meselenin Yahya Kemal‘in annesini kaybedişi ve bunun onda yarattığı Ophelia kompleksidir. Yahya Kemal‘in en önemli meselesi olan mazi hususunda bile Tanpınar tarihsel maziden ziyade Yahya Kemal‘in şahsi mazisi üzerinde durmuştur.

Nurdan Gürbilek Tanpınar‘da geçmiş algısının daima ikili, karşıt anlamlar içeren bir deneyimin adı olduğunu belirtir. Gürbilek sözlerine şöyle devam eder: “Yalnızca bizi kendine çağıran, idealleştirilmiş bir ‚mazi gülü‘ değil, aynı zamanda zalim çevresiyle de beliren, öykü ve roman kahramanlarının iç dünyasını istila etmiş, çoğu zaman iradi bir çabayla değil, gayri iradi olarak hatırlanan bir ölü geçmiş, bir uğursuz mirastır.“ (121)

Tanpınar kitabında, Yahya Kemal‘in geçmişini bu bağlamda ele alır. Bir nevi Yahya Kemal‘e ‘roman/öykü kahramanı’ gözüyle bakar. Bu da onun Yahya Kemal‘i objektif olarak ele almadığının göstergelerinden biridir. Tanpınar kitap boyunca Yahya Kemal‘i neredeyse bir “mitoloji kahramanı“ gibi anlatır. (122) Hatta Gökhan Tunç‘un “Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın Poetikalarının Değerlendirilmesi” başlıklı yazısında da belirttiği gibi Tanpınar, Yahya Kemal‘i bir kurtarıcı yani Mesih olarak görür. (Karadeniz Araştırmaları, Cilt 6, Sayı 21, 96) Tanpınar‘ın kitap boyunca Yahya Kemal‘in sadece olumlu taraflarını anlatması ayrıca devrin diğer şairlerini olumsuzlaması bunu doğrular. Tanpınar‘ın Yahya Kemal‘e duyduğu hayranlık onu neredeyse ilahlaştırmasına sebep olur.

Kitabın son bölümü Dergâh Yayınlarının bir eklentisinden oluşuyor. “Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın Hatıraların‘dan” başlığını taşıyan bu bölüm, Tanpınar‘ın günlüklerinden Yahya Kemal‘le ilgili olan bölümlerin bir kısmı derlenerek oluşturulmuş. Günlüklerden 26 Teşrinisani 1958 tarihli ilki, Yahya Kemal‘in ölümünü Tanpınar gözüyle görmemizi sağlıyor. Devamında gelen günlük parçaları ise yine Tanpınar‘ın Yahya Kemal hakkındaki gerçek düşüncelerini ortaya koyuyor. Kitapta kendini gösteren‚ hayranlık belirtileri, bu bölümdeki yazılanlarla iyice perçinleniyor.: “Halbuki bende Yahya Kemal‘in genişliği yok. Bir bakıma o benden birkaç misli iyiydi.“ (178), “Ben kendi santimantalizmimle -ki Yahya Kemal‘inkinden çok ayrıydı- Yahya Kemal kendi hayatı dediği santimantalizm ve romaneskle bir noktada o zamanlar o yazdığı için onun şiirlerinde birleşmişti.“ (179) Ayrıca bu bölüm, kitabı tamamlayıp bütünlemiş olması açısından önemlidir. Tanpınar‘ın Yahya Kemal‘le tanışmasıyla başlayan kitap yine Tanpınar‘ın Yahya Kemal‘i ve onun ölümünü anlatmasıyla sona erer. Bu da kitabın eksik sayılabilecek taraflarının da tamamlanmasına yardımcı olur.

Özetleyecek olursak Tanpınar, Yahya Kemal‘e beslediği büyük hayranlık sebebiyle onun olumsuz ya da kendisini etkilememiş olan yönlerini ele almayıp, sadece olumlu yönlerinden bahsederek onu bir bakıma “beklenen adam“ ilan etmiştir. Bunu yaparken dönemin diğer edebiyatçılarını olumsuzlaması objektifliğine biraz daha gölge düşürmüştür. Şunu da belirtmemek olmaz: Tanpınar‘ın Yahya Kemal‘le olan etkileşimi tek taraflı değildir. Nurdan Gürbilek‘in de ifade ettiği gibi, “Yahya Kemal onu tarihe, ulusun macerasına […] taşımıştır taşımasına ama o da Yahya Kemal‘i kendi su ve rüyalarına […] taşımıştır.“ Yahya Kemal‘in, sadece Tanpınar‘ın hocası olmadığını, aynı zamanda çok yakın dostu olduğunu da düşünürsek bu etkileşimin kaçınılmaz olduğunu görebiliriz. Bu kitap, her ne kadar Yahya Kemal‘i ve onun poetikasını anlatıyor gibi görünse de, bundan çok daha fazlasını, dönemin hem Doğu hem Batı edebiyatı ortamını, daha da önemlisi Tanpınar‘ın poetikasını okuyucuya sunar. Bu açıdan baktığımız zaman kitap, Tanpınar‘ın ve Yahya Kemal‘in ortak bir biyografisi ve poetikasını ortaya koyması açısından önemlidir.

Kaynakça:
1. İnci Enginün ve Zeynep Kerman, Günlüklerin Işığın­da Tanpınar‘la Başbaşa, İstanbul : Dergâh Yayınları, 2008. 332-333.
2. Nurdan Gürbilek, Kör Ayna, Kayıp Şark, İstanbul : Metis Yayınları, 2004. 97-138.
3. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, İstanbul : Dergâh Ya­yınları, 2011.
4. Gökhan Tunç, “Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın Poetikalarının Değerlendirilmesi“, Karadeniz Araştırmaları Cilt: 6 Sayı : 21 (Bahar 2009) : 95-111.

İbrahim Demirci – Anadolu Yakası

İbrahim Demirci – Anadolu Yakası

Mustafa Kutlu’nun yeni ki­tabı Anadolu Yakası, 2012 Mayıs ayında Dergâh Ya­yınları arasında çıktı. Kita­bın kapağında “nehir söy­leşi” tanımını gören kütüphaneci, işinin uzmanı değilse ve kitabın künyesindeki “Türk Edebiyatı- Hikâye: 43” ibaresine dikkat etmezse, onu yan­lış bir yere koyabilir. “Mustafa Kutlu serisi”nin 29 numaralı yayını olan Anadolu Yakası, “nehir söy­leşi” biçiminde kurgulanmış bir hikâye kitabı.

207 sayfalık kitabın ilk 5 sayfası, gazeteci Erol’un nehir söyleşiler ve bu kitabın oluşumu hakkın­da verdiği bilgilere ayrılmıştır. Haber müdürü, gazeteci Erol’dan Anadolu Yakası adlı televizyon kanalında vuku bulan bir taciz vakasını araştır­masını istemektedir. Erol’un bu kanalın adını bile “duymamış” olması, amiri tarafından eleştiri ve kınama konusu olur. Ancak, kitabın ilerleyen sayfalarında kanalın izlenirliğinin ülke çapında 5. sıraya kadar yükseldiğini öğrenince, okuyucu olarak biz de ister istemez, “Gazeteci Erol’u kına­mak yerine, eserin yazarını mı kınasak acaba?” demekten kendimizi alamayız. Benzer bir kına­ma isteğini de “Gazeteci Erol”, “Biz filimciler bili­riz bu işi Muzo Bey.” (s. 53) derken hissederiz.

Nehir söyleşi biçiminde kurgulanmış olan Ana­dolu Yakası’nda gerçek nehir söyleşilerde sıkça karşımıza çıkan tarihlere pek az rastlıyoruz. Do­layısıyla, anlatılan olayların zamanlarını ancak “aşağı yukarı” tahmin edebiliyoruz: Günümüze dek uzanan hikâyenin son elli altmış yılımızı an­lattığı söylenebilir.

Bir köy çocuğu olan Muzo Gönül’ün çocuklu­ğu, öğrencilik yılları, İstanbul’da üniversite öğ­renimini bırakıp sinemacılığa girişmesi, televiz­yon yöneticisi ve nihayet televizyon kanalı sahi­bi oluşu, birçok yan kahraman ve hikâyeyle bes­ lenerek, kolay okunan, hayli eğlenceli, zaman zaman iğneleyici ve öğretici bir “muhavere” için­de akıp gidiyor. Söyleşi mekânlarına ilişkin bazı tasvirlerin ve muhavereyi bölen bazı olayla­rın da anlatıya yeri geldikçe yedirildiğini görü­yoruz. Ancak, 149-153. sayfalar arasında “söy­leşme” yerini, gazeteci Erol’un “anlatma”sına bı­rakmış. Bu sayfaları okurken “öyküleme/tahki­ye” yönteminin de, “diyalog/muhavere/söyleş­me” kadar, belki daha çok etkili ve güzel olabi­leceğini hissettim. Yazar, belki de bunu hisset­tirmek için “nehir söyleşi” içinde böyle bir “ha­vuz” açmıştır. 183-186. sayfalarda “araya giren” bir “gazete yazısı” da “nehir söyleşi” akıntısını ke­sen hoş bir metin.

Gerek gazeteci Erol, gerekse Muzo Gönül, haya­ta ve hadiselere “Anadolu yakası”ndan bakışla­rıyla yazar Mustafa Kutlu’nun anlayışına, değer­lerine yakın ve yatkın kişilikler. Aynı dili konu­şuyorlar. Birbirlerine ters ve aykırı düştükleri ve düşündükleri pek az görülüyor. Karşımıza çıkan ufak tefek ayrılıklar, söyleşiyi renklendiren ve çe­kiciliğini artıran bir işlev yüklenmiş durumda:

“- Zordur. Bir hastalık, bir yoksulluk, bir ölüm.

– Hastalık değil, ayrılık olacak.

– Aynı şey, sağlıktan ayrılıyorsun.

– Felsefe yapma.” (s. 108)

(Muzo Gönül’ün okumayı seven biri olarak Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından haberdar olmayışını (s. 58) ‘normal’ bulalım mı? Evet! Ha­yır!)

Gazeteci Erol, gazetelerin, dergilerin, televiz­yonların başarılı bir “ev kadını”na ilgi gösterme­yişlerinden söz ederken, “Meğer ki adı bir san­sasyona karışmamış olsun.” (s. 5) diyor. Onun as­lında “Meğer ki adı bir sansasyona karışmış ol­sun.” demek istediği besbelli. Yoksa gazeteci Erol’un Türkçesi, “Sazan kolay kolay oltaya gel­mez, seni saatlerce oyalar. Meğer ki çok aç ol­sun.” diyebilen Muzo Gönül’ünki kadar iyi değil mi? Yazarın böyle gizli ve bilinçli bir muradı var­sa sorun yok. Ama durum böyle değilse, bu dil yanlışının sorumlusu, Mustafa Kutlu’nun yazdık­larını dönüp yeniden okumaktan hoşlanmama­sı olsa gerektir. İsmail Kara’dan öğrendiğimize göre, “Biten hikâye metnin ilk ve son hâlidir. Ta­dil, tashih, tekmile hak getire… Kendinden çı­kan/kopan metne bir daha dönmek çok nadir olarak yaptığı bir şeydir.”1 Keşke, Mustafa Kutlu, yazdıklarını yeniden gözden geçirmek zahmeti­ne katlansa!

Şu örnekler de belki yazarın bu tutumuna –yaz­dıklarını yeniden gözden geçirmeyişine- bağla­nabilir: Muzo: “Çayları tazeleyim istersen.” (s. 14), “Mügecim”, “yavrucum” (s. 20), “Muzo Gönül içini geçiriyor, …” (s. 29).

Yazarın, “kıravat, tiren, filim, filimci, antreman” kelimelerini sözlüklerdeki ve yazım kılavuzla­rındaki şekliyle değil de söylendiği gibi yazma­yı tercih etmişken, “doğru, doğrudan, dosdoğ­ru” anlamına gelen “direkt” kelimesindeki “t”den vazgeçmeyişi (s. 50, 101) ilginçtir.

Aşağıdaki cümlelerde koyu yazılan kelimelerin kimisinde dizgi-düzelti yanlışı, kimisinde yaza­rın tercihi söz konusu olmalı:

“Yüzümü yıkadım, döndüğümden ikimiz de ra­hatlamıştık.” (s. 48)

“Her sahne logonun bir parçası, sonra onlar bir­leşip yeni bir dünya kuruyor.” (s. 65)

“Adamı defe koyarlar.” (s. 70)

“Dili tutulmuş bir şey diyememiş ama komuta­nın boyunan sarılmış, gözyaşları sel olup ak­mış.” (s. 74)

“Sanki kollarının kaldırsan uçacaksın.” (s. 75)

“Lütfen gerekin yapın.” (s. 76)

“Osmanlı aydınları doğal olarak Arapça, Farsça bilir; bunun yanında bir de Avrupa lisanı öğre­nilerdi.” (s. 126)

“Fert geleneğin içinde (yani cemaatten kopma­dan) kalıp orada kendi gösterecek.” (s. 128)

Olmusuz, kötü bir tablo çizdin abi.” (s. 132)

“… ceketinin için cebinden bir kâğıt çıkarı­yor,…” (s. 134)

“Yahu birbirimiz idare ediyoruz.” (s. 136)

Benle çalışan delikanlı da işi kavramıştı.” (s. 144)

“… vilayette borcu olana borcunu vermiş, ala­cağı olandan alacağını almış, alamadığını helal edip ayrılmış.” (s. 152)

Muzo Gönül’ün Mecidiyeköy’deki arsayı sataca­ğı Sarı Süleyman ile görüşmesini naklettiği bö­lümün bir yerinde noktalama işaretleri kulla­nımında tuhaflıklar görülüyor: “Yüzüme baka baka. Çarıklı erkân-ı harp derler ya. Tam sen. Ka­bul ediyorum. Seni sevdim demiştim. Birlikte iş yapalım. Teşekkür ettim. Mesleğime devam edeceğimi söyledim.” (s. 165) İzleyen cümleler­de de tırnak işareti ve konuşma çizgisi kullanı­mında sorunlar var. Bu sorunlar ve çözümleri, noktalama işaretleri öğretiminde işe yarayabi­lir. Çözümü daha kolay başka bir örnek: “Bir malı satacaksan. Ki televizyon programı da budur. Önce hedef kitleni belirleyeceksin.” (s. 196) 72. sayfada 5. satırın başında “konuşma çizgisi”nin unutulmuş olduğunu da belirteyim.

Muzo Gönül’ün şu cümlesini okurken gülüm­sedim: “Yüzde bir ikiyi çık Türkiye’de okur-yazarların çoğu yarı aydındır.” (s. 126) Okur ya­zarlarımızın yüzde biri, ikisi “yarı aydın” olma­sa, “tam aydın” olsa, daha ne isteriz? Ben binde, hattâ on binde bire, ikiye bile razıyım!

Anadolu Yakası’nı okumadan önce “pert olmak” nedir, bilmezdim. Yazara bunun için teşekkür et­meye gerek var mı bilmiyorum ama meselâ aşa­ğıdaki satırlar ve benzerleri için çok teşekkür ediyorum:

“- Ama yaprak baharda yeniden çıkıyor be abi.

O yaprak eski yaprak değil. Bir babanın oğlu gibi. Baba toprağa karışıyor, oğlan hayatı sürdü­rüyor, Cenab-ı Hakk’ın kanunu bu.

Bir çayır kuşu öttü. Bir daha öttü.

Gözümden yaş damladı. Bilmem neden?

Abi bu çok mühim. Neden ağladın?

Cevabı yok. Her yan metafizik. Hayat, ölüm, yap­rak, kuş. Kimse bir şey açıklayamaz. İnsan orada aciz olduğunu anlıyor ve inancı varsa dua edi­yor.

Dua insanın Allah’a en yakın olduğu an.

Belki bu sebeple gözlerimden yaş geldi.” (s. 76)

 

Kaynakça:
1. Aynanın Sırrı : Mustafa Kutlu Sempozyum Bildirileri, s. 15-16, hzl. Prof. Dr. M. Fatih Andı, Yard. Doç. Dr. Bahtiyar Aslan, Küçükçekmece Belediyesi, İstanbul, 2012 .

Ali Işık – “Zurnayı Ekmeğe Katık Yapanlar”ın Semti: Macur Pazarı…

Ali Işık – “Zurnayı Ekmeğe Katık Yapanlar”ın Semti: Macur Pazarı…

Çocukluk günlerimden yeni yetmelik demlerime kadar yasaklı semtlerimizdendi Macur (Muhacir) Pazarı. O yıllarda yaşadığım Hacıkaymak’a yedi sekiz kilometre mesafedeki Meram’a, mahalleli öğürlerimle birlikte, çağla yemeye ve yüzmeye, on beş kilometre kadar uzaklıktaki Aslım’a balık tutmaya giderdik de burnumuzun dibindeki mahallelere destursuz giremezdik. Mesela Şekermurat’a, Doğanlar’a, Macur Pazarı’na… Övünmek gibi olmasın, bizimki de böyle mahallelerdendi tabii.
Mahallem Hacıkaymak gibi Konya’nın yeni oluşan mahallelerinde, her biri farklı bir yöreden kalkıp gelmiş insanların sancılı aidiyet değiştirme süreçleri hır gürlü bir ortam oluştursa da Macur Pazarı gibi ekstrem insanların yaşadığı yerlere ait kanaatlerimiz çocukça bir vehmin eseriymiş. Ben bu vehmimle Erkek Liseli (Konya Lisesi) yıllarımda okul kaçkını olduğum bir günde yüzleştim. O ilk yüzleşme günümde -yanımdaki semtin gediklisi arkadaşlarımın varlığına rağmen-zorlukla teskin edebildiğim yürek tıpırtılarımın bastırılmış mahcubiyetini yaşadım yaşamasına da okul sırasına yeğlediğim kahve masasının tedirginliğini de bu vehmin güvenliğinde dindirdim.
Macur Pazarı’nın hâkim unsuru Romanlar gibi görünse de semtte Konyalı unsurların yanında Tatarlar da mevcuttu. Hatta Konyalı unsurlar diğerlerine daha da baskındılar sanırım. Lakin semte renk ve ses zenginliğini veren, dolayısıyla damgasını vuranlar Romanlardı.
Hindistan ile Pakistan topraklarında yaşayan ve Hint-Avrupa kökenli bir ırka mensup olan Romanlar, XI. yüzyıldan itibaren -kesin olarak bilinemeyen sebeplerden dolayı- Batıya doğru göç etmek durumunda kalmışlardır. Anadolu’yu geçen bu unsurlar Bizans tarafından Balkan topraklarında iskâna tabi tutulmuşlardır. XX. yüzyıl başlarındaki Balkan Savaşları sonrası büyük kitleler hâlinde göçe zorlanan Romanlardan bir kısmı da Konya’ya gelerek Muhacir Pazarı diye anılan semte yerleştirilmişlerdir. 1930’lu yıllarda burada kurulmaya başlayan pazar ile yöredeki insanların sıfatından oluşan isim terkibi, hem pazarın hem de semtin adını oluşturmuştur. Ancak Romanların oturduğu mahalleler, pazar kurulan yöreyle sınırlı değildir. Romanların yerleşim alanı, Araboğlu Makası’ndan Larende Caddesi’ne inen Sırçalı Medrese Caddesi’nin sağ/batı tarafından başlayarak Devlet Tiyatrosunun arka/doğu tarafındaki Tatar Mahallesi de denilen Cedidiye Mahallesi’ne kadar uzanan mahaldir. Günümüzde ağırlıklı olarak Abdülaziz Mahallesi sınırları içerisine alınan bu mahallin içerisinde Gazialemşah Mahallesi’nin bir kısmı ile Şeyh Osman Rumi ve Şekerfuruş Mahalleleri de bulunmaktadır.
Romanlar Konya’ya geldikten sonra söz konusu mahallelerde bir avlu içerisinde medrese benzeri hücrelere yerleştiler. Daha doğrusu bir avluya açılan tek odalı barınaklarına yerleştiler. Bunların yaşadığı her avlunun ayrı bir ismi vardı: Çana Avlusu, İsko’nun Avlusu gibi. Çeşitli işlerde çalışan Roman erkekleri o gün kazandıkları parayı o gün yerlerdi. Bunların hemen hepsi müzisyendi. Geceleri çalgılı eğlence yerlerinde iş tutamayanlar sanatlarını avlu ortalarında icra ederlerdi. Kadın erkek, çoluk çocuk çalıp söyleyip oynayarak kendilerinden geçen Romanları görenler bunları gamsız kedersiz zannederdi.
Bunlar fakir, ancak dürüst insanlardı. Bunlarla aynı mahalleyi paylaşan insanlar kapılarını açık da bıraksalar, kimsenin malına tenezzül etmezlerdi.
Erkekler Konya çarşısında yük taşıyıcılığı yaparlardı. Bunlar en ağır yüklerin altına girdiklerinden Konya’daki nakliyat ambarlarının en iyi hamallarıydı. Bunların bir kısmı ayakkabı boyacılığı, bir kısmı da ev ve inşaatlarda boya badana işleri yaparlardı. Roman kadınları da çalışmaktan geri kalmaz, bazı otellerle bazı zengin Konyalıların evlerinde temizlikçi olarak çalışırlardı.
Gündüz işlerini tamamlayanlar, geceleri de gazinolarda, çalgılı bahçelerde müzisyenlik yaparlar, düğünlerde davul zurna çalarlardı. Bazı Roman kadınlarının da müzik takımları vardı. Durumu iyi olan Konyalılar nişan ve kına eğlenceleri için bu takımları tutarlardı. Ut, cümbüş, keman, darbuka ve zil çalıp şarkı ve türküler seslendiren bu kadınlara Konyalı kadınlar “minnoş” adını takmışlardır. Roman saz sanatçıları arasında Klarnetçi Sabri, Udi Hakkı Zambak gibi oldukça tanınmış sanatkârlar çıkmıştır.1 Macur Pazarı’nı fakirden daha iyi nüfuz ettiği mısralarıyla aşikâr Dr. Kâmil Uğurlu’nun “Muhacir Pazarı” şiiri bu yazıya düşebilecek en “hüsn-i hatime” olsa gerektir.

Muhacir Pazarı2
İstasyondan şehre giden yol var ya,
Hani heykelin yanından sağa saparsın,
İşte orada Muhacir Pazarı var.
Orası benim dost memleketim,
Orada zurnayı ekmeğe katık yaparlar..
Daracık sokaklarda her gün bir cümbüş,
Ve her köşe başı bir Çigan bardı.
Şençalar Kadri udun üstünde üveyik kuşu
Uzayıp giderdi esmer klârnet.
Ve ucundaki Şükrü Tunar’dı..
Kapıların önünde halkalanmış kadınlar
Gelip-geçenlere bakardı
Aralarında kimi herifler de vardı.
Ve tütün kokulu güldüler…
Hasan da, Salih de iyi çocuklardı,
öldüler,
Sabahları pabuç boyar,
akşama Teksas pavyonda çalarlardı,
Aç gözlü de değildiler..
Zaman su gibi akıp geçerdi,
Kızların kavgası başladığı an.
Uçuşan tavalar-tencereler-küfürler, pencereler,
Sanırsın kıyametin koptuğu zaman
Karakolda ayna var, ayna,
Oraya varınca her şey süt liman…
Daha güneş inmeden sandığını kapardı,
Nafakayı çıkardı mı gerisine kim bakar.
Eve dönerken iki tek atar,
Hüznün anasını satardı..
Canlarım benim, yalandan ağlayanlarım
Fena halde esmer vatandaşlardı.

Kaynakça:
1. A. Sefa ODABAŞI, “Muhacir Pazarı ve Romanlar”, Kon­ya Postası / Tarih ve Kültürüyle Konya , fasikül: 12 (18 Ekim 2000), s. 93-94
2. Kâmil UĞURLU, Bütün Şiirleri 1:Gölgeli Sokağın Şiirleri , Çizgi Yay., Konya , s.127-128

İsmail Detseli – Eski Zamanlardan Hatıralar, Hikâyeler

İsmail Detseli – Eski Zamanlardan Hatıralar, Hikâyeler

1.Camız Tıraş Etmek

Yarım asır öncesi yaşanmış bir Konya nostaljisi: Eskiden Konya’mızda sığır çardakları olduğu bir gerçek. Bunların yanında yağlı sütü ve meşhur camız yoğurdu için camız besleyenler de çoktu. Camızlar serinliği çok sevdiği, sıcaktan hoşlanmadığı için, bakım ve otlatılma yerleri de farklı olurdu. Bundan dolayı Konya’da çok meşhur bir söz vardır halk arasında: “Amanın açın bakayım kapıları pencereleri, ben sıcağa sıkıya gelemem, ben camız havası isterim.” diye.

Adamın biri ailecek Konya kırsal köylerinden gelip Konya’ya yerleşmeye alışmaya uğraşıyor. Üç oğlundan her birini o günün geçerli mesleklerinden birerine vermiş. Meslekler neler? Nalbantlık, berberlik, kalaycılık, keçecilik, kelikçilik, (kunduracılık) gibi… Ortanca oğlunu berberliğe vermiş. O 1955-60 yıllarının hareketli mevkisi sayılan bu günkü Kızılay Hastanesi civarları hanların bol olduğu, köylü kentlinin alış ve satış için çok uğradığı yerlerde berberliğe başlayan küçük İsmail bir yıl içerisinde mesleği baya kapmış. Eli makine tutar, ustura çeker olmuş. Eli kıvrak olunca, müşteriler tarafından da çok sevilmiş. Bir adamın saç sakal tıraşı yüz kuruş… Sade saç elli kuruş, sakal da elli kuruşmuş.

Bir sabah dükkâna gelen daimi müşterilerinden Karaaslanlı Mehmet Ağa, şakır şakır binip geldiği günün en geçerli vasıtası at arabasını kapının önünde durdurup daha ustası dükkâna gelmemiş olan küçük İsmail’e şöyle bir teklifte bulunmuş. “Ismayıl, garam, bilirsin ben seni çok severim, başın yumuşak, terbiyeli, yumuş tutan bir çocuksun, onun için sana ustan gelmeden bir teklif yapacağım, sana bir ustura alsam, bileyi kayışı alsam da benim camızları tıraş etsen…” (O zamanlar berberlerin usturayı keskinlettikleri şeylere bileyi taşı ve ustura kayışı derlerdi. Sakalı tıraş eden berber her yüze usturayı çaldıktan sonra, o kayış bileyiye mutlaka usturayı sürterek keskinletirdi. Hatta yüzünde acıma duyan müşteri şöyle derdi berbere: Yahu tekem -veya ustam- şuna bir palaska göster yüzümü dırmalayyoru meret ustura derdi.) “Yok ustam kızar…” “Burak ustayı canım, ben sana ustura alacağım, bileyi kayışı alacağım, burda adamı bir liraya tıraş ediyorsun ya, camız başı ne alacan biliyon mu?” “Yok bilmem…” “Tam iki buçuk lira alacaksın, benim ahırdaki camızları “tarş” etsen, dükkân açarsın kendin garam, zaten boyun kısmı ile kıçlarının üzeri tıraş edilecek camızın her yanı değil ya aslanım.” deyince küçük İsmail tav olur teklife. O gün ustasına yalan söyler, hastayım der, anam hasta babam hasta, bir bahane büker…

Ertesi gün, Mehmet Ağa ile anlaştıkları yerde buluşup at arabası ile yola çıkarlar… Ver elini Karaaslan… Kocaman, uzunca, boydan boya bir çardak içerisinde, yüze yakın camız var. Mehmet Ağa, “İşte garam malzemelerin, işte yemeğin ve suyun, iş de senin aş da senin, burası da sana teslim, öğleyin çoban gelir, malların yemini verir, sen onlara bakma, sen “tarşla” ilgilen.” der koyar gider. Küçük İsmail, iştahla başlar camızlardan birini tıraş etmeye, ama ne görsün! Öğleye yakın olmuş daha bir tek camızı tıraş edememiş! Oysa dükkânda olsaymış belki on kişiye saç sakal tıraşı yaparmış.

İki camızı zorla tıraş eden İsmail, malzeme torbasını omzuna vurmuş, oradan koşar adım uzaklaşmış. Altı yedi kilometre yolu yürüyerek ustasının yanında almış soluğu, akşam karanlığında… Ustasına, iyileştim hemen işime koştum ustam, demiş. Ertesi gün at arabası ile yine dükkana gelen camızların sahabı Mehmet Ağa, selam verip içeri girer ve şöyle der: “Ne oldu len dabış, camız tıraşını golay mı sandın, adamın nefesini keser, gidi iki buçuk lirayı duyunca pek iştahlandıydın değil mi? Seni beni bilmez camızcı gidi…” deyince, ustası da işin iç yüzünden haberdar olur. İsmail’e de bu büyük bir tecrübe ve ders olur.

  1. Yörüğe Ahiret Sorusu

Yüce dağlarda çadır kurmuş, yörük göçerlerden Veli isminde biri, geçirdiği bir kriz sonrası şoka girer, öldü zannı ile alelacele dini kurallar uygulanır, bir mezar kazılıp oraya defnedilir. Zira adamların işleri aceledir, ertesi gün başka bir yaylaya göçülecektir.

Veli, kabre konup herkes başından ayrılınca, sorgu melaikeleri çok azametli bir şekilde gelip Yörük Veli’ye soru sormaya başlarlar. İşte o anda şoktan kurtulur Veli, amma ne var ki artık dar bir zemindedir, kıpırdayacak yer yoktur. Birinci melek “Menrabbüke, vemadinüke, vemanebiyyüke?” (Rabbin kim, dinin ne, peygamberin kim?) diye gürleyip sorguya başlayınca, zavallı Yörük Veli, uyanır şöyle sağına soluna bakar, akıl alacağı, danışacağı tanıdık kimseler yok. Hiç ses etmeden durur. Bu sefer ikinci melek şöyle usulca elindeki topuzu ile Veli’ye dokununca, canı yanan Veli şöyle der: “Valla İrabiye ip bükerdi, anam ekmek ederdi, Nebi davara getti, beni de buraya getirdiler, başka da bi şey bilmeyyom…”

Tabii, bu cevap uygun bir cevap olmayınca, ikinci melek elindeki topuz denilen ceza aleti ile Nebi’ye bir ikinci defa vurup soruyu tekrar sorar. Bizim Veli şöyle mırıldanır korku ile, “Valla gardaşlarım, sizin burada misafire çok sert davranıyorsunuz, misafirperver değilsiniz, şayet bizim obada bu durum bir duyulursa, sizin buraya kimseler gelmez habarınız olsun…”

  1. 1950’lerde Yaşanmış Enteresan Bir Hikâye

Köşeleri düzleşmiş lokumlar. Öteden beri tüm Anadolu köylerinde yaşayan kardeşlerimizin, Türklerin önemli tatlısı lokuma özel bir düşkünlüğü vardır. Bundan yıllarca önce, bu tatlı maddeye daha aşırı bir düşkünlük var idi. Sebebi ise o vakitler, günümüzdeki kadar tatlı çeşitleri yoktu. Tatlı yeme yarışları bile düzenlenirdi. Bu gibi iddialaşmalar, bilhassa Konya’nın kırsalında yaygındı. Örneğin iki kilo lokumu yiyebilir misin, yerim, şayet yiyemezsem dört kilo lokum alırım… gibi; bir tepsi baklavayı yer misin, yerim, yiyemezsem iki tepsi alırım… gibi enteresan iddialara girilirdi. Yine bir gün, Konya dağ köylerinden birinde, böylesine birkaç kişi arasında lokum yeme iddiasına tutuşulmuş. Zayıf, oldukça kısa boylu olan bir zat, konuşma arasında ben iki kilo lokumu bir defada hiç ara vermeden yerim demiş.

Bir başkası, “Tamam sen iki kilo lokumu tek seferde hiç ara vermeden ye, ben hem lokumun parasını ödeyeceğim, hem de sana ödül olarak 5 lira para vereceğim. Şayet yiyemezsen, lokumun parasını kendin ödersin.” der. Diğeri kabul eder. Bahis başlar. Orada olanlar hemen toplanırlar ve iki kilo lokum alınır, sıska adam yemeye başlar, etrafındakiler de tezahürat yaparlar ve sonucu merakla beklemeye başlarlar. Adam, lokumun tahmini bir kilosunu yedikten sonra, zorlanmaya başlar çevresindekiler de bunun farkındalardır. Ama zayıf adam erkekliğe leke getirmemek için, ayakta dik durup lokumları sonuna kadar yer ve hiç söz etmeden ahalinin yanından ayrılır, zaten zaman akşam vaktidir. Kalabalıktan ayrıldıktan sonra yolun bir kenarına durur yediği lokumların bir kısmını çıkarır, az gider birazını daha, az ötede birazını daha derken rahatlar.

Bu lokum yiyen adamla kayın pederinin evi karşılıklıdır. Kayınpederi sabah erkenden kalkar, sabah namazı için camiye gider. Namaz sonrası eve dönerken, yol kenarında bütün bütün lokumların olduğunu fark eder. Birkaç tane yer. Kalanlarını da toplar eve gelir. Bakar ki damadı, kızı torunu, işe gitmek için hayvanların malzemelerini hazırlamaktalar. Adam eline toplamış olduğu lokumları kızına uzatır, “Kızım herhalde adamın biri bu lokumları almış bakkaldan, giderken kese kâğıdı delik miydi neydi, yola döküp gitmiş, bir soruşturun sahabını verin bulamazsanız, çocuklar yesin.” der. Bunu duyan damat usulca bıyık altı güler ve olanları anlatır. Bu sefer saf kalpli adam, “Tüh Allah cezanı vermesin, zahar lokumların köşeleri düzleşmiş vaziyette idi, demek ki senin ağzın da biraz törpülenmiş de ondanmış.” der. Yediği birkaç lokumdan tiksinerek evine doğru koyar gider.

  1. Yaşanmış Güzel Bir Fıkra

Bundan yıllar önceymiş. Bir köyde, yabancı adamın biri bir eve misafir olur. Gece yataklar serilir, tam yatarlar, evin hanımı başlar bir şeyler mırıldanmaya: “Ehhh herkesler yatağına yattı, horul horul uyurlar. Bize dur durak mı var, gardaşlar iş mi biter bu evde. Daha kedi nallanacak, tazı çullanacak, çocuğun beşşiği sallanacak, inekler sağılacak, döşşekler konacak, yatılacak, kalkılacak…” Neyse, sabah olmuş, misafir uyanmış, sabah namazı kılacak, evin yabancısı olunca kıbleyi bilememiş uyanmış olan evin hanımına sormuş, gardaşım namaz kılacağım, acaba kıblesi nasıl bu hanenin?” Kadın adama şöyle sertçe bakıp yanıtlamış soruyu: “Valla ben gıblayı filan bilmem emmi… Bu evde gerdek girdiğim gün iki rekat namaz gıldımıdı neplim (ne bileyim), şu yana döndüm neplim bu yana, sen de dur bi yana, gıl namazını soru soracana bana.” deyip yürümüş gitmiş.

  1. “Konyalıdan da mı Kibarsın?”

Eski zamanlarda, kırsal köylerden merkebi ile şehre gelmiş olan bir ihtiyarın yolu Konya’da bir sebze pazarına düşmüş. Eşekle gezinen adam, pazardakiler tarafından horlanarak bakılıp alaya alınmış, eşekle geziyor diye. Ama adam çok akıllı ve nüktedan biri. Hemen bir ıspanak satıcısından bir kilo ıspanak alır, eşeğinin önüne koyar, tabii eşekler ıspanağı yemezmiş. İhtiyar bunu biliyor ama eşeğine ısrar ediyor, ıspanağı yemesini ve arada bir de eşeğe sertçe bağırarak şöyle sesleniyormuş: “Yesene yemyeşil otu be, zalim hayvan ne nurayilik yapıyorsun, sen Konyalıdan da mı kibarsın!” dermiş. Siz de bu muammayı biraz düşünün olur mu?

  1. Ne Yapacaksın Eşeği?

Eski zamanlarda, kocası ölmüş bir ihtiyar kadın, Konya’nın mal satılan pazarlarından birine varır. Eşek, at alıp satan cambazlara yaklaşır, bir tanesine derdini anlatır. “A guzum, bana şöyle uysal, temiz ucuz bir eşek lazım, var mı sizde böyle bir heyvan?” Adam sorar, “Ne yapacan eşeği teyze?” “Ha şöyle çarşıya bazara giderken, hem üstüne bineyim, hem de aldığım bazar eşyasını taşırım onunla.” deyince, nüktedan cambaz hemen lafı yapıştırır. “Nene ne yapacaksın bu yaştan sonra eşeği, o saman ister, arpa ister, ot ister, yatacak ahır ister, derdi çok onun. Sen en iyisi bir Gonyalı herif al, vur sırtına heybeyi, o sana taşır gelir bazardan her şeyi…” deyiverir. Ne dersiniz cambazın sözü doğru muymuş?

Sedat Cereci – Kendini Özlemek

Sedat Cereci – Kendini Özlemek

Dün övünç veren bugün utanç verebilir, güneşin sıcaklığı kadar doğaldır bu. Dün sevindiren bugün üzebilir, insanlık hâlidir. Dün sevilenden bugün nefret edilebilir, sık rastlanır. Kalp inkılap ettikçe insan değişir, aydınlıktan karanlığa döner, yeisten coşkuya devinir, bir âlemden bir başkasına geçer. İnsanın yol alışının, yükselişinin, olmasının, olgunlaşmasının, maksada vasıl olmasının gereğidir devinim. Devindikçe yücelir insan, ancak bazen de alçalır; bazen maksada yaklaşır, bazen çok uzaklaşır. Değişim türlü duygular uyandırır insanda, bazen sevinçtir değişimin getirdiği duygu, bazen hüzündür, bazen heyecan, bazen özlem.

Devinim nostaljinin besinidir; insan devindikçe değişir ve dünyayı değiştirir, değiştikçe eskir dünya, eskidikçe özlenir. Eskiyen her saniye, her soluk, her nesne paha biçilemeyecek ölçüde değerlidir, çünkü bir daha o ân ve o ânın içindekiler asla geri gelmeyecek, onlara asla ulaşılamayacaktır. Ulaşılamayacak olan her zaman çok değerlidir ve özlenmeye lâyıktır. Sedef kakmalı bir rahle gibi; aşı boyalı, cumbalı bir Osmanlı konağı gibi; kanaviçe işlemeli bir sedir yastığı gibi, gümüş işlemeli zarflı kahve fincanı gibi, Vefa Bozacısı gibi, “Numune Furunu” gibi, Üsküdar’a giden kayıklar gibi, Kırım gibi, Üsküp gibi, Halep gibi…

Osmanlı Dönemi’nde Halep’te mutasarrıflık yapan Arap kökenli bir Osmanlı’nın Halep’teki konağında bulunan gramofon ve insanı 110 yıl öncesine götüren bir Hafız Burhan gazeli, konağın mahrem odasındaki mermer lavabo ve üstündeki koca kulaklı bakır musluk, konağın üst katına çıkan merdivenlerin hemen

altındaki duvara asılmış, görkemli bir çerçevenin içine yerleştirilmiş boy aynası, havuzlu hayatın bir köşesine konulmuş ahşap masanın üzerine konulmuş kakuleli kahve ve bergamot reçeli, farklılıktan kaynaklanan şaşkınlığın yanı sıra, insanı geçmişe çağıran duyguların oluşturduğu bir hayranlık ve özlem uyandırmaktadır.

Sade özlem bir işe yaramamaktadır, yüreği burmaktan mâdâ. Güzel duygudur özlem, içlidir, insancıldır, samimidir, söyleşmeye değerdir, ancak sözden öte geçemeyen bir niteliği vardır özlemin. Edilgen bir duygudur, güçsüzdür; çöküntü vericidir hatta, melankoliktir. Devindirmekten çok dindirici bir etkisi vardır özlemin, sindirici. Ancak insan varlığının kolay kolay bastıramadığı, tümüyle hiçbir zaman karşı koyamadığı, bir başkasıyla ikâme edemediği bir duygudur özlem. Çocukluğunu, çocukken üzerinde yattığı sediri, gençliğinde dolaştığı sokakları, dedesinin ekose ceketini, babaannesinin köyündeki ahşap köy evini, annesinin yaptığı gözlemeleri, babasının tatlı azarlarını özlemeden duramaz insan.

Neyi özlemesi gerektiğini düşünmeden özler insan; neyi yapması gerektiğini düşünerek neyi yapmaktadır ki zaten? Ama her şey de düşünerek yapılmasa gerektir. Düşünerek sevmek, düşünerek saygı duymak, düşünerek şefkat göstermek, vefa göstermek pek de insancıl olmasa gerek. En çok, en uzak olanı özlemektedir insan, en ulaşılmazı, en eskimiş olanı, bir daha en geri gelmeyecek olanı, en büyük yitiği. Ve kuşkusuz, kendini kaybetmişse insan, ne yaptığının bile farkına varmadan en çok kendini özlemektedir. Kendi içtenliğini, kendi saflığını, kendi gücünü, kendi heyecanını, kendi inancını, kendi özgüvenini, kendi dürüstlüğünü… Tek kendini özlemek insanı devindirir belki, kendini aramaya doğru.

Hasan Arslan – Yola Koyulmamanın Ağır Vebali Üzerine Birkaç Kelam veya İran’da 14 Gün

Hasan Arslan – Yola Koyulmamanın Ağır Vebali Üzerine Birkaç Kelam veya İran’da 14 Gün

Refîkim, Mesut Açar’a,
Ulvi Kubilay Dündar’a,
Muhammed Barış’a

1.
Anadolu’yu kişiliksizleştirme, kimliksizleştirme projesinin büyük ve yıkıcı rolünü üstlenen emperyalizmin Anadolu uzantısı olan T.C. devleti resmî ideolojisinin, İslam coğrafyasına kem gözle bakışı neticesinde, sınırlarımızla komşu Müslüman ülkeler arasına çektiği kalın duvarlar sonucu, bu ülke halkları birbirlerini yeteri kadar tanıyamamış ve bu tanışmama hali Müslüman toplumların gücünü ve kuvvetini zapturapt altına almaya azmetmiş emperyalist zihniyetin gayretlerinin değirmenine su taşımıştır. Yeteri kadar tanışmayan bu halkların kardeşliğinden söz etmek anlamsızdır. Bu kardeşliği zedeleyecek daha önemli bir unsur olarak, tarihin toplumların bellerini büken ağır yükler de yüklediği hatırlanınca, halkların yüreklerinde kardeşliği zedeleyecek anlayışların neşvünema bulması kaçınılmaz bir son olarak ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasındaki ülkelerin hükümetlerinin evrensel İslam birliği anlayışından uzak olmaları, bu ülkelerin birbirleriyle kısır ve anlamsız çekişmelerle birbirlerine karşı geliştirdikleri hasmane tavırları, sadece emperyalizmin ekmeğine yağ sürmekle kalmamış, asıl büyük tahribatı İslam coğrafyasındaki Müslümanların birbirlerine uzak düşmelerine sebebiyet vermesiyle gerçekleştirmiştir. Mezhep taassubu da tanışmanın önünde önemli bir engeldir. Tüm bunlara rağmen, sözüm odur ki, tanışmadan dost olunmaz. Dost olunmayınca da insanlar ve toplumlar kendilerini bilemezler. Kendilerini bilemeyenler de mümin olamazlar. Birbirleriyle tanışmayan Müslüman toplumların mümin olma yolunda yol katedememelerinin bir sebebi de burada gizlidir. Tanışmama hali, kendini tanımama halidir aynı zamanda. İslam coğrafyasının komşu ülkeleri, aralarındaki sahte sınırlara boyun eğerek birbirlerine uzak düşmüşlerdir. Bu kadar yakınken bu kadar uzak düşmeyi becerebilmek akla ziyan bir durumdur aslında. Uzak düşmek sırtımızda bir kamburdur. Kamburumuzdan rahatsız olmanın getirdiği bir endişe ile yola revan olmak niyetini taşıyarak yola koyulmalıydık. Yol bizi mümin kılacak tanışıklıklar şehrine götürecekti. Yola koyulmamanın ağır vebali vardı. Dedelerimiz bu topraklara gitmedi. Babalarımız geçim sıkıntısından zaten gidemezlerdi bu topraklara. Sıra bizlerdeydi. En azından komşu İslam coğrafyasıyla tanışmak sorumluluğu bizim üzerimizdeydi.

2.
Yola düşmeden önce gideceğin yere dair doğal bir donanıma sahip olmak seyahatin anlamına, seyahatin derinliğine, seyahatin coşkunluğuna bereket katar. Aslolan gideceğin yere gitmeden önce o coğrafyaların yazgıları, o coğrafyaların cins beyinleri, o coğrafyanın müminleriyle okumalar üzerinden bağlar kurmayı becerebilmektir. Zihnin ve yüreğin, bedeninden önce o yerlere ulaşmak için harekete geçmelidir. Fikir dünyamız yerel okumaları ihmal etmeden farklı bölgelerdeki İslam coğrafyasına da ulaşabilmeli, oralardan da beslenebilmeye özen göstererek şekillenmelidir. Bu vesile ile çocukluk ve gençlik yıllarıma dair birkaç kelam etmenin uygun olacağını düşünüyorum. Çocukluğumda babamın küçük kütüphanesinde benim okuyabileceğim nadir kitaplardan bir tanesi de Kilisli Rıfat’ın Türkçeye çevirdiği Şeyh Sadi Şirazi’nin Bostan ve Gülistan adlı kitabıydı. Kitabın cildi de gayet güzeldi. Çocuk hafızamla bu kitabı okumam gerektiğini düşünür ama bir türlü okuyamazdım. Çok geç de olsa, 90’lı yıllarda Sinop’ta okumuştum Gülistan’ı. M. Akif’in Sadi Şirazi’ye olan derin hürmetine hak vermiştim. Varlığı, hikmet çehresiyle anlamlandıran zihin yapısıyla Sadi Şirazi’nin kabrine selam vermek, onu Yasin’le anmak bir dostluk tavrıydı. Şiraz’da bulunan kabrinin güzel bahçesinden süzülerek yürüyüp, bir selvi ağacının gölgesi altında soluklanıp dururken; güzel insanların ölümleri bile güzel, güzel insanların kabirleri bile güzelliğe vesile oluyor, diye düşündüm… Nefis bir bahçe ve bu bahçenin içinde konuklarını mezarında ağırlayan Şeyh Sadi Şirazi. İran, ümmetin cevherli insanlarının kadr ü kıymetini bilmiş ve bu insanların kabirlerine de yeteri kadar özen göstermeyi bir görev addetmiş kendisine. Bu sevindirdi beni.

Gençliğimde, gecem gündüzüm Ali Şeriati’yi okumakla geçti. O kalbimin süslerinden, göğümün yıldızlarından bir tanesiydi. Okuma yelpazemin bir bölümünü de o oluşturuyordu. Dine Karşı Din, Medeniyet ve Modernizm, Hacc, Fatıma Fatımadır, Muhammed (sav) Kimdir 1-2, Ebu Zer vesaire vesaire kitaplarıyla bana kadim bir dost olmuştu Ali Şeriati. Şam’da bulunan kabrine 2008 yılında gerçekleştirdiğim Suriye gezisinde selam vermiştim. Şam’da Zeynep validemizin kabrinin arka tarafında bulunan mezarlığın bir köşesinde vakur bir duruşla yatıyordu Ali Şeriati. İran denilince aklıma her şeyden önce o gelirdi… Onun ülkesine selam vermek, Onun mücadelesinin zihnimde yeniden canlanmasını sağladı. Sabahlara kadar süren konferanslar, ümmetin bilinçlenmesine olan katkıları unutulur gibi değildi elbette. İran deyince, zihnimi şöyle bir yokladığım zaman, isimlerin teker teker gün yüzüne çıktığına şahit oluyorum bu yazıyı yazarken. Zehra Rahneverd, Mutahhari, Abdülkerim Suruş, kitaplarıyla gençlik dönemimde tanıştığım insanlardı.

Daha sonraları öğretmenlikle birlikte yöneldiğim çocuk edebiyatı alanında Samet Behrengi’yi Ankara’da bir kitapçının raflarında Bir Şeftali Bin Şeftali adlı kitabıyla tesadüfen tanımış, Konya’ya Samet Behrengi’yi tanıtmıştım. Ardından Mecid Macidi’nin filmleriyle tanışmış, sadece tanışmakla kalmamış bu filmleri yüzlerce talebeme seyrettirmiştim. Kaç babanın eline tutuşturmuştum Cennetin Çocukları filminin CD’lerini. Kıyarüstemi’nin Kirazın Tadı filmindeki o cümleyi kaç konuşmamda zikretmiştim: “Mutsuz olmak en büyük günahtır.” Samira Mahbelbaf’ın Kara Tahta filmini kaç öğretmene tavsiye etmiş, kaç film seansı düzenlemiştim evlerde. Sayılarını hatırlayamıyorum bile.

3.
Ev; hayat modelinin sembol binasıdır. “Her erkek bir ev kurmalıdır.” der mesela Cevher Dudayev. Kurulan, inşa edilen evin şeklinden tutun, içindeki eşyaların neye hizmet ettiğine, evin akrabaya, komşuya, dostlara, şehrin mustazaflarına açık olup olmamasına kadar her ne var ise, yani tüm bunlar ve daha ötesi erkeklerin erkeklikleriyle ilgilidir. İnsanlar tercih ettikleri evlere göre sınıflandırılabilirler. Zihnin yönelişi, arzu, istek, tamah, aç gözlülük, vefa, ikram izzet, kadirşinas olmak, bölüşmek, paylaşmak, firavunlara iştiyak, eşyanın dayanılmaz cazibesinin tezahür ettiği mekânlar olarak var olan evler, insanın yönelişinin nereye doğru olduğu hakkında bizlere ipuçları verir. Yetimlerin, mazlumların ve dulların yanında olup olunamayacağı evlerimizden, evlerimizdeki eşyaların bize hayat hakkı tanıyıp tanımamasından da belli olur. İran’da iki ev var. Biri İmam Humeynî’nin Tahran’da vefat ettiği mütevazı evi. Bir diğeri ise Şah Rıza Pehlevi’nin Cemkeran’daki sarayı. İran halkı niyet olarak Şahın sarayına doğru meylediyor. Hayatı doya doya yaşamak arzusundalar. Neşeli insanlar. Parklar ve bahçeler ailelerle dolup taşıyor. Her şehrin meydanı adeta bir neşe kaynağı haline gelmiş. İsfahan’da İmam Humeynî Meydanı dünyanın en güzel ve en büyük meydanlarının biri olmanın ötesinde faytonları ile fıskiyeli havuzu ile yeşil park yerleriyle, çevreyi çepeçevre saran tarihi dükkânları ve kapalı çarşısıyla şehre bir neşe kaynağı olmuş. Aynı şekilde Şiraz’da Emir Han Kalesi’nin çevresi de böyle. Develer, atlar, gençler ve çocuklar… İran halkı yerel ve özgün bir hayat dili oluşturmalarına rağmen, İran bir petrol ülkesi olmasına rağmen, neden zengin olamadıklarının derdine düşmüşler. 1979 yılında gerçekleştirilen devrim insanların yüzünü bu yüzden güldüremiyor. 1979 yılında yapılan devrim devlete, kanun ve kurallara dönüşerek heyecanını, asaletini ve ruhunu yitirmiş sanki.

4.
Her şehir bir hayat doğuruyor. Doğurganlığının farkında olan bir anne edasıyla salınıyorlar yeryüzü şehirleri. Doğurup emziriyorlar insanları. Her şehir kendi insanını doğuruyor. Bu aşikâr…Sonra büyütüyor, belki tüketiyor ve sonunda yaşlandırıyor. Şehir doğurduğu insana kendi ruhundan üflüyor bir Tanrı edasıyla. Her insan da yaşadığı şehirde kendini, kendi şehrini oluşturuyor. Mekân insanı şekillendiriyor, insan mekâna canlılık katıyor. Tahran’da genç, âmâ bir adamın yürürken, yüksek sesle Fatiha okuyuşundan anlıyorum bunu. Gencin yanına yavaşça yaklaşan insanlar avucunun içine bir kaç tümen sıkıştırıyorlar. O kalabalıklar arasında yürüyüşüne devam ediyor. Hiçbir şey olmuyormuş gibi.

5.
Modern çağın yaşama biçimi tüm şehirleri ve şehrin insanlarını aynileştiriyor. Aynileşince farkın kalmıyor, özgünlüğün ve özgürlüğün kayıp gidiyor avuçlarının içinden. Aynileşmek ruhun bir numaralı düşmanı olarak tezahür ediyor. Dünyanın büyük bir köy haline gelmesi, aynı zamanda ruhun da ölümü anlamına geliyor bir boyutuyla. ABD’nin yemek kültürünün markası McDanolds isim değiştirerek girmiş İran’a. Bu tür lokantalar oldukça yaygın İran’da. Yerel sulu yemeklerinin servise sunulduğu lokantalar hemen hemen yok gibi. Tebriz’de küçük köhne bir lokantada yediğimiz yemeği saymazsak,“fastfood” yeme anlayışı İran’da hak etmediği şekilde yaygınlaşmış durumda. Türkiye’nin müptezel dizileri İran’da favori diziler haline gelmiş. Hamedan’da 55 m2’lik bir evde yaşayan taksi şoförü B’nin Türkmen eşi LCD büyük boy ekran TV’siyle seyrediyor bu dizileri. Dubai’nin Farsça dublajıyla, ABD TV’leri her gece İranlıların evine sızıyor. Her eve konuk olmuşlar sanki. Sinsi bir konuk. Bu evde ABD’nin yaman bir düşman olduğunu bir kez daha hissediyorum. Kaleyi içten fethetmişler sanki. İnsanların geceleri ve gündüzleri kendi avuç içlerinde sanki. İstedikleri gibi oynuyorlar insanlarla. Bununla birlikte modern çağın hayat anlayışı/biçimi geniş halk kitlelerini cazibeli bir dilber gibi kendine doğru çekiyor. Oysa dilberin ruhu yok. Oysa dilber vefasız. Oysa dilber şükürsüz, oysa dilber peşine düşeni helake sürükleyecek. İran’da modern hayatın albenisi ve evlerdeki yaman düşmanın tesiriyle zihin dünyaları, algıları, hayatı yorumlama anlayışları şekillenen gençlerle karşılaşmak oldukça doğal. Tahran’da ilaç almak için uğradığımız bir eczanede konuşmaya çalıştığımız zeki, yakışıklı bir eczacı kalfası gülerek ve kendinden emin bir şekilde “Humeyni sizin olsun, bize Ezel’i verin…” diyor. 1979 yılında gerçekleştirilen devrimin, 2010’lu yıllarda gerçekleştirilen Arap Baharı devrimlerine zemin teşkil ettiğini bile söyleyemeyecek kadar enerjisini vaktinden önce yitirmiş gözüküyor.

6.
İran kadınları dünyanın en güvenilir şehirlerinde yaşıyorlar. Emin bir ülkenin şehirlerinde yürümenin ayrıcalığını yaşıyorlar. Ama bu güvenilir ortam, onlar adına konuşan erkeklerinin bile umurlarında değil sanki. Devletin, kafalarını, bir aksesuar niteliğinde bile olsa, zorla örttürdüğü kadınlar, örtülerinin altında ezilmişe benziyorlar. Aksesuar olarak örttükleri örtünün bile onları nasıl asil kıldığının farkında değiller sanki. Aksesuarlarını kendilerine yakıştırmak gayretinden uzak düşerek, bir kompleksli ruh haline bürünmüşler İran’ın mümin bilince sahip olmayan kadınları. İslama mesafeli duruşları, örtüye sevimsiz gözle bakmalarına sebebiyet vermiş. İran’ın İslama yabancılaşan kadınları örtünün altında ezilmişe benziyorlar.

7.
Şehri anlamlı kılanlar insanlardır. Anlam, şehre insanlar vasıtasıyla yakınlaşır veya uzaklaşır. Şiraz’ı anlamlı kılan iki insan var; iki hazineyi üzerinde barındırıyor Şiraz: Şeyh Sadi Şirazi ve Hafız. Şeyh Sadi Şirazi’nin kabri başında zaman duruyor. Şeyh Sadi Şirazi’yi gündemime sokup ona doğru yönlendiren M. Akif yâdıma düşüyor. M. Akif’in Şeyh Sadi Şirazi’ye olan muhabbetini bildiğim için, M. Akif de olsaydı şu an yanımda, diye düşünüyorum, ne kadar mesut, ne kadar bahtiyar olurdu, anlatamam doğrusu.

8.
Her İslam beldesinin şiarı olması gerektiğini düşündüğüm sebil su anlayışıyla, İran’ın kadim şehirlerinde karşılaşmak sevindiriyor beni. Şehrin ana caddelerinin köşe başlarında buzdolapları şehrin insanına hizmet ediyor. Bir şehirde suya kolay ulaşmak, suyu pet şişelerde içmeye alışamamış şehrin yabancılarının yüzünü güldürüyor.

9.
İsfahan’da, Şiraz’da, Tebriz’de içine girip gezdiğimiz yüksek tavanlı, ferah, tarihî kapalı çarşıları enfes. Modern çağın alış veriş mantığına onurluca direniyorlar. Bir defa, insan bu kapalı çarşıya girince yürümek, selam vermek, selam almak, hal hatır sormak durumunda hissediyor kendini. Yüzlerce esnaf, yüzlerce farklılığı ile açtığı tezgâhının başında seni bekliyor. Beklenmek önemlidir, bilirsiniz. Beklenildiğini görmek insanı önemli kılar bir bakıma. Alışveriş ortamı bile alanı ve satanı onurlandıran bir ortam olmalı. 2010’lu yılların kendisi büyük, insanlığı küçülten alışveriş mekânlarında bunu yaşamak hemen hemen imkânsızdır. Sahi Anadolu’nun beşiği Konya’da İnsanın varlığını sadece “alan” ve “veren” kıskacına mahkûm eden devasa ruhsuz alışveriş tapınakları inşa edilirken, neden ruhu olan tarihî kapalı çarşıların bir benzeri olan binalar inşa edilmez ki. Ruhu olan binaları ruhu olan insanlar mı inşa eder? Ruhu olan şehirler gönlü olan insanları mı barındırır bünyesinde. Sahi nasıldır?

10.
Halk mollaları sevmiyor. İran’da mollaların sevilmemesi aynı zamanda İslamın bir devlet sistemi olarak sevilmemesi anlamına geliyor. Halk mollaları sevmiyor. İran’da mollaların sevilmemesi bir boyutu ile İslamın da sevilmemesi anlamına geliyor. İktidarı ele geçirdikten sonra azıklarının takva olduğunu unutan insanların haline düşmüşler sanki mollalar. Gençlerin İslama uzak düşmeleri, bütün İslam coğrafyalarında olduğu gibi İran’ın da en önemli toplumsal sorunudur zannımca. İran seyahatinden döndükten sonra okuduğum “Konuşmalar” kitabında Ahmet Bin Bella’nın kerametiyle karşılaşıyorum. İran devriminin savunucusu olan Cezayir’in unutulmaz lideri Ahmet Bin Bella, Şah rejimini ‘pis bir ateş çukuruna’ benzettikten sonra İran’daki rejim için: “Ben âlimlerin ve din adamlarının kurduğu devleti fikri taassuptan değil, başka bir şey için yani dinin bir grubun tekeline düşmesinden sakınmak için kabul etmiyorum, Hıristiyanlardaki vekâlet düşüncesine sapmaktan sakınmak için bu fikre karşı çıktım. Çünkü böylece idare ve otorite işleri bir grubun tekeline girmiş olur. Ve sanki siyaset onlara tahsis edilmiş ve bir ilim haline gelmiş olur. Geride kalanların hepsi bu ilimden anlamaz bir duruma gelir.” diyor.1 İran’da mollalar İslam’ı temsil ettiği için halkın, özellikle gençlerin İslama soğuk ve mesafeli yaklaşımı, İran seyahatim boyunca beni üzen, endişelendiren ve düşündüren bir olay olarak tezahür etmiştir.

11.
Yezd şehri tarihin derinliklerinden sıyrılıp gelmiş günümüze kadar. Gerçekliğine inanamayarak adımlıyorsun daracık sokaklarında. Sanki bir film platosunda geziyormuşuz gibi dolaşıyoruz tarihin kalbine doğru adımladığımızın farkına vararak, yaşadığımız anın tadını damağımızda hissederek yürüyoruz çöl sıcağına yakın bir sıcağın altında. Toprak damların üzerlerindeki büyük bacalar (Badgirler) çöl sıcağını serinleterek içeriye, evin içerisine dağıtan bir sistem olarak oldukça enteresan geldi bizlere. Doğal klima anlayacağınız. Görülmeye değer. İnsan böyle bir evde doğal serinliğin odaları nasıl doldurduğunu merak etmiyor değil doğrusu. İran’da büyüseydim çocukluğumun hangi şehirde geçmesini isterdim diye bir soru soruyorum kendime: Cevap: Yezd. Safiyeti, gizemi, sadeliği çağın aynileşen şehirlerinden uzak oluş hasletleriyle çocukluğumu büyültecek bir şehir enerjisi taşıyor sanki Yezd.

 

12.
İran seyahati dönüşünde okuduğum Baqer Moin’in yazdığı Son Devrimci Ayetullah Humeyni adlı kitabın aşağıda aktardığım bölümüne geldiğimde, İmam Humeynî ile yıllar önce okuduğum bir başka kitap olan Ali Ulvi Kurucu’nun hatıratından Konya’nın gönül mimarı Hacıveyis Efendinin tavırlarının örtüştüğünü fark ettim. Mizaçları, tarzları, coğrafyaları farklı iki müminin sıkıntılı ortamlarda sergiledikleri tavırlarındaki ortak anlayış, niyetlerindeki benzerlik, beni bu şahsiyetli insanları bir yazıda buluşturmaya sevk etti. Korkusuz ve hürdüler her şeyden önce, bu bir. Bir de nerede olurlarsa olsunlar, şahsiyetlerinde özenle korudukları imanlarının rayihasının onlarla beraber zamana, mekâna, insana, canlıya ve eşyaya sirayet etmek için can attığı, imanlarındaki lezzetin, ruhlarından başka ruhlara akmak için coşkun bir ırmak gibi yol aradığı, yol bulduğudur.

1960’lı yıllarda Şah’a ilk defa açıktan kafa tutan İmam Humeynî’yi Tahran’dan görevlendirilen bir özel tim vasıtasıyla İmam’ın Kum’daki evi kuşatılır ve İmam Türkiye’ye sürgün edilmek üzere Tahran’a götürülür. Araba’da şu olay gerçekleşir: “Güneşin doğacağını haber veren ışık havaya yayılmaya başlamıştı, Humeyni sabah namazını kılmamıştı. Namazı kaçırmak korkusuyla kendini yakalayanlara: ‘Sabah namazı için arabayı birkaç dakika durdurun. Siz de namazınızı kılmalısınız. Bir İslam ülkesinin ordusunun askerisiniz. Ve maaşınızı İslami bir bütçeden alıyorsunuz. İslamın kural ve ilkelerine uymalısınız. Askerler ona kulak asmayıp yola devam edince Humeyni soğukkanlılığını kaybetti. Protestoları artınca birkaç dakika için durdular ve Humeyni yol kenarında abdest aldı. (Su yerine toprakla abdest almıştı.) Fakat İslam’da, yalnızca çok olağanüstü durumlarda yapıldığı şekilde…Namazını arabada kılmaya zorlandı. 2 “Ali Ulvi Kurucu hatıratında, Cumhuriyetin ilk yıllarında polis tarafından rahat bırakılmayan dedesi Hacıveyis Efendi’nin şu anısını anlatıyordu M.Ertuğrul Düzdağ’a: “Bir keresinde talebe okuttuğu için aynı sebeple karakola çağrıldığında, sırasını beklerken, yanındaki masada oturan komisere sormuş (dedem Hacıveyis Efendi): “Oğlum, sen Kuranı Kerim okumayı, namaz surelerini bilir misin?” “Nerede hocam, öğrenemedim.” “Öyleyse şu fırsatı değerlendirelim, gel sana Fatiha’yı öğretivereyim de yâdigârım olsun…3”

13.

İran bir hayat dili oluşturmuş. Özgünlüğü de olan bir hayat dili. Bir erkek olarak örtünün gücüne şahit oluyorsunuz bu hayat dilinde. İran kadınlarının bir şekilde örtülü olmaları, onlara erkekler tarafından şehvetle bakılmamasına vesile oluyor ilk etapta. Örtü, erkeklerin bakışlarıyla, sözleriyle İran kadınlarını rahatsız etmemesini de sağlıyor bir bakıma. İran’da örtü, kadınların rahatsız edilmesine kalkan oluyor, kadınları en ufak bir şekilde dahi olsa rahatsız etmenin önüne engeller koyan yasalar, kurallar ve cezalarla elbirliği ederek… Örtü aynı zamanda ortalığa düşen kadın teninin, kadının müptezel şehvetinin erkeği rahatsız etmemesine de ön ayak oluyor. Bu hayat diline Tahran’ın kendisine has trafiğinde tanık oluyorsunuz. Kırmızı ışıkların olmadığı ana caddelerde, binlerce aracın nasıl kazasız belasız akıp gittiğini görünce hayretinizi gizleyemiyorsunuz. Öfkeleri alınmış insanların trafiği Tahran trafiği. Trafikte anlık öfke patlamalarına küfürlere, kavgalara denk gelmiyorsunuz İran seyahatiniz boyunca. Etin “sinir”lerinden ayıklanması gibi ayıklanmışöfkeleri. Tahran’da trafikteki motosikletlilerin kendilerine has sürüş tekniklerini görünce şaşırıp kalıyorsunuz. Yolcu taşıyan, balyaları yüklenerek ana caddelere çıkan yüzlerce motosiklet İran halkının hayata tutunma, hayatın altında ezilmemek için çırpınma belirtisi olarak algılanabilir. Tahran’daki bu insanlar küçücük motosikletlere koca hayatı yükleyerek ilerliyorlar geleceğe doğru. Bu hayat dilinin farklılığını tatil günlerinde de hissediyorsunuz mesela. Perşembe ve cuma günleri tatil orada. Bu da başlangıçta alışmakta tedirginlik duyduğunuz bir olay olarak çıkıyor karşınıza. Cuma’nın tatil oluşunun Müslümanlar için nasıl bir keyif vesilesi olduğunu kavramaktan uzak düştüğünüzü anlıyorsunuz orada. Cuma namazları her şehirde sadece bir yerde kılınıyor. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir hayat dili olsa gerek…

14.

“Allah merhametini 100 parçaya bölmüş. 99’unu kendi katında bırakıp bir parçasını yeryüzüne indirmiş. Eğer bir anne ceylan yavrusunun ayağına basmaktan imtina ediyorsa bu merhametten dolayıdır.” Aklımda kaldığı kadarıyla ifade etmeye çalıştığım bu peygamber kelamı, seyahatim boyunca beni terk etmedi. İran’da muhteşem yerler görünce bu kelam ile birlikte şöyle düşünmeye başladım: Cennet 100 parçaya bölünmüş olup yeryüzüne sadece bir parçası dağıtılsa bu bir parçanın bulunduğu yerlerden bir kısmı da İran’da olsa gerek. İran’ın kadim şehirlerini dolaşırken cennetten bu bir parçaya da denk geldiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim… Hamedan’a 75 km uzaklıktaki Ali Sadr mağarası bunlardan bir tanesi sadece… Büyük bir dağın altının tamamen oyuk olduğunu düşünün. Burada oluşan ucu bucağı olmayan devasa mağaranın güneş görmeyen bir suyla dolu olduğunu, gözlerinizin önüne getirin. Sallarla, kilometrelerce geziyorsunuz mağaranın içinde. Uzun bir yolculuk gerçekleştiriyorsunuz serin suların üzerinde. Sonra dağın zirvesine çıkar gibi yukarılara çıkıyorsunuz mağaranın merdivenlerinden. İbn-i Sina’nın medfun bulunduğu Hamedan dünyanın en muhteşem mağarasını barındırıyor doğrusu… Yaşadığımız her güzellik; dünyanın her güzelliği, bizi Cennete doğru biraz daha yaklaştırıyormuş gibi bir his veriyor insana. Bunu hissediyorum… İmanım odur ki; her seyahat, içinde beslediği gizli ve açık imtihanıyla cennete doğru bir adımdır. Vesselam.

Kaynakça:
1. Ahmet Bin Bella, Konuşmalar, Hece Yayınları, Sayfa 151 – 170.
2. Baqer Moın , Son Devrimci Ayetullah Humeyni, Elips Yayınları, Sayfa: 110,
3. M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-1, Kay­nak Yayınları. Sayfa:148-149

Murat Ak – Nâbî Fermâyed: Usûl İle Yürür Hânendeler

Murat Ak – Nâbî Fermâyed: Usûl İle Yürür Hânendeler

Nâbiyâ inceldi râh-ı mûsıkî ol denlü kim
Düşmeyüm diyü usûl ile yürür hânendeler

(Ey Nâbî! Musıkîdeki icrâ tarzı öylesine inceldi ki
Hânendeler düşmemek için (neredeyse) bir usûl üzere yürürler)

Bahar bitti yaz geldi. Yaz bitti güz geldi. Güz bitecek kış gelecek, sonra bahar bir daha.

Bahar bitecek yaz gelecek. Yaz bitecek güz gelecek. Güz bitecek, kış bir daha… Hayat böylesi uyumlu bir deverân içinde akıp gitmektedir.

Uyum1, sözlüklerde, bütünün parçaları arasında ve bütünle parçalar arasındaki uygunluk, tenâsüp, ahenk olarak tanımlanır. Bulunulan hâle, yere veya şartlara uyma konusunda gösterilen çaba yahut bu yönde meydana gelen ruhî ve fizikî değişiklik, yani intibaktır.

Nâbî naklettiğimiz beytiyle döneminde mûsıkî icrâ ediliş tarzındaki inceliğin ulaştığı seviyeye işaret eder. Bu incelik öyle bir noktaya varmıştır ki, müziğin icrâcısı olan hanende icrâ1, ettiği müzikle uyumlu bir varoluş hali yaşar ve adımlarını icrâ ettiği mûsıkîdeki usüllere göre atar. Aksi takdirde bir uyumsuzluk ortaya çıkacak, hanende ya sekteleyecek ya da düşecektir.

Hânendenin yürüyüşüne kadar sirâyet eden bu uyum, varlığın doğasında içkindir. İnsan olarak yolda yürürken, koşarken, nefes alırken verirken farkında olmasak da bir meylimiz vardır uyuma doğru. İki dudağımız arasından çıkan lafızlarda bile kendiliğinden oluşan bir seyir vardır; ne çok yüksek ne çok alçak, ne çok hızlı ne çok yavaş… Konuşurken gayr-ı ihtiyari hâsıl olan bir sekte, bir öksürük mesela, bizdeki uyumu bozan bir fasıladır. Küçük bir kaos hali, yani bir uyumsuzluk halidir ki, düzeltiveririz hemen, hem de farkında olmadan.

Varlığı oluşturan en küçük parçadan en büyüğüne kadar her şeyin bir anlık için değil de bir süreklilik içerisinde deveran edişidir uyum. Mevcudatın varlığında kaim olan bir cezbe hali. Ayet-i kerimede “O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Semâvâtta ve arzda olanlar O’nu tesbih ederler.”2 Buyrulmuş ve varlık alemindeki uyuma işaret edilmiştir.

Varlık kategorisi içinde olan insanın doğasında da olan bu uyum onun ritme, ahenge kayıtsız kalamamasının sebebidir. İnsanın müziğe yani uyumlu bir tınıya olan meyli de bundandır. Müziğin Doğulu ya da Batı’lı, Kuzey’li ya da Güney’li olması fark etmez. Müziğin aslî fonksiyonu dinleyicisine bu uyumu hissettirebilmesidir. Aslında müzik, eğer müziğe uyuma işaret etme işlevini de yüklersek, varlığın içinde zaten var olan bir halin dışa vurumudur. İcrâcısının ve dinleyicisinin ahlâkına ve tavrına, adımlarına kadar sirayet eder.

Bu dışa vurum, insanı uyumu anlamlandırabildiği ölçüde “aşkın” çağrışımlara götürür. Müzik bunu yapamadığı ölçüde de beyhûdedir. İyi müzik uyumun belirginleşmiş halidir. Nâbî’nin dediği gibi iyi müzik insanın adımlarıyla bile bütünleşir, iyi müzik insanı bir usûl üzere tutar ve düşmekten alıkoyar. Hatta insanı bir cezbe haline taşır ki, ona deveran edişin içinde olduğunu, yani fâni olduğunu ve böylece de iyi müzik ya da kötü müzik, uyum ya da uyumsuzluk tercihiyle sorumlu olduğunu hatırlatır. Yüzyıllar boyunca ahlakî eğitim veren dergâh ve benzeri mahfillerde müziğin icrâsına önem verilişi ve müziğin şifa olarak tedavide kullanılışı bundandır.

Müzikteki uyumun, deveranın ve döngüselliğin menşei ilahidir. Müziğin hakikat içinde bir yeri varsa ve onun hakikat içindeki yeri de varlık âlemindeki deveranı, döngüselliği ifade etmekse eğer, onun menşei de ilahidir. Ama insan, nisyan ile malul olmaklığından ötürü zaman zaman içinden gelen bu ilahi coşkuyu hakikatten uzaklaştırma meylindedir. Kötü müziğin ortaya çıkışı bu sebeple olsa gerektir.

Nâbî, “Musıkîdeki icrâ tarzı öyle inceldi ki, hânendeler düşmemek için bir usûl üzere yürürler.” diyerek dönemi olan 17. ve 18. yüzyıllarda müziğin icrasındaki kaliteden bahsetmiştir. Bugün televizyonlar geç saatlerde gece kulüplerinden çıkan müzisyenlerin düşme ve tökezleme sahnelerini göstermekte. Acaba, kötü müzik yaptıkları için mi bu tökezleme? Yoksa çakırkeyif oldukları için mi? Belki de her ikisi. Belki de yaşarken yaptığımız iyi müzik ya da kötü müzik tercihinden başka bir şey değildir. Bu da zaten tökezlemek ile usûl üzere yürümek arasındaki tercih değil midir?

Kaynakça: 
1. D. Mehmet Doğan, TDK, Büyük Türkçe Sözlük
2. (Haşr, 24)

Ali Akar – Firdevs Yolu

Ali Akar – Firdevs Yolu

İnsanın varoluş amacı felaha ulaşmaktır. Yürekte, zihinde, bedende, toplum içinde, varlık arasında bu dünyayı yaşarken ama nihayetinde ahirete intikaliyle hep felaha, kurtuluşa, başarıya, sükûna, selamete ulaşma niyet ve amacındadır insan. Türlü yollara başvurur insan kendince, kendi adedince… Evet, felah her kişide ayrı ayrı tebarüz eder, ancak yöntemin ana ilkelerini Yaradan tespit etmiştir.

“Ancak müminler felaha ermiştir.” Mü’minun / iman edenler suresi böyle başlar ve hemen oyalanmadan o iman etme özelliği taşıyanların diğer vasıflarını, olmazsa olmazlarını bize tanıtır. Önce iman… Hayatın sahibinin ve yönlendiricisinin Allah olduğunu kesin kabul. Onun istediği gibi düzenlenmiş bir evren içinde, Onun istediği gibi olmaya evet demek… Ardından bunun en net ifadesi namaz… Kul oluşu belirginleştiren ruh ve beden tavırları… Maddem ve manam, hedefim, yönüm, içsel hesaplarım… Zaman ve mekân içinde iç ve dış yansımalarıyla kulluk… Ve bunda da en belirgin yan ‘Huşu’. Kibirsiz bir akıl ve kalp, kimin huzurunda durduğunu, kulluğunu kime yaptığını bilen, kendi acz ve zavallılığının farkında fakat bu durduğu konumun yücelik ve kazanımlarından da haberdar bir hassasiyet…

İşte bu müminler hedeflerine kilitlenmiş kimseler. Göz ve dillerinde, zihin ve yüreklerinde yürüdükleri yolu, çıktıkları zirveyi ilgilendirmeyen şeyler olamaz. Oyalayıcı, engelleyen şeylerden yüz çevirirler. Yine de bu onları mekanik bir robot, hedefe giden bir mermi yapmaz. Bilakis onlar insanlıklarından çıkmadan kuldurlar. Çünkü örnekleri olan elçi, hanımının dizine başını koyan, iyi pişmiş bir ete iştahla besmele çeken, buz gibi desti suyundan içen, düşmana ok fırlatan bir kulluk modeli ortaya koymuştur… Bu müminler kulluğa engel olan şeylerden uzaklaştıkları gibi kendilerini, mallarını da kirden arındırma çabasındadırlar. Çünkü Allah’ın yasasının uygulanmadığı her konuda kirlenme yaşanır. Oysa iman hayatı Allah’ın isteklerine göre oluşturma kararlılığıdır. Bunun için mal, mülk üzerinde de tasarrufu Allaha bırakarak temizlik yaparlar. Yine kadınlık ve erkeklik noktasında da Yaradan’a teslim olmuş bir zihinleri vardır bu imanlıların… Kimliğimizin sınırlarını, ihtiyaçları giderme yöntemlerini ‘O’ belirler… Ne azgınlık ne de insanlığımızı görmezden gelme değildir iman.

Felahı yaşamak derdinde olan imanlılar, Allah’a ve Onun tercihlerine güvendikleri gibi kendilerine de güvenilen kimselerdir. Yanlarında emniyet bulur her insan, her canlı… Üzerlerine aldıkları söz ve sorumlulukların gereğini yaptıkları gibi, kendilerine verilen her türlü nimetin kadr ü kıymetini bilirler. Çünkü bilirler ki hayatın tamamı kulluğun içindedir ve kul oluşlarını korumak her anı Allahın dediği gibi yaşamakla olabilecektir ve böylesi bir hayatın sonucu FİRDEVS cennetidir. Orası ebedi olarak kalınacak bir yurt; felah, kurtuluş, başarının gerçek adresidir.

Ancak insanı böylesi bir yoldan çeviren kibridir, büyüklenmek ve kendini merkez kabul etmektir. Oysa insanın yaratılış mayası ortada… oluşumu, meydana gelişi acz dolu… Tüm güzelliği onu yaratandan kaynaklanmaktadır. Tek ve en güzel yaratıcı olan Allah ne muhteşemdir! Çünkü hem var eden hem de öldürüp yeniden diriltme gücüne sahip olandır.

İnsanı ve insana lazım olan her şeyi, göğü, yeri yağmuru, rüzgârı var eden; Yarattıklarından habersiz de değildir. Onları doyurmakta, ihtiyaçlarını bilmekte ve karşılamaktadır. Demek ki rızık programında Allaha mecbur olan insan hayatı konusunda da yetkiyi ‘O’na bıraktığında iflah olacaktır.

Fakat tarih sahnesinde NUH ve benzeri pek çok peygamberin toplumları felah bulamamış, yıkımlar yaşayarak helak olmuşlardır. Elçilerinin onlardan olması çağrının onlara uygunluğunun bir göstergesi olması gerekirken, bunu yalanlamalarının bir sebebine dönüştürdüler. Ölüm ve hayat çevrelerinde sürekli devrettiği halde ölüm sonrası bir hesabı kabule yanaşmadılar… Bu iki karşı çıkıştaki asıl niyet Allah’ı hayatlarına karıştırmama derdiydi… Felahı, kurtuluşu peygamberlerinin getirdiğinde aramayan bu insanlara rağmen, Allah elçilerine şöyle emretti: temiz, helal olandan yeyin ve güzel, salih ameller yapın, ben yaptıklarınızı biliyorum. Böylece kime yönelik iş yapacağımızı, kimi hesaba katacağımızı daha iyi anlıyoruz. Ve yapacaklarımız… Bize sunulan tertemiz nimetleri helal bir tarzda değerlendirmek ve şükranımızı salih amel olarak sunmak…

Onlar Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar;

Rablerinin ayetlerine inananlar;

Rablerine ortak tanımayanlar;

Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar; İşte onlar iyiliklere koşuşurlar ve bunun için yarışırlar…

Salih eylemlerle dolu bir hayat bile eksiklerle doludur.

Bu durumda son sözümüz ‘De ki: Bağışla ve merhamet et Rabbim! Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.’