Etiket: Mahalle Mektebi Dergisi

Celâl Fedai – Eli Kulağında

Celâl Fedai – Eli Kulağında

Yarın uyandığımda diler misin bu uyku bana yaramış olsun
Trenin bir türlü çıkamadığı tünelden çıkıp da geldim ben;
Geldim ki kuzuların eğildiği gibi eğilip kalkmışlar secdeden
Dağılmış gibi yoksul bir mescidin avlusuna bir tespih iğdeden.

Dağılan bir cemaatin açılan kanatları dolaşacak şimdi avluyu
Köy yaşlanacak çocuk kılığında cıvıldayacak serçeler birden.
Serçeleri Anadolu’nun neden sayıya gelmez çoktur bilir misin
Bir batında ikisi ölü beş serçe yumurtlar burada her secde eden.

Müziğe gelmeyen bir coşku onlarınki hüzünleri de anlatılamaz
Çalgılar fazlasıyla bir başka çalgıyı gereksiniyor anlatılamaz
Çalaba diz gelmekle bükülmeyen bir zamanı sen de dile, gelsin
Gelsin, varayım sana ateşler içinden geçen o metruk köprüden.

Mektep Konuşmaları – 3

“Konu: Sosyal medyanın sınırları nedir? Nerede başlar, nerede biter?”

Abdullah KASAY: Chris Jenks’in Altkültür adlı eserinde, “Aynı toplum içinde yaşarken bizi birleştiren nedir?” sorusuna esaslı bir cevap aranır. Postmodern çağda, modern toplum biçimine ye­niden sınırların çizildiğine ve bu sınırların da kendi karmaşasında imha edildiğine tanık oluyoruz. El­bette bunun topluma yansıması birçok kanaldan, birden fazla yolla oluyor. Bu kanalların biri de el­bette, hatta en büyüğü, çoğalarak karşımıza gelen ve canlı bir organizma gibi büyümekte olan sosyal medya ve sosyal medyanın “dünyası”. Sosyal med­yanın “birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz şu günlerde”, bize ne gibi bir katkısı olduğunu ko­nuşmadan önce; bir hikâye ile sözlerime başlamak istiyorum. İngiliz matematikçi Charles Babbage; 1 Nisan sabahı, Cambridge Üniversitesi’ndeki ça­lışma odasına girer. Foursquare’de yer bildirimini yaptıktan sonra, düzenleyeceği etkinliğe kaç kişi­nin geleceğini facebook hesabından kontrol eder. Ders verdiği öğrencileri için açtığı facebook gru­bundaki paylaşımları kontrol eder. Ders saati­ne kadar twitter hesabından “Son Zaman Azizler Kilisesi”nin önümüzdeki günlerde yapılacak açılı­şı için duygu ve düşüncelerini paylaşır. Mühendis­lik sınıfındaki dersinden sonra öğrencileriyle sel­fie çekimi yaptıktan sonra bunu instagram hesa­bından paylaşır. Günlerdir heyecanla duyurmayı beklediği icadı için düzenlenen etkinliğin saati gel­miştir. Üniversite binasındaki konferans salonu­na girdiğinde onu bekleyen kalabalıktan önce bir alkış, sonra akıllı telefonlardan flaş tufanı kopar. Babbage konuşmasını yaptıktan sonra bugün mo­dern bilgisayarların atası sayılan icadı “Çözümle­yici Hesap Makinesinin” tanıtımını yapar. Bu olay o gün ve günlerce twitterda “trending topic” olur. Evet, gerçekten de bu hesap makinesinin icadı bü­yük bir olaydır, bilgisayarın icadının ilk aşaması­dır ve bu hikâyede telaffuz ettiğim sosyal medya terimlerinin nasıl da hayatımıza girdiğinin tarihi­dir. Elbette bahsi geçen icadın yapıldığı 1830 yılın­da insanlar böyle bir dünyada yaşamıyordu. Peki, ne oldu da bizler eskiden kurduğumuz “eller gör­se ne der?” sorusunu bırakıp sosyal medyada “el­ler görse de paylaşımlarımızı beğense” cümlesini kuran insanlara dönüştük? Gittiğimiz yerleri, yap­tığımız şeyleri bile sırf sosyal medyada paylaşmak için yaşıyor ve yapıyoruz. Artık her gün ya da her gün değil her saat, üyesi olduğumuz hesaplardan tanıdığımız tanımadığımız yüzlerce suretin ne de­diğini, ne konuştuğunu, ne yaşadığını görüyoruz. Sosyal medyayı daha doğrusu internetin kendi­sini, belki de ateş ve tekerlekten sonra en büyük icat gören insanlar olarak, bizim bu mecrada ne­rede durduğumuzu, ne yapmaya çalıştığımızı, bu­nunla ilgili “ne düşündüğümüzü” bile yine sosyal medyanın kendisinden duyurmaya çalışan hayatla­rımız var artık. Sosyal medyayı kullanmayan insan­ları asosyal olarak eleştiren, elde paylaşılacak bir şeyimiz kalmadığında, “özelimizi” ifşaya çıkarma­ya başladığımız bir simülatif dünyanın içindeyiz. Tabi daha da sayabileceğimiz onca olumsuz geti­risine karşın; bir taraftan da sosyal medyanın “al­gıları değiştiren”, hiç tanınmayan yerleri, insanla­rı keşfe yol açan, ilginç deneyimlerin paylaşıldığı belki de gerçek arkadaşlıklara yol açan bir dünya­sının da olduğu gerçeği var. Walter Benjamin, “Sa­nat yapıtının teknik yolla yeniden üretimi olgusu, eserin yapısında ve mülkiyet ilişkilerinde değişim­lere sebep olmuştur” diyor. Ben, Benjamin’in bu sözlerini sosyal medyada paylaşılan “fotoğraflar, durumlar, yerler vb.” için yeniden yorumlamak is­tiyorum. Sosyal medya gerçekten de çoğaltılma­ya müsait dünyası içinde, ister genel ister özel her ne olursa olsun yapılan tüm “paylaşımların” özünün­ yitirildiği, o olgunun kendi yapısını değiştiren, yok eden, silen ve plastik bir tat bırakan durumlar mı yaratıyor? Bu durumlar içinde sanal bir dünya­da yaşayan insanlar gittikçe bir yalnızlaşma mı ya­şıyor? Ya da bu kadar yalnızlaştığımız için mi o ka­dar sosyal medyanın içindeyiz?

Mustafa Alperen MERCAN: Sezai Karakoç, “Kav” isimli şiirinde “Ben bir köprü parmaklığı­na dayalı bekliyorum/Bir piknik dönüşü gelip bu köprüden geçersin diye bekliyorum” diyor. Acaba o dizeler şimdilerde yazılsaydı, bizler bu şiiri şöy­le mi okuyacaktık: “Ben bir Starbucks sandalye­sine bağlı bekliyorum/ Check-in yapmışsın bura­da/ Bir alışveriş çıkışı tekrar gelirsin”?

Evet, sosyal medyanın insanları yalnızlaştırdı­ğı ve bu paylaşmanın bir sınırının olmadığı gibi bir gerçekle karşı karşıyayız. Arkadaşlarımızla veya ai­lemizle bir yere (çay bahçesi, restoran, otel…) git­tiğimizde, görevli kişiye sorulan ilk soru şu olu­yor: “Wi-Fi şifreniz nedir acaba?”. Ya da bir akra­ba ziyaretinde, önce hâl hatır sormak yerine, “İn­ternet şifrenizi öğrenebilir miyim?” sorusunu sor­makla sohbetimize başlıyoruz. Sonra zaten susu­yoruz. Algı dünyamızın; akıllı telefonumuzun ek­ranının boyutuyla, olayları takip hızımızın inter­netimizin hızıyla, takipçi sayımızla, takip ettiğimiz kişi sayısıyla, attığımız tweet sayısıyla, yer bildiri­minde bulunduğumuz yerin yemek menüsüyle pa­ralel olduğunu düşünüyorum. “Sosyalleşmek” fii­lini yanlış yerden yakaladığımızı, büyüklerimizin: “Kalk şu bilgisayarın başından çık dışarı, biraz in­san gör” cümlesini sürekli tekrarlamasından anla­yabiliriz. Fakat bize bu cümleyi sarf eden anneleri­mizin, pirinç ayıklarken televizyon başından kalk­maması ise kuşakların paradoksudur diyebiliriz (ayıkla pirincin tweetini!) X kuşağının (1960-79) en büyük eğlencesi televizyondu. Günümüzdey­se televizyon boyutu küçülerek, tablet ya da akıl­lı telefon olarak karşımıza çıktı. Buna bağlı ola­rak Y kuşağının (1980-99) en büyük eğlencesi ve meşgalesi akıllı telefonlar ve sosyal medya oldu. X kuşağı bireyinin işten yorgun geldiğinde istedi­ği tek şey, kumandasına karışılmamasıydı. Ayakla­rını uzatıp saatlerce televizyon izleyebilirdi. Şim­diyse, işten bunalan kişiler daha işten çıkmadan, telefonları aracılığıyla “kim ne yapmış, nereye git­miş, akşam neredeymiş, öğle yemeğinde attığı fo­toğraf kaç beğeni almış” gibi soruları cevaplaya­biliyor. Kaçırdığı diziyi saatler sonra telefonundan izleyebiliyor. Yukarıda Abdullah ağabey’in belirt­tiği gibi “Eller ne der”, “Aman başkası görmesin, ayıp olur. Canları çekmesin” diye düşünen; yaptığı yemeğin kokusu komşusuna gittiğini bilip, bir ta­bak da ona götüren bizler, akşam yemeğinin fo­toğrafını Facebook’a yükleyip, yüzlerce kişinin gö­züne sokar hale geldik. “Mustafa (…) Pizzacısın­da”, “Alperen mangal keyfinde” şeklinde yer bil­diriminde bulunmak da işin cabası.

Peki, bunları gösteriş için mi yapıyoruz ya da bu eylemlerimizi insanlık vazifesinden mi sayıyo­ruz? Sosyal medyaya mütevazi bir katkı mı bu yap­tığımız yoksa bireysel tatminlerimiz mi ön planda? Tıbbi bir tanılaması yapılmışsa da böylesi bir plat­formda adına “Beğenilme Hastalığı” diyeceğimiz bir gerçekliğin içindeyiz. Ve bu beğenilme hasta­lığının bir sonucu olarak mahrem olan alanı top­luma açtık. Mahrem olan alan açıldığı gibi sokak­ta, pazarda gördüğümüz tanımadığımız ve top­luma mal olmayan kişilerin fotoğrafını sırf daha fazla beğeni almak adına teşhir ediyoruz. İnterne­ti ve sosyal medyayı temel tüketim malzemesi ha­line getirip, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini tek maddeye indiriyoruz: Wi-Fi.

Wi-Fi olduğu sürece sosyal çevremiz ile sürekli iletişimde kalabiliyor; ülkede ve dünyada olup bi­tenler hakkında en ufak bir bilgimiz olmadan olay­lara yorum yapabiliyoruz. Tuhaf olan ise bu du­rumdan şikâyetçi olmamamız. Ülke gündemimiz “trending topic” gibi sürekli değişirken, olayla­rı yorumlamaktan yorulmamamız ve sürekli tartı­şacak veyahut tüketecek bir şey buluyor olmamız dikkat çekici. Müslüm Gürses, “Hangimiz Sevme­dik” isimli şarkısında “Herkesten bir anı saklar bu yollar” diyordu. Sosyal medyanın gelişi ile birlik­te, yaklaşık altı yıldır profillerimizde ne anılar sak­ladık, saklamaya devam ediyoruz. Deli gibi paylaş­mak ruhumuzda var belki?

Ebuzer ŞAMİL: Başlamadan önce bir anı: Ülke gündemini belirleyen meseleleri çay ocağı­na oturup konuştuğumuz günlerde bir arkadaş­la tanıştık. Uzun bir sohbetten sonra ayrılma fas­lına geçildiğinde numaralarımızı birbirimize ver­dik ve “elbette” onun facebook adresini sordum. “Facebook’um yok!” deyince şaşırdım. Nedeni­ni sorduğumda “ihtiyacım yok” dedi. Sosyal med­yanın sınırlarına girmeden önce “ihtiyaç” kelime­si üzerinde duralım. Mağara duvarlarına resim çi­zen insanlar neden bu işi yapma ihtiyacı duy­du? 18 Aralık 1994 tarihinde keşfedilen Chauvet Mağarası’nda, 30- 32 bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen bulgulara rastlandığını okuduğumda çok şaşırmıştım. Aynı zamanda bu mağara, bilinen en eski -mağara resmi- örneklerini barındırıyordu. Muhtemelen bu resimleri internetten tarayacak olanlar şunu merak edeceklerdir: “Bu kadar eski olduğu halde bu çizimler üzerinde zarif gölgele­meler ve perspektif nasıl bu kadar ustaca kullanıl­mış?”. Hatta çok daha önemli bir soru: “Bu resim­ler neden mağaranın en derin yerlerine çizilmiş?”. Mağara duvarına resim yapan insanın bulunduğu çağ, zaman olarak geride kalmasına rağmen anlam olarak zamanın üzerine çıkmıştır. Zamanın üzeri­ne çıkarken kullandığı merdiven “ihtiyaç” kelime­sidir. İnsan -ihtiyaç- içerisinden dışarıya çıkarken bir mağaraya giriyor. O zamanın şartlarında yaşa­yan insanlar bu ihtiyaçlarını gidermek için Chau­vet Mağarası’nın derinliklerine dalarken bugünün insanları “Sosyal Medya Mağarası”nın derinlikleri­ne dalıyor. Bu mağaranın kendi içinde çoğaltılma­ya müsait katmanları var: Facebook, Twitter, İns­tagram, Foursquare vs. Fakat bu katmanların iş­galine uğrayan insan algısı, genel veya özel yaptığı her paylaşımda anlık doyurucu tatlar peşinde ko­şabiliyor. Belki şu an bu yorumları benim de sos­yal medya hesaplarım olduğu için rahatça yapabi­liyorum. Fakat paylaş butonuna basmakla eyleme geçmek arasında yer alan o uçurum tüm paylaşım­ların özünün yitirilmesine neden oluyor. Sorulma­sı gereken soru şu olabilir mi: Paylaş butonuna tık­lamakla insan sınırsız bir düşüş için zemin hazırlar mı? Akıllı telefonlarımızın ekranı kadar bir zemin mesela? Bu düşüş hızı internetimizin hızıyla oran­tılı olabilir mi? Zemin meselesinde akıllı telefon­larımızın kapladığı alanın bizim sınırlarımızı çiz­mede görevi nedir? Ekranının boyutu küçüldükçe kendisinin de küçüldüğünü hisseden insanın ek­ranın boyutunu büyültme tutkusu, eşyanın insanı araçsallaştırmasında mutlak zafer ilanına benziyor. Mağara örneğine tekrar dönecek olursak çizilen resimlerin mağaranın en dip en kuytu kesimleri­ne, duvarların üst kısımlarında tavana yakın yerle­re yapılmış olması dikkat çekicidir. İç yerler karan­lık olduğu için birinin ışık tutması gerekmektedir. Tavana yakın yerlerde yapıldığı için de tırmanmak gerekmiştir. Sosyal medyanın derinliklerine gö­mülerek sosyalleşiyor olmak ve sosyal olmayan in­sanları asosyallikle eleştiriyor olmak, insanın kendi yalnızlığını, asosyal ama yalnız olmayan üzerinden kutsamasıdır. Mesela bireyin, hayatın içinde yer al­mamasına rağmen hayata dair yazılar ve paylaşım­lar yayınlaması, onu sosyal medya dediğimiz ma­ğaranın en dip ve en kuytu yerine atmaktadır. Böy­le bir insanın sanal dünyanın içerisinde gittikçe de­rinleşen bir yalnızlık bilinciyle pasifleşmesi, insa­nın sanal üretimle kendisini reel tüketimidir ve in­san tüketimin tadını kaybetmemek için sanal üre­time devam edebileceği sosyal medyaya daha da fazla bağlanmaktadır. Bu bağlanma esnasında bi­reyin “Bakın ben de yaşıyorum, ben de haya­tın içindeyim!” sözlerini hatırlatacak şekilde yer bildirimleri yapması, tweetler ve yorumlar atması, kendisini bu şekilde “fav”layarak, retweet yaparak, beğen butonuna basarak “Evet, sen yaşıyorsun bak ben de beğeniyorum, sen de aynısını ya­parsam beni beğen” diyen öbür tarafın, bu tara­fa bunları demekle birbirlerini tatmin ediyor olma­ları mütevâzi bir katkıdan daha çok medyatik bir hazdır. Bu medyatik haz olumlu insanî gelişimlere zemin hazırlayacağı gibi çoğu kez kötü amaç­la kullanılabiliyor. Medyatik hazzın en önemli un­suru bu aşamada aslında somutlaşıyor. Muhabbet ortamlarında bugün şunu paylaştım şu kadar be­ğeni geldi veya resmime şu kadar beğeni geldi, yo­rum geldi tarzında başlayan konuşmalar ve bu ko­nuşmaların harekete geçirdiği telefonlar, sosyal medyaya düşecek bir gönderi hazırlıyorlar. Bu dü­şüş bazen hayatla insanın arasına sanal bir perde çekiyor. Kim bilir sosyal medyayı kullandığını söy­leyerek duvarlarında özelini ve genelini konuşan insanlar olarak bizler ile mağaranın en derinlerine girerek mağara duvarlarına resim yapan ve -ma­ğara resim sanatını- başlatan insanlar arasında bir fark yoktur veya bu farkı çizen bir sınır vardır. Ya da var mıdır ve varsa o sınır nereye uzanmaktadır?

Zeynep TENEKECİ:

“Gel, gel ne olursan ol, gel                                                                                    
İster face kullan ister twitter, gel                                                                      
Bizim internetimiz kotalı değildir,                                                                             
Yüz tane hesabın olsa da yine gel.”

Mevlana’ya atfedilen bu rubainin aslında ne kadar onun olduğunu tartışmayı aklımıza bile ge­tirmeden, bu rubaiye, “Bu kadar yürekten çağır­ma beni / Bir gece ansızın gelebilirim” şeklinde cevaplar vermenin, kişiyi zeki ve “pop” yaptığı bir ortamdan bahsediyoruz, öncelikle. Bunun espri yüklü ve zekice bir cevap olduğu kabul edilebilir. Ancak böyle bir cevap sonrasında, Mevlana’nın -yahut sözün sahibi kimse onun- aslında ne de­mek istediği ile kimsenin ilgilenmediği, özü kav­ramaya yönelik bir arayışın bulunmadığı, gelip ge­çici hazlar peşinde koşulduğu söylenebilir. Fakat bu durumda, sosyal medya kullanıcılarının, san­ki bütün gün ve gecelerini Kur’an ve Mesnevi ile geçirdikleri -böylelikle yeri geldikçe hemen ora­lardan bir ayet, bir beyit paylaşıverdikleri-, kalan zamanlarda ise muhakkak modern şiir okudukla­rı, sıkı edebiyat takipçisi oldukları, din, tıp, siya­set ve sosyoloji gibi alanlara hâkim oldukları, bun­ların yanı sıra bütün esprileri, en taze karikatürle­ri, buğusu üzerinde capsleri de bildikleri, sonuç­ta çok etkin ve yetkin oldukları gerçeğini nere­ye koyacağız? Burada iki temel problem var sanı­yorum. Birincisi gerçekten sosyal medyadaki biz, ­reeldeki bizle aynı mı? Eğer öyle ise, her gün en “baba” kitaplardan paylaşımda bulunan kimsele­ri neden o kitapları okurken hiç görmüyoruz? -İs­tatistiklere göre sosyal medya, insanı özgüven sa­hibi yapıyor-. Diğer sorun ise “multitasking” kav­ramı. Bu kadar çok işe aynı anda yetişiyor oluşu­muz, her birini çok iyi biliyor ve yapıyor oluşumuz yani. Peki, aslında herhangi bir şey yapmış oluyor muyuz? Özü kaçırmak mevzusuna tekrar dönecek olursak, şunu sormalıyız belki de öze temas ettiği­miz ne var, bu yeni yaşam alanımızda özü yakala­dığımız da oluyor mu? Mesela dil bilgisi kuralla­rı gereği işteş olan paylaşmak kavramının işteşlik­ten uzak bir hal aldığını görüyoruz artık. Bir tabak sarmayı komşumuza ikram ettiğimiz günler geride kalırken Maharet abla Ev Yemekleri’nde yediğimiz bir tabak sarmayı bütün sosyal medya arkadaşla­rımızla cömertçe “paylaşıyoruz”. Bu, ancak plas­tik ve sanal bir tat bırakabilir fakat bu plastik ta­dın aslında başka bir şeye evrildiğine de şahit olu­yoruz. “Online Cemaat”, “Cemaat Online”na dö­nüşebiliyor artık. Örnek olarak, İ.E. isimli bir din kültürü öğretmeninin, alanına yönelik paylaşımlar için kurduğu bir facebook grubunda zaman içeri­sinde katılımcı sayısının artmasıyla pek çok mater­yal paylaşılmış, sanal çalıştay yapılmış ve hatta “7 Bölgeye 7 Sandalye” kampanyası ile engelli vatan­daşlar hakkında bir duyarlılık geliştirilmiş ve onla­ra yardım yapılmıştır. Yahut Arap Baharı’nda sos­yal medyanın rolünü incelediğimizde, bazı şeylerin sadece sanalda kalmayabileceklerini de görüyoruz.

Alperen beğenilme hastalığından bahsetti. Şu var ki böyle bir hastalık için doktora gittiğimizde onu da paylaşıyoruz. Sanıyorum “Kapıldım gidi­yorum sosyal medyanın rüzgârına” diyoruz, hep birlikte. Bu rüzgâr ne yandan eserse o yana dö­nüp devam ediyoruz. Bu noktada değinmek iste­diğim diğer bir husus “mahrem alan” konusu. İn­sanlar ancak eşlerine söyleyecekleri çok özel şeyle­ri dahi fütursuzca buralardan paylaşabiliyor. Face­book sayfamıza bakarken “Aşkım seni çok seviyo­rum. Allah bizi hiç ayırmasın.” ibaresiyle karşılaşıp önce bir irkilip sonra mesajın bizimle ilgisi olma­dığını fark edebiliyoruz. Bize değil, aşkına da değil peki kime bu mesaj?

Ebuzer’in mağara örneğine farklı bir açıdan bakmak istiyorum. İnsanlar bu resimleri, ruhla­rındaki açlığı, sanat ihtiyacını gidermek için yani bilinme, görülme kaygısından uzak oldukları için mağaranın en dibine yaptılar belki de. Belki bir za­manlar “Sanat, sanat için”di, şimdi “Yaşam, bildi­rim için.”!

Abdullah KASAY (2): Hemen yukarda bah­sedilen bu “öz” üzerine; TV ile başlayan masal­sı dilin, sosyal medyada yeni ninniler söylemeye devam ettiği ile sözlerimi sürdüreyim. Ses ve gö­rüntü ile bezenen, aslında gerçek hayatta hiç te­mas edemeyeceğimiz durumların, ekran ile hayat­larımız arasına ince bir gergef dokuduğu ve bizi derinden etkileyecek trajik olayların bile bu masal­sılıktan, kolektif eğlenceden (mainstreaming) ken­dini sıyıramadığını görüyoruz. Bu noktada aklıma gelen “Simülakrlar ve Simülasyon” kitabında, Jean Baudrillard’ın “simülasyon her zaman gerçekten daha etkilidir” ifadesi; TV’nin “tek taraflı” yapı­sından farklı olarak, sosyal medyanın ana akımla­rının başında gelen interaktifliği, popa yaslanma­yı, yalana yatkınlığı ve elbette bu gerçek dışı ya­pıyı açılımlıyor. TV’den web’e geçişte de bu nü­mayişin katlanarak büyümesinin bu simülasyonu net olarak hipergerçekliğe dönüştürdüğünü görü­yoruz. Ağır bir kapitalizm eleştirisi olan “Göste­ri Toplumu”nda Guy Debord, bireyleri; amblaj­lar, gösterişler, tüketim ve medya sahnelemeleri ile sersemletilmiş olarak tanımlamıştı 1967’de. Bu sahnelemeler günümüzde sosyal medyada “insan­ların birbirini gözetlemesi” üzerinden devam edi­yor. Gözetleme gösteriyi büyüttükçe, “içerik üre­timi” sıkıntısı yaşamaya başlayan bireyler; mahre­miyetlerini, gelmelerini, gitmelerini ve elbette ye­dikleri Mevlana şekerini bile evet Zeynep’in dedi­ği fütursuzca “paylaşım meta”sına dönüştürüyor. Bu şekilde beğeni, retweet vb. üzerinden “kendile­rini tanımlamaya, farkındalık yaratmaya çalışan bi­reyler” sayısal kişiliklere dönüşüp, kapital düzlem­de “gözetleyici/ gözetlenen” formatında win-win oyunu oynuyor. Adeta ritüelle beslenen bu göste­rinin “doyum eşiği” gelmediği için de “süreklilik” devam ediyor. Hızlanan süreklilik sosyal medyada hayatımıza dair en önemli paylaşımı bile en faz­la birkaç saat “askıda” tutuyor. Yeni şeyler askı­ya çıkarmak, Ebuzer’in söylediği mağara resim­lerini günümüze uyarlıyor. Sadık Güneş “Enfor­masyon Toplumunun Putları” kitabında, bireyin tepki (fedback) ihtiyacının, modernleşmeyle bera­ber kamu ve özel alan sınırlarını “iç içe” geçirdi­ğinden bahsediyor. Sosyal medya bağımlılığı da bu ihtiyaçlarla beraber, gerçek/sanal ayrımında; bi­reyin hâlihazırdaki sosyal ilişkileri ile olmasını di­lediği ilişkileri arasındaki farkı algılaması ile orta­ya çıkıyor. Tabiri caizse püritenist eğilimler, sos­yal medya ile tavan yapıyor. Bunu facebook kuru­cusu Mark Zuckerberg kendi ağzı ile şöyle söylü­yor: “Sıradan insanlar kendileri ile ilgili daha faz­la mahrem bilgiyi paylaşmaya hevesli”. Sıradan in­sanların aslında sıradan olmadığını kanıtlama ça­bası milenyumla bize dayatılan “be different” slo­ganın tezahürü olarak karşımızda. Ya da evet “deli gibi paylaşmak ruhumuzda var”. Tabi bunlar so­nuç olarak karşımızdayken es geçmememiz gere­ken diğer hususları da konuşmak gerek. Hepimi­zin artık “elinde” duran internet; iletişim disiplin­sizliği ve sivil itaatsizlik gibi durumları “yumruk” yaptı. Toplumsal hareketleri, büyük organizasyon­ları, katılımcı odaklı etkinlikleri “organize” etmeye başlayan sosyal medya bir “örgütlenme” alanı ola­rak da karşımıza çıktı. İsviçreli yazar Alain de Bot­ton bu durumu: “Bana göre sosyal medya, kalaba­lıklara cesaret vermesi açısından önemli. Demok­rasinin vaat ettiklerini yeni bir alana taşıyor” sözle­ri ile yorumluyor. Pirincin twitini ayıklarken karşı­mıza çıkan “hashtag”ler bu örgütlenmenin önem­li bir argümanı. Yukarda bahsedilen “Arap Baha­rı” ya da “Occuyp Wall Street” gibi toplumsal ha­reketlere kaşık atarken bir taraftan da yenilenme­si düşünülen ehliyetlerin fiyatını 101 liradan 15 li­raya (tatlı niyetine) düşüren bir örgütlenme plat­formundan bahsediyoruz. Ya da geleneksel med­ya sistemi içinde pek adlarını duyuramayacak “si­vil toplum kuruluşları” sosyal medyada daha işlev­sel hale dönüştürüyor kendini. Bu durumda Hal Niedzviecki’nin “Dikizleme Kültürü”nde sosyal medya için bahsettiği: “Birbirine yabancı insan­ların karanlık odalarda oturup çaresizce içtenlik araması”ndan kurtarır mı bizi bu olumlu yanlar? Ya da Manuel Castells’in “İnternete bağlı olma­mak bir anlamda toplum dışında kalmak ve dış­lanmak anlamına gelmektedir” sözlerine kulak mı vereceğiz? İletişim gereksinimlerini kolay, hızlı ve ücretsiz bir şekilde bu ortamlarda karşılayıp, yüz yüze iletişimi tercih etmeyen bir topluma evrilmiş­ken biz kendi askımıza neleri asmaya devam ede­ceğiz? Bu konu için bunun gibi sorular uzuyor el­bette. Varoş kültürün “kendi varlığını” arabeskle bulduğu yıllardan, apartman binalarına sıkışıp ka­lan çocukların yalnız büyüdüğü günümüzde han­gi şarkıları çalmaya devam edeceğiz? Artık önemli olanın “söz değil, ne söylediğimiz ya da nasıl söy­lediğimiz değil, söylerken nasıl göründüğümüz” olduğu bir zamanda Vural Kaya’nın dayısının ölü­mü üzerine yazdığı, Mahalle Mektebi’nin 10. sayı­sında yayınlanan “Çocukluğum da Öldü Dayım­la” şiirinden birkaç mısra ile ben burada sözleri­mi bitiriyorum:

“Dayım öldü fakat dayım facebook’ta yaşıyor hala                                          
Dayım aslında talihli adam, talihi nereden geliyor                                        
Derseniz onu ben de bilmiyorum”

Mustafa Alperen MERCAN (2): Yukarda sorular uzamışken konuya dair, konunun içeriği­ne dair değinmemiz gerekenler de çoğalıyor. Yu­karda Abdullah ağabey’in bahsettiği gözetlemeyi Anthony Giddens: “modern toplum gözetleyen­dir” sözleriyle yorumluyor. Tabi bu gözetleme­nin sonuçlarından en dikkat çekici olan durumla­rın başında, bana göre modern toplumun şiddet eğilimleri geliyor. Siberzorbalık olarak tanımlanan bu durum; sürekli mesaj gönderme, rahatsız edici şekilde paylaşımda bulunma, cinsel içerikli metalar yayma olarak kendini göstermekte. Sosyal medya­yı büyük bir mahalleye benzetecek olursam, evi­mize gitmek için sokaktan geçerken her an yukar­dan başımıza birileri bir şeyler atacak gibi duruyor. Yapılan araştırmalara göre de bu tip siberzorbala­rın genelde evden çıkmayan, eve kapanan kişilik­lerden oluştuğu tespit ediliyor. Bir de şunu da söy­lemem gerekir ki şiddet sosyal medyada normalle­şiyor. En ağır hakaretler bile, bir “sil/ düzenle” tu­şuna bakıyor. Yukardan kafamıza atılan taşlar bir ipe bağlı gibi. Hemen yukarı geri çekilip “suç ale­ti” ortadan kaldırılıyor. Bu da “güvenlik” endişesi doğuruyor. Daha doğrusu güvensiz ortamda “hak arama” kısıtlaması yaratıyor. Siber suçlarla müca­dele gibi birimlerin oluşturulması ve bu tip suçla­rın bertaraf edilmesi çabaları ise yetersiz kalıyor. Çünkü taş atılan eve çıkıp hakkımızı aramaya kalk­tığımızda çoğu zaman taşı atan o insan o evde ol­muyor. Mesela bu durum en bariz şekilde kendini “başkasının adına hesap açmak” olarak gösteriyor. Kolay bir şekilde başkası adına paylaşımda bulu­nup “adı kötüye çıkarıyoruz”. Bir de “hesabı ele geçirme” suçları var. Bu şiddet göstergesinin bo­yutları ise çok farklı. Kişisel mesajların okunma­sı, o kişinin arkadaşlarından para talebinde bulu­nulması gibi durumlar… Fakat tüm bu risklere rağ­men, sosyal medyanın cazibesinin her şeyin önüne geçtiğini görüyoruz. Çünkü eşlerin birbirine sos­yal medya hesaplarının şifrelerini vererek bir “sa­dakat” göstergesi sunduğu bir platform var kar­şımızda. Birbirimize bağlılığımızın yolu bile ora­dan geçiyor. Sözlükte anlamı en derin kelimeleri bile sosyal medya ile yeniden tanımlıyoruz. Sev­ginin göstergesi, sevdiğimizin her şeyini beğen­mekten geçiyor. Sevmediğimiz insanları hesapla­rını “takibi bırak” tuşu ile Allah’a havale ediyoruz. Martin Lüther King “Şiddet, ahlak dışıdır. Çünkü sevgi yerine nefret üzerinde yol alır, toplumu yı­kar ve kardeşliği olanaksızlaştırır.” diyordu. Sos­yal medya her gün içinden geçip evimize gittiği­miz bir mahalle ise bu yol Lüther King’in nefret için bahsettiği yola çıkıyor. David Trend “Med­yada Şiddet Efsanesi” kitabında bunca “şiddete karşı duyarlılığımız olmasına rağmen” neden ha­len şiddetin bu platformda çoğaldığını sorguluyor. İlk cevabımda tuhaf olanın bu durumlardan kim­senin şikâyetçi olmaması olduğundan bahsetmiş­tim. Acaba şiddete karşı durur gibiyken içimizdeki şiddetin oraya yansımasından haz mı duyuyoruz? Bu hazzı taşıyanlar bir taraftan da kardeşine, eşine, yakın çevresine “hesaplarını kapatması yönünde” baskı da kurabiliyor. Her şeyin neden bu şekilde iç içe geçtiği sorusunun cevabını da, aslında yukar­daki metinlerde de neden soruların çoğalıp durdu­ğunu, konuya dair söylenmesi gerekenlerin aslın­da bitmediği üzerinden değerlendirebiliriz. Çünkü hepimiz halen sosyal medyanın içindeyiz ve evet “gösteri süreci” devam ediyor.

Yıllar geçtikçe sosyal medyanın içinde bulun­duğu kabın şeklini alıyoruz, olumlu ve olumsuz yönleriyle. Yıllar geçtikçe sosyal medyada tanıdığı­mız, takip ettiğimiz insanları hayatımızın içine alı­yoruz, olumlu ve olumsuz yönleriyle. Çocukken her sabah erkenden uyanıp çizgi filmleri bekledi­ğimiz gibi hakkımızda atılan bir tweeti, bir beğeni­yi görmek için sabırsızlıkla bekliyoruz. Ferdi Tay­fur ise “Hatıran Yeter” şarkısında “Bir gün gitsen bile hatıran yeter” diyordu. Sosyal medyada yaşa­dıklarımızın da -iyi ya da kötü- hatırası bize epey yetecek gibi.

Ebuzer ŞAMİL (2): Abdullah ağabey’in yazı­sında belirttiği ve “gözetleyici/ gözetlenen” duru­munda sahnede olan insanın sürdürdüğü bu gös­terinin sürekliliğin doyum eşiğinin gelmiyor olma­sı sürekli bir kimlik krizine neden oluyor. Buradan hareketle Zeynep abla’nın bahsettiği “sanal ve reel ayrımında -biz-“ sorusuna dönebiliriz. Ben burada “biz” kelimesini tekil şahısın kendisini bölüştür­düğü kişilikler olarak tanımlamamızın daha doğru olacağını düşünüyorum. “Farklı ol/ Be different” sloganını kendini kanıtlama çabası olarak düşü­nürsek bu şekilde sosyal medyada paylaşılan her türlü materyal bölüştürülmüş kişilikleri bir araya getirerek “biz” dediğimiz bütünü oluşturur. Olu­şan bu kimliğin sağlıklı olduğu ve insana çok şey katarak onu bir seviyeye getirdiği görünürde doğ­rudur. Fakat böyle bir kimliğin geçici hazların pe­şinde koşması/ koşturulması inkâr edilemeyecek derecede gerçektir. Sosyal medyada her gün de­ğişen gündemlerin ve hatta en ufak olayların bile “Sosyal Medyayı Salladı” şeklinde haberler yapıla­rak abartılması ve servis edilmesi öze dair yakla­şım ve algılayışımızın rahatsız ve taciz edilmesi bir anlamıyla siber zorbalıktır. Kendisini bu siber zor­balık ve gündem dediğimiz kara delikten kurtaran ve öze bir şekilde temas eden insan, kitlenin hare­ kete geçirilmesinde sosyal medyayı etkin bir şekil­de kullanabiliyor. Arap Baharında sosyal medya­nın etkisi yadsınamaz veya toplumsal bir tepki ola­rak kitlenin harekete geçirilmesi ve gündem oluş­turulmasında sosyal medya bazen Firavun’un bü­yücüleri bazen de Musa’nın asası olabiliyor. “Söy­lerken nasıl göründüğümüzün önemli olması” di­yerek başlayan yazısında Abdullah ağabey’e katılı­yorum çünkü sosyal medyada İslami içerik paylaş­manın kişiyi Müslüman yapmayacağı gerçeği ama tatmin noktasında kişinin bu içeriklerle kişiliğini ortaya koyması belli başlı sorunlarımızdan bir ta­nesidir. Bu sorunu biraz daha açar ve net bir şekil­de ortaya koyarsak şöyle diyebilirim: “Sosyal med­ya, bireylerin kendi fıtratları ile baş başa kalma­sı ve boşluğa düşmeleri nedeniyle ortaya çıkarıl­mış modern bir mağaradır”. Bireyler bu mağarada yalnız kalmamak ve yaşanılan hayat şartlarına iti­raz etmek için sosyal medya kullanıcılarının katıl­dığı büyük organizasyonlara ve büyük etkinlikle­re davet ediliyorlar. Aslında kendilerinin düzen­lemediği, kendilerine teklif edilen fakat kendile­ri olmadan bir anlam ifade etmeyecek ve dünya dengelerini değiştirecek hareketlere zemin hazır­layan bu örgütlenme sıradan insanların sıra dışı iş­ler yapmasına neden oluyor. Kitlelerinin hareke­te geçirilmesinde bu yöntem çoğunlukla başarılı fakat sosyal medya üzerinden yürütülen psikolo­jik savaşlara da bakmak gerekiyor. Düşman olarak lanse edilen hedef kitlenin arkasında yer alan halk desteğini etkilemek ve düşünceleri üzerinde ope­rasyon yapmak için sosyal medyanın içerisine atı­lan materyallerle çok büyük casusluk olayları yapı­labilmekte. Dünya genelinde sosyal medyanın bu kadar önem kazanması, sadece kişilerin bunalımı veya boşluğu değil aynı zamanda kitleyi kontrol et­mek isteyen egemen güçlerin savaş meydanı olma­sıdır. Müslüman her ferdin bir sosyal medya he­sabı olması bu savaşı ne destekler ne de engeller. Ferdin Müslümanlığını belirleyen ilahî kitap, haya­tına dair bir yaşam çizgisi çıkardığı gibi bu, onun sosyal medyadan uzak durmasını gerektirmez. Çünkü evrensel düşünce sistemi olan İslam’ın ve takipçilerinin sosyal medyadan uzak kalması düşü­nülemez. Aksine Müslüman, sosyal medyada uy­gulanan stratejik savaşın bilincinde olarak bu sa­vaşın algı yönetiminde etkin bir güç olmak duru­mundadırlar. Bu algı yönetiminde etkin bir güç ha­line gelen ve Arap Baharı’nı ortaya çıkaran sosyal medya kullanıcıları bu stratejik savaşın bilincinde olarak kitleleri harekete geçirdiler. Sosyal medya gibi geniş bir konuda konuşulacak, gündeme ge­tirilecek çok şey var. Fakat sosyal medyanın gün­cellenebilir ve hayat şartlarına alternatif bir dünya gibi öne çıkartılmaya müsait olması kimin elinde­dir veya bu iş kimler vasıtasıyla yapılır, burası, sos­yal medyanın karanlık yüzüdür.

Zeynep TENEKECİ (2): Sosyal medyayı ne kadar konuşsak da işin içinden çıkamıyoruz aslın­da. Ya da Baudrillard’ın ifadesi ile “Gerçeğin ya­lanlarla mücadele edecek gücü kalmadı.” Aslında gerçek kavramını da Alperen’in bahsettiği pek çok kavram gibi sosyal medya üzerinden bir kez daha tanımlamaya ihtiyacımız var. Tam da burada Bel­çikalı ressam René Magritte’nin “İmgelerin İha­neti” tablosunu hatırlamak yerinde olacaktır. Pi­ponun gerçekliği, iyi bir taklidi olan iki boyutlu bu piponun altındaki “bu bir pipo değildir” yazısıyla ilk anda çelişir gibidir. Ancak modern birey, ger­çekliği görünür olana indirgemekle ve bir nokta­da neo-paganist bir yaşam biçimi kurmasıyla böy­le bir uyarıya olan ihtiyacını dile getirmiş kabul edilebilir. Foucault’un belirttiği nesnenin gerçek­liği ile onu gösteren görüntünün gerçekliği arasın­daki ontolojik ayrım, modern dönemde gerçeğin ontolojisinden çok görünürlüğünün ön plana çık­masına doğru evrilmiştir. Gerçekliğimizi göster­mek adına yapıp ettiğimiz her şeyi ve hatta mahre­mimizi sergilemeyi, “gösteri toplumu” içinde artık şaşırtıcı bulmasak da etik düzlemde bunun tartışıl­masına ihtiyaç duymaktayız. Sosyal medyanın gös­teriye ve görsel teşhire dayalı dünyası bir yandan görünürlüğü artırırken diğer taraftan mahremiyet haklarını ihlal etmektedir. İsveç’in Göteborg şeh­rinde Aralık 2012’de bazı öğrencilerin, arkadaşları tarafından, fotoğraflarının ahlaksızca yakıştırma­lar ile sosyal ağlarda paylaşıldığı gerekçesi ile dü­zenlediği protestolar giderek büyümüş ve taşlı so­palı saldırılara dönüşmüştür. Hem ahlaki hem de hukuki zafiyet açıkça görünmektedir. Bu noktada belki de en büyük görevi üstlenmesi beklenen sos­yal medya kurucuları/yöneticileri ise “mahremiyetin modası geçti” ya da “saklayacak şeyiniz var­sa paylaşmayın” diyecek kadar sorumsuzca dav­ranabilmektedir. Marx’ın teknolojinin düalist ya­pısına ilişkin, insanı özgürleştirebilir ama serma­yenin elinde köleleştirir dediği yer tam da burası gibi. O halde kapitalist koşullar içinde insanın düş­manı addedilebilecek teknoloji neden onu kendi­ne bağımlı kılar sorusuna cevap aramak gereke­cektir. “Sosyal” medya ile paradoks oluşturacak şekilde bireyin yalnızlığını ele aldığımızda Peplau ve Perlman’ın yalnızlığı, tek başınalık şeklinde de­ğil, sahip olunan sosyal ilişkiler ile olunması arzu­lanan ilişkilerin farklı olduğunun algılanması ola­rak tanımladıklarını hatırlamak yerinde olacaktır. Bunu sosyal ilişkilerden “ideal ben”e doğru genel­lemek de mümkündür. Sosyal medyanın gerçek­liği, bireyin istediği gibi olmasına, “be different” çağrısına cevap vermesine mükemmel bir zemin hazırlamıştır, nasılsa. Descartes varlığını düşünü­yor olmakla anlamlı kılmışsa da Sartre “ünlü in­sanlarda” varoluşun özden önce geldiğini söyle­miştir. Siber dünyadaki her birey ünlü olduğuna göre, Ebuzer’in temas ettiği gibi istediği kimliği ile istediği sosyal medya hesabında var olmasına kim ne diyebilir ki? Tocqueville’in demokratik eşitliğin bireyi kendine döndürdüğü ve en sonunda onu ta­mamen kendi yüreğinin yalnızlığına kapama teh­likesi taşıdığını söylemesi durumun grift yapısını daha iyi açıklamaktadır. Her birey sosyal medya­nın paylaşımcı yapısına ortak olarak demokrasi­ye mütevazi katkılarda bulunabilmekte fakat yine bu medyanın yapısı -belki de silinebilir/düzenle­nebilir oluşu- demokrasi ile anarşi, düzen ile kaos arasındaki ince çizgiye vurgu yapılmasını gerektir­mekte, özellikle kitle kültürü içinde bu geçişlerin çok kolay olduğu, iradi ve vicdani kontrolden uzak bir hal alabileceği görülmektedir. Kapitalizm, mo­dernizm ve kentleşme ile öne çıkan birey kavramı ve birey olabilmek için genişletilen mahrem alan, en değerli paylaşım argümanı olarak bedenin teş­hirini gündeme getirmiş ve beden adeta bir pro­je olarak mahremiyeti dönüştürmüştür. Baudril­lard bu durumu, bin yıllık bir püritanizm çağından sonra fiziksel ve cinsel özgürleşme biçiminde be­denin yeniden keşfinin, ahlaki ve ideolojik işlerde tam anlamıyla ruhun yerini alması olarak açıkla­maktadır. Aslında bu durum 1800’lerden itibaren sansasyonel gazeteciliğin yayılması ve mahremiye­tin ifşası ile başlamış, radyo, sinema ve televizyon ile mahremiyetin bir meta ahaline dönüşmesinin kapsamı genişlemiş ve ulaşılabilirliği artmış, sosyal medyada ise paylaşıldıkça değeri artan bir piyasa malzemesine dönüşmüştür. Sosyal medyanın ger­çekten bilgi sağlayıp sağlamadığı sorgulandığında, “Halk enformasyondan çok eğlenceye düşkün­dür” anlayışının geldiği nokta ile bilgiye özgürce ulaşılabilen platformun çıktığı yerin aynı yer oldu­ğu görülmektedir. Ya da Bacon’un “Bilgi güçtür” ifadesi hem daha anlamlı hem de anlamını tama­men kaybetmesi söz konusu.

Sonuç olarak sanal ve gerçeklik karışmakta ve mekân daralmaktadır. Her seferinde Eyfel Ku­lesinden nefret ettiğini söyleyen yazar Guy de Maupassant’ın, neden öğle yemeklerini kulede­ki restoranda yediği sorulduğunda “Çünkü bura­sı Paris’te kulenin görünmediği tek yer” cevabı­nı vermesi bizim bugün sosyal medyanın içinde­ki durumumuzu özetler mahiyettedir. Sosyal med­yanın bizatihi kendisi, sosyal medya gerçeğinin(!) görünmediği tek yer. Hayatlarımıza geri dönüşü olmayan şekilde dâhil olan sosyal medyaya karşı nasıl davranacağımızı, bizden bir önceki neslin te­levizyonla imtihanını referans alarak öğrenmemiz gerektiğini söylemek mümkün fakat kolay değildir. Zira sosyal medya, çocukluk dönemindeki tüm se­vimliliği ve şımarıklığı ile karşımızdadır. Ergenli­ğinde bizi yüz yüze getireceği birtakım hukuki ve ahlaki problemler -ki yavaş yavaş bunun sinyalleri­ni veriyor- bizi, ona karşı daha rasyonalist davran­maya itecektir. Ancak bu da elbette tek başına ye­terli değildir. Modernizmin bireyciliğe yaptığı vur­gu, benliği aşan dini, ahlaki, siyasi meseleleri dışla­mayı salık vermiştir. Oysa bu “görecilik” anlayışı ahlakı -neredeyse- saf dışı bırakmıştır. Etik (içsel) ve deontik (dışsal) ahlak ayrımına girmeden bire­yin evrensel ahlaka ulaşması ve bunun sadece bilgi düzeyinde değil ahlaki duyarlılık gibi görünür un­surlar üzerinden gitmesi, bizi bu yeni dünyamız­da olduğumuz gibi var kılacaktır. Düşünülen ahlak ile yaşanılan ahlakın eşitlenmesi, bizleri her açıdan pozitif ve negatif manada daha imkânlı kılan sos­yal medyada, Kant’ın ahlaklı davranmak ile ahlaka uygun davranmak noktasındaki ayrımında belirt­tiği “mış gibi” ile “ahlaklı” duruş arasında kendi­mizi “ahlaklı” olanda konumlandırabilmemiz için gerekmektedir. Web 1.0 ile başlayıp 2.0 ile gelişen siber hayatımız muhtemeldir ki giyilebilir teknoloji olarak da adlandırılan Web 3.0 ve CBDP (bağlam temelli karar tavsiye sistemi) gibi sistemlerle de­vam edecek. Hayatlarımız her adımda biraz daha reality showa dönerken bilmemiz gereken şey, bu­rada “Truman” çıkışı olmadığıdır. O halde Orhan Veli’nin septik şiiriyle bir daha düşünelim sosyal medyayı:

“Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?
Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?                                                             
Her zaman güzel mi bu kadar,                                                                           
Bu eşya, bu pencere?                                                                                           
Değil,                                                                                                                                
Vallahi değil;                                                                                                     
Bir iş var bu işin içinde.”

Ali Oktay Özbayrak – Bir Toplumun Panoraması: Vatan Yahut İnternet

Ali Oktay Özbayrak – Bir Toplumun Panoraması: Vatan Yahut İnternet

Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önüme…”
Erdem Bayazıt

 

Bir taşla kuş sürüsü vur­mak… Pek sevemedim neden­se bu sözü. Zira kuşları vurma bana çok uzak bir kavram. “ Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” diyordu Füruğ Ferruhzad. Şimdi uçuşu­nu hatırlamak kaldı bizlere, bir zamanlar penceremizde –sa­bahın seherinde- kuş ötüşlerini dinlerken. Pencerelerimizi, evi­mizi, evimizin damını terk edip gittiler. Uzun katlı beton bina­larımızın arasında yaşamak on­lar için yangın yeriydi belki de. Gerçi bizim için de durum fark­sız değil.

Mustafa Kutlu senelerdir bu konuda en çok söz söyleyen ya­zarlarımızdan, son kitabı Vatan Yahut İnternet ile de tüm bu ya­zılarını bir araya toplamış. Top­lumun değişimini anlatan, bize yaralarımızı gösteren bir başucu kitabı… Lakin anlayana… Bir toplumun değişmesi evin değiş­mesiyle başlar. Toplumun deği­şime, tüm değerlerin dönüşüme uğradığı bir çağın tanıklarının en güçlüsü Mustafa Kutlu’dur. Bu dönüşümü incelediği köşe yazı­larını topladığı kitabında önce­likle vatan kavramını ele almıştır. “ Bir ucu Vardar Ovası’nda, bir ucu Halep çarşısında ” diyerek vatanın tüm değerleriyle birlikte geniş bir perspektif çizerek; re­simden, müziğe, mevlide, mima­riye, şehirleşme ve kültür değiş­mesine dair vatan üstüne birçok konuya temas etmesi kitabın da seyrini gözler önüne koymuştur.

Mustafa Kutlu ‘ Bir Zaman­lar Taşra’ yazısında da evleri ele almıştır. Taşra’dan uzaklaşıp şeh­re göçen insanın uğradığı kültür değişimi Kutlu’nun da en bü­yük sancılarındandır. Kültürden uzak düşen Mimari, yabancılaş­mayı da beraberinde getirmiştir.

“ Bu evler sokağa değil, avluya bakar. Sokağa dönük yüzünde, insan boyunu aşan duvarlarında dahi pen­cere yoktur. Çokluk taştan yapılır ve sağırdır. Sokağa bakan kafesli pen­cereler bu taş kısmın üzerinde ikin­ci katta bulunurlar. Evet, ev bahçe­ye yani içe açılır. Burası mahrem bir alandır. Çiçek, meyve, sebze, havuzda su ile bir bakıma tabiatın devamıdır. Güzel ve ferahtır. Saydığımız unsur­larla tezyin edilmiştir.

Evin dış görünüşü sade ve vakur­dur. Tezyinat evin içindedir. Oyma­lar, ahşap bezemeler, göbekli geçme­li tavan süsleri, yüklük ve çiçeklikler hep bu iç güzelliği hedef alır.

Bu incelik ve ahenk büyük-küçük, baba-oğul, ana-kız, konu-komşu, usta-çırak, şeyh-mürit, hoca-talebe münasebetlerine de damgasını vurmuştur. Çırak bir gün usta, oğul bir gün baba olacağından yetişmesine itina gösterilir. Ağalık, beylik, hoca­lık, şeyhlik bile bir hududa kadardır. Haddi aşmak hiçbir şekilde hoş gö­rülmez.”

Taşranın daha doğrusu eski Osmanlı evlerinin özelliği ve mahremiyet sınırları. Ama be­nim en çok üstünde durduğum nokta, tüm bu inceliklerin tabiat­tan insana yerleşmesiyle yetişen bireylerin donanımında olmuş­tur. Evlere gösterilen itina, yeti­şen çocuklara da yansımış böyle­ce yetkin kişiler ortaya çıkmıştır.

Çocukların yetkin bireylere dönüşmesini yazar aileye ve ev­lerde var olan kültür ortamına bağlar. Ev bir çocuğun can da­marıdır. Zira birey ve ait olma duygusu burada paralel şekil­de gelişir. İnsanın varoluşundan beri bir yere ait olma isteğiyle beraber ortaya çıkan ev; her şey­den önce eğitim yuvasıdır. Edep, adap ilk burada öğrenilir. Evde mahremiyet ve aidiyet duyguları beraber yükselir. Hürmet kavra­mı da ilk evde öğrenilir. Büyüğe hürmet, komşuya hürmet ve ko­nuğa hürmet… Bu çocuğa akta­rılan duygulardan sadece biridir. Bunu en çok sağlayan da kültü­rümüzü yadsımayarak yaşanan bir ev hayatıdır. Çocuk evde öğ­rendiği edep erkânı, dışarıda da devam ettirir, paylaşır. Ev dışına çıkıldığında ise paylaşım devre­ye girer. Aidiyet, mahremiyet ve paylaşım… Bu üç kavram birbi­rine tezat değil, birbirini besle­yen duygulardır.

Günümüze geldiğimizde ise değinmemiz gereken şey yeni yaptığımız yüksek katlı evle­rin tüm bunları nasıl etkilediği­dir ve bunlardan nasıl etkilendi­ğidir. Yüksek katlı binaları diker­ken düşünülen şeyler mühimdir. Yüksek beton binalar ve önle­rine tüketim toplumunun sınır­larını zorlayan, her ailede en az iki tane olan arabalar. Arabalar için düşünülen park yerleri ma­lumunuz. Peki çocuklar? Ço­cuklar için oyun alanları olduk­ça kısıtlı hatta yok denecek kadar az. Olanlar da beton, tıpkı bina­lar gibi… İşte Mustafa Kutlu da toplum değişiminin panoraması­nı çizerken bu konuya sıkça de­ğinmiştir.

Şarkta sanat iki şeyin peşindedir: Hikmet ve ahenk. ‘ Peki, nedir bu Şark sanatının aradığı hikmet ve ahenk? Hikmet; yüce bilgi, asıl varlık’ın gizli sebeplerine ulaşma, ahlakî değer ifade eden, öğüt verici, mesel ve masal, öğüt verici şiir acayip ve garip olaylar, yollar, ahenkse; varlık’ın birbiri ile uyumu, uygunluğu, düzeni, renkler ve sesler arasındaki uyum ve düzen, makam, kasıt, niyet, birliğe katılmak, uyumsuzluk ve huzursuzluk çıkarmamak, sözcüklerin, cümlelerini kitapların, kurguların, hayatların, dünyanın uyumlu, yani ahenkli olması… Hikmet ve ahengi arayan sanat zaten hakikate giden yolda bize ancak yardımcı olabilir. Bütün bu arayışlar onun öykülerinde, desenlerinden ve resimlerinden kalemine sirayet eden hayat tablolarında… Tecessüs ve tahassüsün… Fırça darbeleri halinde okuyucuya sunulur.”

Konu ev olunca iş mecburen mahalleye gelip dayanıyor. Et ile tırnak gibi birbirinden ayrılmaz diye bilirdik ama tüketim toplu­mu bunu yıkmayı başardı. Yazar da bunu söylüyor, bir sancı ola­rak sıkça “Kanaat Ekonomisi” meselesine değiniyor. Ve toplu­mun lüks hayat algısıyla birlikte gelen mimarinin, mahallenin bo­zulması; toki’lerin ve avm’lerin doğurduğu sorunlar, Taşra’dan uzaklaşıp şehir içinde kurulan ayrı yaşam kentlerde kaybolan kültür kaybı yazılarında başı çe­ken konulardan oluyor. Beraber yaşadığımız, izlediğimiz, seyir­ci kaldığımız tüm sorunları yü­zümüze çarpıyor yazar, çözü­mü ise köye dönmekte, teknolo­jiyi bırakmakta buluyor. Bu tes­piti yaparken Anadolu toprakla­rının hepimize yeteceğini, tarım ve üretimi canlandırdığımız va­kit tüm sorunlarımızı çözeceği­ne inanıyor. Yazar bu davranışıy­la modernizme, hayatı boyu kar­şı durduğunu göstermekte. La­kin modernizmin vücudumuzun her zerresine sirayet ettiği yirmi birinci asırda bu çözüm ne kadar uygulanabilir, tartışılır.

Mahalle hayatını özlüyoruz zira apartmanlar arasına sıkıştık. Özlediğimiz onca şey şimdilerde sadece TV dizileriyle önümüze sunuluyor. Biz ise izlemeye do­yamıyoruz. Mesela Seksenler’i neden bu kadar sevdik? Çünkü bir zamanlar yaşarken şimdi sa­dece izlemekle yetinmek zorun­dayız.

“Çardağın altında beraber dolma sarmalar, mahallenin delisi, delikan­lısı, hocası, muhtarı, kahvesi, mahalle arası gazozuna yapılan maçlar. Evin önündeki o toprak sahalar, herke­se suyundan ikram eden çeşme. Ma­halle sakinlerinin Ramazan’ı- bayra­mı- doğumu- düğümü- ölümü- sünnet­ti- hastalığı- sevinci hep beraber yaşa­ması.” Mustafa Kutlu, böyle bir mahallede dinin ve örfün kurdu­ğu dengede herkesin dayanışma içinde olduğundan ve kimsenin kendini yalnız hissetmediğinden söz ediyor. Oysa devir değişiyor. Dar ve yüksek binalara sığışma­ya çalışan insan, kocaman sofa­lardan uzaklaştıkça yalnızlaşıyor. Misafir sığmayacak kadar küçü­len evlerimiz aramızdaki bağları koparıyor ve herkes kendisi için yaşıyor. Lüks sitelerde yaşayıp, entelektüel görüneceğiz derken yalnızlaşıyoruz. Sonra da ‘bire­yin bunalımı…’ Yeni hastalıklar, yeni psikolojik sorunlar ve yeni ihtiyaçlar. Mesela güvenlik. Bu­gün şehirlerin boş kalan ne ka­dar arsası varsa yaşam kentler kuruluyor. Şehir içinde ayrı bir şehir… Kapılarda güvenlikler. ‘Tanrı misafiri’ diye güzel bir ke­limemiz var, ihtiyacı olana, yolda  kalmışa yardım ettiğimizi göste­ren. Çünkü biz düşeni kaldıran, açığı giydiren ve açı doyuran bir millettik. Ama artık bırakın Tan­rı misafirlerini, dostlarımız ha­nemize gelirken güvenlikten ge­çiyor. Çünkü yüksek binalara hapsedilen insan, yaşam kentle­rin tutsak ettiği birey güvenliğe muhtaç. Evini emanet edebilece­ği bir mahalleden oldukça uzak. Kendisinden başka kimsesi yok, yapayalnız… Ve böylece yukarı­da Kutlu’nun bahsettiği mahalle kültürünün, taşranın cenaze na­mazını kılıyoruz hep beraber.

Mustafa Kutlu’nun hem hikâye anlayışının hem de kendi sanat anlayışının neyi amaçladı­ğını anlamak için kendi sözlerine kulak vermek gerekirse: “Şarkta sanat iki şeyin peşindedir: Hikmet ve ahenk. ‘ Peki, nedir bu Şark sanatı­nın aradığı hikmet ve ahenk? Hik­met; yüce bilgi, asıl varlık’ın gizli se­beplerine ulaşma, ahlakî değer ifade eden, öğüt verici, mesel ve masal, öğüt verici şiir acayip ve garip olaylar, yol­lar, ahenkse; varlık’ın birbiri ile uyu­mu, uygunluğu, düzeni, renkler ve ses­ler arasındaki uyum ve düzen, ma­kam, kasıt, niyet, birliğe katılmak, uyumsuzluk ve huzursuzluk çıkar­mamak, sözcüklerin, cümlelerini ki­tapların, kurguların, hayatların, dün­yanın uyumlu, yani ahenkli olması… Hikmet ve ahengi arayan sanat za­ten hakikate giden yolda bize ancak yardımcı olabilir. Bütün bu arayışlar onun öykülerinde, desenlerinden ve re­simlerinden kalemine sirayet eden ha­yat tablolarında… Tecessüs ve tahas­süsün… Fırça darbeleri halinde oku­yucuya sunulur.”

Mustafa Kutlu hayatı boyun­ca peşinde koştuğu hikmet ile; Anadolu’nun bozulan yapısına, kaybolan değerlerine ve Ana­dolu insanın mutsuzluğuna çare aramıştır. İşte Vatan Yahut İn­ternet; yıllardır süren bu sancı­nın, çekilen çilenin bir araya gel­mesidir. Kitap, ağır bir yükü sırt­lanmıştır. Vatan Yahut İnternet; bir toplumun panoramasını çi­zen, muhakkak okumamız, üze­rinde tefekkür etmemiz gereken bir kitap olmuştur.

Hale Sert – Ev’e ve Gaston Bachelard’ın Mekân’a Bakışına Dair

Hale Sert – Ev’e ve Gaston Bachelard’ın Mekân’a Bakışına Dair

Evin, bana anımsattıklarını yazıya dökerken, duygularımın ve düşüncelerimin çok sevdiğim bir Fransız düşünürün, Gaston Bachelard’ınkileriyle kesişip ke­sişmediğine bir bakmak istedim. Daha önce “Su ve Düşler”ini ve “Bir Kandilin Alevi”ni okudu­ğum yazarın, mekanla ilgili de bir kitabı olduğunu hayâl meyal hatırlıyordum. Yanılmamışım. “Uzamın Poetikası”nı elime al­manın vakti, aynı zamanda bu yazının yazılma vaktiymiş.

Bachelard, eserinde mekânın zihnimizdeki imajlarının nasıl oluştuğuna, nasıl yer ettiğine ve bunların nasıl hatırlandığına ba­kıyor.

Ben de ev’e dair sezişlerim­le açtığım patikanın, yer yer Bachelard’ın geniş yolunun ya­nından gittiğini fark ettim. Ya­zımda, bu yan yanalığı sermeye çalışacağım.

Bachelard mekânın, çoğu kez de evin poetikasını farklı yazarla­rın ve şairlerin eserlerinden yap­tığı alıntılarla kurar. Bunu yap­madan önce “yazılan mekân” ve “okunan mekân” arasındaki far­kı daha baştan koyar. Okur, ya­zarın/şairin tasvir ettiği mekânla ilgili okumaya başladığında, daha ilk satırdan/dizeden itibaren bu “ilk şiirsel açılımı askıya alır” ve kendi geçmişindeki mekana dö­ner. Bu aşamada yazar, okuru kendi yazdığı yerde kılmaya ne kadar çalışırsa çalışsın, hayâlin penceresi açılmıştır bir kere ve okur anılarındaki, çocukluğun­daki muhtemelen en sevdiği yer­dedir . (50)

Evle ilgili yazmaya başlarken, ben de bir odayı ve kışı düşledim ilkin, evin en yakın çağrışımının sıcaklık olmasından mülhem.

Kuzey cephe, soğuk bir evi­niz olsa bile, kışın o soğuklu­ğu sarınmayı seversiniz. Karşı komşunuzun ocak ayında tişört­le gezmesi sizi ırgalamaz, boğazlı kazağın boğazını çenenize doğ­ru, kollarını da ellerinize doğru sündürürken porselen kupada içmeye çalıştığınız kahvedir evde olmak ve başka bir şeye değiş­meyeceğiniz hakiki sıcaklık.

Bachelard da, kış ve ev ara­sındaki ilişkiyi şairlerden yola çı­karak anlatır. Baudlaire’de ve Edgar Allen Poe’da evin sıcaklı­ğını artıran şey dışarının soğuk­luğudur. Poe, evinde kat kat ka­lın perdeler ister kendini kışın soğuğundan yalıtıp evin sıcaklı­ğına bırakacak. Baudlaire, Yapay Cennetler’de kış’ın, evin mahre­miyetini artırdığından bahseder. Yapay Cennetler’de düş kuran kişi daha sert bir kış ister: “Gökyü­zünün her kış mevsiminde ala­bildiğince kar, dolu ve buz yük­lenmesini diler. Ona Kanada’nın kışı, Rusya’nın kışı gerekir. Böy­lesi yuva daha sıcak, daha tatlı olacak, daha bir sevilecektir”. (82)

Ayrıca Bachelard, kış’ın evi farklılaştırıp çoğaltırken, karın dışarıyı renksizleştirip çoğalttı­ğına değinir: “Kış evi, mahremi­yetle, mahremiyetin incelikleriyle doldurur”. (84) Bachelard’ın bu değinisi kış, ev, düş kurmak ve mahremiyet arasındaki gizemli ilişkiyi gün yüzüne çıkarır. Zih­nin mahremiyetidir burada bah­sedilen. Kışın, bir odada, bir ya­zar, zihninin en mahrem kıv­rımlarını, bir istiridyenin kabu­ğundan çıkıp açıldığı gibi açabi­lir ve en bereketli yazılarını yazar muhtemelen.

Güneşin, sıcağın ve ikisinin verdiği yaşama sevincinin insa­nı evin dışına attığının şahidiyim ben de. Oysa soğuk insana evi­ni işaret eder. Soğuğun berrak­laştırdığı düşünce, karın damıttı­ğı bir ortamda daha rahat cümle­ye dönüşür. Yazmanın temel it­kisi ıstırap ne de olsa, kışın ka­palı havada bir odada, belki bir masada, ayaklar ve eller üşürken, zihnin işlekliğiyle ısınmaya çalışır yazar. Kanı vücuda kalp değil de, beyin pompalamaya çalışır.

Kıştan çıkıp yaza geldiğimiz­de, ayakların evle ilişkisine bir bakmak gerekiyor. Ev ve ayaklar, özellikle de çıplak ayaklar arasın­da önemli bir bağ var, diye dü­şünüyorum. Ayak tabanlarımı­zın evimizin halılarından aldığı bir enerji olmalı, beynimize mut­luluk hormonu salgılatan.

Eve girince ilk yapılan iş, ayakkabıları çıkarmak. Bizler di­nimizin gereği ve temizlik nede­niyle çıkarıyoruz fakat, böyle bir hassasiyet olmasa da illa ki çıka­rırdık ayakkabılarımızı. Ayakka­bıdan ve terlikten azad edilmiş ayakların halıyla buluştuğu anın huzurunu ve rahatlığını başka

                                                                     FOTOĞRAF

yerde bulamayız. Ayaklarımızı uzatabiliyorsak, çekinmeden te­levizyon seyrederken ya da canı­mız istediğinde salonun ortasın­da bile bağdaş kurup oturabili­yorsak, evimizdeyiz demektir.

Evin, “tanıdıklık hissi”yle de bir ilgisi var diye düşünüyorum.

Antredeki yolluğa her sefe­rinde ayağınızın takılacağını,

Kışın yemek masasına pen­cereye arkanızı dönmüş bir hâlde oturursanız, sırtınıza per­vazdan sızan hafif bir soğuğun vuracağını,

Evin dış kapısını iki değil de üç kez kilitlerseniz, o kapının bir daha kolay kolay açılamayacağı­nı,

Mutfakta buzdolabının za­man zaman artan sesinin bir ne­deni olmadığını bilirsiniz.

Mutfaktaki kaşık çatal çek­mecesinin hep aynı yerde takıl­dığını bilmenin ya da aylardır değiştirilmeyen patlak ampulü­ne rağmen her seferinde kilerin lambasının düğmesine garip bir saflıkla basmanın getirdiği his, evinizle aranızdaki sözsüz ant­laşmanın gereğidir.

Taşındığınız günden beri oturma odanızda, kapıdan girin­ce sağ tarafta halının altında ka­lan kabarmış parkenin üzerine basmadan geçmek ya da banyo­da lavabonun üzerindeki aynalı dolabın düzgün kapanmayan sağ kapağını her seferinde düzgünce kapatmaya çalışmak… Bu tanı­dık aksaklıklardır, insanı en çok evinde hissettiren. Biraz tembel­likten, biraz da bunların hayatı­mızdaki garip ritminden vazge­çemediğimiz içim tamir ettirme­yi hep erteleriz. Bir de dört başı mamur, her yeri düzgün bir yere ev değil, otel denilir ne de olsa.

Bu konuda Bachelard, evin varlığının, anıların ötesinde, fi­ziksel olarak içimizde kaydedil­diğini dile getirir. Bu düşüncesi­ni şu örneklerle dile getirir: “Gı­cırdayan kapıyı aynı el hareketiy­le iteriz, uzaktaki tavan arasına ışığı yakmadan gideriz. En kü­çük kapı mandalına bile elimiz­le koymuş gibi ulaşırız”. (51) Be­nim tanıdıklık olarak tanımladı­ğım durumları onun bir kaydediş olarak nitelendirmesi beni hoş­nut ediyor ve kendi yazdıklarıma dönüyorum.

Ev biriktirir.

Sesleri, sözleri, anıları, koku­ları, en çok da tozları biriktirir ev.

Çocuklar kapıları çarpar, çar­par, çarpar… Konuşamaz kapılar, kızamaz, sadece biriktirir.

Mutfakta türlü türlü yemek­ler pişirilir, yeri gelir et pişer, ba­lık kızartılır, patates kızartılır, fa­sulye haşlanır, irmik helvası pişi­rilir, aşure yapılır… Kapıları pen­cereleri açınca, mum yakınca, yerleri ozonlu suyla silince ye­mek kokuları gider sanılır, ama gitmez, saklanır bu kokular evin hafızasında.

Kütüphane ilk kuruldu­ğu gibi durmaz hiçbir evde, ka­lem gibi dizilmiş kitapların yanı­na peyderpey alınan yenileri sı­kıştırılır biraz zorlamayla, sonra sonra ise dikey dizilmiş kitapla­rın üzerine yatay istiflenir kitap­lar, her ne kadar düzeni ve gö­rüntüyü bozsa da. Bir de kitap­ların ön kısmında rafların üzeri­ne yerleştirilen fotoğraf çerçeve­leri, minik biblolar, tatilden ya da yurt dışından alınan küçük vazo­lar kendilerine yer açarlar. Toz birikir ilkin hepsinin üzerinde, sonra alınsa da kitaplıktaki her şeyin içine siner tozlar… Bu oda­da yapılan okumalar satır satır, cümle cümle, kelime kelime biri­kir. Eşle, dostla yapılan muhab­bet birikir, en çok da kitap üs­tüne yapılanlar, kurulan hayaller birikir.

Yalnız anılarımızın değil unuttuklarımızın da bir yerler­de barındığını söyler Bachelard. (31) Öyle ya, belki tavan arasın­da, belki yıllardır bakılmayan bir dolapta kazara atacağımız bir ba­kışı bekliyorlar, o bakışı yakala­dıkları an üzerimize yığılmayı.

Eve dair unsurların bizim içi­mizde de ilerlediğini, ruhumu­zun odaları, çekmeceleri olan bir ev olduğunu ve bu meskende konaklamayı öğrendiğimizi dile getirir düşünür. Evle ilgili imge­ler bizim içimizde ve biz de on­ların içindeyizdir.

Tam bu sayfaları okurken rastladığım “Ev dünyaya gün­begün kök saldığımız köşedir” cümlesi, belki de ev üzerine söy­lenebilecek her şeyi içeriyor. (206) Aslında sadece bu cümle üzerine bir yazı olmalıydı bu yaz­dığım. Kök salmanın toprakla ilintisine, insanın ve evin ilk har­cının topraktan olmasına dair. Evin, dünyadaki köşelerden bir köşe oluşuna, bizim köşemizde kendimize yarattığımız koca ev­rene dair ve uzayıp gitmeliydi.

Bachelard ev, zihin ve anılarla ilgili olarak, zihnimizin hatıralar­la ve bilinçdışıyla birlikte çalıştı­ğını, o güne kadar oturduğumuz evlerin anılarıyla oturmayı hayal ettiğimiz evin, biz farkında ol­madan yaşadığımız anda birleşti­ğini söyler. (40)

Zihin ve hayal dünyası ara­sında kurulan bu birliktelik evin en değerli yanıdır. Ev hayal ku­ranı korur ve huzur içinde ha­yal kurmamızı sağlar. Bachelard amacının “evin insanın düşünce­leri, anıları ve düşleri için en bü­yük tümleştirici güçlerinden biri olduğunu göstermek olduğunu” dile getirir. (41)

Bachelard, düşlenen ev im­gesine/hayaline ayrı bir yer ayı­rır kitabında ve geleceğin evinin, geçmişin tüm evlerinden daha sağlam, daha aydınlık, daha ge­niş olabileceğini söyler. Ve ör­neklerini yine şairlerden verir, Ducis adlı bir şairle yapılan söy­leşide konu şairin evi, çiçek tarh­ları, sebze bahçesi, küçük koru­su ve ufacık mahzeniyle ilgili şi­irlerine gelir. Şair, yetmiş yaşına kadar küçük bir bahçesi olan bir kır evine sahip olmayı hayal et­tiğinden, sonra da bu hayal edi­şin boşuna olduğunu görerek kendi zihninde kurup zaman­la büyüttüğü evi kendine arma­ğan ettiğinden bahseder. Kısaca­sı, şair şiirlerindeki eve hayalin­de sahiptir, fakat bunun gerçek­likten farkı yoktur. Öyle ki, nisan ya da mayıs aylarında don mey­dana geldiğinde bağı için kaygı­lanabilmektedir. (107)

Gaston Bachelard, bir okur olarak beni de zihnimde­ki evle gerçeklik arasında fark­lı mekânlara savurdu. Yazar beni şairlerin ev imgesinin içine çek­mek isterken, ben çocukluğum­da en çok da babaannemin bah­çeli evinde kayboldum. Bahçe­deki iri kadifemsi bordo güllerin dikenleri mavi keten eteğime ta­kıldı bir ara, sonra küçük pence­resinden ikindi ışığının içeri sü­züldüğü tavan arasında buldum kendimi, içi kitap dolu sandıkla­rın önünde…

Kendimi dürtmesem, geçmi­şimin en mutlu evlerimde kay­bolup gidiyordum, ama gerçek­liğe dönmeli ve yazımı bitirme­liydim. Şu satırlar döküldü o sıra kalemimden:

Ev sakinlerini tanır, dışarıdan her gelişlerinde hepsine besle­diği ayrı bir muhabbetle karşılar geleni. Öyle ki, sık gelen misafir­lere bile farklı bir yer açmıştır si­nesinde. Onların da eve girip çı­karken kendilerini rahat hisset­melerinin nedeni budur. Bir ar­kadaşınız, dostunuz evinize ge­lirken de çıkarken de gülümsü­yorsa bütün payı kendinize bi­çerseniz, evinizin misafirperver­liğini görmezden geliyorsunuz demektir.

Evdeki rahatlığı sağlayan şe­yin düzen’le ilgili olduğu söyle­nir, oysa düzen başka bakşa yer­lerde de kurulur, bozulur. Mese­le evinizdeki o düzen’e sahiplik­tedir. Kendi evinizde size kim­se kabul etmeyeceğiniz bir dü­zen dayatamaz. Evinizde krallık da hüküm sürse, demokrasi de, o düzeni bozmak için dışarıdan bi­rilerinin darbe yapması çok zor­dur. Misafirlerin hatırına bozulur bazen düzen, ki çoğu kez de mi­safirler sizin düzeninize ayak uy­dururlar nezaketen.

Bachelard’a döndüm tek­rar ve yazarın, örneklerini yine öykülerden ve şiirlerden verdi­ği ev ve yuva ilişkisine dair kur­duğu analojilere rastladım. Kuş yuvasını, insanın ev kurmasına benzetir yazar, en temel benzer­lik ise şöyledir: “Hep geri döneriz oraya, kuşun yuvaya, kuzunun ağıla dönmesi gibi, oraya dön­meyi düşleriz”. (157)

Bachelard, yuva imgesinin şair için önemli ve vazgeçilmez olduğunda ısrarcıdır. “Evet, du­var örmeyi, barınağımızın çev­resini saran dünyanın hamurunu karmayı, duvar yapmayı neden bırakalım ki? İnsanın yuvası, in­sanın dünyası hiç bitmez. Ve im­gelemimiz o işi sürdürmemize yardımcı olur. Şair böyle büyük bir imgeyi terk edemez; daha doğrusu böylesine büyük bir imge şairini terk edemez.”. (164)

Yuva, genellikle döne döne inşa edilir, salyangoz kabuğu­nu bir sarmal etrafında büyü­tür, kuş, yuvasının etrafında dö­nerek evini kurar. Bu sarmalla il­gili şöyle der düşünür: “Aslında yaşam, ileri doğru atılarak değil, dönerek başlar. Dönerek yapılan bir yaşam atılımı, ne dâhice ger­çekleştirilmiş bir harika, yaşama ilişkin ne ince bir imge”. (168)

Geri dönebileceğimiz bir yer olduğunu bilmek güven veri­yor bize. Belki de ev, en çok bu gitme-gelme sarmalındaki baş­langıç ve bitiş noktası olmasıyla değerli.

Kaynak :

Bachelard, Gaston. Uzamın Poetikası. Çev. Alp Tümertekin. İstanbul: İthaki Yayınları, 2008.

Gökçe Özder – Eve Dönüş

Gökçe Özder – Eve Dönüş

“Siyonistlerin sana yapacaklarından korkuyorum. Kendine mukayyet ol.”
Wadie Said`in, oğlu Edward Said`e. ölümünden önce söylediği son söz.

Doğduğunuz evi hatırlıyor musunuz? Peki ya çocukluğunu­zun geçtiği yeri? İnsan, eğer doğ­duğu evden çok küçükken ayrıl­mışsa o evle bir bağ kuramaz, hatırlamaz bile çoğunlukla. Fa­kat insanoğlu ve insankızı ço­cukluğunu geçirdiği evini, yur­dunu hatırlar, en çok da burayla bağ kurar, buraya kendini ait his­seder. Öyle olmasaydı şu an bu satırları annemle babamın do­ğup, yaklaşık yirmi yılını geçirdi­ği Artvin`de değil de otuz yıldır yaşadıkları İstanbul`da yazıyor olurdum. Elbette ki doğduğu­muz yer dünyanın en rahat, kon­forlu ya da güzel yeri değil ama kesinlikle kendimizi en çok ait hissettiğimiz yer.

Edward Said 1935 yılında Kudüs`te doğar, 1947`de ise di­ğer birçok Filistinli gibi doğduğu yeri tamamen terk etmek zorun­da kalır. Yeni yurdu Kahire`dir. Zengin ve üst sınıf bir ailenin çocuğu olan Said, mülteciliği­ni madden fark etmez bile. Öte yandan; babasının Amerikalı ol­duğunu her fırsatta vurgulaması, annesinin onu Edwardlaştırma çabaları, önce İngiliz, sömürgeci­nin el değiştirmesinin ardından­sa Amerikan eğitim kurumların­da kendini ‘öteki` hissetmeme­sine yaramaz. O Said`dir, `Sig­heed` değil. Ünlü otobiyografisi Yersiz Yurtsuz`da bunu şöyle iti­raf eder: “Otuz yedi yıllık mazi­me rağmen New York`ta kendi­mi halen iğreti hissediyor[um.]” (321) Sırf Arap olduğu için ya­şadığı onca yalnızlık hali, onca haksızlık, onca farklı muamele onu ömrü boyunca yalnız bırak­mayacaktır.

Said`i arkadaşlarından uzak tutma çabaları, onları özel hayat­larına dahil etmemeleri ailesinin sıradan görülen kuralcılığı olarak anlaşılsa da Said işin aslını çok sonradan fark eder: “Annemle babamın benim için tasarladıkla­rı disiplin dizgesinin aslında, ya­şam tarzımızı ve evimizi, düşsel denebilecek ölçüde ayrıksı ve ne­redeyse deneysel bir olgu olarak görmem yerine -ki öyle olduğu su götürmezdi- bir biçimde nor­mal olarak görmemi amaçladığı çok sonraları kafama dank etti.” (64) şeklinde ifade ediyor Said aydınlanma halini. Ailesinin ken­disi için tasarladığı bu, ötekiler­den yalıtılmış hayat tarzı Said`i “ kötülüklerden” koruyor onla­ra göre. Bu sayede Said, kimliği­ni sorgulamıyor, İsrail, İngiltere ya da A.B.D.`ye düşman kesilmi­yor, apolitik davranarak edebi­yat fakültesinin romantik orta­mında mutlu mesut yaşıyor. Tam da ileride “Edebiyatçıysan ede­biyatçılığını bil; Arap dünyasın­da siyaset, senin gibi dürüst ve iyi insanları mahvediyor.” (421) diyecek olan annesinin istediği gibi bir ortam! Ama gerçek ha­yat böyle değil işte. Her çocuk, anne-babasının istediği kişi ol­saydı savaş diye bir sözcük lite­ratürde olmazdı belki de.

Edward Said, kendisinin `öteki benlik` olarak tanımladı­ğı, benimse gerçek benlik diye­ceğim Filistinli kimliğini, lise­yi bitirmek üzere gönderildiği A.B.D.`de bulmaya başlar. Bura­da yaşadığı acı deneyimler, ikti­darın iki yüzlülüğünü ve tek tip­leştirme çabalarını fark etmesi­ni sağlamıştır. Yaşının da verdi­ği bir güçle iktidarla ve onun ay­rımcı, tek tipleştirici doğasıyla mücadele etmeye başlar. Bu ken­dini bulma süreci 1967 yılında vuku bulan Altı Gün Savaşı`yla tamamlanır. O artık eski Said de­ğildir, kendisinin ifadesiyle, sava­şın sarsıntısı onu olduğu yerden kaldırıp bütün kayıpların başla­dığı noktaya, yani Filistin müca­delesine götürmüştür gerisinge­ri. (420)

1947`de Said, bir daha dön­memek üzere Kudüs`ten ayrıl­dığında yalnızca Kudüs`ü kay­betmez. Evini, kendisini oraya ait hissettiği tek yeri, derin bir bağ kurabildiği tek okulu, ger­çek arkadaşlarını, ayrıksı dur­madığı tek sınıfı, dilini, kültürü­nü, Said`liğini ve en çok da kendi gerçek varlığını kaybeder.

Edward Said, 1947-48`de ye­rini, yurdunu, evini, barkını, dü­zenini, kimliğini kaybedip yersiz yurtsuz kalmış Filistinliler`den yalnızca biri, belki de en çok ta­nınmışı. Maddi gücü sayesin­de bu sürgünlükten en az zara­ra uğrayanlardan da biri ayrıca. O dönemde çevre ülkelere sığı­nan mültecilerin içler acısı hali göz önüne alındığında -ki kitap­ta bunlara da değiniliyor- Said`in tuzunun kuru olduğunu bile dü­şünebiliriz. Fakat şu bir gerçek ki manevi anlamda yolunu kay­betmiş birini maddi güç sayesin­de manevi doyuma ulaştırma ça­bası boş bir rüyadan başka bir şey değildir. Nitekim ruhunun derinliklerinde yatan öteki olma hali ömrü boyunca Said`in peşi­ni bırakmayacaktır.

1948 yılı, tarih kitapların­da İsrail Devleti`nin kuruluşuy­la bağdaştırılsa da bunun çok daha ötesindedir. Bu tarih, bin­lerce Filistinli kadının, erkeğin, çocuğun günümüze dek süre­cek katlinin başlangıç tarihidir. Bu tarih, binlerce insanın mül­teci olarak yaşa(yama)maya baş­lamasının tarihidir. Bu tarih, hor görülmenin, öteki oluşun, ken­dini bir daha hiçbir yere ait his­sedemeyecek olmanın tarihidir. Bu tarih, yersiz yurtsuzluk, ev­siz barksızlık, kimliksizlik ve ya­bancılaşmadır. Edward Said ise yaşadığı bunca şeyi mücadele­ye dönüştürmeyi başarmış, Filis­tin meselesine kamuoyunun ilgi­sinin artmasına yardım etmiştir. 1992`de sürgünden sonra ilk kez Kudüs`e gittiğinde, artık Yahu­di bir ailenin oturduğu doğduğu eve göz atmak için bile olsa gir­meye mecali yoktur. Said evine dönemedi ama Allah geride ka­lanların evine dönmesine yardım etsin. Âmin.

Emre Tan – Lullaby

Emre Tan – Lullaby

“Dandini dandini dastana,
Danalar girmiş bostana,
Kov bostancı danayı,
Yemesin lahanayı…”

Pilli, ninni okuyan peluş ayı­lar, robotlar icat olmadan, ço­cuklar tavanında fosforlu sa­manyolları, güneş sistemleri olan odalara hapsedilmeden, danalar da henüz delirmeden evvel bi­zim (Durkheim’a göre biz ruhu, köylerde şehirdekinden daha güçlüdür) anaların çocuklarına usanmadan okudukları ninniler­den biriydi bu, arkeolojik kazı çalışmasında veya kaçak yapılan bir define avında bulunmuş dev lahitin içinden çıkarılmış, her biri M.Ö. 300’den kalma mum­yalar gibi sımsıkı sarılı çocukla­rın beşikte dinlediği. Uyku için düzenlenen bu ritüel; önce elini kolunu bağlamak, kundaklamak, sonrada kulağına efsunlu sözleri okuyarak uyutmak totaliter dev­let ve ezilen halkların en basit ve masum karşılığı belki de. Huy­suzluk etmeye başlayınca veya anaların günlük planlarına göre uyutulur çocuklar mesela, ak­rep ve yelkovana göre genelde. Uyku saati değilse, rahatça seviş­mek için, komşular ile dedikodu biraz, takip ettiği diziyi kaçırma­mak pahasına belki de. Ne olur­sa olsun en iyi çare uyutmaktır çocuğu huysuzluk ettiği vakitler. Bilinçdışı belki de bu yüzden in­san fıtratındaki devrimci ruhu daha ilk günlerinde toz tutma­ya başlar.

Aylarca ağlamışım doğduk­tan sonra, gece gündüz, hiç dur­madan. Komşularda bile ne uyku kalmış ne sabır bana kar­şı. Aman atıverin camdan kurtu­lun diyenler bile olmuş. Babam tatbikatta o vakitler, ablam he­nüz üç yaşlarında. Çamaşır ma­kinesi yerine mavi leğenimiz var, hazır bez icat edilmemiş, ev iş­leri yoğun. Annemin yetişeme­diği yerde, ablam anneliğe so­yunmuş. Evin içinde boyundan büyük bebek arabasına bindirip beni bir o yana bir bu yana sus­turmak için. Oysa toptan bitirip ağlama meselesini, ömrün geri kalanına bir şey bırakmadan, ra­hat etmek istemiştim hepsi bu. Sabretmek için gerekliydi çün­kü. Nihayet götürmüşler hasta­neye, doktor hanım inceledik­ten sonra “götür kızım bu ço­cuğun bir şeyi yok arsızlığından ağlıyor” demiş. Bağırmaktan dı­şarı fırlayan göbek deliğime, iki buçuk lira metal para bağlamış daha fazla çıkmasın diye hepsi bu. Muhtemelen paranın verdi­ği dayanılmaz hafiflikten olacak zamanla susmuşum. Ninni ile uyumazsa, birde parayı deneme­li huysuz çocuklar için.

Şimdilerde hayvan sevgisini, tabiat sevgisini aşıladığını iddia eden çocuk cd’lerinde sıkça yer alır bostancı ninnisi. Tarla yerine Bostancı sahili tercihimdir o ayrı. Karnı acıkmış bu zavallı danaları hiddetle kovalayarak mı öğrete­cektik hayvan sevgisini. Üstelik bu mülk edinme, toprak sahipli­ği nereden geliyordu? Hani mülk Allah’ındı, hani misafirperver­dik, toprağımıza giren dana dahi olsa. Bizi diğer canlılardan ayı­ran en büyük özelliğimizle övü­nüp duruyoruz. Descartes’dan beri düşünebilme, öyleyse var olan en büyük aczimiz olabilir miydi? Hep merak etmişimdir tüm in­sanlığın en çok düşündüğü şey­ler sıralamasında ilk sıradaki ne­dir diye. Medyumlar, falcılar ek­ran arkasından beni duymuş ola­cak ki “Bugün Ne Giysem” giz­li bir cevap oluyordu merakıma.

Düşünüyorduk, Doğu­Türkistan, Patani, Arakan ve Filistin’i, her gece sağa sola dö­nerek, uykusuz kalarak, kanter içerisinde uyanarak, hafif dal­sa bile gözlerimiz. Düşünmeye devam ediyorduk, Etiyopya’da açlıktan ölenleri, Darfur’da çift haneli yıllara varmış ve devam eden insanlık suçlarını, Rwanda soykırımını, Kongo iç savaşını, en çokta Aids’ten korunmanın yollarını… Çok düşüncelisin di­yorduk karşımızdakine aldığımız hediyelere karşılık. Çok düşün­celiydik, ince ve zarif, akıllı tele­fonlar gibi. Her asırda biraz daha uygarlaşan batılı insanoğlu son bin yılda yirmi milyon Afrika halkını köle olarak alıp-satmıştır, bugün köleleştirdiği insanlara son teknolojileri sattığı gibi. Dü­şünüyoruz, komşusu tokken aç gezen bizden değildir artık, aç­ken değil miydi o söz arkadaş? Bizden değilsin, ne köylü olabi­liyorsun, ne şehirli. Toklara min­net ediyorduk, açlar birbirini yer nasıl olsa, Medusa’nın Salı artık Sahra boyunda. Adem ve Hav­va cennetten, danalar bostandan kovulmadan evvel, düşünüyor­duk. Bu yaz nereye gideceğimi­zi, benzine, tütüne gelen zamla­rı, sınavda çıkacak soruları, maç sonuçlarını, emeklilik ikramiye­sini ve yıllık faizleri. Üstelik ken­dimizi zerre kadar düşünmüyor­duk bu kaosta, narsizm repertu­arımızda bile yok!

Okuduğum bir gazete haberi, memleketin milyonerler kulübü­ne yeni katılan 15 bin kişiyi coş­kuyla ilan ediyordu. Banka he­saplarında 1 milyon lira ve üze­rinde parası bulunan yurt içi yer­leşik gerçek ve tüzel kişi sayısı, 2013’te, bir önceki yıla göre %28 civarında artarak 66 bin 846’ya yükselmiş, çok şükür! Bir ülke­nin sağlığı Stalin’in dediği gibi tümenlerin sayısıyla, Hollande’ın dediği gibi gayri safi iç hasılasıy­la değil, filozof ve sanatçıları­nın gücü ve özgürlüğü ile ölçü­lür. (Özgürlük mü? Büyük aile şirketinin bütün hisselerini kar­deşlerine devreden, bu cömert­lik karşılığında sadece aile kü­tüphanesinde bulunan yüz dok­san iki kitabı ve babasının yatağı­nı isteyen Spinoza’nın tavrı me­sela. Özgürlük için bir yatak ve kitaplar yeterlidir.) Karısına he­diye olarak 7 karat pırlanta yü­zük alan işadamının haberi de aynı sayfada. 7 kanatlı atları bile olsa mahşerde, Sırât köprüsün­den geçmek kolay olmamalı on­lar için. Bu arada III. köprüye al­ternatif bir isim olabilir bu Sırât. Kapitalizmin ibadet biçimlerin­dendir bankalarda para biriktir­mek, tarladaki lahanaları koru­mak. Allah’tan korkmadığı ka­dar dolar ve euro’nun, borsanın düşmesinden korkanlar, komşu­su açken tok gezen bizden değil­dir, unutmamalı. “Altın ve gümü­şü biriktirip de onu Allah yolun­da sarfetmeyenleri acıklı bir azab ile müjdele” (Tevbe, 9/34) Mem­leketin siyasi tarihi tecavüzlerle dolu, üstelik toplu tecavüzlerle. Bunlara karşı duran, gerçek ada­let ve memleket sevdalısı adam­lar yok değildi elbet, tanımak ge­rek tarihi, doğru okumak, ideo­lojisiz. Bunları ifşa etmek had­dim değil, ayakkabı kutuları gün­demimde yok. Yara derin yaradır ve Nike’dan başka ayakkabı giy­meyenlerde aynı kefede.

Düşüncelerimizde sonuna kadar haklıydık, bazılarıyla hem­fikir, düşünmeden konuşmu­yorduk bile. Michio Kaku gibi dünyamızın falına bakıp gele­cek hakkında yorumlar yapıyor­duk. Entropiyi, Laplace meka­niğini zaten doğuştan biliyor­duk, kuantumun modası geç­mişti. Biz düşündükçe akademi­ler ve tapınaklar ıssızlaşıyordu. Mestrovic’in duygu ötesi toplu­mu temel atma töreninde.

Düşünecek daha çok şey var­dı; düşünce özgürlüğü mese­la, düşünce kanayan dizimiz, el üstünde kimin eli var, günlük burç yorumlarımız; ceplerimiz­deki akrep, kovalarıyla eve su taşı­yan esmer çocuklar, vahşi olduk­ları için demir bahçelere hapse­dilmiş aslan, ikizler Habil ve Ka­bil, İbrahim’e gönderilen koç, dik durmanın timsali başak olarak değilde, iş, aşk ve para ön plan­da.

1749, Diderot “Körler Hak­kında Mektup”u (Lettre sur les aveugles) yayımladıktan sonra Vincennes şatosuna hapsedilir.

J.J.Rousseau dostunu ziyarete gi­derken “Mercure de France” da Dijon Akademisi’nin açtığı bir yarışma sorusunu görür: “Bilim­lerin ve sanatların gelişmesi, ahlakın gelişmesine katkıda mı bulunmuş­tur yoksa ahlakı bozmuş mudur?” Diderot’un da teşvikiyle yarış­maya katılan Rousseau birincili­ği kazanır. (Rousseau’nun ceva­bı mı?)

Üç asır evvel Dijon’un gün­deminde ki bu temel mesele ya­kınından bile geçmiyordu bizim McUniversitelerin. Kürsüler fel­sefenin mezarıdır deyip, diri diri gömmek istemediğimizden bel­ki de bilimi ve sanatı, içimizden düşünüyorduk. Üniversitelerin isimleriyle daha çok ilgiliydik, ülkemize çağ atlatan kim varsa diplomaların baş köşesinde.

Neredeydi üstelik bu bilim ve sanatlar, hangi ahlaka (orta­çağ rasyonalistlerinin ve filozof­larının, daha sonraları 18.yy dev­rimcilerinin, İngiliz faydacıları­nın, Alman materyalistlerinin, son olarak Rus Nihilistlerininde merakıdır bu ahlak) katkıda bu­lunup, bozacaktı? Peki ya bilimin ve sanatın kendi ahlakı? Bu ba­kış karamsarlık tezinin ilanı de­ğil elbet, sadece yıkım sanatının gereği. Arthur Rimbaud tiksinti içerisinde şiiri, yerini ve yurdunu terk edip sonunda Habeşistan’a varacak yola düştüğünde 16’sın­daydı, ateri salonlarında düşman öldüren çocuklarımızla aynı yaş­ta…

Necip Fazıl “Kafa Kağıdı”nda giyotinle idam edi­len Antoine Lavoisier ile ilgi bir anekdotu paylaşır; “…kimya il­mine yeni ufuklar getirmiş meş­hur (Lâvazye) idama mahkum oluyor ve mahkemeye şöyle hi­tap ediyor;

-Bana, yanıma muhafızlar koyarak 15 günlük bir mühlet veriniz! İnsanlığa büyük faydalar getirecek mühim bir keşif üze­rindeyim! Sonra kellemi kopar­tırsınız!…

-Hayır, diyorlar; bu bir siyasi oyundur! ve büyük alimin isteği­ni reddediyorlar.”

Lavoisier’nin ne düşündüğü­nü bilmemiz mümkün değil, ya­rım kalan keşfi tamamlama iste­ği insanlığa fayda sağlamak için miydi gerçekten, fayda dediği bir felaket olabilirdi sonradan; bel­leğimizde ikiz kuleler gibi ge­niş bir çukur açan little boy mese­la. Yoksa ölüme karşı bir cevap, ebedi kalabilmek için son bir te­laş mı bilinmez, lakin başka bir gerçek şu ki; insanların adalet adına infaz edilmesi, kibrimizin en soğuk göstergesi.

Hayvanları vahşi olarak ni­telendirip, boyunlarına tasma­lar takıp ehlileştirdikten sonra savaşlara, iş gücünün hizmetine sokmuşuz onları, kendi vahşili­ğimizi bir kenara bırakıp. Kap­lumbağaları bile terbiye edeni­miz var hatta. Burada ontolojik çözümlemesini yapmak isterdim ama daha ciddi meselelerimiz var! Sanat, edebiyat, din ve bi­lim bozulmanın, zulmün ve sap­manın krizinde. Mevud’a, Mesi­yanizme olduğu kadar, burjuvazi idealizmine inanlar da var.

Şehrin insanı artık uyku ilaç­larına daha çok sarılıyor…

Belki faydası olur; her gün tok karnına;
“Dandini dandini danadan
Bir ay doğar anadan,
Bağışlasın yaradan,
Eksilmesin aradan…”

“ Çok düşünceliydik, ince ve zarif, akıllı telefonlar gibi. Her asırda biraz daha uygarlaşan batılı insanoğlu son bin yılda yirmi milyon Afrika halkını köle olarak alıp-satmıştır, bugün köleleştirdiği insanlara son teknolojileri sattığı gibi. ”

Ulvi Kubilay Dündar – Ve Dünyayı Bildiler

Ulvi Kubilay Dündar – Ve Dünyayı Bildiler

Râhman ve Rahîm Kâdir-i Mutlak olan Allah; babamız Hz. Adem’i yeryüzüne halife kıldığı an­dan, atamız Halîlullah, “Ebu’l – Enbiya”, Hz. İb­rahim Peygamber’in ekin bitmez bir vadi içinde Kâbe’yi inşa etmesinden, Hatem’ül- Enbiya Hz. Muhammed Efendimiz’in alemlere rahmet ola­rak gönderilmesinden, gözümüzü açtığımız baba ocağına kadar olan zamanda; evler, köyler, şehir­ler inşa eden ademoğlu bu yolculuğu aslî evimi­zin olduğu ahiret yurduna kadar da sürdürecektir. Bu süreç insanlık tarihinde çok katmanlı bir ima­rın seyrini ortaya koymakta ve herkes kendi kişisel menkıbesini de yazmakta. Beşerin insan olma sü­recinde eşyayı tanımamız ve dünyayı (kendimizi) yeniden inşamız başladı. İlk evimizden baba evine oradan da kendi evimize… Gözlerimizi açtığımız ve yumacağımız eve.

Dünyaya gözlerimi açtığım evi hayal ediyorum ama bu pek mümkün olacağa benzemiyor akan trafiğin uğultusunda… Caddeye bakan 7 katlı bir apartman dairesinin 4. katında oturmamak lazım diye düşünüyorum. (Oğlum büyüyünce ne der bu ev için bilinmez.) Ne zihnimi toparlayabiliyorum ne de bakışlarımı. Keşke diyorum eski evimizde olsaydım; sadece sokaktaki çocukların sesleri. İn­sanlar neden cadde üzerinde ev alır anlamış deği­lim. Evin kıymetinin içindeki huzurla doğru oran­tılı olduğunu neden hesaplamazlar. Çocukluğumu geçirdiğim evin kokusu da yok bu evde.

Mütevazı bir bahçenin içerisinde iki ana bir kuzu kerpiçten, iki oda bir mabeyn olarak inşa edilmiş baba evimiz. Evi yaparken ustalar ker­piç kerpiç üstüne türküsünü söylediler mi bilin­mez ama babam evin bakımını dayımın çocukları ile yaparlarken bir taraftan Ahmet Günday’ın as­ker arkadaşı olduğunu anlatır arkasından da “ iki durnam gelir(de) Bağdat elinden/gül alır gül ve­rir kendi elinden” türküsünü mırıldanırdı. Sokak­ta çamur karılıp duvarlar sıvanmış, dam yeniden aktarılmıştı. Hatta bahçeye bir de banyo konduru­luvermişti.

Alt katı izbe olarak kullanılan, yaz kış sofasın­da oturulan, sofasından hayata açılan bir Anadolu evi. Mahrem alan büyük bir bahçe duvarıyla çev­relenmiş. Odalardan biri misafir odası ve sürekli kapısı kapalı nerdeyse, anneler hiç değişmiyor, di­ğeri de ebeveyn yatak odası. Odanın duvarları ah­şaptan dolaplarla daha işlevsel bir hale getirilmiş. Yatak odasının duvarındaki ahşap yüklük aynı za­manda hamamlık olarak kullanılabiliniyor. Ahşap bazı yerlerde süsleme unsuru olarak kullanılmış. Kış gelince soba sofanın baş köşesine kurulurdu diğer odalar da ısınsın diye. Gece olup evden el ayak çekilince, yatakta; sobadan vuran ateşin gö­rüntüsüne doyum olmazdı. Çocukluğumda o ateş gölgelerinden ne hayaller kurarak uyurdum. Ta­vandaki semada ayağım yer basmaz bir halde bir diyardan başka bir diyara yolculuk başlardı. Yanlış hatırlamıyorsam tavanımızda 19 tane ağaç uzatma­sı vardı. Her gece ışık ve gölge arasında o ağaçları bir bir sayarak uyurdum. 27 yıl olmuş o evimizden ayrılalı. Zihnimde çağrıştırdıklarına bakıyorum da, neler hatırlıyorum: Uzun ramazan oruçlarını açtı­ğımız serin bahçesi, akşamın nasıl olduğunu bile­mediğimiz sokak maçları, yukarı ve aşağı mahal­le, Karakaya, Bağlar, bitmek-tükenmek bilmeyen kayısı, serin-sıcak bir ev, bahçede ablamın bula­şık yıkarken 1969 model Philips radyoda TRT de Türkçe sözlü hafif müzik dinlemesi, üç tekerlek­li bisikletimle bahçe içerisinde turlamalarım, kar­deşimin elinden tutarak kapının önünde oynama­mız ve gezdirmelerim, komşuların televizyon izle­mek için gelmeleri, pür dikkat izlenen diziler soh­bet, muhabbet uğultuları, duvara çıkmaya çalışan karıncalar, toprak evlerin olmazsa olmazı kedile­rim, kış gelince gökyüzünde, karanlıkta suretlerini göremediğim kazların çığlıkları, Semati Hoca’nın beş vakit davudi sesi, sessizlik, huzur, ve korku. (Askerin sürekli olarak babamın sağcı kimliğinden dolayı evimizi rahatsız etmesinden kaynaklanan.) Kısaca hatıralarımız ve yaşanmışlık.

Komşu evlerle aramıza bahçe mesafe koyardı. Apartman boşluğuna bakan kapılarımız olmasa da daha bir sıkı komşuluk vardı.

Babamın kooperatif evinin bitmesiyle birlikte şehir ve apartman hayatımız başlıyordu. Evimizin birinci katta olması, Allah‘tan, toprakla ve bah­çeyle olan irtibatımızı kesmedi. Zira insan pence­reden baktı mı toprak görmeli. Ne kadar da çok ev var üst üste ve betondan. Şükürler olsun ki in­sanlar evlerini memlekete yakınlıklarına göre ko­numlandırmışlar. Hemşeri olma ilişkileri biraz daha kolaylaştırıyor.

Evlenmeniz, memuriyete başlamanız ev ve komşuluk açısından büyük bir tecrübe yaşamanı­zı sağlayabilir. Üstüne üslük bir de memur çocu­ğu iseniz kendi eviniz olana kadar bu devam eder. Evli olmanız aslında evle olan irtibatınızı artırır­ken eve olan hâkimiyetinizi de eşinize vermeniz demektir. Şehre sessizlik biraz geç çöküyor. Şü­kürler olsun ses bir nebze azaldı da radyodaki mü­ziğin sesini duymaya başladım. Kim söylüyor bil­miyorum “Sen gençliğimin katilisin, çok geç anla­dım.” diyor radyodaki sanatçı. Peki şehirlerimizin, evlerimizin katili kim! geç olmadan, kıyamet kop­madan anlayabilecek miyiz?

“Evlere kapılarından giriniz!” (Bakara 189) ayetine rücu ederek hayatımızı güzel kılmak ge­rek. Evlerimiz şehrin kalbi. Dünyayı, ev ve sokak­ta bildik. Ve dünyayı öğrendik evlerimizin soka­ğa açılan kapısında Hz. Adem’in dünyayı öğren­mesi gibi…

Betül Ok – Türkülerde Ev, Evlerde Türkü

Betül Ok – Türkülerde Ev, Evlerde Türkü

Evlerin içinden türküler geçer, türkülerin içindeki evlerden evvel…

Her insanın bir hikâyesi vardır, her hikâyede bir insanın olması gerektiği gibi. İnsan bu hikâyeleri biriktire biriktire kendine ait bir şeyler ortaya ko­yar. Bazen istemeden bazen isteyerek halini tür­kü ile arz eder. Evlerin içerisinde odalar, odala­rın içerisinde hayatlar barınır. Birbirine adeta gö­rünmeyen bir harçla tutuşturulmuş hayat ve insan zamanın içerisinde akar gider. Bâki kalan hoş bir seda demişler ya, işte hoş bir sedadır odaların ve mekânların içinde geçen türküler de. Türkünün yakıldığı yer kah köy odası, kah kahvehane köşesi, kah serin gecede bir ağaç altıdır. Sevgilinin evinin bahçesini es geçmemek gerekir. Gülistandır ora­sı. Kimi gülistanda goncagül olur, kimi goncagüle hâr olur gider demişler. Yanılır, yakılır, sevdaya tu­tulur yürekler böyle yerlerde.

Bağlamanın yeri her daim bellidir; karşıki du­varın en sağlam yerine yaslamıştır gövdesini. Bi­liriz duvarı nem insanı gam yıkar, gamlanan yü­rek acısına türküyü katar. Türkü Türk-i’den ge­lir ve Türk’e ait demektir. Bir milleti millet yapan dili, dini, kültürü ve türküsüdür. Anadolu’nun or­tak mirasıdır türküler. Toplumsal hafızanın işle­yen çarkıdırlar. Kültürel mirastır her biri geçmiş­ten bizlere kalan. Bildiğimiz üzere insanların bir araya gelerek oluşturmuş olduğu topluluklar/top­lumlar sürekli bir üretim halindedirler. Kültür bi­reyler eliyle inşa edilmekte, değiştirilip dönüştü­rülmektedir. Farklılıklar gösteren her kültür içeri­sinde kendine has notalar barındırır. Türküler de bizim kültürümüzün en kuvetli, en güzel, en ar­monik notalarıdır. Türkü bir tohum gibi yeşer­mek, bir hazine gibi saklanmak, duru bir dereden taşınıp akarak yanmış gönüllere ulaşmak için ev­veli ahirde zorlu yollardan geçmiştir. Türkü akta­ranlar adeta sonunda ölüm cezası olan bir mesle­ği icra edercesine türkülere sahip çıkmış, dikkat et­miş, ona hayatlarında büyük yer vermişlerdir. Ne­şet Ertaş ve babası Muharrem Ertaş köy köy geze­rek anonim eserleri önceleri el ile yazmış, kaydet­miş, notaya almışlar daha sonra da kasetlere kay­detmişlerdir. Bağlama çalmak, bağlamaya gönül vermek için bu aşk ile hemhal olup, “bağlanmak” gerekmektedir. Söz ile sesin buluşmasına aracılık eden bağlama kültürün, geleneğin ve türkülerin taşıyıcısı konumundadır. Bağlama, türkünün evi­dir. Bağlama, insanın kalbine nüfuz eder ve tür­küler bu evde vücut bulur. Bağrı yanık aşığın sesi­ne eşlik eder, yardımına koşuverir her ele alınışın­da. Zaman zaman yâr olur zaman zaman yâren… Bağlama ve aşığın biçare derman arayışıyla türkü oluşuverir. Bağlamanın görevi; söz söylemek, dert anlatmak, derde ortak olmak, çare aramaktır bir nevî. Köylü Abdullah Ağa, Ayşe Nene, Delikan­lı Orhan, Gelin Melek derdini dünyaya türküyle haykırmıştır.

Türk Halk müziği ile özdeşleşen bağlama ge­nellikle halk tarafından saz olarak bilinmektedir. Fakat saz müzik aletlerinin tümüne verilen ad­dır. Bağlama ise yalnızca bağlamadır. Uzun ve kısa saplı oluşundan hangi ağaç türüne ait olduğuna kadar ince detayları barındırmaktadır. Bağlamanın çalınış (icra ediliş) şekli de bir kültürel koddur.

Aslolan ne Yardır ne Vuslattır. Aslolan Aşktır, Aşk ile Eve Varmaktır…

Aslolan: Yunus’un Tabduk Emre’si gibi dos­doğru, Kur’an-ı Kerim’de Hud suresinde buyrul­duğu gibi dosdoğru olmaktır. Bu doğrulukla eve, aşka/aşığa, aşk vesilesiyle Hakka/hakikate var­maktır. Evler içinde Allah aşkıyla kendinden geçen aşıklar gibi abayı yakmaktır. Aşk var ise elbet men­zil de vuslat da vardır. Bu gidişlerin ve deyişlerin hepsi dünyevilikte uhreviliği gören gözlere, sustu­ğu halde muhabbet eyleyen kalplere, sözlerin içe­risinde kaderine teslim olan dil ve yüreklere aittir. Türkü yanan-yakılanın, dillenen-gizlenenin, zahir ve batının, kader ve cilvesinin, ağlayan-oynayanın, hasret çekip inleyen gönüllerin esmasıdır. Ortaya çıkışı çeşitli hikâyelere dayandırılmaktadır. Türkü­lere hikâyeler yazılması yahut hikâyelerden türkü­ler devşirilmesi ne kadar doğrudur bilinmez. Bili­nen tek gerçek; türkünün insanların yüreğinde, ha­yatında ve aşkında bir yere sahip olduğudur. Her kına gecesinde “yüksek yüksek tepelere ev kurma­sınlar” türküsünü elindeki ışıldak tepsiyle söyle­yen (çığırtkan) kadın türkünün hikâyesinden ha­berdar mıdır? Dileğinde, niyetinde halis midir? Âlemin ortasında âleme yabancı gelin türkünün acısına ortak mıdır? Ritüelde baş köşeyi alan bu türkünün hikayesini her gelin muhakkak ki kendi­si yazacaktır.

Ev temalı türkülerin çoğunda bir yâr(a) var­dır. Öyle ya yâr olurdu da hiç yarasız olur muydu? Eve varmak, varmaktan öte varışı hayal etmek ko­nuşturur aşığı. Evin önünden geçmek, serden geç­mek ama yârdan geçmemek vardır kitabında. Evin şekli, yârin simasıyla harmanlanır ve koskaca bir hikâyenin ortasında kalakalır genç yürekler. Bin­bir gece masalları sönük kalır yanlarında. Küçük Prens’in gezip durduğu alemler yapay bir hâl alır adeta. Aşık sevdiğinin/sevgilinin evi etrafında can veren bir pervane misali dolanır/durur. Karanlık­ta aya, yıldıza, taşa toprağa; gündüz olunca güne­şe, sıcaktan kavrulmuş böceğe, kuşa, el açan di­lenciye, “bir yerlere” yetişmeye çalışan meczuba anlatır durur hâlini. Bir türkü salınır havada: “ev­lerinin önü handır”. Bu türkü (çoğunlukla oldu­ğu gibi) bir güzele yazılmıştır. Evlerinin önü han­dır aman yanar da yüreğim külhandır, görmeyeli çok zamandır aman ya bende o güzele yalvarayım mı gelmezse kareleri bağlayayım mı? mısralarıyla başlayıp salınarak gelen bir sevgilinin haberini ve­rir. Bir soruşturma vardır ve çıkış yolu aramakta­dır genç. Evlerin önündeki naneden söz açıp yana yana kül olduğunu anlatır. Hayden de hopla da gel, şalvarın topla da gel, cebini yokla da gel diyerek sevdiğini buluşmaya, kaçmaya davet eder. Türkü­nün hikâyesinden haberdar olmayan biri dâhi aşı­ğın halinden anlar ve ona acır. Aşk her daim var­dır türkülerde, aşık ve maşuk. Kimi zaman şiirler­le süslenir yüreğin sesi kimi zaman türkülerle. Ev­ler yörelere göre çeşitlilik gösterir. Türküler içinde bu örneklerin izini sürebiliriz. Tıpkı Asma evden Leylim’e (Asmalıdır Evimiz) de olduğu gibi… As­malıdır evimiz Leylim yâr, yeni düştü sevimiz ley­lim yâr, sevda böyle giderse leylim yâr, çatlar ölür birimiz leylim yâr. Bir sevdaya tutulur da adam türkü yakmaz mı? Çoğunlukla sevda türküsüdür demiştik evlerin geçtiği türküler için. Ortak bir acıyı, gurbeti sese söze dökerler. Korkar aşık sev­diğinin başkasına yâr olmasından, kavuşamadan ikisinden birine bir şey olacağından. Leyli, Leyli… Belki Ahmed Arif ’in belki bir başka şairin sevdi­ği. Belki de kim bilir Kafka’nın Milenası’dır Ley­li ya da Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madon­nasıdır Leyli. Türküdeki Leyli evlerde dolanıp du­ran bütün genç kızlardır besbelli… Aşk kalbe dü­şünce dönüşür dünya âlem, bölünür uyku, can ve beden. Şifa arar durur aşık bu nedenden. (Şifa’nın) Şefo’nun Evi türküsü bize “tabiplerde ilaç yoktur yarama, aşk deyince ötesini arama”yı hatırlatır. İla­ca meyletmez bu dertten mesut olan, yârı basar yarasına. Şifanın geleceği yer derdin de musallat olduğu yerdir. Bir Rumeli türküsü olan Şefo’nun evi türküsü; aşk(ın) hikayesini anlatır bizlere. Ka­leye karşı olan evin duvarındaki çeyizden bahse­der. Yandım yâre yâr biçare ben bulamadım gön­lüme çare der. Aslolan derttir, dertten mesut ol­maktır. Şefo hikâyenin kahramanı olmasına rağ­men bütün sevgililerin silüetini andırır dere kena­rında, kale duvarının dibinde. Yanmak vardır ge­celerce yanmak, öyle bir yanmaktır ki zaman geç­tikçe yâr dahi biçaredir aşık karşısında. Her zaman ağlatmaz kavuşamamayı ve ayrılığı anlatan türkü­ler. Ana beni eve(ver)sene türküsü gibi…Köy ha­yatının ve yerleşkesinin nüvelerini taşır bu türkü. Bir gencin (belki de babasından çekindiği için) an­nesine evlenmek isteyişini muzip şekilde dile ge­tirişini anlatır. Evlenmek ki ev kurmaktır. Everil­mek sanki üstü kapalı bir evrilmeyi de içerir. Ba­kır kaplar kalaylansın, şu odada bir mum yansın, uyuyan bahtım uyansın, ana beni eversene diyerek genç kaderini kendi eliyle yazmak ister. Halini be­yan eder. Gelin almak bahtiyarlık, olmaz olsun şu bekarlık diyerek isteğini açıkça ifade eder. Ev ile evlenmek arasında karşılıklı bir bağımlılık vardır. Birbirini üreten ve var eden gerçeklik olarak ev­lenme olgusu (bir) eve çıkmayı, ev kurmayı, yuva yapmayı de içerisinde barındırır. Şu Samsun’un evleri türküsünde de bir kavuşma ve beraber ha­yat sürme arzu görülür. Yörenin hareketli türkü­lerinden birisidir. Bölgenin hem coğrafi hem de kültürel özelliklerini tek celsede anlatabilmektedir. Şu Samsun’un evleri, kız kaldır peçeleri mısrasıyla bir anlam bütünlüğü yakalanmasa da ritim ve ka­fiye açısından bir tamamlama söz konusudur. Pı­nar susuz olur mu dibi kumsuz olur mu şu dünya­da sevenler kavuşmazsa olur mu diyerek yine bir evlilik ve vuslat dile getirilmiştir. Kavuşma, ayrı­lık, ölüm, düğün hayata dair ne var ise türkünün içerisinde yer alır. Bu türküde vuslat teması işlen­miştir. Varaydım baban evine türküsünde; alaydım elin elime varaydım baban evine, kurbanam dudu diline, gurbanın olam yâr senin hayranın olam yâr olam yâr senin diyerek bütün özlemlerin, hayalle­rin “o ev”e varmak için olduğunu anlarız. Kahveyi içmek, kızı istemek, ev olmak içindir. Babanın kar­şısına geçip “o güzeli” türküler gibi sevdiğini söy­lemek içindir. Güzel olan sevilir, sevilen güzelleşir. Ne demiş şair Arif Nihat Asya; Hastalık, sevgi­sizlik, öksüzlük/ Neler geçirdim ben!/ Çıkabilsey­di bir “güzel” diyecek/ Güzelleşirdim ben!..Güze­lin adı Ayşe, güzelin adı Fatma, güzelin adı Hat­çe…Hatçe’nin öyküsünü anlatır bir türkü de. De­nizin dibinde Hatçam demirden evler, ak gerda­nın altında da çiftedir benler derken sevdiğini ne kadar iyi tanıdığını, hayalindeki bilcümle aşkı an­latmaktadır aşık. Kınalı parmaklardan beyaz elle­re bir süzüş, yoldan geçişin, dönüşün hikâyesi dil­leniverir birden. Dalga dalga dalgalanan Hatçe’nin saçı mıdır, denizin dalgası mıdır bilinmez. Yüre­ği yaralı aşık Hatçe’yi görüp aşık olanlardan usan­mış “Hatçe’yi görenler aman sevdalanıyor” diye­rek bunu dile getirmiştir. Güzellerin evlerinin önü kutsal bir mekândır. Evlerinin önü Mersin: Ağır, ağdalı bir türkü olmasına rağmen içerisinde bir aşığın gönlünde esen fırtınaları çok net dile getir­mektedir. Bir başkaldırı, uzaktan birine seslenirce­sine gırtlağı zorlama vardır. Yâr burada “kadın”ım olmuştur. Mevla’m seni bana versin diyerek dua edilir, medet umulur. Al hançeri kadınım vur ben öleyim, ah kapınıza bidanem kul ben olayım di­yerek yiğit yiğitliğinden geçer. Aşka yenik düşer. Evlerinin önü susam, ah su bulsam da kadınım çevremi yuğsam, açsam yüzün baksam dursam, al hançeri kadınım vur ben öleyim ah kapınıza bida­nem kul ben olayım.

Ev; çoğu şairin mısralarına oda oda yayılmış gerçek(lik) Sezai Karakoç’un “Balkon” ile Behçet Necatigil’in “Evler” şiiri bunların başlıcaları. Ev ki bir mabet; bazen yalnızlığın bazen huzurun ba­zen ibadetin mabedi… Dört duvar, ev ki hayatı­mızı şeffaf bir tül gibi sarıp sarmalayan dört du­var… Eve sığ(a)mamak, evden taşmak, evde kal­mak, evde beklemek, eve sahip çıkmak, evden atılmak, evde saklanmak ve yaşlanmak…Evde ses ruhta sestir, evde ölüm evrende ölüm… Ka­pılar eli kolu. Anahtarla kilidin dostluğuna karşı kat kat yığılırlar insanın üzerine, bazen de kat kat açılırlar gökyüzüne… Evde misafir kader kitabı­na gizli bir el tarafından atılmış hafif çentik…Ev­renin ufacık bir noktasına temas eden varlık te­cellisi… Evde gece, evde gündüz, evde düğün, evde bayram, evde cenaze, evde acı, evde sevinç bütün zıtlıkların adeta birer molekül gibi içeri do­luştuğu ama velakin birbirine temas etmediği tek mekân. Bahsettiğim ev ve belki de bir oda haya­tın içerisinde kaç an varsa hepsini barındıran ade­ta bir kainat prototipi. Ansızın birleşen hayatla­rın, yoldan geçen bir “evsiz”in, kapı komşunun, yaşlının, gencin ve en önemlisi de çocuğun buyur edildiği yer. Çocuklar evleri (ne)şenlendirirler. Ev­lerin balkonlarında, evlerin önlerinde, kaldırım­lar üzerinde “evcilik” oynarlar. Bazen evlerin bal­konlarında /“dan”/ vurulurlar. Belki de ondandır Karakoç’un Balkon şiirinin sonunda “Alnından öpmeye gidiyorum/ evleri balkonsuz yapan mi­marları” demesi kim bilir? Şaire acının bir resmini çiz deseler bir balkon, bir cumba yapıp ayağından sallanan bir çocuk çizer belki de sarmaşıkların ara­sında öylece kalakalmış. Necip Fazıl’ın kaldırım­ları arşınlarken yaşadığı o ürkekliğin bir yerinde, kaldırımların temelinde bir ev bulunması tesadüf müdür? Gecenin karanlığında birbiri üzerine yığıl­mış onca ev… Yaşıyor ve yaşlanıyorlar her daim. Evler ki gecenin içinde birer deniz feneri bazen, bazense dediği gibi Fazıl’ın “Gözlerine mil çekil­miş bir ama gibi evler.”

Türkülerin içinden geçtiği, içinde türküler ge­çen evler genellikle köy evleridir. Çeşme/pınar başı, fırın yanı, bahçe, yonca, sarmaşık hep doğal hayatı ve kırsal yaşam biçimini ifade eder. Evlerin de kültürler gibi dönüşmesi şüphesiz kaçınılmaz­dır. Vefakat bu dönüşüm ve değişim beraberinde bir “yıpranma”yı da getirmiştir. Evlerin geçirdiği dönüşüm ve “kentlileşen hayaller” ile birlikte ha­yatımız ve ifade şekillerimizde değişmiştir. Evlerin önü, kapılar güvenlik nedeniyle ko(vul)runmuştur. Aşık artık evin bahçesinde görülmemektedir. Bu sebepten “şehir türküsü” diye bir şey oluşmamış­tır diyebiliriz. Şehir -hayatı- “kendi” gerçeklikleri­ni üretmiştir. Buna karşılık köyün/kırsalın türkü­sü “bizim”dir. Hepimize hitap eder ve hepimizin meramını anlatır. Bahçeli evler yerini birbiri üzeri­ne çıkmış apartmanlara bırakınca insanlarda buna göre dertler peydahlanmaya başlamıştır. Yârin ve yaranın ifadesi değişmiş, ev­lerden söz edilmez olmuştur. Tür­küler geçmişe rağmen geçmeyen bir “insanî kaygıyla” devamlılığı­nı sürdürmektedirler. Her şeye rağ­men aşkın, sevdanın, ayrılığın türkü­sü aynı kalmıştır. Evler dönüşse bile evlerin içindeki aşıklar dönüşme­mişlerdir. Türküler bu yürek­lerde yaşamaya devam et­mişler ve edeceklerdir. İnsan hâli diye bir şey vardır. Hâl: an içinde an düsturuna rastgelir. Arz-ı hâl, insanın ifade­si ve iradesidir. Türkü de in­sanı, insanın hâllerini ifade eden bir gerçekliktir. Hâli beyan zor iştir. Gönül evinde ne­ler gizlidir? Gönlün evi de vardır türküde geçtiği gibi. Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş için yazdığı Deli Boran türküsünde: O dertli bakışlım, gönlü kederlim, feleğin elinde sinesi taşlım, o dert­li bakışlım, gözleri yaşlım, gönül evi yıkık viranım nerde?… denilmektedir.

Evsiz ise başlıca bir toplumsal tiptir. O, daimi gurbettedir, var(a)mamıştır, varış halindedir. Barı­nacak, sığınacak, ısınacak ve yatacak yerleri olma­yan kişidir. Evsiz olmak kader midir, aşılabilir mi bilinmez ama evsiz olmak eksik olmaktır bilinir. İnsan ki âlem içinde bir garip yolcudur ve o da ev­sizdir. Bu yolculuğuna ve evsizliğine rağmen du­rup dinleneceği bir (geçici) konağı olmalıdır. Ken­dinden izler taşıyan, emek verilip alınan, içinde in­sanın geçmiş ve bugününü barındıran…

Evlerin(in) önü: yukarıda da bahsettiğimiz gibi kutsal bir mekândır türkülerde. Sevilenin salınıp gittiği ve aslında gitmeyip bir yel gibi savrularak -mekân değiştirmesiyle- kokusunun havada asılı kaldığı yerdir. Yârin görülme ihtimalinin en yük­sek olduğu meydandır orası. Evin önü yârin gön­lüdür bir nevi. Ne olup bitiyor, sabahın seheri ne getiriyor, kimler gelip kimler geçiyor ve her şey­den önemlisi gönül kimi arzulayıp meşk ediyor burada(n) anlaşılır. En güzel vuslat evin önünde gerçekleşir. Öyle “ellerimde çiçekler kapında sırıl­sıklam” değil, “evlerinin önü yonca yonca olmuş diz boyunca” diyerek, Bren­na MacCrimmon’un “evlerinin önü gül ve dikendir, gül kıyme­ti bilen sevda çekendir. “ dedi­ği gibi…

Şu dünyada varılacak/varıl­ması gereken/sığınılacak en gü­venli yerdir orası. Penceresi, sof­rası, sofası, genci, yaşlısı, has­tası, sağlıklısı, suskunu, meraklısı, aşığı, bahtsı­zı, gideni, kalanı, haya­tın eksilen ve tamamla­nan yanı… Evlere gidi­niz, evlere giriniz, evlere va­rınız, evleri şenlendiriniz. Evleri “sevgiyle” şereflendirip hüznü perdelendiri­niz. Evleri şiirle, türkülerle beslemek için geceyi beklemeyiniz. Gözyaşının yeri tenha bir köşe ol­masın hiçbir zaman. Kendinize ulu orta bir mey­dan seçiniz. Oda ve ev size ait hikâyelere şahit ol­sun. Evinizde kendinizi anlatan bir türkü dinleyi­niz. Bir güzel seviniz, bir güzeli güzelce seviniz, sevininiz. Evlerin içindeki türkülere, türkülerin içindeki evlere kulak veriniz…

Berat Demirci – Turgut Cansever’in Gerçekleştirilmeyen Muhteşem”Selçuklu Mahallesi” Projesi

Berat Demirci – Turgut Cansever’in Gerçekleştirilmeyen Muhteşem”Selçuklu Mahallesi” Projesi

Bu faniden göçenlerimizi yola vurur, kab­rin başından ayrılırız. Hayat devam eder; inancı­mız gereği üç günden maada yas tutmayız ama hüzün bakidir; hüznümüzle beraber yaşamaya de­vam ederiz. Az ya da çok arkasından sadaka-i cari­ye, hayırlı evlat ve insanların hayatını kolaylaştıran, güzelleştiren eser bırakanların defterleri kapan­maz. Turgut Cansever aramızdan, sayılanların ta­mamını gerçekleştirerek ayrılanlardandır… Evlat­ları, babalarının estetik ve mimarî anlayışını kud­retleri yettiği yere kadar ve mutlaka sürdürecek­lerdir. Gerçekleştirdiği eserler, yazdığı katmer kat­mer gül oylumlu kitaplar ise bugünün ve geleceğin sanatkârlarına ilham kaynağı olmaya devam ede­cektir. Ancak, kamuoyunun pek işitmediği, Tur­gut Hoca’nın tüm dünyanın gözlerini kamaştıra­cak bir büyük projesi boynu bükük ve mahzun öy­lece kala kaldı: Sivas Kale Evleri.

Büyük bir alçakgönüllülükle bir dönem Sivas Belediyesi’ne danışmanlık yapan Turgut Cansever, şehre çok şey kazandırmıştır. Az sayıda insana da olsa geleceğe umutla bakacak bir bakış açısı hedi­ye etmiştir. O tarihlerde (1991-1993) belediye de çalışıyor olmamın verdiği imkânla şehre her geldi­ğinde daima yanında olma şansına sahip olduğum Turgut Cansever, ne kadar anlatılırsa anlatılsın biti­rilemeyecek derinlikte bir gönül insanı idi. Tebdil-i mekânından sonra onu tanıyan ve hakkında yazan herkes; bilgeliğini, efendiliğini, sanatkârlığını sa­mimi sözlerle ifade etmiştir. Ama işin esası: Ök­süz yapıyı ustada bırakmamak, Kale Evleri proje­sini hayata geçirmek olmalıydı. Ağıtlanmak, yazık­lanmak yerine; dikkatleri Kale Evleri’ne çevirmek mümkündü, belki hâlâ mümkün olabilir.

                                                             FOTOĞRAF

 

Kale Evleri projesi her şeyiyle tamamlanmış, gerçekleştirme safhasında bence aşılması zor ol­mayan engeller yüzünden Sivas Belediyesi girişin­de uzunca bir zaman maket olarak kalmıştı. Bele­diye yetkilileri görülen lüzum üzerine(!) önce ma­keti gözlerden ırak bir yere kaldırdılar, sonra par­çaladılar; keşke yapana iade etselerdi. Muhteme­len maketin herkesi karşılayan ve soran bakışla­rından rahatsız olmuşlardı. Rahatsız olmamala­rı mümkün değil, gücüm sözden başka bir şeye yetmemesine rağmen ben dahi her gördüğümde kendimi mesul hissediyor ve bakışlarımı kaçırıyor­dum. Bir belediyenin üç işi vardır: Su, yol ve te­mizlik. Bu üç şey dışında Sivas gibi şehirlerin baş edilemez dertleri olmaz; fazla becerikli olmasına gerek olmayan bir başkan ve takımı az bir çabayla işi çekip çevirirler. Kale Evleri projesi, hayatı bo­yunca ve göçtükten sonra da bir belediye başka­nının isminin hayırla anılmasına vesile olacak bir fırsattı. Üstünden üç belediye başkanı geldi geç­ti ve geçecek gibi de gözüküyor. Yerle yeksan olu­şunda çok büyük emekleri geçen bir nadide şeh­ri yeni nesillere hatırlatacak tek bir eserleri asla ol­mayacaktır… Apartmanlar, AVM dikecekler, yağ­madan zar zor kurtardıkları arsalara birkaç çocuk parkı yapacaklar ve unutulup gidecekler;

Sivas Belediye’si bu işin gerçekleşmesinde adım atacak tek merci idi; ama yönetimlerin tamamı iki kulakları üzerine yatmayı tercih ettiler. Ehl-i kıble saydığım sağcıların Kale Evleri gibi bir projeye so­ğuk duracağını gençken tahayyül edemezdim ama ufuksuzluk ve çapsızlıklarının seviyesini işbaşına geçtiklerinde anladık. Bu projenin hâlâ gerçekleşe­ceğine, inanıyorum; yeni inşaat yasa ve teknikleri­ne uyarlanarak yeniden hayata geçirilebilir. Turgut Cansever’in kızı Emine Öğün Hanım bu projenin içerisinde idi ve maketini de bizzat kendisi yap­mıştır ve mimar eşi Mehmet Bey’le beraber yardı­ma daima hazırdır.

Vazife sayarak etkililerin(!) dinlediği bir soh­bette projeden söz etmiştim, paniğe kapılan müte­ahhit cephesi o muhitte arsam olduğunu yaymış­lardı kentin aylaklar sınıfına… Hemen söyleyeyim bu kentte iki metrekarelik bir arsam bile yok, bun­dan sonra kale civarı gibi merkezî yerde olması ise hiç mümkün değil. Bu proje gerçekleşirse biliyo­rum ki, kirli çıkı rantçılar kuyruğa girerler ve ora­dan ev almak için kıran kırana yarışırlar… Varsın öyle olsun; en azından bir minik Türk Şehri, mazi­mizle gelecek arasına köprü olacaktır.

Usanmadan bir kez daha dile getirmemi diler­seniz bencilliğime verebilirsiniz. Çünkü hayattay­ken böyle bir şey gerçekleşirse, yaşadığım şehir­de kazara ikamet etmediğime beni ikna edebile­cek bir güzelliği dünya gözüyle görmüş olurum. Hepsi o kadar.

Abdullah Kasay – Türk Edebiyatının Kapı Numarası Kaç?

Abdullah Kasay – Türk Edebiyatının Kapı Numarası Kaç?

Böyle bir yazıyı 130 yıl önce bir Fransız Edebi­yat dergisine yazsaydım sanırım başlığı şöyle atar­dım: “Fransız edebiyatı hangi caddede?”. Muhte­melen ilk paragrafta “En Yüksek Kulenin Tür­küsü” şiirinin şairi Arthur Rimbaud’ya adres so­rardım. Vereceği cevap şu olurdu: “Sevdalar Çağı Dönsün / Dönsün Geri Gelsin”. Rimbaud bah­settiğim şiiri yazarken aynı tarihte Paris’te Eyfel Kulesinin inşaatına başlanmıştı. Ve o metal yığı­nı kule, yitip giden sevdalar için şunu dedirtti şai­re: “Uçup gitti göklere”…

Evleri aşan bir kule yapıldığında şairlerin de gündemi değişir… Elbette edebiyatın da… Mekânın anlatı türleri içindeki simgesel yansımaları; yaza­rın, şairin ya da anlatıcının toplumsal kimliğini ve toplumun yapısını çizen bir çerçeve oluşturmuş­tur. Çizilen bu çerçevenin Türk Edebiyatındaki ebatlarına bakmadan evvel hemen 1533 yılına gi­delim. Matrakçı Nasuh bu tarihte yaptığı “İstan­bul” minyatüründe ilk kez başkentin panoramik bir görüntüsü resmetmişti. Evler basit, tekdüze ve sıradandı. Dönemin modern mimarisi için Turgut Cansever bu “sıradanlığı” şöyle yorumlayacaktı: “İnsanlar kolektif-toplumsal mekânın oluşmasına, dünyanın güzelleşmesine ancak bu yolla katılabi­leceklerdi”. Peki, ne oldu da yüzyıllar sonra Be­şir Ayvazoğu o mimariye olan özlemini “Eski Ev” şiirinde: “Nerededir şimdi o sessiz güzel ev / Ya kürek, kazma, ya bir parça alev” mısralarıyla dile getirdi? Sorunun cevabı için balkona çıkıp Sezai Karakoç’un şu dizelerini okuyalım: “Gelecek za­manlarda / Ölüleri balkonlara gömecekler”.

Modernleşmeyle beraber temsili sanatlarda ya da edebiyatta “görme biçimlerimize” dair deği­şimlerin zaman/mekân algımıza yansıması “doğ­rudan” olmuştur. Sözlü edebiyatımızla başlayan, Divan Edebiyatımızla devam eden; Batı’da ede­bi akımların ortaya çıkmasıyla beraber Tanzimat Edebiyatımızla devam eden süreçte mekânın ele alınışı dıştan-içe doğru bir seyir göstermiştir. İçe doğru yönelen bu seyirde özellikle 19. yüzyılın sonlarına doğru batılı manada roman ve hikâye ile tanışmamız belki de dönüm noktamız olmuş­tur. Halk hikâyelerimiz ya da destan gibi türleri­mizden çok daha farklı bir “mekân” algımız vardır artık. Dış dünyada yaşanan zamandan hariç ede­biyatın da “öznel bir zamanı” vardır ve karakter­ler bu zaman içindeki evrenlerinde yaşamaktadır­lar. Mekân simgesel değer taşımaktadır ve karakter psikolojisine bürünmektedir ya da karakterin psi­kolojisi mekâna bürünmektedir. Özellikle roman ve hikâyede mekânın sembolik işlevi; olay örgüsü, hareket ve aksiyonla bütünleşmiştir.

Doğal olandan uzaklaşma ve kentleşme dö­nemi yaşadığımız II. Meşrutiyet sonrasında yazı­lan eserlerde, karakterlerin hem ekonomik hem de sosyal olarak köşk, konak gibi yapılardan uzaklaşıp apartmanlara göç edişine tanık oluruz. Bu şekil­de edebiyatın hikâye, roman gibi yeni sayılabilecek türlerinde geleneksel olanla modern arasında çok yönlü bir çatışma yaşanır ve bu çatışmalar genel olarak mekân üzerine kurgulanır. Çatışmanın ön­cesinde ise özellikle Batı romanı ve hikâyelerinde ev, mahalle ve kente dair izlekler; İstanbul’un kapı­larını Avrupa hayatına ve modasına sonuna kadar açmasına sebep olur. Bu değişim, dönemin yazar­ları tarafından es geçilmemiş hatta mekândan ken­te ve sosyal yaşama dair anlatılarda hep iki şehir karşılaştırılmıştır: İstanbul ve Paris. Öyle ki; Ah­met Mithat Efendi, “Paris’te Bir Türk” isimli ro­manında otel fiyatlarından tutup da, şehircilik po­litikalarına kadar her şeyi ayrıntıları ile iki şehir kı­yası üzerinden anlatmıştır. Öte yandan ise zengin/ fakir ilişkilerinin konak, köşk üzerine kurulan an­latılarında; cariye, hizmetçi gibi karakterlerin evin oğluyla aşk yaşadığına ya da o mekânlarda çekti­ği eziyetlere tanık oluruz. Ev veyahut geniş mana­da mekân artık sosyolojik olarak tüm karakterleri etkilemekte ve toplumsal çatışmanın odak nokta­sına dönüşmektedir. Yani Tanzimat’tan sonra an­latı türleri içinde nesnel bir varlık olmanın ötesi­ne geçmeye başlayan ev, artık kimi zaman sığını­lan bir barınak kimi zaman da realiteden koparak zenginleşmenin, modernleşmenin bir hayali ola­rak karakterlerin dünyasında yer edinmeye baş­lamıştır. Bu süreçte dikkate değer diğer mese­le ise kadın-ev ilişkilerinin boyutudur. Roman ve hikâyede kadınlara uygun görülen mekânlar hep evlerdir. Toplumsal dinamiklerin zede almama­sı için kadın evde olmalıdır ve mekân onun sıkı bir denetleyicisidir. Dış mekân ise sokak, mahalle ya da diğer ortamlarda erkek karakterle bütünleşir. Modernleşmeyle beraber aile ve sosyal yaşamdaki değişimlerin gerçek hayattan kurguya aktarımında, kadın öznesi bu toplumsal dinamiklerin esas be­lirleyicisine dönüşür. Artık kadın sadece evde de­ğil zaman zaman evden kaçma teşebbüsünde bu­lunan ya da kaçıp kendisine sığınma mekânı oluş­turan kimliğe bürünmektedir. Geleneksel sos­yal yaşam biçiminde modernleşmeye çalışan ka­dının gelgitleri, ruhi bunalımları mekânın işlevine dair çıkan sonuçlar iken bir taraftansa roman ve hikâyede geleneksel aile kurumunu devam ettir­meye çalışan da yine kadınlardır. Bu noktada ka­dın ve mekân çatışmasına Fatma Aliye’nin “Mu­hadarat” isimli eserinden örnek verebiliriz. Evin kızı Fazıla, Mukaddem’in kaçma teklifini reddet­miş ve baba evinin ancak babanın razı olmasıy­la terk edilebileceğini düşünmüştür. Çünkü babası bu evliliğe razı olmamıştır. Fakat daha sonra baba evi Fazıla için dayanılmaz bir noktaya gelmiş “ev­lenip kurtulma” fikriyle Remzi ile evlenmiş fakat mutsuz olmuş ve baba evine tekrar dönmek iste­miştir. Elbette romanın devamında aşk – evlilik ve mekân üçgenine dair diğer örnekleri de görme­miz mümkündür. Fakat “sığınma” duygusu için­de eve yüklenen anlam o dönem edebiyatında sık­lıkla gördüğümüz bir durum olarak karşımızda­dır. Bu durumu Gaston Bachelard “Mekânın Poe­tikası” isimli kitabında şöyle yorumlamıştır: “Evi, yargıların ve düşlerin etki alanına sokabileceğimiz bir nesne olarak ele almak yeterli olmaz ve evi­miz bizim dünya köşemizdir, bizim ilk evrenimiz­dir”. Dönemin yazarları yalnızca olay ve hareket­lerin geçtiği yerden ziyade; zihni planda karakterin iç dünyasında yaşadığı fırtınaların, çevresiyle çeli­şik durumlarının yansıdığı bir mekân retoriği kur­muşlardır. Denilebilir ki masal türünün bilinme­yen mekânlarda geçen anlatılarından geçip geldiği­miz yolda, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar ede­biyatımızın içinden çıkmayan ev, insan-mekân iliş­kisinde ağırlığını epeyce hissettirmiştir. Karakter­lerin mekân algısı ve aidiyeti, mekâna dair bireyle­rin sorumluluğundan çıkan çatışmalar, toplumsal değişimin mekâna yansıması, mahalle kültüründe­ki yozlaşma gibi birçok mesele edebi vitrinimizde yerini almıştır.

Hemen devam edelim. Çalıkuşu’ndaki Feri­de, nişanlısı Kâmuran’ın kendisini başka biriyle aldattığını öğrendiğinde evden kaçmış ve soluğu Anadolu’da almıştı. Reşat Nuri Güntekin’in bu ki­tabı yayınladığı 1922, “eve dair” fikri düşüncemiz­deki değişim için önemli bir tarih. Çünkü sade­ce Feride değil, bu yeni dönem edebiyatçıları da soluğu Anadolu’da almaya başlamışlardır. Bir nevi evin pencereleri açılmış, İstanbul manzarasının dı­şına çıkılmaya başlanmıştır. Aydın ve köylü ayrılığı, şehir ve taşralı farkı, alafranga yaşam ve gelenek­sel doğal yaşam… Bütün bunlar yeni hikâyeler ve romanlarda Anadolu ve Anadolu mekânlarının iş­lenmesini tetikler. Diğer taraftan ise aynı dönem­de artık İstanbul, Yakup Kadri Karaosmanoğ­lu gibi yazarların “Kiralık Konak”ı haline dönüş­müştür. Kuşak çatışmaları hızlanmış, ev temelden çatırdamaya başlamıştır. Bunun karşısında Anado­lu ise Matrakçı Nasuh’un 1533 yılında resmettiği minyatürdeki evler gibi tekdüze ve sadedir halen.

Yoğun bir Anadolu yönelişi esasen arka plan­da farklı tahliller de ortaya koymamızı gerektirir. Yine aynı tarihte yayınlanan, “Türk Evi” ismini taşıyan yazısında Yahya Kemal eve dair şu ifade­leri kullanacaktır: “Biz ancak bu son asırda Türk evi bozulduktan beri kirâlık evlerde sürünüyoruz. Eski Türk evini tahayyül, şiir sâhasında kalsın; onu hayatta bir daha ihyâ etmek muhâldir. Cedlerimi­zin evleri ve eşyâsı yaşayışlarının tarzından doğ­muştur. Bağdaş kurmak şilteyi, minderi; sahandan elle yemek leğenle, ibriği, el silecek sırma havluları îcâd etmişti”… Bu icatların halen yaşatıldığı Ana­dolu, işte tam da bu noktada edebiyatımızın yeni mekânıdır artık. Öncesinde Refik Halid Karay’ın Anadolu yönelişi olsa da, mekânın anlatıya yön ve­ren, olayın ilerleyişine katkıda bulunan görevi he­nüz olgun değildir. Yahya Kemal’in bahsettiği ki­ralık evlerde sürünmeyi; bu dönemin başların­da yazılan, “Ayaşlı ile Kiracıları” kitabında Mem­duh Şevket Esendal örnekleyecektir. Evler, Tanzi­mat edebiyatından farklı toplumsal dönüşümlerin merkezidir artık. Apartman hayatıyla tanışılmış, sokaklar daralmaya başlamış, mahalle yapısı iyiden iyiye değişmeye başlamıştır.

Bir sığınak olan evden çıkıp, bir sığınak ola­rak Anadolu’ya yerleşmeye başlayan edebiyatımı­zın “evsizliğe” yönelişi de belki de burada söylen­mesi gereken önemli bir husustur. Çünkü karak­terlerin yabancılaşmanın doğurduğu sıkıntılar kar­şısında öze dönüş olarak Anadolu’yu mekân tut­malarının ardından, arzu ettikleri ile buldukları arasındaki fark; travmalara da yol açacaktır. Sade­ce yaşadıkları şehre yabancılaşmayıp artık gittik­leri her yere yabancılık duymaya başlayan karak­terler, Cumhuriyet dönemi edebiyatın başların­dan sonlarına doğru tabiri caizse sokakta kalacak­lardır. Dönemin yine başı denilebilecek tarihlerde (1942) “Beyaz Ev” şiirinin şairi Ziya Osman Saba, evi dönem içinde yaşayan hayatın sembolü olarak görür. Fakat Saba’dan farklı olarak, özellikle “ev­ler şairi” yakıştırması yapılan Behçet Necatigil, so­kağa adım atışımız öncesinde içsel sıkıntı kaynağı; aynı zamanda mutluluk mekânı olarak ev’i kullan­mıştır. Şairin “İki Başına Yürümek” adlı şiir kita­bında iç ev-dış ev arasında gidip gelen bir anlayış ortaya koymuştur. Ona göre iç ev mutluluk, huzur gibi hisler; dış ev ise, bazen bir hapishaneye bile dönüşebilen mekândır. Necatigil’in bu şiir anlayışı ev üzerinden dış dünya, kent, kır, modernizm ve gelenek arasındaki sorunların bir düzlemidir. Bu­nun gibi 1950 sonrasında yazılan eserler belki de eve dair kırılmanın izlerini taşırlar. Nitekim mima­ri eleştirimizin yükseldiği dönem de bu hemen he­men bu tarih sonrasıdır. Yukarda bahsettiğim Se­zai Karakoç’un “Balkon” şiiri bu anlamda belki de durdurulamaz şekilde çoğalan apartman hayatına karşı, edebiyatımızda manifesto niteliği taşımakta­dır. 80’li yıllara doğru bir taraftan kentleşmemiz devam ederken toplumcu edebiyatımız da yüksel­mektedir. Ataol Behramoğlu, İsmet Özel ve Ca­hit Zarifoğlu gibi şairler; belki de evlerin apartma­na taşındığı bu dönemde sokağa doğru eklemlen­meye çalışılan “sosyal yaşamımız”ı eserleriyle ye­niden tanımlamaya çalışırlar. Nitekim “Stad” şii­rinde Zarifoğlu bulutun bile “Evlerden bir şeyler beklemekte” olduğunu söyleyecektir. Erdem Ba­yazıt, bildiği baharları “Apartman odalarında bü­yüyen çocukların bilemeyeceğinden” bahsedecek­tir. 1945’li yıllarda başlayan fakat esasen 80 son­rası dönemde farklı bir niteliğe bürünen “gece­kondulaşma” gibi sosyal durumlar ise edebiyatı­mızın son 20-30 yılına farklı açılardan damga vu­racaktır. Şehirlerden yalıtılmış yeni şehirler türe­miş, gecekondu/apartman çatışması çoğalmış, bir taraftan da “göç” olabildiğince artmıştır. Çalıku­şu Feride’nin kaçıp gittiği Anadolu bu kez, büyük­şehirlere kaçmaktadır. Yine bu dönem öncesinde Gülten Akın gibi şairler bu sürecin izleklerini eser­lerinde yansıtacaktır. Dönem sonrasında ise Latife Tekin gibi yazarlar gecekondunun “evsizliği” üze­rinden, kendine mekân arayan metinler üretecek­lerdir. Apartman, gecekondu, taşra, kırsal vb. ha­yatımız salt edebiyatta değil Yeşilçam sinemasında da kendini gösterecektir ki Yavuz Turgul, “Muh­sin Bey” filmi gibi bir başyapıta imza atacaktır.

  1. Kubilay Dündar’ın dergilerin dosya çalış­maları için “her dosya eksik dosyadır” dediği gibi Türk Edebiyatı’nın evini aradığımız bu yazıda da tam bir adres bulabilmemiz epey güçtür. Yazının başlığında “kapı numaramızın” ne olduğunu sor­makla hata etmişim. Şöyle sormalıydım belki de: “Türk Edebiyatı’nın hangi evini arıyoruz?”. Ceva­bı elbette yazının başında andığım Arthur Rimba­ud verecek değil. Belki de soruyu Fransız esintisiy­le başlayan modernleşmemize sormak gerek. Ama ben Necip Fazıl’ın “Ahşap Ev” şiirinden mısralar­la yazıyı bitireyim:

“Tek tek kalktı eşyamız, ahşap ev bomboş kaldı;
Güneş gözünü yumdu, has odamız loş kaldı…”

Kaynaklar

Cansever, Turgut (2013), İslam’da Şehir ve Mimari, 8. Baskı, İstanbul, Timaş Yayınları

İnci, Handan Elçi (2003), Roman ve Mekân (Türk Romanında Ev), 1. Baskı, İstanbul, Arma Yayınları

Bachelard, Gaston (2013), Mekânın Poetikası, 1. Baskı, çev. Alp Tümertekin, İstanbul, İthaki Yayınları

Necatigil, Behçet (2002), Şiirler-Bütün Yapıtları, 1. Baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları

Narlı, Mehmet (2007), Şiir ve Mekân, 1. Baskı, Ankara, Hece Yayınları

Özdenören, Rasim (2011), Kent İlişkileri, 3. Baskı, İstanbul, İz Yayıncılık