Etiket: Metis

Gökçe Özder – Ötekileştirme ve Temsil Sorunu Odağında Şarkiyatçilik

Gökçe Özder – Ötekileştirme ve Temsil Sorunu Odağında Şarkiyatçilik

Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer / Şarkın kurtulduğu gün / Senin ruhunu / köprü başında çarmıha gerer / karşında cigara içerdim!

(Nazım Hikmet)

 

Nazım Hikmet’in ikinci şiir ki­tabı, 1929 yılında ilk baskısı­nı yapan 835 Satır’dan alın­tıladığım bu epigraf, kitap­taki diğer şiirlerde varolan devrimci, dinamik, asi havayı sezdirmeye yeti­yor. Peki neydi Nazım Hikmet’i ahirete inanma­yı düşündürecek hatta isteyecek kadar sinirlen­diren şey? Şiirin başlığı “Piyer Loti” ve şair şiirin­de ‘bizim sevgili’ Piyer Lotimize sesleniyor. Evet İstanbul’un en güzel tepelerinden birine adı­nı verecek kadar sevdiğimiz, Türk ve Şark sevi­cisi, ‘dostumuz’ Piyer Lotinin ta kendisi. Peki ya Nazım Hikmet’in Piyer Lotimize bu ‘haksız’ öfke­si niye?

Edward Said. Filistinli, Kudüs doğumlu yani Arap. Ama aynı zamanda Hıristiyan. İngiliz kül­türüyle yetişmiş, Amerikalı bir araştırmacı. İsmi Edward ama soyadı Said. Kendi tabiriyle “yer­siz yurtsuz”. Kim bilir belki de ruhunun dernlik­lerinde yatan Şarklı kökeni onun en ünlü eserle­rinden biri olan Şarkiyatçılık’ı (orjinal adıyla Ori­entalism, Western Conceptions of the Orient) yaz­masına sebep olur. Nitekim henüz kitabın giri­şindeyken Said “[S]ömürgelerde (Filistin ve Mı­sır) ve ABD’de gördüğüm eğitim, baştan sona Batı usülü bir eğitimdi ama derinde yatan o ilk bilinç varlığını hep korudu.”(35) diyerek bu te­zimi ilk elden kanıtlıyor. Kitap boyunca Batı’dan bahsederken kullandığı ‘biz’, ‘bizim’ gibi vurgu­lar, onun Batılı bir araştırmacı olsa dahi kökenin­den dolayı yaşadığı kararsızlığı ve maruz kaldığı ‘öteki’lik duygusunu da vurguluyor bir yandan.

Kitabın ismi her ne kadar Şarkiyatçılık olsa ve Said kitabında şarkiyatçıların meselesinin büyü­bozumunu gerçekleştirse de, onun temel çıkış noktası Şark-Garp ya da Doğu-Batı diyebileceği­miz, herkesçe kabul gören fakat kökenlerinin bi­lincinde olunamayan ayrım. Biz en azından şun­dan eminiz: Doğu ve Batı terimleri sadece coğ­rafi olarak belirlenmiş sınırları içermiyor. Eğer öyle olsaydı, hemen hemen aynı meridyenlerde bulunan Avrupa ‘Garp’, Afrika ‘Şark’ olmaz ya da öyle kabul görmezdi. Peki ya bu ayrım varoluş­sal bir mesele mi? Yani Çinliler ya da Hintliler ya da Afrikalılar varoluşları itibariyle ‘Şarklı’ ve İn­gilizler, Almanlar, Fransızlar varoluşları itibariy­le ‘Garplı’ mı? Şarkiyatçılar her ne kadar bunun varoluşsal bir ayrım olduğunu iddia etse de Ed­ward Said kitabında bu ayrımın nasıl ‘yapıldığı­nı’ (Kitabın İngilizce aslında bu ayrım made söz­cüğüyle birlikte kullanılıyor.), sonrasında nasıl kanıksatıldığını ve nasıl bugünkü net konuma gelebildiğini açıklıyor bize.

Kitabın girişinde şarkiyatçılık sözcüğüne dair üç tanım yapıyor Said. Bunlar; akademik bir söy­lem olarak şarkiyatçılık, Garp ile Şark arasındaki ontolojik ve epistemolojik ayrıma dayanan bir düşünme biçemi olarak şarkiyatçılık ve nihayet Şark’a egemen olmakta, Şark’ı yeniden yapılan­dırmakta ve Şark üzerinde yetke kurmakta kul­lanılan bir Batı biçemi olarak şarkiyatçılık şeklin­de hülasa edilebilir. Girişteki bu tanımlar aslın­da kitabın meselesini özetler cinsten. Biz kitap boyunca şarkiyatçılığın tarihsel bir süreç içeri­sinde ilk iki tanımından geçerek sonuncu tanı­ma nasıl ulaştığını görebiliyoruz. Ben ise bu ya­zımda -mümkün olduğunca- kısaca bu üç tanı­mı açıklayarak, 400 sayfalık kitabı birkaç satıra sığdırmaya çalışacağım. En azından yazımın ki­tap hakkında bir ön bilgi niteliğinde olmasını umuyorum.

17. yüzyıl ve öncesinde (Hatta bu tarihi 18. yüz­yılın başına bile çekebiliriz) dünyada kimse­nin kimseye Doğulu, Batılı, Şarklı, Garplı gibi sı­fatlarla hitap ettiğini düşünebiliyor muyuz? El­bette hayır. Şarkiyatçılık ya da ‘Batı’daki ta­biriyle (Burada ‘Doğulu’ özne ‘Batılı’ özneyi ‘öteki’leştirmektedir.) ‘oryantalizm’ yaklaşık ola­rak 18. yüzyıl sonunda literatüre girmiş bir ke­lime. Şarkiyatçılığın ortaya çıkışı aynı zaman­da Şark-Garp ayrımının da oluşmasına sebep ol­muş tabii ki. Biz, kitabın ilk bölümünde şarkiyat­çılığın bu çıkış noktasını okuyoruz.

1788’de Hindistan’a ‘klasik Şark görkeminin bir kısmını kurtarmak’ amacıyla giden William Jo­nes, şarkiyatçılğın kurucusu kabul edilir. Yine ya­kın tarihlerde gerçekleşen Napolyon’un Mısır Seferi de, onun hitabet gücü ve sefer öncesinde Şark üzerine yaptığı okumalar sayesinde Mısır halkına bu seferin ‘iyi niyetli’ bir çaba olduğunu kanıtlamaya yeter. Bu ilk çabalar akademik bir söylem olarak şarkiyatçılığın doğuşunu kolay­laştırır. Bundan sonra yapılacak akademik çalış­malarda şarkiyatçı; ya Şark’ı görmek istediği gibi görüp bu şekilde kaleme alır ya da Şark’a git­meye bile ihtiyaç duymadan, daha önce yapıl­mış çalışmalara bakarak Şark’ı yorumlayıp ‘eseri­ni’ ortaya koyar.

Bir topluluk neden başka bir topluluğu tanım­lama ihtiyacı duyar? Bunun nedeni büyük oran­da o topluluğunun kendi kendini tanıma, ta­nımlama ve tanıtma ihtiyacından ileri gelir. Yani Garp, Şark’ı tanımlayarak, Şark; mantıksız, ahlak­sız, çocuksu diyerek hem kendini tam tersi sıfat­larla tanımlar, (Batı; aklı başında, erdemli, olgun, normaldir.) hem de Şark’ı sadece kendisinin ta­nımlanma yetkisine sahip olduğunu kanıtla­yarak kendini ‘iktidar’ kabul eder ve nihayetin­de ettirir. Yani Şarkiyatçılık söylemi salt Şark’ı ta­nımlama hevesinden doğmamış, büyük oranda Garb’ın kendi kendini tanımlama ve yetke kabul ettirme isteğinden kaynaklanmıştır.

Kitabın ikinci bölümüne geçmemizle beraber modern şarkiyatçılığın doğuşuna tanıklık etme­ye başlıyoruz. Burada şarkiyatçılığın artık bilim­sel bir tutuma evrildiğini görüyoruz. Şarkiyatçı­ların en büyük bilimsel destekçileri ise filoloji ve antropoloji. Bu noktada şarkiyatçının özellikle filolojiyi kendi lehine çok iyi kullandığını görü­yoruz. Şarkiyatçı, dildeki kelimeler vasıtasıyla o dili konuşan kültür hakkında ‘çıkarım’lar yapıyor. Örneğin; Arapçadaki kelimelerin yarısının saldır­ganlık içerdiğini iddia ederek Arapları saldırgan, barbar bir millet olarak yaftalıyor. Bütün bunla­ra yüzyılın sonunda Darwin’in ortaya koyduğu teoriler ve “ırkların eşitsizliği” düşüncesi de ekle­nince Garplı; Şarklı’yı kendinden tamamen baş­ka, barbar, çocuksu, düşünmekten uzak gibi sı­fatlara sığdırmaktan ve bunu bütün Şark’a ge­nellemekten çekinmemeye başlıyor. O, artık bi­limsel verilerle konuşuyordur ve Şarklı nasılsa kendisi de tam tersi sıfatlara sahiptir.

Bu bilimsel verilerden sonra şarkiyatçılığın fark­lı bir boyutunu görüyoruz artık. Bu zamana dek zaten Batı’ya ve onun genellemelerine karşı bir tutum takınmayan Şarklı, artık kendisi de bu ge­nellemeleri kabul eder hâle geliyor. Yani kendi­ni Batı gözüyle tanımaya, tanıtmaya ve kabul et­meye başlıyor.

Ben yazımda belirtmemiş olsam da bu zamana kadar biz şarkiyatçılığı İngiltere ve Fransa mer­kezli olarak okuduk. II. Dünya Savaşı’na dek şar­kiyatçılık gerçekten de İngiltere ve Fransa’nın egemenlik alanıydı. Şark’a bakışları biçemsel farklar dışında hemen hemen aynıydı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise bu hakimiyet Amerika’nın eline geçti. Bu noktada Şark’ın da Hindistan ya da Mısır’dan, Araplara ve İslam dünyasına kay­dığını görüyoruz. Bunun en büyük göstergesi 1948 yılında büyük oranda Amerika’nın çıkarla­rı için kurulan İsrail Devleti. Said de “İsrail’in tüm Arap siyasetini Şarkiyatçılık yönlendirir.” (321) diyerek, Amerika’nın şarkiyatçılık çalışmalarının siyasal amaçlı olduğunu vurguluyor. Bu noktada aslında ‘Doğulu’ bir özne olan Yahudi topluluğu­nun ‘Batılı’ bir özne tarafından başka bir ‘Doğu­lu’ özneye karşı maşa olarak kullanıldığına tanık­lık edebiliyoruz.

Edward Said, ilk baskısı 1978’de yapılan kitabı­na zaman zaman çeşitli eklemeler yapmaktan kaçınmamış. 1995 baskısı için bir sonsöz, 2003 baskısı için ise bir önsöz yazan Said, meselesini 1978’de bırakmamış, neredeyse günümüze dek çekmiş, aynı zamanda eserine dair eleştirilere de çeşitli açıklamalar yapmış. Amerika’nın Orta­doğu ve Irak’a ilişkin tutumu ve 11 Eylül olayı­nı da ele alması günümüze yakınlığı açısından önem arz ediyor.

Şimdi geldiğimiz noktaya geri dönersek, Pi­yer Loti’nin Aziyade romanıyla çizmeye çalıştığı Şarklı tipinin nasıl bir bakışla ortaya konduğu­nu artık anlayabiliriz sanıyorum. Aziyade roma­nını okurken çizilen o atmosferden rahatsız ol­mamamızın sebebi yalnızca 19. yüzyıla dair ta­rih bilgimizin az ya da yetersiz olmasından ile­ri gelmiyor. Bu ‘bizim’ tarihimizin bile Garp bakı­şıyla örüldüğü ve bize geçmişimizin Garplı gö­züyle yansıtılıp, bu şekilde kanıksatıldığının bir göstergesi. Bu yüzden Piyer Loti’nin Aziyade’sini okuyan herkes çok sever, okumayan herkes ise onun Şark ve Türk seviciliği karşısında gururla­nıp, tepesinde çay içip manzarayı seyreder.

Peki Edward Said Şarkiyatçılık’ı yazdı da ne de­ğişti? Şarkiyatçıların büyübozumunu gerçekleş­tirmesi, bir nevi onların foyasını ortaya çıkarma­sı sebebiyle, şarkiyatçılığın kitaptan sonra, es­kisi kadar gururlanılacak bir alan olmaktan çık­tığını görüyoruz. Yani artık şarkiyatçılar, şarki­yatçı olmaktan gurur duymak bir kenara, bu sı­fatı hakaret amaçlı kullanmaya başladılar. İkin­ci ve daha önemli husus ise; Said’in kitabın son kısmında da vurguladığı “ötekileştirme” mese­lesi. Said temelde bu ötekileştirme meselesine karşı olduğu için bu kitabı yazdı. Bu sebeple şar­kiyatçılığa verilecek yanıtın garbiyatçılık olma­dığını göstermiş oldu. Sadece bu amaçtan ötü­rü bile Şarkiyatçılık herkes tarafından okunup sindirilmesi gereken bir kitap, ötekileştirmeler­den, önyargılardan ve genellemelerden vazgeç­mek için.

Ek Okuma Tavsiyesi: Kitapta arayıp da bula­madığım tek husus Batılının Türkiye’ye ya da Osmanlı’ya bakışı ve şarkiyatçılığın bizim tarihi­mize etkileri meselesiydi. Said, elbette ki yer yer bunlara değiniyor ama kitabın bütününde buna dair uzun teferruatlar bulmak zor. Bu sebep­le Doğu-Batı Düşünce Dergisi’nin “Doğu Ne? Batı Ne?” sayısı tavsiye olunur. Ayrıca Şarkiyatçılık üze­rine çeşitli eleştiriler ve bu bağlamda yazılmış çe­şitli yazılar okumak isterseniz yine Doğu-Batı Dü­şünce Dergisi’nin “Oryantalizm I-II” sayısı tavsi­yemdir.