Etiket: Mevsim

Vural Kaya – Bu Mevsim Hatırlamadıklarım

Vural Kaya – Bu Mevsim Hatırlamadıklarım

Bu mevsim hatırlayamadıklarım için üzgünüm
Gelecek mevsimler için de üzgün olabilirim
Bu mevsim araya Ahmet girdi canım acıdı
Hatırlayamayacağım kadar Bağdat girdi
Batı girdi insanlığın hayatına bir uzun ara
Bu mevsim araya Şam’da ölümler girdi
Bir çocuk girdi araya Şamlı, Mağripli, Kudüslü
Ölürken şöyle diyordu: Her şeyi söyliyeceğim Allah’a
Bu mevsim nereye baksam baharla baktım
Baharlara kan karıştıran kuzgunlarla
Çiçekler açtı açacak bu mevsim yine de
Hiç kimsenin başkası olacak bir atlı bir umut
Umut uzun, ömür kısa böyle bir mesel girdi
Çiğdem, sümbül, menekşe belki biraz

En çok bu mevsim hatırlamadıklarım için
Sürekli Ahmet için sürekli Bağdat
Evleri kış gecesinde yanmış çocukların
Sokaklara sarılıp uyumaları girdi, parkların
Bombalarla dolu oluşuna artık ağlamayan
Çocuklar girdi aylarca Ahmet sesi doldu kulağıma
Bağdat’ı bırakıp Ahmet’e koşsam Bağdat yanardı
Ahmet’i bırakıp çocuklara koşsam Şam
Bu mevsim mabetlerim postallarla dövüldü
Bu mevsim araya dili gerçeklerden nefrete kaçan
Dili keçeleşmiş bir dünya girdi, bu mevsim
Naralarla öldü müminler, nidalarla
Bu mevsim kuklalar kuluçkadaydı
Kuklacılar kurna başında, ve daha bir sürü şey mesela
Bu mevsim hatırladıklarım için üzgünüm

Ömer Avcı – Amacına Ulaşmamış Şiir

Ömer  Avcı – Amacına Ulaşmamış Şiir

“benden vazgeçmeyen kadına”

Bilir misin aşk adamı ensesinden yakalar
ve sonbahar
-ki klişe bir ifade mevsimidir kendisi-

ben mevsimleri ve hümanizmi
ben kumral boynuzları bir kenara
yanağıma yasladım senden gelen kelimeleri
permateolojik aşkın bilinmezi
ucundan tut unsurlar hassastır

aşağıdan insan topladım sere serpe
aşağıdan en inine cinine gerillaların
tespit sabit, fikir su götürmez eve;
kadınlar bir objedir
-ve tam da bu anda değersizleşir insan hayatı-

ben bunları düşünürken
düşünmüşken insanlar Freud’un insan olduğunu
ben kamburu dağlara kamberi kendime
bu kadar yorma

şiir toplumusallaştırır
açılma boğulursun

imgeler ve işçilik felan
sana diyeceğim
beraber hani
“Uzun- bir -hikaye” yazalım mı ?

Sümeyye Şeker – Hangi Mevsimin Yağmurusun?

Sümeyye Şeker – Hangi Mevsimin Yağmurusun?

Bekliyordu nicedir. Gök tüm suyunu salmış, arzın damarlarında geziniyordu sanki. Koşuşan kalabalık ara­sında sığınacak yer derdine düşmeyen tek kişiydi. Öyle uluorta dururken kaçınılmaz olarak yağmura karışmış­tı. Ya da yağmur ona karışmıştı. Ki yüzünde gizleyemedi­ği bulutlanma bunun belirgin işaretiydi. Uzakta görünen otobüsle hareketlendi bekleyenler. Güzergâha göz attığın­da “çocukluğuma gidiyor” diye mırıldandı. Durdu, bekle­di, sonra ani bir hareketle bindi otobüse. Geçmişten oku­nurdu bazen gelecek. En arkaya geçip koltuğa bıraktı kül­çeleşen bedenini. Ağırdı kendine. Babasının dediği gibi zaman bir tacirdi ve hiç de insaflı olmamıştı genç adama. Kaçıp gidebilse daha farklı olacağına inanırdı hep. Bıraka­bilseydi. Kırklanmaya çekilen bir derviş gibi süzebilseydi ruhunu, belki, belki… Keşkeleri kadar çoktu belkileri. İç eviyle cedelleşirken bir selam ile bölünüverdi dalgınlığı:

– Selamün aleyküm oğul.

İçine doğru derin bir off çekti. Hayır, hiç sırası de­ğildi bu muhabbetin. Sıkıntılı halini gizlemeden aldı se­lamı:

– Aleyküm selam…

Sesi kendine bile yabancı.

– Seni izledim epey. Rahmet yağdı da yağdı üstüne. Hastalanacağını da mı hesaba katmaz diye söylenirken yü­zünü gördüm. Anladım ki kendinden ıraksın. Üstüne ga­zap yağsa yine sığınmazdın bir köşeciğe he mi?

İşte bu hiç çekilesi değildi. Ne anlardı yetmişlerin­de bir ihtiyar ruhunun çetrefilinden, içinde yanan çerağ­lardan.

– Yorgunluk bey amca. Dalmışım öyle, diye geçiş­tirmeye çalıştı.

– Bildim oğul.

Sessizlik… Issızlığımda bırak beni diye yalvardı genç adam dilsizce. Pencereye vuran damlaları izledi bir süre. Neden sonra konuştu ihtiyar:

– De hele adın nedir?

– Yusuf.

Bildiğin gıcırdamıştı sesi.

– Yusuf olan kaybolur mu hiç ay oğul?

Sual ruhunun koylarında, kayalıklarında, mağarala­rında yankılandı. Bu nasıl bir soruydu? Yusuf’u düşünür­ken kuyuyu, zindanı, âhuyu ele almıştı da bu hiç aklına gelmemişti. Devam etti ihtiyar;

– Düşün oğul, karındaşları tarafından kuyuya atıldı­ğında sessizce bekleyen Yusuf’u. İftiraya uğradığını, mah­pushanede eriyen onca zamanı, gençliğini. Biz olsak ak­lımızı o kör karanlıkta, sabrımızı zindanda kaybederdik değil mi? Ama o kaybetmedi, bekledi. Beklemek nimet­tir oğul.

– Neyi beklediğini bilmezken bile mi?

– Bilinmez olur mu hiç? Karışıktır aklın ama tek tek dinlersen zihnini yoran sesleri, tüm beklentilerin üstünde olanı duyarsın. Gel çağrısıdır ötelerden. Hikmet kapalı de­ğildir kalbi olana.

– İyi dersin, hoş dersin de zordur bu iş amca.

– Ya kendine açtığın bu savaş kolay mıdır?

Uğultu… Nasıl kolay olsundu. Hançer yemekten bi­tap bir savaşçı gibi dizleri üstünde can çekişiyordu yıllar­dır. Arkasına yaslandı. Kirpiklerini kilitledi birbirine. Boy­dan boya bir ayna vardı sanki karşısında. Uzunca seyretti kendini. Ön bahçesinde; hepsi hepsi emekleme evresi ge­çirdiği yaşamın arka bahçesinden açıldığı ormanlar, deh­lizler, girdaplar. Yalnızlık!

– Sustun yine. Daralma oğul. Bilesin, ne kadar ör­gütlersen örgütle sessiz harfler okunaksızdır. İyi dinle kendini. Yittim dediğin yerden başlar bulmalar. Ki dün­ya dediğin yitiği bulma çabasının adı değil midir? Hangi mevsimin yağmurusun bil oğul. Çağılda yatağını bulan ır­mak gibi o sonsuz ummana. Aynalardan yapılma şehirlere kıymet vermeyesin. Eninde sonunda kırılırlar. Sûreti geç, asla talip ol. Unutmayasın, “bulanlar ancak arayanlardır.”

Derin bir nefes alarak sıvazladı sakalını:

– Şimdi bana müsaade. Yusuf gibi hükümran olasın kendine. Allah’a ısmarladık.

Diyememişti bir şey. Bastonuna tutuna tutuna oto­büsten inen ihtiyarı gözden kaybedene kadar izledi. Anne­annesi olsa kesin Hızır derdi. Kim olduğunun bir önemi var mıydı ki? Oydu işte, yarasına şifa sunan Lokman. An­lamıştı; şiirler yalan söylüyordu, şarkılar heyula. Kaybol­mak değil “gaybolmak”tı işin aslı.

Otobüsten indiğinde göğe kaldırdı başını. Zahmet değildi, rahmetti. Yolcu olana menzil elbet yakındı. Gü­lümsedi. Ve yürüdü. Sonsuza.