Etiket: Mekan

Hale Sert – Ev’e ve Gaston Bachelard’ın Mekân’a Bakışına Dair

Hale Sert – Ev’e ve Gaston Bachelard’ın Mekân’a Bakışına Dair

Evin, bana anımsattıklarını yazıya dökerken, duygularımın ve düşüncelerimin çok sevdiğim bir Fransız düşünürün, Gaston Bachelard’ınkileriyle kesişip ke­sişmediğine bir bakmak istedim. Daha önce “Su ve Düşler”ini ve “Bir Kandilin Alevi”ni okudu­ğum yazarın, mekanla ilgili de bir kitabı olduğunu hayâl meyal hatırlıyordum. Yanılmamışım. “Uzamın Poetikası”nı elime al­manın vakti, aynı zamanda bu yazının yazılma vaktiymiş.

Bachelard, eserinde mekânın zihnimizdeki imajlarının nasıl oluştuğuna, nasıl yer ettiğine ve bunların nasıl hatırlandığına ba­kıyor.

Ben de ev’e dair sezişlerim­le açtığım patikanın, yer yer Bachelard’ın geniş yolunun ya­nından gittiğini fark ettim. Ya­zımda, bu yan yanalığı sermeye çalışacağım.

Bachelard mekânın, çoğu kez de evin poetikasını farklı yazarla­rın ve şairlerin eserlerinden yap­tığı alıntılarla kurar. Bunu yap­madan önce “yazılan mekân” ve “okunan mekân” arasındaki far­kı daha baştan koyar. Okur, ya­zarın/şairin tasvir ettiği mekânla ilgili okumaya başladığında, daha ilk satırdan/dizeden itibaren bu “ilk şiirsel açılımı askıya alır” ve kendi geçmişindeki mekana dö­ner. Bu aşamada yazar, okuru kendi yazdığı yerde kılmaya ne kadar çalışırsa çalışsın, hayâlin penceresi açılmıştır bir kere ve okur anılarındaki, çocukluğun­daki muhtemelen en sevdiği yer­dedir . (50)

Evle ilgili yazmaya başlarken, ben de bir odayı ve kışı düşledim ilkin, evin en yakın çağrışımının sıcaklık olmasından mülhem.

Kuzey cephe, soğuk bir evi­niz olsa bile, kışın o soğuklu­ğu sarınmayı seversiniz. Karşı komşunuzun ocak ayında tişört­le gezmesi sizi ırgalamaz, boğazlı kazağın boğazını çenenize doğ­ru, kollarını da ellerinize doğru sündürürken porselen kupada içmeye çalıştığınız kahvedir evde olmak ve başka bir şeye değiş­meyeceğiniz hakiki sıcaklık.

Bachelard da, kış ve ev ara­sındaki ilişkiyi şairlerden yola çı­karak anlatır. Baudlaire’de ve Edgar Allen Poe’da evin sıcaklı­ğını artıran şey dışarının soğuk­luğudur. Poe, evinde kat kat ka­lın perdeler ister kendini kışın soğuğundan yalıtıp evin sıcaklı­ğına bırakacak. Baudlaire, Yapay Cennetler’de kış’ın, evin mahre­miyetini artırdığından bahseder. Yapay Cennetler’de düş kuran kişi daha sert bir kış ister: “Gökyü­zünün her kış mevsiminde ala­bildiğince kar, dolu ve buz yük­lenmesini diler. Ona Kanada’nın kışı, Rusya’nın kışı gerekir. Böy­lesi yuva daha sıcak, daha tatlı olacak, daha bir sevilecektir”. (82)

Ayrıca Bachelard, kış’ın evi farklılaştırıp çoğaltırken, karın dışarıyı renksizleştirip çoğalttı­ğına değinir: “Kış evi, mahremi­yetle, mahremiyetin incelikleriyle doldurur”. (84) Bachelard’ın bu değinisi kış, ev, düş kurmak ve mahremiyet arasındaki gizemli ilişkiyi gün yüzüne çıkarır. Zih­nin mahremiyetidir burada bah­sedilen. Kışın, bir odada, bir ya­zar, zihninin en mahrem kıv­rımlarını, bir istiridyenin kabu­ğundan çıkıp açıldığı gibi açabi­lir ve en bereketli yazılarını yazar muhtemelen.

Güneşin, sıcağın ve ikisinin verdiği yaşama sevincinin insa­nı evin dışına attığının şahidiyim ben de. Oysa soğuk insana evi­ni işaret eder. Soğuğun berrak­laştırdığı düşünce, karın damıttı­ğı bir ortamda daha rahat cümle­ye dönüşür. Yazmanın temel it­kisi ıstırap ne de olsa, kışın ka­palı havada bir odada, belki bir masada, ayaklar ve eller üşürken, zihnin işlekliğiyle ısınmaya çalışır yazar. Kanı vücuda kalp değil de, beyin pompalamaya çalışır.

Kıştan çıkıp yaza geldiğimiz­de, ayakların evle ilişkisine bir bakmak gerekiyor. Ev ve ayaklar, özellikle de çıplak ayaklar arasın­da önemli bir bağ var, diye dü­şünüyorum. Ayak tabanlarımı­zın evimizin halılarından aldığı bir enerji olmalı, beynimize mut­luluk hormonu salgılatan.

Eve girince ilk yapılan iş, ayakkabıları çıkarmak. Bizler di­nimizin gereği ve temizlik nede­niyle çıkarıyoruz fakat, böyle bir hassasiyet olmasa da illa ki çıka­rırdık ayakkabılarımızı. Ayakka­bıdan ve terlikten azad edilmiş ayakların halıyla buluştuğu anın huzurunu ve rahatlığını başka

                                                                     FOTOĞRAF

yerde bulamayız. Ayaklarımızı uzatabiliyorsak, çekinmeden te­levizyon seyrederken ya da canı­mız istediğinde salonun ortasın­da bile bağdaş kurup oturabili­yorsak, evimizdeyiz demektir.

Evin, “tanıdıklık hissi”yle de bir ilgisi var diye düşünüyorum.

Antredeki yolluğa her sefe­rinde ayağınızın takılacağını,

Kışın yemek masasına pen­cereye arkanızı dönmüş bir hâlde oturursanız, sırtınıza per­vazdan sızan hafif bir soğuğun vuracağını,

Evin dış kapısını iki değil de üç kez kilitlerseniz, o kapının bir daha kolay kolay açılamayacağı­nı,

Mutfakta buzdolabının za­man zaman artan sesinin bir ne­deni olmadığını bilirsiniz.

Mutfaktaki kaşık çatal çek­mecesinin hep aynı yerde takıl­dığını bilmenin ya da aylardır değiştirilmeyen patlak ampulü­ne rağmen her seferinde kilerin lambasının düğmesine garip bir saflıkla basmanın getirdiği his, evinizle aranızdaki sözsüz ant­laşmanın gereğidir.

Taşındığınız günden beri oturma odanızda, kapıdan girin­ce sağ tarafta halının altında ka­lan kabarmış parkenin üzerine basmadan geçmek ya da banyo­da lavabonun üzerindeki aynalı dolabın düzgün kapanmayan sağ kapağını her seferinde düzgünce kapatmaya çalışmak… Bu tanı­dık aksaklıklardır, insanı en çok evinde hissettiren. Biraz tembel­likten, biraz da bunların hayatı­mızdaki garip ritminden vazge­çemediğimiz içim tamir ettirme­yi hep erteleriz. Bir de dört başı mamur, her yeri düzgün bir yere ev değil, otel denilir ne de olsa.

Bu konuda Bachelard, evin varlığının, anıların ötesinde, fi­ziksel olarak içimizde kaydedil­diğini dile getirir. Bu düşüncesi­ni şu örneklerle dile getirir: “Gı­cırdayan kapıyı aynı el hareketiy­le iteriz, uzaktaki tavan arasına ışığı yakmadan gideriz. En kü­çük kapı mandalına bile elimiz­le koymuş gibi ulaşırız”. (51) Be­nim tanıdıklık olarak tanımladı­ğım durumları onun bir kaydediş olarak nitelendirmesi beni hoş­nut ediyor ve kendi yazdıklarıma dönüyorum.

Ev biriktirir.

Sesleri, sözleri, anıları, koku­ları, en çok da tozları biriktirir ev.

Çocuklar kapıları çarpar, çar­par, çarpar… Konuşamaz kapılar, kızamaz, sadece biriktirir.

Mutfakta türlü türlü yemek­ler pişirilir, yeri gelir et pişer, ba­lık kızartılır, patates kızartılır, fa­sulye haşlanır, irmik helvası pişi­rilir, aşure yapılır… Kapıları pen­cereleri açınca, mum yakınca, yerleri ozonlu suyla silince ye­mek kokuları gider sanılır, ama gitmez, saklanır bu kokular evin hafızasında.

Kütüphane ilk kuruldu­ğu gibi durmaz hiçbir evde, ka­lem gibi dizilmiş kitapların yanı­na peyderpey alınan yenileri sı­kıştırılır biraz zorlamayla, sonra sonra ise dikey dizilmiş kitapla­rın üzerine yatay istiflenir kitap­lar, her ne kadar düzeni ve gö­rüntüyü bozsa da. Bir de kitap­ların ön kısmında rafların üzeri­ne yerleştirilen fotoğraf çerçeve­leri, minik biblolar, tatilden ya da yurt dışından alınan küçük vazo­lar kendilerine yer açarlar. Toz birikir ilkin hepsinin üzerinde, sonra alınsa da kitaplıktaki her şeyin içine siner tozlar… Bu oda­da yapılan okumalar satır satır, cümle cümle, kelime kelime biri­kir. Eşle, dostla yapılan muhab­bet birikir, en çok da kitap üs­tüne yapılanlar, kurulan hayaller birikir.

Yalnız anılarımızın değil unuttuklarımızın da bir yerler­de barındığını söyler Bachelard. (31) Öyle ya, belki tavan arasın­da, belki yıllardır bakılmayan bir dolapta kazara atacağımız bir ba­kışı bekliyorlar, o bakışı yakala­dıkları an üzerimize yığılmayı.

Eve dair unsurların bizim içi­mizde de ilerlediğini, ruhumu­zun odaları, çekmeceleri olan bir ev olduğunu ve bu meskende konaklamayı öğrendiğimizi dile getirir düşünür. Evle ilgili imge­ler bizim içimizde ve biz de on­ların içindeyizdir.

Tam bu sayfaları okurken rastladığım “Ev dünyaya gün­begün kök saldığımız köşedir” cümlesi, belki de ev üzerine söy­lenebilecek her şeyi içeriyor. (206) Aslında sadece bu cümle üzerine bir yazı olmalıydı bu yaz­dığım. Kök salmanın toprakla ilintisine, insanın ve evin ilk har­cının topraktan olmasına dair. Evin, dünyadaki köşelerden bir köşe oluşuna, bizim köşemizde kendimize yarattığımız koca ev­rene dair ve uzayıp gitmeliydi.

Bachelard ev, zihin ve anılarla ilgili olarak, zihnimizin hatıralar­la ve bilinçdışıyla birlikte çalıştı­ğını, o güne kadar oturduğumuz evlerin anılarıyla oturmayı hayal ettiğimiz evin, biz farkında ol­madan yaşadığımız anda birleşti­ğini söyler. (40)

Zihin ve hayal dünyası ara­sında kurulan bu birliktelik evin en değerli yanıdır. Ev hayal ku­ranı korur ve huzur içinde ha­yal kurmamızı sağlar. Bachelard amacının “evin insanın düşünce­leri, anıları ve düşleri için en bü­yük tümleştirici güçlerinden biri olduğunu göstermek olduğunu” dile getirir. (41)

Bachelard, düşlenen ev im­gesine/hayaline ayrı bir yer ayı­rır kitabında ve geleceğin evinin, geçmişin tüm evlerinden daha sağlam, daha aydınlık, daha ge­niş olabileceğini söyler. Ve ör­neklerini yine şairlerden verir, Ducis adlı bir şairle yapılan söy­leşide konu şairin evi, çiçek tarh­ları, sebze bahçesi, küçük koru­su ve ufacık mahzeniyle ilgili şi­irlerine gelir. Şair, yetmiş yaşına kadar küçük bir bahçesi olan bir kır evine sahip olmayı hayal et­tiğinden, sonra da bu hayal edi­şin boşuna olduğunu görerek kendi zihninde kurup zaman­la büyüttüğü evi kendine arma­ğan ettiğinden bahseder. Kısaca­sı, şair şiirlerindeki eve hayalin­de sahiptir, fakat bunun gerçek­likten farkı yoktur. Öyle ki, nisan ya da mayıs aylarında don mey­dana geldiğinde bağı için kaygı­lanabilmektedir. (107)

Gaston Bachelard, bir okur olarak beni de zihnimde­ki evle gerçeklik arasında fark­lı mekânlara savurdu. Yazar beni şairlerin ev imgesinin içine çek­mek isterken, ben çocukluğum­da en çok da babaannemin bah­çeli evinde kayboldum. Bahçe­deki iri kadifemsi bordo güllerin dikenleri mavi keten eteğime ta­kıldı bir ara, sonra küçük pence­resinden ikindi ışığının içeri sü­züldüğü tavan arasında buldum kendimi, içi kitap dolu sandıkla­rın önünde…

Kendimi dürtmesem, geçmi­şimin en mutlu evlerimde kay­bolup gidiyordum, ama gerçek­liğe dönmeli ve yazımı bitirme­liydim. Şu satırlar döküldü o sıra kalemimden:

Ev sakinlerini tanır, dışarıdan her gelişlerinde hepsine besle­diği ayrı bir muhabbetle karşılar geleni. Öyle ki, sık gelen misafir­lere bile farklı bir yer açmıştır si­nesinde. Onların da eve girip çı­karken kendilerini rahat hisset­melerinin nedeni budur. Bir ar­kadaşınız, dostunuz evinize ge­lirken de çıkarken de gülümsü­yorsa bütün payı kendinize bi­çerseniz, evinizin misafirperver­liğini görmezden geliyorsunuz demektir.

Evdeki rahatlığı sağlayan şe­yin düzen’le ilgili olduğu söyle­nir, oysa düzen başka bakşa yer­lerde de kurulur, bozulur. Mese­le evinizdeki o düzen’e sahiplik­tedir. Kendi evinizde size kim­se kabul etmeyeceğiniz bir dü­zen dayatamaz. Evinizde krallık da hüküm sürse, demokrasi de, o düzeni bozmak için dışarıdan bi­rilerinin darbe yapması çok zor­dur. Misafirlerin hatırına bozulur bazen düzen, ki çoğu kez de mi­safirler sizin düzeninize ayak uy­dururlar nezaketen.

Bachelard’a döndüm tek­rar ve yazarın, örneklerini yine öykülerden ve şiirlerden verdi­ği ev ve yuva ilişkisine dair kur­duğu analojilere rastladım. Kuş yuvasını, insanın ev kurmasına benzetir yazar, en temel benzer­lik ise şöyledir: “Hep geri döneriz oraya, kuşun yuvaya, kuzunun ağıla dönmesi gibi, oraya dön­meyi düşleriz”. (157)

Bachelard, yuva imgesinin şair için önemli ve vazgeçilmez olduğunda ısrarcıdır. “Evet, du­var örmeyi, barınağımızın çev­resini saran dünyanın hamurunu karmayı, duvar yapmayı neden bırakalım ki? İnsanın yuvası, in­sanın dünyası hiç bitmez. Ve im­gelemimiz o işi sürdürmemize yardımcı olur. Şair böyle büyük bir imgeyi terk edemez; daha doğrusu böylesine büyük bir imge şairini terk edemez.”. (164)

Yuva, genellikle döne döne inşa edilir, salyangoz kabuğu­nu bir sarmal etrafında büyü­tür, kuş, yuvasının etrafında dö­nerek evini kurar. Bu sarmalla il­gili şöyle der düşünür: “Aslında yaşam, ileri doğru atılarak değil, dönerek başlar. Dönerek yapılan bir yaşam atılımı, ne dâhice ger­çekleştirilmiş bir harika, yaşama ilişkin ne ince bir imge”. (168)

Geri dönebileceğimiz bir yer olduğunu bilmek güven veri­yor bize. Belki de ev, en çok bu gitme-gelme sarmalındaki baş­langıç ve bitiş noktası olmasıyla değerli.

Kaynak :

Bachelard, Gaston. Uzamın Poetikası. Çev. Alp Tümertekin. İstanbul: İthaki Yayınları, 2008.

İsmail Özen İle… (Hazırlayan: Mehmet Kahraman)

İsmail Özen İle…
“Göz Hizamızda Duran,Yaşayan Karakterleri Anlatmaya Çalışıyorum.”
Hazırlayan: Mehmet Kahraman

“Günlük hayatta algı kapılarımıza çarpan yüzlerce uyarıcıyla iç içeyizdir hep. Mesela sizle konuşurken dışarıdaki sesleri ya da yemek kokularını duyabilirim, dizimdeki ağrıyı hissedebilirim. Ve bir anda herhangi bir duyum beni başka bir yere, başka bir zamana götürebilir. Kuş bakışıyla görülen değil; göz hizamızda duran, yaşayan karakterleri anlatmaya çalışıyorum.”

Edebiyat yolculuğunuz nasıl başladı? İlkin bununla başlayalım isterseniz?

Edebiyat yolculuğum okumayı öğ­renmemle başladı. Okumayı öğren­diğimden beri bazı kitapları tekrar tekrar oku­dum, bazen sayfalarını açıp hayal kurdum, re­simlerini çizdim. Edebiyat benim için varlığını bildiğim ama parmaklarımla dokunamadığım uzak, gizemli tatların arayışı oldu hep. Çocuk­ken yemek yerken bile kitap okumaya çalışır­dım ve bu bazen evdekilerin canını sıkardı. Hâlâ da böyle devam ediyor. Edebiyattan aldığım gi­zemli dünyevi tadı başka şeylerden almıyorum.

İlk öykünüzün yayımlanmasından sonra uzun bir ara veriyorsunuz öyküye. Bu sürede okumalar devam ediyor, peki hiç mi öyküyü düşünmediniz? Bu süre nasıl geçti anlatır mısınız?

Aslında bu soruyu Abdullah Harmancı’yla yap­tığımız söyleşide cevaplamıştım ama atladığım bir şey vardı onu ilave edeyim. Dershanecilik ya­pıyorum. Yıllardır hafta içi hafta sonu, gece gün­düz durmaksızın çalıştım ve daha çok okuya­bilmek ve bana bazen çok uzak bir düş gibi ge­len yazarlık için işlerimin hafiflemesini bekle­dim. Bazen haftada etütler hariç elli saat derse girdim. Böylesine bir yoğunluk sadece okuma­ma yeterli olabiliyordu. Bu süre içinde hem yer­li edebiyatı hem de Batı edebiyatını durmaksı­zın okudum. Bir taraftan da Oğuz Atay’ın yaptığı gibi yazarların doğum tarihlerine ve ilk eserleri­nin yayımlandığı tarihlere hep baktım. İçlerinde U. Eco, J. Saramago gibi aktif yazarlık yaşamına kırkından sonra başlayan umut verici örnekler de vardı. Demek ki içimde yazma düşüncesi hep olmuş. Bir yazısında Cortazar, yazmak isteyen, içinde varsa yazar, diyordu. Unesco’da çevirmen olarak çalışırken çok yorgun olduğu zamanlarda bile iş dönüşü gece geç saatlere kadar çalıştığı­nı yazıyordu. Benzer bir şeyi Hasan Ali Toptaş’ta da okumuştum. Mesaisinden sonra yazının ba­şına oturup gece yarılarına kadar yazı yazdığı­nı ve annesinin onun bu durumuna üzüldüğü­nü söylüyordu bir yazısında. Ben de böyle güçlü bir yazma isteği ya da hırsı hiç olmadı ama böy­le şeyler zaman zaman yazmam gerektiğini ha­tırlattı bana. Ama işte bütün bunlar olup biter­ken kırkı geçmişim, bu kadar zaman nasıl gelip geçivermiş, hiç anlayamadım.

Öykü sizde nasıl doğuyor ve nasıl yazıyorsunuz, diye sorsak.

Aslında her öykü farklı şekillerde doğdu. Arap Muharrem ve El Teke Dönüyor bir kerede olduk­ları gibi çıkıp geldiler. Birçoğunda kafamda­ki farklı fotoğrafları bir araya getirip bir kurguya dönüştürdüm. Hiçbiri anlatıldığı şekilde yaşan­madı. Karda Derin İzler’ibirkaç cümlelik bir ga­zete haberinden esinlenerek yazdım. Ama her hâlükârda öykü içime bir tohum gibi düşüyor ve farkında olmasam bile içimde onu yoğurup du­ruyorum. Vakti gelince de filizlenip çıkıyor. En sıkıcı ve en zor yanı da masa başında cümlele­ri yeniden ve yeniden düzenlemek. Bunları söy­lerken Tolstoy aklıma geldi. İki bin sayfalık “Sa­vaş ve Barış”ı sekiz kez yazmış. Üstelik kes, yapış­tır, kopyala yok. Bu nasıl bir yazma, yaşama hırsı, havsalam almıyor.

Öykülerinizde iki farklı dünya dikkati çekiyor; çocukluk ve orta yaş. Çocuklar daha toplumsal iken yaş ilerledikçe insan kendini toplumdan yalıtıp yalnızlaşıyor galiba. Ne dersiniz, gerçekte de böyle mi, yoksa öyküye yansıyan taraf mı bu?

Her zaman geniş bir arkadaş çevrem oldu aslın­da. Ama daha çok arkadaşlarım beni aradı gali­ba ve üniversite yıllarından itibaren daha fazla içe kapanmaya başladım. Benim yalnızlığım in­sanlardan kendini yalıtma biçiminde değil. Böy­le bir yalnızlığı istemem. Kimse benle konuşmu­yorsa dershanede etüt salonunda yüzlerce öğ­rencinin arasında ya da bir istasyonda yalnızım­dır. İstediğim de budur aslında. İnsan ihtiyacı kadar konuşunca susmalı ve birlikte otururken birbirimizi yalnız bırakabilmeliyiz.

Öykülerdeki yalnızlığa gelince aslında çocuk­luk öykülerinde de yalnızlık var. Mesela Öğle­den Sonra adlı öyküde çocuğun “çocukça his­settiği yalnızlık” önemli bir epizottu. Uzun, Eski Bir Kasım’da, anlatılan birçok şey yanında dükkânında yapayalnız oturan bir adamın hü­zün dolu yalnızlığı var. Arap Muharrem ve El Teke Dönüyor’da ergenler tam manasıyla toplumsal­laşmış görünüyor. Ama ergenler hep öyledir za­ten.

Mekânlar daha çok yaşadığınız yerler; Balıkesir, Konya, İstanbul. Mekânların veya şehirlerin öykülerinizdeki karşılığı nedir?

Öykülerde gerçek mekânların kullanılması­nı seviyorum. Öykülerde betimlenen gerçek mekânlar benim için düşsel bir boyut kazanı­yor. Abdullah Harmancı öykülerini biraz da bu­nun için severim. Hatta bu yüzden Konyalı oldu­ğu halde Sabahattin Ali’nin Konya’da geçen öy­külerini yahut Beş Şehir’in Konya ile ilgili bölü­münü okumayanlar beni her zaman şaşırtmış­tır. İrlanda’da olsaydım Mr. Bloom’un Ulysess’te roman boyunca dolaştığı mekânları ben de do­laşmak isterdim. Umberto Eco Foucalt Sarkacı’nı yazarken aylarca Paris sokaklarında dolaştı­ğını, Önceki Günün Adası’nı yazarken Pasifik Okyanus’una gittiğini yazıyor. Tolstoy’un sava­şın yapıldığı yerlerde aylarca karda kışta at koş­turması ve daha birçok yazarın benzer çabaları mekânların öyküde, romanda ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize. Eşyanın, mekânın da bir ruhu vardır ve  bu ruhun yansıtılması önem­lidir. Bunun İstanbul, Konya yahut başka bir yer olması çok da önemli değildir.

Öyküleriniz yaşanmışlık ve hatırlayış temelinde yükseliyor, geçmişin/hatıraların öykünüz üzerindeki etkisinden söz edebilir miyiz?

Louis Ferdinand Celine değer taşıyan tek hikâye bedelini ödediğinizdir, diyor. Yani yaşadığınız ve derdini çektiğinizdir, demek istiyor. Öykülerimin okuyana bir yaşanmışlık hissi vermesini isterim. Bunun için ayrıntılar üzerinde çok çalışıyorum. Geçmişin, hatıraların öyküm üzerindeki etkisi­ne gelince, Çehov’a Avrupa gezisi esnasında bir yazar dostu, izlenimlerini yazmasını istediğinde Çehov, böyle bir yazıyı ancak anılarına dayana­rak Rusya’da yazabileceğini, yaşadıklarını belle­ğinin süzgecinden geçirerek yazabildiğini söy­lüyor. Bu, birçok yazar için böyledir. Yaşadıkları­mızı zihnimizde büyülü hale getiren aradan ge­çen zamandır.

Öte yandan hatıraları öyküleştirmek her zaman bir risk taşır. Çünkü sizin hatırlamakla bile nos­taljik bir keyif aldığınız şey başkaları için çeki­ci olmayabilir. Kocaman bir bütünün bir parça­sını yazıya döküyorsunuzdur yani anlattıklarını­zı tamamlayan bir bütün vardır zihninizde. Fakat okuyan için durum farklıdır. Yazdıklarınız bu bütünlüğü yansıtmıyor olabilir. Bunun yanında duygusallık batağına saplanma riski de vardır. Bu tür metinlerin okunaklılığını azaltan en bü­yük risk de bu, yani duygusallık, anlattıklarını­za duyduğunuz sevgi, yakınlık. Bu tür öykülerde duygusal mesafeyi korumak gerekiyor. Özlem, anımsadığımız olaylara sevgiyle yaklaşma riski­ni ortaya çıkarır ki bu başkalarına sevimsiz ge­lecektir. Duygusallığın anlatıldığı değil hissetti­rildiği bir anlatım biçimini tercih etmek gereki­yor sanırım. Bu anlamda güzel anıların kötü öy­külere dönüştüğü pek çok örnek var edebiya­tımızda. Çünkü kısa öykünün kendine özgü bir mimarisi, kendi içinde tutarlı bir kurgusunun ol­ması gerekli.

Çocukluk dönemi öykülerinde o zamanın şartlarını çok iyi yansıtmışsınız. Bu öykülerden çağ okuması yapabilir miyiz? Ve ayrıca, bu dönemi anlatırken kaynaklardan mı yararlandınız, yoksa tamamen hatıralardan mı?

Abim çocukluğumuzdan bahsederken hafıza­mın çok iyi olduğunu söyler sık sık. Kafamda yetmişlerin sonu, seksenlerin başına dair büyük, siyah-beyaz fotoğraf albümleri var. Gaz varilleri,nalbantlar, gazetelerden yapılmış kesekâğıtları, üzerinde Hacivat-Karagöz’deki tiplerin olduğu kibrit kutuları, ağzına kadar dolu video izlenen kahveler, tüp kuyrukları, filmler vs. pek çok fo­toğraf var içinde. Değerleri hızla tüketen, dün­yayı tek tipleştiren modernizm yangınından kendim için bir şeyler kurtarmaya çalıştım bu öyküleri yazarken. Diğer taraftan her edebi eser anlatıldığı dönemin karakteristik özelliklerini yansıtmalı bence. Eski dönemlere, örneğin Os­manlılara ilişkin bu tür metinler olsaydı onlarla daha kolay bağ kurabilir, onları daha iyi anlardık diye düşünüyorum.

Peki, son dönem öykülerde gözlenen hatıralar hakkında ne söylersiniz?

Genel olarak böyle bir araştırmam yok fakat -ha­tıra kelimesiyle de ne kadar uyuşur bilmiyo­rum- bu tarz belirli bir dönemin ruhunu yansı­tan öyküler var. Mesela Mahir Ünsal Eriş’in iki ki­tabı da seksenlerin ruhunu yansıtmakta çok ba­şarılı. Ayfer Tunç’un Memleket Hikâyeleri, Cemil Kavukçu’nun pek çok öyküsü, bir öykü kitabı gibi okuduğum Ercan Kesal’ın Peri Gazozu olay­ların geçtiği dönemin atmosferini iyi yansıtan metinler. Bunu aslında kültür tarihi ve toplum bilim açısından da önemli buluyorum.

 Öykülerinizde duyu organlarını belirgin bir şekilde kullanıyorsunuz, özellikle koklama duyusunu. Duyguların oluşumuyla duyu organları arasında nasıl bir bağlantı var sizce?

Günlük hayatta algı kapılarımıza çarpan yüzler­ce uyarıcıyla iç içeyizdir hep. Mesela sizle konu­şurken dışardaki sesleri ya da yemek kokuları­nı duyabilirim, dizimdeki ağrıyı hissedebilirim. Ve bir anda herhangi bir duyum beni başka bir yere, başka bir zamana götürebilir. Kuş bakışıy­la görülen değil; göz hizamızda duran, yaşayan karakterleri anlatmaya çalışıyorum. Dolayısıyla öykü kişilerimin algıları açık. Ayrıca koklama du­yum ve koku hafızam çok iyidir. Kokladığım par­fümleri unutmam hatta bazılarının içeriğini ay­rıştırabilirim. Her mevsimin, her havanın, her şehrin kendine özgü kokusunu alırım. Hele hele ülkelerin kokusu çok farklıdır. Geçmişi anımsa­mada kokular, görüntüler kadar önemlidir be­nim için. Koku alma duyusunun beynin hafızala­rı ve duyguları kontrol ettiği bölgeye bağlı oldu­ğunu, bu yüzden tanıdık kokuların bizi duygu­sal olarak etkilediğini okumuştum bir yerlerde.

Dil oyunları görülmüyor öykülerinizde. Dil, duygu, öykü desek?

Dil oyunları yok, dil hassasiyeti var öykülerimde. Ne kadar becerebiliyorum bilmiyorum ama an­latmak istediğimi tam verebilmek ya da tam is­tediğim etkiyi oluşturabilmek için çok uğraşıyo­rum dille. Kelimeleri değiştirdiğinizde veya iki üç kelimelik bir cümleyi çıkarttığınızda birçok öykünün mimari yapısı bozulacaktır. Mesela He­mingway öykülerinde de dikkatsiz bir okuma­nın göremeyeceği müthiş bir dil işçiliği ve mi­mari yapı vardır. Bu yüzden bazıları onların ko­lay öyküler olduğunu düşünür. Öyle düşünen yazar arkadaşlara benzer bir öykü yazmayı de­nemelerini öneririm. Evet, son derece sade, yap­macıksız ama hedefi tam on ikiden vuran yük­lü bir dille yazmaya çalışıyorum. Öyküde iyi se­çilmiş sözcükler olduklarından daha büyük bir güç taşır. Sorunun diğer kısmına gelince öykü­de duyguları betimlemeyi sevmiyorum. Kahra­manların davranışları ve diyaloglarıyla iç dün­yalarını yansıtmayı seviyorum. Aslında gerçek hayatta da böyleyizdir, duygularımızı anlatma­yı sevmeyiz çoğu zaman ama bir biçimde bun­lar davranışlarımıza ve konuşmalarımıza yansır. Adamın bir yakını ölmüştür, acı içindedir, duy­gularını betimlemez ama biz onun oturuşun­dan, çay içişinden ve bakışlarından içindeki acı­nın büyüklüğünü anlarız. Hayatın asıl dokunak­lı yanı da budur.

“Arap Muharrem”de bir soru var, çocukça ve ancak bir çocuk böyle bir soru sorabilir. “Abi, sen nasıl böyle oldun?” Bir öykücü olarak size soralım bu soruyu. İnsan niye böyle olur? Ve öykücü bu oluşu nasıl görür?

Aslında o öyküde dolaylı bir biçimde verme­ye çalıştığım mesaj da buydu. Edebiyatta za­man zaman işlenen bir konu bu. Mesela Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla adlı romanında suçlu olanın yalnızca katiller değil, bütün toplum ol­duğu ima edilir. Bu öyküde de Arap Muharrem durup dururken ortaya çıkmış bir tip değildir, onu ortaya çıkaran çevresi ve toplumsal şartlar­dır. Lisedeyken ergenliğimizi anlamayan ve bizi zıvanadan çıkaran sözde eğitimciler vardı. Bu öyküyü onlar için yazdım biraz da.

İki öykünüzde içsel bir sorgulayış dikkati çekiyor: “Beşiktaş-Fenerbahçe Maçını Nasıl İzledim” ve “Karda Derin İzler”; ikisinde de Müslümanca bir sorgulayış var. Özellikle ilkinde bir çelişkiyle birlikte yaşanıyor bu sorgulayış. İnanç ve hayat ekseninde nerede durur öykücü İsmail Özen.

Bu sorgulamanın sadece Müslümanlara özgü olmadığını düşünüyorum. Hangi dine mensup olursa olsun, başına bir musibet isabet ettiğin­de böyle bir sorgulama yahut pişmanlık hissi ya­şar insan, diye düşünüyorum. Kur’an-ı Kerim’de afakta ve enfüste ayetlerimiz vardır, dileyen iman etsin, dileyen küfür, meyanında ayetler var. Allah yarattığı kulu başıboş bırakmaz. Otuz yaş, kırk yaş sendromu denilen şeylerin enfüste­ki ayetlerden olduğuna inanıyorum. Bu fıtri bir şey yani. Fakat benim öykü karakterlerim Müs­lüman olduğu için böyle bir sorgulamayı, tenef­füs ettiği İslami değerleri temel alarak yapıyor belki. Ben sadece ayna tutuyorum onların bu durumlarına. Herhangi bir mesaj vermeye çalış­mıyorum. İsteyen istediğini alır.

Abdullah Harmancı ile yaptığınız bir söyleşide şöyle söylüyorsunuz: “Sürekli eleştirmeyi bir emniyetsizlik ve şükürsüzlük olarak da okuyabiliriz.” Bu açıdan bakıldığında öykülerinizde eleştiri, serzeniş, bunalım halleri yok. Ciddi anlamda çatışma görmüyoruz. Bu durum şükürsüzlük penceresinden mi okumalıyız? Ve bununla ilintili olarak; yazmak da bi nevi şükür müdür?

Bunalımlı bir karakterin gerçekliğini yansıtmak istediğimde bunalım, eleştiri olabilir öykülerim­de. Ama benim gerçekliğim böyle değil, mut­lu veya mutsuz olmanın şükür ve şükürsüzlükle, kanaatkârlıkla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Mümin olmak kalple ilişkilidir ve kalbi olanın hüznü vardır; bunalımları, anlamsız anlam ara­yışları filan değil. Yazmak şükür müdür bilmiyo­rum ama yaptığımız işi iyi yapmamız da bir nevi şükürdür. Tabii ki burada niyet de önemlidir.

Son sorumuz bundan sonrası için olsun. İsmail Özen öyküsü adına bundan sonrası için ne söylersiniz?

Bilemiyorum, elimde yazmak için uğraştığım pek çok öykü var. Becerebilir miyim bilmiyorum ama ilk kitaptan sonra daha iyilerini yazmak için uğraşıyorum.

Başlık: öykülerimde dil oyunları yok ama dil has­sasiyeti var.

Ya da: Edebiyat benim için varlığını bildiğim ama parmaklarımla dokunamadığım uzak, gi­zemli tatların arayışı oldu hep.

Köksal Alver – Hece’nin Mekânı

Köksal Alver – Hece’nin Mekânı

Hece dergisi, Türk edebiyatının köklü ve etkili dergileri arasında yer almaktadır. 1997’de yayın hayatına dahil olan dergi, kısa ömrüne rağmen uzun soluklu ve yankılı ürünler ortaya koymuş, Türk edebiyatının yapı taşlarını belirleme adına önemli çalışmalar yapmıştır. Gerek ürünleri gerekse dili, bakışı, dünya görüşü, edebiyat ve sanat algısı, medeniyet ve kültür ufku ile belirleyici bir konuma, merkeze yerleşmiştir. Kendini İslamî dünya görüşüne ve bu görüşün zengin geleneğine dayandıran dergi, Sebilürreşad, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gibi dergilerle kendi var oluşunu irtibatlandırmaktadır. Edebiyat, sanat, düşünce ve yazı olgularına böylesi bir açıdan yaklaşmaktadır.

Hece dergisi, Ankara’da yayınlanmaktadır. Ya­yıncılığının daim merkezi olan İstanbul’un dı­şında, Ankara’da, dergi, yeni bir mekân ve mu­hit meydana getirmektedir. Hece, ortaya koydu­ğu düşünce, sanat ve edebiyat algısının yanın­da mekânsal bir var oluşun, bir yer edinmenin simgesidir. Yazarlar, edebiyatçılar ve okurlar için uğrak noktası ve özel bir çevredir. Yeni yazanlar için hep tüten bir ocak olan dergi, usta yazarlar açısından da vaz geçilmez bir mekândır.

Hece, Ankara’nın kalbi olan Kızılay’dadır. Konur Sokak, Haseki Apartmanı derginin mekânıdır. Burası tamamı büro olan bir apartmandır. Al­tında bildik bir kahvehane vardır; gürültülü-patırtılı, oyunlu, heyecanlı bir kahvehane. Kah­vehanede ise bildik tipler. Apartmanın önünde ise emektar ayakkabı boyacısı oturmaktadır: za­man zaman dergiye uğrayan, yardım eden, ki­tap ve dergi taşıyan, misafirlerin ayakkabılarını itinayla boyayan Hüseyin amca. Derginin mekânsal muhiti hayli kalabalık ve çe­şitlidir. Kocatepe Camii bir-iki sokak arkadadır. Etrafta ise sayısız dükkân yer almaktadır. Ko­nur Sokak ise hep canlı, kalabalık ve seslidir. Ya­yınevleri, lokantalar, cafeler, oyun salonları, si­nemalar, değişik mağazalar bu bölgeyi can­lı tutmaktadır. Hece, böyle bir ortamda ken­di mekânsal duruşunu ortaya koymakta, soka­ğın üretkenliğini entelektüel alana taşımaktadır. Hece, bu sokağın entelektüel haritasında müm­taz yerini almakta ve sokağa kendince anlam katmaktadır.

Odalar ve Yüzler

Hece dergisi, başlangıçta tek bir dairede hizmet vermektedir. Şimdilerde yan daire de Hece’ye katılmış durumdadır. Büro büyümüş, odalar art­mıştır. Şu an altı oda, iki salon, iki depo, bir mut­fak, iki lavabodan oluşan büyük bir büroda harıl harıl iki dergi hazırlanmakta, bir yayınevinin çı­tası yükseltilmektedir. İki salondan biri yayın yö­netmeni Hüseyin Su’nun odasıdır. Diğeri ise bir toplantı salonudur. Abdurrahim Karadeniz, Bü­lent Güler ve Nuriye Dağcı’nın da kendilerine ait birer odaları bulunmaktadır. Bunların dışında­ki üç oda ise değişik zamanlarda değişik işlere ev sahipliği yapmaktadır. Depoların biri kitapla­ra, diğeri ise dergilere ayrılmıştır. Mutfak ise sü­rekli çayın demlendiği, her öğle yemeklerin ya­pıldığı mutena ve özel bir köşedir. Her odanın kendine özgü bir grameri, kendine ait bir havası bulunmaktadır. Bu gramer ve hava hem odanın sahibinden hem de odanın işlevlerinden kay­naklanmaktadır. İşler ve işlevler, bütün bir dergi mekânını belirlediği gibi odaların da yönelimini belirlemektedir.

Hüseyin Su’nun odasında biri kendisine ait ol­mak üzere iki masa mevcuttur. Misafirler için koltuklar ve sandalyeler odaya yayılmaktadır. Masaların arkalarında tabandan tavana kitaplık­lar. Duvarlarda Hece’nin kişi özel sayılarının çer­çevelenmiş kapakları. Duvarları daha bir kişilik­li hale getiren yüzler: Mehmet Akif, Necip Fa­zıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Nurettin Topçu, Nazım Hikmet ve diğerleri. Ayrıca Hece ve Hece Öykü’nün çerçevelenmiş ilk sayıları. Gene çerçe­ve içinde hatlar; besmele, Fatiha, Hece yazıları. Girişte solda büyük bir etajer, üstünde dergile­rin uzayıp giden ciltleri. Yanında antika bir rad­yo, her daim türkü ve şarkı çalan bir radyo. Rad­yonun üstünde plaklar. Birkaç çiçek cam kena­rında. Pencere önündeki masada antika birkaç eşya.

Bu oda esasen derginin beynidir. Hece’nin bü­rosuna anlam veren bir odadır burası. Hece’nin maddi ve manevi haritasını belirleyen bir oda­dır. Gelenler hep bu odaya uğrarlar. Orada soh­bet edilir, dertleşilir, tartışılır, kaynaşılır, görü­şülür. Yazarlar, okurlar, yayıncılar, misafirler ge­nelde burada ağırlanır. Derginin ve yayınevinin tüm işlemleri öncelikle bu odada kotarılır. Dos­yalar, yazılar, konular, yazarlar, kitaplar, yayınla­nacak eserler, dergi ve yayınevinin yayın süreci ve politikaları önce bu odada konuşulur. Bu oda derginin karar merciidir. Burada alınan kararlar diğer odalara yönlendirilir ve işler böylece yü­rütülür. Kimi zaman derginin diğer işleri de bu­rada gözden geçirilir: düzeltiler yapılır, dergiye gönderilen yazılar gözden geçirilir ve tasniflenir. Oda uğrak bir yerdir ve uğrayanlarla kendi hari­tasının çizgilerini oluşturur.

Odanın kendine has bir havası ve ruhu vardır, o hava ve ruh içeride oturanı sarıp sarmalar. Oda da tıpkı editör gibi ağır bir odadır, müzikler de genelde ağırdır. Bir asude köşedir aynı zaman­da. Sakin, dingin, derin, sessiz, nümayişsiz, şata­fattan uzak bir oda. Çılgınlıklara, aşırılıklara hat­ta uçarılıklara izin vermez bu oda. Gelen ağır ağır, usul usul, efendi efendi koltuğa ilişip otu­rur. İçin için bu odanın retoriğine itiraz edilebi­lir, havası fazla ağır bulunabilir. Ancak ciddi ve uzun soluklu bir iş için, bir yürüyüş, duyuş, du­ruş ve bakış için bu gereklidir. Belki yıllar sonra anlaşılacak bir gereklilik. Bir boşluk oluştuğun­da yakıcı bir şekilde anlaşılacak bir gereklilik ve duyarlılık.

Abdurrahim Karadeniz’in odası derginin takip merkezidir. Büyükçe bir masa, bilgisayar sehpa­sı, birkaç misafir koltuğu ve duvarları süsleyen tabloları ihtiva eden bu oda, abonelik işlemleri, kitap basımı, kitap kapakları, faturalama, kâğıt alımı, tahsilat işleri, yayın ve matbaa takipleri ile uğraşır. Şehir dışındaki okurlarla bu oda iletişim kurar. Bu ve benzeri işler odanın, derginin ge­nel rutini için ürettiği işlerdir. Dergi arka planda pek çok iş üretmek, işleri takip etmek zorunda­dır. Bu oda o işlerin bir bölümünü üstlenmiştir. Fakat bir de bu odanın havasından söz etmek icap eder. Diğer odanın aksine burası daha fark­lı bir hava üretir. Tütün ve çayın eksik olmadığı bu oda biraz daha esnek ve espritüeldir. Abdur­rahim Karadeniz’in ilgileri, merakları ve muhab­beti odanın havasını belirler bir bakıma. Hemen her konunun konuşulduğu odada başat mevzu­lar ise futbol, balık, güvercin ve baldır. A. Kara­deniz, ayrıntılı, heyecanlı ve iştahlı üslubu ile ko­nulara farklı tonlar verir.

Bülent Güler’in odası ise işlerin kotarıldığı, der­gilerin ve kitapların hazırlandığı, dizgilerinin ya­pıldığı, baskıya hazırlandığı odadır. Aynı zaman­da derginin hafızasını ihtiva eden büyük bir bil­gisayar masada yerini almıştır. Yanında yazı­cı. Sehpada küçük biblolar. Duvara dayalı bir ki­taplık. Panolarda ise takibi yapılan işler ve kimi resimler. Bülent Güler, soyadı gibi güleç biri­dir, cevvaldir, pek çok işi kotarır. Derginin yükü­ne ortak olur. Derginin gerçek mutfağıdır den­se yeridir. Derginin ve kitapların matbaaya gön­derildiği son nokta burasıdır. Aynı zamanda ya­zarların uğrak noktasıdır bir bakıma. Yazarın ki­tabının ilk halini gördüğü oda burasıdır. Kitap­ların ve derginin ilk okuyucusu Bülent Güler’dir, bu oda ilk okuma odasıdır.

Toplantı salonu Hece’nin bürosu açısından kay­da değer bir yerdir. Büyük oval bir toplantı ma­sasının etrafına dizili koltukların, onların ara­sında ise duvara dayalı diğer koltuk ve seh­palar yer almaktadır. Duvarlarda çeşitli tablo­lar bulunmaktadır. Bu salon büyük toplantılara, yazar-okur buluşmalarına, özel okuma grupları­nın aktivitelerine, seminerlere, öğrenci toplantı­larına, kitap okuma gruplarına ev sahipliği yap­maktadır.

Dergi işlerinde en çok öne çıkan husus, derginin ve kitapların paketlenmesi, kargoya ve posta­ya gönderilmesi yahut kitapçılara dağıtılmasıdır. Dolayısıyla böylesi işlerin yürütüldüğü bölümler dergi bürolarının can alıcı odaklarıdır. Hece’nin sekreterlik odası bu işlevleri yürütmektedir. Bir büyük masa, bir bilgisayar masası ve bir de ki­taplığın bulunduğu oda, dergilerin ve kitapların paketlenme işlerini içerir. Dergi paketlemek esa­sen bir derginin mutfak işlerini özetler: dergi, kendi mutfağına girecek yakınlıkta kişilerce ya­hut kendini dergiye yakın hissedenlerce paket­lenir. Dergi paketlemek, çok özel bir iştir bu yüz­den. Aynı zamanda bir okurluk ve yazarlık basa­mağı sayılır. Hatta bir terbiye işi olarak da görül­düğü olur çoğu zaman. Dergi paketlemeyi ken­dine yediremeyen, bu yolda tökezlemiş sayı­lır. Dergi paketlemek, yazarlığın, okurluğun, ya­zının insana verdiği kibri kısmen alır. Başka açı­dan ise onu özel bir insan kılar. Herkes dergi pa­ketleyemez çünkü, her yazara dergi paketlemek de nasip olmaz ayrıca. O bakımdan bu oda bel­ki Hece’nin bürosu için çok daha farklı açılardan değerlendirilmesi gereken bir odadır.

Bir de mutfaktan söz etmek gerekir. Hece’nin mutfağı özeldir. Her an sıcak ve taze çay bulu­nur. Arada bir sunulan kahveleri de anmak ge­rekir. Öğlen mutlaka yemek çıkar. İnsanları do­yuran bir mutfaktır. Mutfağın sahibi ise Nuriye hanımdır. Leziz yemekleri misafirleri tarafından beğenilir. Yemeği yenir, çayı içilir biridir.

Hüseyin Su

Hece, yaslandığı geleneğin etkili dergile­ri olan Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat’tan ayrılır. Mavera’ya benzetilebilir. İlk üç dergi belirgin bir şekilde bir üstad/usta etrafında kimliklenir. O üstadın nefesi derginin her yanına yayılır; nefe­sin imkânlarını ve imkânsızlıklarını birlikte bü­tün sayfalarında gösterir. Hece belirgin bir üsta­dın ön ayak olduğu, çekip çevirdiği, her şeyi be­lirlediği bir dergi olmamıştır. Dergiyi tasarlayan çekirdek halka hemen hemen birbirine denk­tir; yaş, tecrübe, ürün ve etki bakımından arala­rında uçurumlar yoktur. Belki ağabeylik derece­sinde bir ayrışma olabilir ancak bu üstadlık ya­hut ustalık derecesi değildir kesinlikle. İlişki­ler bu çerçevede başlamış ve yürümüştür. Eleş­tiriler rahatlıkla ağabeylerin yüzüne söylene­bilmiştir. Dergiden kopuşlar hemen başlayabil­miştir. Gençler ağabeylere kafa tutabilmiş, on­lara naz yapabilmiş, kimi zaman küsebilmişler­dir. Bütün bunlar Hece’nin esnek bir yapı arzetti­ğini gösterir.

Hüseyin Su, derginin başından itibaren editö­rü ve yayın yönetmenidir. Ama o aynı zamanda bir editör ve yayın yönetmeninden daha fazla, daha başka biridir; bildik bir editör değildir. İlk sayı kadrosunda yer alan diğer ağabeylerle bir­likte dergiyi tasarlamış ve yayın hayatına dahil etmiştir. Ne ki zaman Hüseyin Su’yu diğer ağa­beylerden daha öne çıkarmıştır. Bu husus he­men her dergide rastlanılan kaderimsi bir du­rumdur: dergi zamanla kendi içinden birini öne çıkarır yahut biri dergiyi daha fazla üstlenmek, sahiplenmek zorunda kalır. Hüseyin Su, bu zo­runluluğun ortaya çıkardığı ama derginin bütün yükünü omuzlayan gerçek bir ağabeydir. Bugün gelinen noktada derginin adıyla eşleşmiş bir ki­şiliktir.

Hece dergisi’ni konuşmak Hüseyin Su’yu konuş­mak demektir bir bakıma. O bunu hak etmek­tedir öncelikle. Adeta kişiliği ile Hece ile bütün­leşmiş biridir. Dergiyle içselleşmiş, dergiyi bü­yük bir tutku, heyecan ve ideal olarak kavramış­tır. Benliğinden bir parça yapmıştır dergiyi. O bir usta veya üstad mıdır? Diriliş, Edebiyat ve Büyük Doğu gibi bir dergi mi olmuştur Hece? Hüseyin Su, bu dergilerin yapısı gereği sahip olduğu bir usta mıdır? Hâlâ o dergilere benzemeyen yönle­ri çoktur Hece’nin, aynı zamanda Hüseyin Su da hâlâ o eski editörler gibi değildir. Ancak bir be­lirginleşme, bir otorite olma yönü de yok değil­dir. O bakımdan Hece kısmen Hüseyin Su’dur; onun emeği, gölgesi, nefesi, canı, gönlü, haya­li ve düşüdür. Editördür ve otoritedir, bu kesin. Ama otoriter midir; yani her şeyin kendi sözle­ri ve niyetlerince belirlendiği bir otoriter midir, bu tartışılır. Etkilidir, belirleyicidir ama aynı za­manda kişiyi, yazarı kendi yoluna bırakandır. Dergi sayıları, dosyaları onun merkezde olması­na karşın gücü paylaşan, ortak işlere gönül bağ­layan, ortaklıktan hoşlanan, ‘arkadaşlar’ huku­kuna bağlı olan biri olduğunu gösterir. Hüseyin Su, ne kadar disiplin, titizlik, samimiyet, dirayet, ısrar, takip, otorite, karizma ise bir o kadar da ar­kadaş, yoldaş ve dava eridir. O büyük bir itinayla arkadaşlık halesini önemseyen, sıcak tutan, sağ­lam tutan biridir.

Hece, on sekiz yıldır hep ayın başında çıkmak­tadır. Alışılmış olan bu husus, esasen Hüseyin Su’nun meseleye nasıl baktığının, onun nasıl bir imge olduğunun temel referansıdır: o her işi­ni böyle algılar çünkü. Dergi ayın birinde çıkma­lı, şaşmaz bir şekilde o gün raflarda yerini alma­lıdır. Ve hep böyle olagelmiştir. Bu baştan beri Hece’nin ontolojisini belirleyen bir ayrıntıdır. Dolayısıyla Hece, ayın birinde çıkmak demektir; yani belli bir doğrultuda, sapmadan idealler ve ülküler için yürümektir. Hüseyin Su, bunu imge­ler, bunu söyler. Dergi bürosunun temel taşıdır. Hece’nin, mekânının sahibidir.

Gidenler ve Gelenler

Hece’nin bürosu, onlarca yazar, onlarca okur, on­larca kişi görmüş, bu yüzlerden renkler ve esin­tiler almıştır. Bahsi geçen odalara ne kadar yüz bakmıştır acaba? Kaç acemi yazar geçmiştir bu bürodan ve kaçı usta yazar olmuştur? Kaç usta yazar konaklamış masalarında ve sonra yeri­ni yeni yazarlara bırakarak başka diyarlara yel­ken açmıştır? Ya, Ankara dışı için bu büro ne ifa­de etmiştir acaba? Başka şehirlerden Ankara’ya gelenlerin uğrak noktası olmamış mıdır? Böy­le olmuştur. Yayınevleri ve dergiler, gelenler için bir uğrak noktasıdır her zaman. Oraya uğramak, orada soluklanmak, orada halleşmek adetten­dir.

Her derginin kaderi gidenler ve gelenlerle belir­lenir. Mekân, biraz da gelenler ve gidenlerle şe­killenir, anlam bulur, kimlik kazanır. Kuşkusuz Hece’nin mekânsal izdüşümünde onca yüz ve bakış yer almaktadır. Dergi onlarca yüzü ağırla­mış olmasının yanında hep çekirdek ekibin de­ğiştiğine tanık olmuştur. Ama bütün dergi bü­roları gibi Hece’nin bürosu da edebiyatın haya­ti hususlarını kendi yüzünde temsil etmiş, büro­nun ne denli katmanlı, etkili ve çoğul bir aktör olduğunu belgelemiştir. Görülmektedir ki, bir dergi bürosu, edebiyat tarihin en ilginç ayrıntı­larından biridir. Dergi bürosu edebiyat ilişkileri­nin karmaşık yönlerini kendi bünyesinde tem­sil eder ve bunu örnekler. Edebiyatın adeta giz­li çekmecesidir dergi büroları. Hece’nin mekânı tüm yönleri ve açılımlarıyla bu çekmecede yeri­ni almıştır. Yüzlerce dergi bürosunun örnekledi­ği pratiği, kendi dili, bakış açısı ve yaklaşımı ile yeni zamanlarda sürdürmektedir.

Köksal Alver – Taşranın Ahbab Koynunda

Zaman usul usul akar. Usul usul ve bolca. Ne çok zaman, ne çok mekân. Engin mi engin mekânlar: Genişlik, ufuk, alabildiğine yayılmış ova, derin vadi, yere yapışmış gökyüzü, pamuk pamuk bulutlar. Zaman ise bol: akmak, geçmek bilmeyen zaman. Saatler bile üşengeç. Tiktakları belli belirsiz. Taşrada her şey usul usul, acelesiz, köpüksüz. Yavaş. Hıza yüz dönmüş, aceleyi başından savmış. Telaş yok, panik yok. Yetişme kaygısı hiç yok. Taşra bu; aceleye gelmez, iki ayağı bir papuca sokmaz.

Yanın yören dolu. Dolu dolu bakan gözler, ışıldayan, güven veren bakışlar. Dostlar, arkadaşlar, akrabalar. Hep tanıdık, hep bildik. Herkes her yanda. Herkes yanında, yörende. Üstüne titreyenler. Kalplerini sana ayarlayanlar. Seni kolaçan edenler. Gözleri gibi sana bakanlar, seni koruyanlar, sana kol kanat gerenler.

Taşra göz önünde olmaktır, çünkü taşra bakmaktır, sürekli bakmaktır. Taşra bakıştır. En çok ahbapların gözü önünde olmak, sonra herkesin ve herşeyin bakışları altında olmak. Taşrada herkes bakar. Taşrada her şey bakar sanki. Dağlar, taşlar, ağır ağır yürüyen ihtiyarlar, yol ortasında muhabbete tutuşmuş kadınlar, taşıtlar ve hayvanlar bile. Hele taşranın ilmini ilmek ilmek dokuyan eşyalara sormaya bile gerek yok. En çok eşyalar bakar taşrada; etrafta olup biteni, usul usul geçen zamanı, bildik saat tiktaklarını eşyalar hayretli gözleriyle seyreder durur.

Bir beşik taşra. Usul usul sallanan, uykulara doyuran aynalı beşik. Beşiğin yumuşak karnında yani Ali Emre’nin dediği gibi ‘taşranın ahbap koynunda’. O beşiğin yumuşak döşeğinde, kuş tüyü yastığında, sımsıcak bakan gözlerin ısısında. Ahbapların dibinde, yakınında. Yakındır çünkü taşra. Taşra yakın olmaktır, el uzattığında dokunmaktır, tutmaktır. Tutamaktır taşra.

Ahbap bir iklim taşra. Muhabbetin her yandan aktığı, her yanı huzurun doladığı nadide bir iklim. Bir aşı. Bir alışma. Tehlike de burada. Taşranın ahbap koynu, uyutur mu uyutur insanı. Bir beşik gibi sallar mı sallar, uykulardan uykulara geçirir, uykulara batırıp çıkarır, uykuya doyurur. Oysa insan uyanmalı, uyanık olmalı. Taşraya dışarıdan şöyle bir bakmalı. Yuvanın emniyetini sağlamalı. İçinde uyuyarak değil tabii; dışarıdan nasıl olduğuna bakarak, kolaçan ederek, gedikleri görüp tıkayarak, göçükleri onararak, yıkıkları toparlayarak. Yoksa beşik uyutur mu uyutur, rahatlatır mı rahatlatır. Öyle bir uyku ki, uykular kaçırır sonra; rahatlığı ise batıcı bir hal alır.Taşranın ahbap koynu. Kimi zaman uykulu gözler, kimi zaman uykulu iken haramilerin baskınına uğrama tehlikesi. Kimi zaman muhabbetin dem alması, kimi zaman muhabbetin boğması. Taşranın ahbap koynu. Sürekli bir alışma, sürekli bir tekrar. Etraf dolu, dolu bakışlar her yanda. Dolayısıyla şımarma had safhada. Taşra şımartır, yalancı bir özgüvene, pervasızlığa aralanan bir pişkinliğe daldırıp çıkarır insanı. Bu bakımdan taşra, dikkat ve rikkatin tetikte olmasını gerektiren bir özge mekândır.