Etiket: Mısır

İbrahim Alan – “Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm”

 İbrahim Alan – “Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm”

“Dünyanın Annesi”: Mısır

Mısır için kullanılan “ümmü’d dünya” tabiri, Mısır fatihi Amr bin As’a atfediliyor. Mısır dendiği zaman da Araplar Kahire’yi anlıyorlar. Belki de bütün Mısır’ı bir araya topladığı için Kahire’ye eskiden beri sözlü kültürde “Mısır” deniyor. İstanbul kalabalığını ikiye katladığınız zaman Kahire’yi elde ediyorsunuz. Arnold Toynbee dahil Kahire üzerine düşünen herkesin aklına ilk gelen şehir nedense İstanbul oluyor. Ben de öyle yapıyorum. Yirmi milyonu aşan nüfusuyla inanılmaz derecede kalabalık ve düzensiz bu şehri, İstanbul’la karşılaştırarak anlamaya çalışıyorum. Nadiren rastladığınız trafik lambalarının çoğu çalışmıyor. Bu karmaşaya rağmen trafik kendi düzenini kurmuş ve hızla akıyor. Muhammed Esed bir asır önce Doğunun Romantik Olmayan Yüzü başlığı altında topladığı gezi notlarında Arapların şoförlük konusunda çok yetenekli olduklarından bahsediyor. Mısır’da korku içinde dualarla yaptığım her yolculuk Esed’i haklı çıkarıyor. Hakikaten o kalabalıkta zigzaglar çizerek yol alan daracık mikrobus’ların içinde biz titrerken şoför, yolcularla yol parası hakkında kavga ediyor. Ya da bir elinde telefon, bir elinde sigara ile mümkün olan akrobatik hareketlerin hepsini deniyor.

İnsan hayatının fazlasıyla ucuz olduğu bu ülke­de sokakta çıkan anlaşmazlıklarda ise tam aksi­ne esnek bir davranış görüyorsunuz. Kahire’ye 80 km. uzaklıktaki Zagazig şehrine derslere gi­derken pek çok tartışmaya şahit oldum. İnsanlar birbirlerine vurmak yerine arabaların kaporta­sına vurmayı tercih ediyorlar ve ben çoğu defa gülümseyerek memnun bir şekilde seyrediyo­rum. Kırmızı ışıktaki bir kaç saniye gecikmenin, araçların küçük çapta hasar görmesinin, yol ver­me tartışmasının bile ölümle sonuçlandığı bir şehirden, İstanbul’dan gelen biri için bu anlayış ve olgunluk, yüceltilmesi gereken şeyler çünkü.

Yılda bir kaç defa yağmur gören Kahire’de kum fırtınasına bünyeniz hızla uyum sağlıyor. Baş­langıçta gözlerinizi açamıyorsunuz. Eve döndü­ğünüzde tarlada çalışmış gibi saçlarınız ve kıya­fetleriniz kumdan nasibini alıyor. Balkonunuza kum ve rüzgar günlük olarak farklı desenler çi­ziyor. Evlere ayakkabılarıyla giren Mısırlılar için bu ciddi bir sorun teşkil etmiyor. Sabah namazı­na müteakip, halıları, paspasları balkon demirle­ rine vura vura silkeliyorlar. Kum fırtınasında bile aynı balkonda çamaşır kurutuyorlar.

Erkekler tarafından çok yaygın bir alışkanlığa dönüştürülmüş kaldırımlara hacet giderme işi en güzel yerlerde bile salına salına gezmenize engel oluyor. Ana caddelerde taksiciler araba­nın sağ arka kapısını paravan yaparak bu işi gö­rüyorlar. Temizlik kültürünün zayıf olmasını ik­lime bağlamayı çok isterdim. Türkiyeden giden birinin hayatını alt üst eden bu temizlik proble­mini nasıl anlatırsam anlatıyım Oryantalist ba­kışla suçlanacağım. Önümde iki yol var: Birinci­si, pek çokları gibi gördüğüm bu tür şeyleri giz­leme yolunu seçmek. İkincisi de ümmet vurgu­su yaparak romantik bir yaklaşımla çirkinliklerin üstünü örtmek. Ben, sokakta ayna gezdirmek­ten yanayım.

Fustat’tan Medinetü’n Nasr’a, eski yerleşim yer­lerinden yenilerine kadar Kahire’yi sokak so­kak gezdiğinizde karşılaştığınız insan ve yaşam manzaraları, Oryantalistlerin aktardıkları şeyler­de çok da haksız olmadıklarını gösteriyor. Türki­yede ilmi çevrelerde Oryantalist çalışmalar hiç­bir şekilde itibar görmediği için yazılanlara çoğu zaman kulak tıkama yolunu seçmişiz. Oryanta­listlerin adının anıldığı her durumu, “Doğu top­lumları karşısındaki önyargı ve art niyet”le izah etmek, maalesef ilmi çevrelerin temel karakte­ristiğidir.

Romatizmin ve Tarihselliğin Pençesinde:

Hem Mısır’a gitmeden önce hem de oraday­ken Mısır hakkında yazılanları okumaya çalış­tım. “Ortadoğu’nun bu kadim şehri…”, “Kahire… İslam ordularının nal sesleri…”, “Nil’in nazlı ço­cuğu Kahire’de..” şeklinde cümleye başlayanlar­dan öğreneceğiniz pek bir şey olmuyor. “Kava­lalı Mehmet Ali Paşa’dan beri…”, “Osmanlı döne­mi Mısır’ı…”, “Nasır darbesi sonrası…” diye başla­yanlardan da istifade edemezsiniz. Bu iki yakla­şım türünü temsil edebilecek olan iki isimden söz etmek istiyorum. Romantizmin kurbanı Fa­tih Okumuş ve tarihselliğin pençesindeki Ekme­leddin İhsanoğlu.

Nedir o romantik tavır? Arap coğrafyasına gi­den her Türk, muzaffer bir yeniçeri edası takınır ve turist olmasından dolayı herkese gösterilebi­lecek ilgiyi gördüğünde bunu Türklüğüne yorar. Şanlı tarihine, Osmanlı bakıyyesi asil bir milletin evladı olmasına, evlad-ı fatihana, Birinci Cihan Harbi’nde Türk’ü sırtından hançerleyen Arabın mahcubiyetine ve daha bir sürü zihinsel fantaz­ma kadar varır işin ucu. Türk olduğumuzu an­layınca boynumuza sarılırlar, kendilerinden ge­çerler Araplar. Arkamızdan salya sümük ağla­yanı, “Geri gel ey Osmanlı! diye inleyeni hiç ek­sik olmaz. Bu yaklaşımın elbette gerçekçi hiçbir yönü yoktur. Mısır’a gittiğim günden darbe son­rası dönüşüme kadar Türkiye tarafından para­sı ödenen bir Türkçe hocasının Mısır’da sadece Türkçe öğretmek için bulunuyor olmasına asla inanmadılar. Çalıştığım kurumda bana ve ben­den önce çalışan okutmanlara ellerinden gelen bütün zorlukları çıkardılar. Öğrencilerine Farsça ve İbranice derslerini seçtirmek için her yolu de­nediler. Lise ders kitaplarında zihinlere nakşedil­miş “Osmanlı işgali”nden bahsedip, her fırsatta sözü, R. Tayyip Erdoğan’ın yeni bir Osmanlı sev­dasında olduğuna getirdiler.

Yani Fatih Okumuş’un anlattığı gibi “Türk’üm” dediğiniz zaman ne boynunuza sarılan var, ne de İhsanoğlu’nun dediği gibi Mısır’da yerleşik bir Türk kültürü var. Her turiste yapılan muame­le Türkiyeden gidenlere de yapılıyor. Yabancı ol­duğunuzu anlayan şoför bilmediğiniz adres­lerde sizi dolaştırıyor. Televizyon dizileri yoluy­la tanıdıkları, ciplerle gezen, Boğaz’da, yalılarda oturan zengin Türkiye halkından “ne kopartılır­sa kardır” yaklaşımı hemen her satıcıda mevcut. Mutlaka Türkiyeye gelen turistler de benzer şey­ler yaşıyorlardır. Sorun bu değil. Sorun, sokağın gerçeği bu olmasına rağmen gerçeği saptırarak şirin göstermeye çalışmak.

Ekmeleddin İhsanoğlu ise tarihsel verilere daya­narak yazdığı sosyal tarih anlayışından uzak ki­taplarında Mısır’ı değil, daima Türkleri anlatıyor. Mısır’a dair yaşayan realiteyi onun eserlerinde bulmanız mümkün değil. Geçmişte varsa bile bugün Mısır’da Türk kültürünün varlığından söz edemezsiniz. Cami, şadırvan, mimari, yemek, ev hayatı ve sokakta hakim olan şey Mısırlının, Af­rikalının, Arabın kültürü. Türkiyedeki yaşam kül­türüyle en ufak bir ortaklık bile söz konusu de­ğil. İhsanoğlu’nun Mısır’da Türk Kültür İzleri kita­bına aldığı lügatçede, Türkçeden Mısır Arapçası­na geçmiş pek çok sözcük var: Yaşmak, efendim, yesta (usta), ehvegi (kahveci), bostagi (postacı), dogri (doğru). 1930’lara kadar Mısır sarayında Türkçe konuşulmuş olması bunda belirleyici ol­muş. Halk dilinde yaşayan Türkçe kelimeler can­lı bir Türk kültürünün varlığına delil teşkil etmi­yor. Sadece uzmanların bu malzeme üzerinden hamaset devşirmesine yarıyor. Gördüğüm kada­rıyla Mısır’a tarihin penceresinden bakanlar Os­manlıcılığın, ümmet penceresinden bakanlar da İslamcı romantizmin etkisinden çoğunlukla kur­tulamamış.

Çok Yakın Çok Uzak

Mısır’a uçakla sadece 2,5 saat mesafedeyiz. Ku­lağınızı kabarttığınızda sokakta Türkçe kelime­ler duyuyorsunuz. Türkçe sözcüklerden olu­şan metro istasyonu bile var. Marketlerde İstan­bolin peyniri satılıyor. Bulak matbaasında ba­sılan kitaplar hala İstanbul piyasasında nadi­de eser olarak alıcı buluyor. Minyeli Abdullah’ın Minye’si, pirince gidilen Dimyat Mısır’da. Üniver­sitelerin hepsinde Türk Dili ve Edb. Bölümü var. İlk Türkçe gazeteniz burada yayımlanmış. Os­manlı aydınlarından Mısır’a yolu düşmeyen yok gibi. Tüm bu yakınlığına rağmen iki ülke insa­nı, kültürü birbirine o kadar yabancı ki… Tarih­sel bağlar ve İslami kültür ortaklığı, aradaki uçu­rumu kapatmaya yetmemiş görülüyor. Televiz­yon dizilerinin dışında Türkiye hakkında tek bir fikri olmayan insanlar çoğunlukta. Bu dizilerde­ki aile içi yasak aşklar, lüks, şatafat gibi Türkiye insanını yanlış tanımanın verdiği sıkıntılarla kar­şı karşıya kalıyoruz çoğu zaman. Cumhuriyet’le birlikte Türklerin bir kısmının Hıristiyan olduğu­nu düşünenler çok fazla. Sokağımdaki manav­dan, Selefi öğrencilerime kadar defalarca Müs­lüman olup olmadığım sorgulanıyor. Çoğuna bir Fatiha ya da işim aceleyse İhlas okuyup kur­tuluyorum. Hıristiyan Türk olmadığını, Türklerin tamamının Müslüman olduğunu söylediğim­de çoğu zaman söylediklerime inanmadan kafa sallıyorlar.

Türkiyeden Ezher’e eskiden beri öğrenci gider. Türkiye’ye döndüklerinde büyük saygı ve hür­met görürler. Ezher’in avlusunda Türk Revakları diye özel bir bölüm bile var. Hemen yanı başın­daki kısma ise Gabarti adlı meşhur Mısırlı tarih­çinin ismi verilmiş. Bu tarihçinin adını da meş­hurluğunu da ilk kez orada duyuyorum. Arnold Toynbee’ye bakıyorum, üstad, Gabarti’yi dün­yanın en önemli tarihçilerinin başına yerleşti­riyor. Ezher’de okuyan bahtiyar insanlardan bir tanesi bile bu adam kimmiş, ne yazmış, yaz­dığını Türkçeye çevirelim diye düşünmemiş. Gabarti’nin eseri Batı dillerine defalarca çevril­miş ama Türkçede yok. Revaku’l-Etrak’ın yanı başında Revaku’l-Gabarti var. İşte böyle, Mısır’da her şeye hem çok yakınız hem de çok uzak.

Mısır’da Eğitim Sorunu:

Darbeden sonra herkes Tahrir meydanında gö­bek atan üniversitelileri bu nasıl bir eğitim, na­sıl bir demokrasi anlayışı diye anlamaya çalıştı. Türkiyede belki de otuz yılı aşkın bir zamandan beri ezberci eğitim sorgulanıyor. Çözüm bulu­namamış, değişik modeller denenmiş, ideal bir form tutturulamamış olsa da böyle bir sorunsa­lın herkes farkında. Mısır’ın gündeminde daha böyle bir şey yok. Üniversitede okuyan öğren­ciler şakır şakır, sallana sallana ezber yapıyorlar. Göklere çıkartılan Ezher’in İslami İlimler bölüm­lerinde de klasik kitaplar ezberletiliyor. Öğren­ciler tamamiyle nakilci bir eğitim metodunun kurbanı. Ezher’in okul öncesine bile bir çocu­ğun girebilmesi için 30. cüzü ezberlemiş olma­sı gerekiyor. Üniversitedeki hocalardan, hutbe­deki imamlara kadar hemen hemen herkes akıl, kıyas ve dirayetle değil, hitabetle etkili olmaya çalışıyor. Tanıştığımız Ezherli çocuklar hocaları­nın iyiliğinden bahsederken “Ağlaya ağlaya ders anlatıyor abi” ya da “Hafız olduğu gibi ezberin­de şu kadar hadis var” diyorlar. Ezher’e Türkiye­den öğrenci akını yaşandığı 90’lı yıllarda öğren­cilik yapmış ve bir vesileyle Mısır’da kalmış olan­lar var. Ticaretle uğraşanlar, bir Mısırlıyla evle­nip kalanlar veya Metin Turan gibi gazetecilik yapanlar… Kendileriyle tanışıp görüşme imkanı­mız olanlar Ezher’de dersleri geçmek için hangi hocaya ne kadar rüşvet (bahşiş) verdiklerini an­latıyorlar.

Kahire Yunus Emre Kültür Merkezi’nde dersi­ne girdiğim sınıfın birinde, tahtaya, içinde Dos­toyevski geçen bir cümle yazıyorum. Öğrenci­lerin içinde halen bir fakülteye devam eden de var, okulunu bitirip iş hayatına atılmış olan da. Öğrenciler Dostoyevski’nin anlamını soruyor­lar. Şaka gibi ama sınıfta Dostoyevski’yi duy­muş olan çıkmıyor. Aynı şeyi bir başka sınıf­ta Don Kişot üzerinden yapıyorum. Sonuç yine aynı. Mısır’daki sorunun eğitimde düğümlendi­ğini düşünüyorum. Bugün acil ihtiyaç duyulan demokrasi, siyasal bilinç, askeri vesayet, sivil dü­şünce sonrasında konuşulacak şeyler.

Alınlarda İz, Arabalarda Kuran:

Mehmet Metiner, 80’li yıllarda İran seyahati son­rası yazdığı eski bir yazısında idealize ettikle­ri İran’ın, Türkiye’de mücadele ettikleri hurafe­lerden çok daha fazla geleneksel ritüellere düş­kün olduğunu görünce şaşırdıklarını anlatıyor. Mısır’daki İslami hayattaki şekilcilik bana bunla­rı düşündürüyor. Mısır’da sokakta rastladığınız erkeklerin alınlarında, kan aldırılarak veya sert yere secde edilerek oluşmuş/oluşturulmuş siyah lekeler var. Israrla sorduğum Mısırlılar bunun çok namaz kılmaktan olduğunu söylüyorlar. Ba­zıları ise bunun kendiliğinden olmadığını, bi­linçli olarak yapılmış şeyler olduğunu itiraf edi­yor. Ben de bu şekilci adetin, Fetih Suresi’ndeki “Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları var­dır.” ayetine muhatap olabilmek için yerleşti­ğini düşünüyorum.

Aynı şekilde arabaların ön camına veya arka tarafına bir veya bazen bir kaç Kuran koyma geleneği var. Taksiciler güven içinde seyahat etmek isteyenlere bununla mesaj veriyorlar. Pek çoğu yerine sabitlenmiş bu mushafla­rı, okumak isteyen müşterileri için bulundur­duklarını söylüyorlar ama sıkıca tutturulmuş kitabı alıp okumanız mümkün değil aslında. Arabalarını hırsızlara karşı korumak isteyen­ler ise muska yerine kullanıyorlar.

Din, mitolojiden, halk geleneğinden fazla­sıyla besleniyor. Amin Maalouf denemelerin­de “Orta Doğu halkları üzerinde dinin etki­si sıklıkla sorgulanır. Ama asıl sorgulanması gereken bu halklar dine ne kattı, sorusudur” diyor. Kesinlikle çok kritik bir soru. İran, Mı­sır ve Türkiye gibi zengin kültürel çeşitliliğe sahip coğrafyalarda bu katkı, tahmin edildi­ğinden çok daha büyük olmuş.

(Devam edecek)

1 Mısır Zagazig Üniversitesi ’nde Türk Dili Okutmanlığı görevi süresince tutulan notlardan oluş­maktadır.

Vural Kaya – Adeviyye Şiiri

Vural Kaya – Adeviyye Şiiri

Halkların üstüne kurşunla yürüyen bir mumyadır
Firavun’un gözleri

Mısır’ın korkunç efsunu yüz yılların sunağında
Nil’e bırakılmış bir çocuktur şimdi Adeviyye

Asiye’si yok bu defa ve kalkıyor işte yumrukları
Adeviyye’nin, Nil’e bırakılmış halklar aşkına

Alişan Demirci – Mısır’ın Sesi

Alişan Demirci – Mısır’ın Sesi

Daha önce Ümmü Gülsüm’ü yazmak zor görünüyor demiştim. Bağlam Yayıncılık’ın Müzik Bilimleri Dizisi’nden çıkmış olan Mısır’ın Sesi -Ümmü Gülsüm, Arap Şarkısı ve Yirminci Yüzyılda Mısır Toplumukitabından hareketle yazmak istedim. Kitabın yazarı Virginia Danielson ve kitap Amerika’da 1997 yılında yayınlanmış.

Ümmü Gülsüm’ün kesin doğum tarihi bilinmemekle beraber, Dakhaliye vilayeti nüfus kayıtlarının Tammay el Zahâyra köyü sayfasındaki bilgilere dayanılarak 4 Mayıs 1904 tarihi veriliyor kitapta. Taşrada fakir bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen sanatçının babası, köyün imamı olan Şeyh İbrahim es-Seyyid el Baltacı (ölümü 1932), annesi ev hanımı olan Fatma el-Melîjî (ölümü 1947).

Ümmü Gülsüm 5 yaşından itibaren üç sene boyunca Kur’an ve tecvid dersleri aldı. Babası imamlıktan aldığı düşük ücretle geçinemediği için, kendi köylerinde ya da civar köylerde dini şarkılar söyleyerek para kazanmaya çalışıyordu. Ümmü Gülsüm’den on yaş büyük ablası ve bir yaş büyük abisi de babalarına eşlik ediyorlardı. Bir gün abisi rahatsızlanınca, Ümmü Gülsüm babası ile birlikte gitti. Genelde “umde”nin (köyün reisi) evinde toplanılıyordu. Ümmü Gülsüm’üm 5-8 yaş arasında umdenin evinde yaptığı başlangıç, komşu köyde yapılacak bir kutlamaya davet edilmesi ile devam eder. Bu kutlamada ev sahibi, babasının imamlıktan aldığı maaşın yarısı kadar bir ücret öder Ümmü Gülsüm’e. Dinleyiciler arasında bulunan bazı insanlar; babasından, Ümmü Gülsüm’ü kendi kutlamalarına da getirmesini isterler. Bu sayede ünü gittikçe yayılan sanatçı, bir tüccar tarafından halk konseri yapmaya davet edilmiş, zengin ve nüfuzlu insanların evlerine çağırmalarıyla ünü daha da artmıştır. Bu ev konserlerinde Ümmü Gülsüm, fakir ve köylü kıyafetleri ile bir erkek gibi giyinen ve zenginler tarafından hor görülen küçük bir kız iken; şarkı söylemeye başladığında herkesi susturan ve bütün dikkatleri kendinde toplamayı başaran müthiş bir sese sahipti.

Sanatçı ilk  başlarda  şeyha,  dinî  şarkıcı,  taşra lı, bedevî gibi farklı sıfatlarla nitelendirilmişti. Fakat Kahire’ye giderek yeteneklerini geliştirmiş, şöhret ve serveti getirecek repertuarı ve profesyonel kimliği ararken bir yanda da icra stilini, görünüşünü, tavırlarını değiştirmiştir. Zaman zaman devrin popüler müziğine kaydığı için eleştirilen Ümmü Gülsüm halkın isteklerini geri çevirmemek belki de daha meşhur olabilmek için dini müzikten uzaklaşıp eğlencelik aşk şarkıları söylemeye başladı. 1923 yılında Odeon firması ile anlaşan sanatçının 1924-1926 yılları arasında 14 adet kaydı piyasaya sürüldü.

Ümmü Gülsüm öğrenmeye hevesli ve çabuk öğrenen bir öğrenciydi. 1920’lerin başında bir davette onu gözlemleyen Muhammed Abdulvahhab, “Her zamanki gibi Ümmü Gülsüm birinci bölümü sadece bir kez dinleyerek ezberlemişti” demiştir. Bu yıllarda babası ona birçok hoca ile çalışması için yardımcı olmuş, ud dersi almasını sağlamıştır. Esas hocası Şeyh Ebû’l-ilâ Muhammed, meşâyihlerin müzik mirası konusunda uzmanlaşmış, klasik Arapça şarkılar konusunda sanatçıyı yetiştirmiştir. Meşâyih tarzının ana unsurlarından olan söz ve melodinin aynı potada eritilmesi Ümmü Gülsüm’ün stilinin özünü oluşturacaktır. Bu yıldan sonra Ümmü Gülsüm’ün müziğinde ve kişisel tarzında yaptığı seçimler tutarlı bir kalıba girmişti.

Ümmü Gülsüm aile bireylerinden oluşan şarkıcılarını (yani meşayih orkestrasını) prestijli/saygın bir “taht” ekibi ile değiştirir. Yeni taht’ın yarattığı etki çarpıcı idi ve müzisyenler tek tek ele alındıklarında Ümmü Gülsüm’den daha ünlü, klasik müzikte ustalaşmış kişilerdi. Müzisyenlikteki ustalıklarının yanında bu adamlar önemli bir tarz değişiminin sinyalini veriyorlardır. Çünkü orkestra sanatsal ilerlemeyi, modernliği ve biraz da olsa dinden kopuşu temsil ediyordu. Artık Kahire sahnelerinde taht ile çıkarak bir şeyha ya da münşide olmaktan çıkıp yerini taht’ı olan ve artık başörtüsü kullanmayan ve bu yüzden eleştirilen bir şarkıcı alıyordu. Rûz el Yûsuf gazetesinde yer alan bir haber şöyle: “Dini şarkılar söyleyerek konser veren.., kollarını sıyırıp elleriyle yemek yiyen Ümmü Gülsüm, bugün aşk ve tutku üzerine taktuka ve edvâr söylüyor, size ‘Comment ça va?’ diye sorup ‘Bien, merci’ diye cevaplıyor.”

Bu başarılar dönemin ünlü sanatçıları tarafından kıskançlıkla karşılık bulur. Mesela Münire el Mehdiye medya sektöründeki tanıdıkları sayesinde kirli haberler yaptırır. Babasının köye dönmek istemesine ve kızının kariyerini bitirmek istemesine kadar varan bu olayları Emin elMehdi’nin çabaları durdurur. Ümmü Gülsüm evine kapanır, ziyaretçi kabul etmez ve basına karşı ihtiyatlı olmaya başlar. Bu dönemde ülkedeki ekonomik daralma, tiyatro, konser gibi eğlencelerin kötü etkilenmesine neden olur. Birçok sanatçı Ümmü Gülsüm’e özenerek, onu taklit ederek, onun gibi giyinerek piyasada yer almaya çalışsa da başarılı olamazlar. Ümmü Gülsüm ise kendine bağlattığı maaşlar ve albüm satışlarından aldığı ücretlerle geçimini rahatça sağlamıştır. Gelen tekliflere çok yüksek ücretler istiyor, bazen gelen yüksek ücretleri bile reddediyordu.

1930’larda, her ayın ilk perşembe günü radyoda da yayınlanan sezonluk konserler vermeye başlar. Bu konserler neredeyse 1973 yılına dek hemen her sezonda devam etmiştir.

350 sayfalık kitapta bu şekilde o kadar çok ayrıntı var ki; Ümmü Gülsüm, hangi tarihte, kiminle, ne anlaşması yaptı, ne kadar ücret aldı, memnun kaldı mı, basında yankısı ne oldu gibi birçok soruya cevap bulabiliyorsunuz. Kitabın yazarı 5 sene Mısır’da çalışarak, dönemin hemen hemen bütün dergi, gazete ve resmi kayıtlarına bakarak hazırlamış kitabını. Müthiş ayrıntılı bir kitap. Bu ayrıntılardan birkaç örnekle bitirelim:

Ümmü Gülsüm’ün çocukluğundaki “gürültücü” hayran kitlesi, ağırbaşlı ve repertuarı bilen, sadık bir dinleyici kitlesine  dönüşmüştü. Bir müzisyenin anlattığına göre: “Yaşlı bir umde İskenderiye’de yaşıyor ve Ümmü Gülsüm’ün her konserine gidiyordu. Biri kendisi, diğeri de paltosu ve şapkası için olmak üzere iki yer satın alıyordu. Bir gün konsere gelmeyince konser arasında Ümmü Gülsüm acil servis arabasını umde’nin evine yolladı. Umde’nin babasının vefat ettiği ve kendisinin yasta olduğu ortaya çıktı. Her şeye rağmen acil servis arabası ile konsere geldi.”

Genelde aşağıdaki şekilde bir program uyguluyordu Ümmü Gülsüm:

22.30 23.40 Birinci Şarkı (Vasla) 50 dakika ara

00.30 – 02.40 İkinci Şarkı 50 dakika ara

03.30 04.15 Üçüncü Şarkı.

1967 yılında Paris’te vereceği konserde benzer bir programda ısrar etmiş ve Fransız devlet adamlarını ve Arap olmayan seyirciyi hayrete düşürmüştür. Söylenenlere göre 7 saat süren ve sabaha karşı biten konser için yetkililerden özel izin alınmış, Mısır rekoru kırılmış ve “Olympia Tiyatro salonu Wagner için bile bu vakte kadar açık kalmamıştı” denilmesine neden olmuştur. Başkan Dögol’ün de telgrafla kutladığı 1967 yılı Kasım ayındaki bu konser, sanatçının Arap dünyası dışındaki ilk ve tek konseridir. Buradaki bütün gelirlerini Mısır’a bağışlayan sanatçı, Arap dünyasında verdiği bir dizi konserden elde ettiği geliri de Mısır’a bağışlamıştır.

Ümmü Gülsüm “iyi bir şarkıcıydı çünkü Kur’an okuyabiliyordu”. “Asla aynı mısrayı iki kez aynı şekilde okumazdı”. Araplar, o şarkı söylemeye başladığı anda “zamanın durduğuna” inanıyorlardı.

Bir söyleşide kendi kimliği ni ifade ederken: “Onlar (fellahin) basit insanlar… ama altın kalpliler. İlk dinleyicilerim onlardı. Elde ettiğim her türlü başarıyı onlara borçluyum. Bu ülkenin gerçek efendileri onlardır, çünkü bu topraklardaki iyiliğin, cömertliğin ve sevginin kaynağıdırlar. Taşra, şehrin kaynağı ve çıkış noktasıdır. Eğer şehirde yaşıyorsanız sürgünde yaşıyorsunuz demektir; köyde ise akraba ve dostlarınızla yaşarsınız.” demiştir.

Ümmü Gülsüm Allah’tan gelen müthiş bir sesin yankısıdır. Bu yankı herkeste farklı bir anlam bulabilir. Kitaptan yapmaya çalıştığım kısa alıntılarla küçük bir giriş yapmış oldum. Bu sesin hayat hikâyesini bu kitaptan okumanızı öneririm. (Virginia Danielson, Mısır’ın Sesi -Ümmü Gülsüm, Arap Şarkısı ve Yirminci Yüzyılda Mısır ToplumuBağlam Yay, Mart 2008, çev.Nilgün Doğrusöz, Cem Ünver)

Mahmud Derviş – Doğsaydın

Mahmud Derviş – Doğsaydın

Avustralyalı bir anneden
Ve Ermeni bir babadan doğsaydın
Doğum yerin Fransa olsaydı
Kimliğin ne olurdu bugün?
-Üçlü olurdu tabii
Uyruğum
Fransız
Haklarım
Fransız hakları
Sonuna kadar…
-Annen Mısırlı olsaydı
Anneannen Halep’ten
Doğum yerin Yesrib
Baban ise Gazze’den
Kimliğin ne olurdu bugün?
-Arap bayrağımızın renkleri gibi dörtlü olurdu tabii
Siyah, yeşil, kırmızı, beyaz
Ama uyruğum laboratuarda mayalanıyor olurdu
Pasaportuma gelince
Filistin gibi çözümlenmemiş bir sorun olurdu hâlâ
Hâlâ çözümlenmemiş bir sorun! Sonuna kadar…

(Bu Şiirimin Bitmesini İstemiyorum,
s. 151-152, Beyrut, 2009)

*Mahmud Derviş (Lübnanlı Şair)

Çeviri: İbrahim Demirci