Etiket: Muammer Ulutürk

Muammer Ulutürk – On Yıl Arası Takvimden Notlar

Muammer Ulutürk – On Yıl Arası Takvimden Notlar

“Nevra’ya aman büyüme derim bazen.”

Kendi halinde çocuklardık. Beş sınıflı eski bir okula gider gelir, boş zamanlarımızda mevsim oyunları oynar, oyunlar icat eder, aylak aylak dolaşırdık. Ne olduysa o günlerde oldu. Orta mektep başladı. Magirus’tan Mercedes’e çevrilmiş otobüse ömrü boyunca birkaç defa binen ben, yeni alınmış yeşil renkli Süper Man’la sabah gün doğmadan okula gidiyor, akşam karanlığında eve dönüyordum. Otobüste sürekli ayakta olmaktan gına geliyordu. Hayli uzakta bulunan okula gidişlerde arkadaşım Ali ile birlikte kendimizin bile inanamayacağı espriler yapıyor, kahkahalar atıyorduk. Azar bile yemiştik huysuz bir uncudan. Hay sizi yetiştiren hocaların diye başlayan homurdanmalar hiç eksik olmuyordu.

Okul çantam umumiyetle benden öncekilerden tevarüs eden çakıt şeylerdi. Bu defaki de böyle oldu. Kilidi bozuk siyah bir ceymis bonddu bu. İkide bir açılır, içindekiler de etrafa saçılırdı. At­tarlar içinden aldığım bir don lastiğiyle sorunu çözmüştüm. Küçük meseleler böyle çözülüyor­du. Hani şu eskiyen ayakkabıları çöpe atmak ye­rine tamirciye götürmek cinsinden yani.

Çelik Bilek ve Rodi hayatımızdan çıkmış gibiydi. Eskisi gibi Saray Sinemasının önündeki sergiler­den değiş tokuş yapamaz olmuştuk.

Okulda gayet sert hocalar vardı ve ben en çok parasız yatılı okuyan garibanların yediği dayak­lara üzülüyor, aynı akıbete uğramamak için ya­şımın üzerinde olgun davranmak zorunda kalı­yordum. Ana babalarından uzakta, kocaman bir şehirde yalnız başına bu yoksul köy çocukları için hayat kim bilir nasıl da zordu.

Karma Ortaokulunun görevlendirmeli Sos­yal Bilgiler hocası “Karmalı Mesut” teneffüsler­de içeri girerek olur olmaz bahanelerle sınıfımın küçük insanlarına zulmediyordu. Muhtemelen mü’min biri değildi. Müstahdem Oruç Efendi, okul çıkışlarında sınıf ve koridorları temizleme­ye gerek bile duymuyordu. Etrafı kirletmek, du­var ve sıra üstlerine çizikler atmak akıl kârı de­ğildi. Sınıfın mümessili vazifesini en iyi şekilde yaparak adımızı tahtaya yazabilir, siygaya çekile­bilirdik. Bizler örnek insanlar olmak üzere yetiş­tirildiğimizi duyuyorduk sürekli.

Bekir Hoca “lamelif” harfini inanılmaz güzel ya­zıyordu tahtaya. Kocaman cüssesinden beklen­medik bir hareketle yapıyordu bunu. Kravatı­nı gömleğinin yakaları arasına muazzam bir ti­tizlikle sıkıp yerleştiriyor, ceketini sürekli ilik­li tutuyordu. Kalın boynu zarar görmüyor muy­du ne? Dersteyken saate bakılmasını şiddetle yasaklamıştı. Bunun, “Şu herif bi gitse de rahat­lasak!” demek olduğunu söylemişti. Bu sebep­le saate bakmakla bakmamak arasındaki tered­düt büyük bir stres sebebi oluyordu. Saati çıka­rıp cebe koymak en iyisiydi. Tok sesiyle bugün öğrettiklerini yarın soracağını söylüyordu bir de. Feale’nin mâzî ile muzârîsini, bir de ism-i fâilini gururla çekebiliyorduk mecburen.

Erol Bey Resim hocamızdı. Sağ mı sol mu unut­tuğum yanağında kocaman bir ben vardı. Temiz yüzlü bir adam. Her gün gördüğümüz tiplere hiç benzemiyordu. Türkçeyi hiç duymadığımız kadar güzel konuşuyor, muhtelif ressamların al­bümlerini göstererek ruh dünyamızda estetik sayılabilecek devrimler yapıyordu. İlk mektepte patates, soğan ve mevsim yapraklarının baskısı yapmaya alışkın hale getirilen ve asla tükenme­yen sulu boya kutumuzu daima yanımızda taşı­mamız söylenen bizlerden, bu defa, natürmort denen işler çıkarmamız, kara kalem çalışırken kâğıdı delmememiz isteniyordu. Lakin bir türlü beceremiyorduk. Müzikçi Erdoğan Bey, nota çiz­gilerini eğri büğrü de olsa çiziyor, notaların her birinin karnını tebeşirin burnuyla dolduruyordu. Güfteleri flüt marifetiyle hatasız çalmak için ça­balamamız görülmeye değerdi. Bir türlü beğen­miyordu bizi. En çok da ön sırada oturan cılız ta­lebeler muzdariptiler. Ara sıra tokat akşediyor­du. Müzikçiler naif kimseler olurdu normalde. Komşumuz Hilmi amcaların evindeki siyah be­yaz televizyonda görmüştüm. Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Korosu Şefi Nevzad Atlığ’ı hiç örnek almamıştı sanırım.

Çocukluğumla ergenliğim arası beni görüntü­süyle, tevazuuyla, tavırlarıyla, öğrettikleriyle en çok etkileyen Gönül Hanım’dır. Halide Nusret’in talebesi olan hocamız Çalıkuşu’nun bizim versi­yonuydu. Onu anlatırken bazı şeyleri ihmal et­mek korkusu duyarım bugün bile. Yazılı sınav­larda, “Ben size güveniyorum, yanınızdakine bakmaz, imtihanı güzelce başarırsınız.” diyerek çekip gidiyordu sınıftan. Gerçekten de öyle olu­yordu. Yanındakinin kâğıdına bakmaya yelte­nen yoktu. Muhtemel bir bakma durumunda, çocuk masumiyetiyle uyarılar geliyordu kendi­liğinden. Güvenilmek, inanılmayacak kadar gü­zel şeydi.

Memlekette ülkücülerle solcular hapistelerdi. Her yer inzibat, polis. Bizim mezarlığa hayli ki­tap gömdüler, ekmek tandırlarında yaktılar. Ma­hallenin Akıncı Ocağı ile Ülkücü Ocağı arasında gidip gelmelerimiz eksik olmazdı. Dumanı tüt­mez olmuştu kocaman kitaplıkları olan bu ocak­ların. Eskisi gibi taka arabaların camlarından atı­lan parti broşürlerini toplamanın keyfi çoktan bitmişti. Cumhuriyetçi Güven Partisinin boynuz­lu koçunu unutmam hâlâ.

80’li yılların başı korkuyla geçti. Mahalle bekçi­lerinin selahiyeti arttı, karakollarda işi olmak eve dönememek endişesiyle birleşti. Karaoğlan za­manından kalma gazyağı, benzin ve et kuyruk­ları giderek azaldı. Toprak ve kamış çelenli bah­çe duvarlarını yıkmaya başladılar sonra. Mahal­leli, çok katlı binalara girerek duvarların arasına hapsetti kendini.

Seneler geçiyor, okulu sevemesem de alışıyor­dum. Seyyid Kutub diye birini ilk defa o zaman duydum. Ali Şeriati, Hasan el-Benna, Mevdudî, İran devrimi, filan. İyi kötü giden bir öğrenciliği­miz vardı. Neler oluyordu? Rusların Afganistan’ı işgali sürüyordu. İhvan üyeleri -tam da şimdi­ki gibi- Mısır’da her daim hapislere doldurulu­yordu. Yeni bir dünya için bir şeyler yapılma­sı gerekiyordu. Çay ocaklarında alıyordum so­luğu. Mektep gibiydi oralar. Gazeteler, dergiler okunuyor, yeni çıkanları ilgiyle takip ediliyordu. Bunlardan birine ilk yazımı göndermiştim çok­tan. Gizli şeyler yapıyor olmanın verdiği heye­canla başka türlü büyüyordum artık. Düzenli sa­yılmasa da okumalar yapıyor, olup bitene ka­yıtsız kalmıyor, şiirler, öyküler yazıyordum. Fa­kat kafamda inşa ettiğim dünyanın rol modelle­ri memleket dışındaydı.

Okulda bilgisayar kursu açılmıştı o aralar. Ne büyülü kelimeydi o. Masaların üzerine sıra sıra konmuş 10 kadar bilgisayar. Hafta sonları gitti­ğimiz kursta kılıflarını özenle açıyor, bozulacak korkusuyla tuşlarına dokunmaya korkuyorduk. Fakat bu aletin ne işe yaradığını kestiremeden kurs çoktan bitmişti. Cobol dedikleri fevkalade zor programın gayet zeki öğrencilerin işi oldu­ğuna vehmetmiştim.

Aradan bir sene geçti, geçmedi, bir pasaj ki­tapçısında “Erbain”i gördüm. Sonra Mayakovs­ki, Rainer Maria Rilke ve Rimbaud. Durmadan şi­irler yazıp tandıra attım. Şiirlerim ve ortalık sa­kinleşti.

Bizden bir önceki kuşağın gözünde bütün yeni yetmeler “eyyamcıydı.” Özal, ne biçim bir adam­sa “American way of life”ı kopyalayıp yapıştı­rıyordu hayatımıza. Azalmış korkular, giderek artan bir tür “kendini gerçekleştirme”ye teb­dil ediyordu. Değişmeyen hayli şey de vardı as­lında. Bunlardan biri mesela, üstlerine medre­se kokusu sinmiş ve emeklilik yaşını çoktan geç­miş hocaların tavırları, diğeri de Edebiyatçı Şev­ket Hoca’nın İspanyol paça pantolonlarıydı. İs­tasyondan tiyatro binasına doğru gitmekte olan dolmuş yolcuları “heykel”de inecek var, deme­ye çekiniyorlardı. Anıt demelilerdi. Güvenlik ku­rulu yasaklamıştı çünkü. Çocukça şeylerdi ama gündelik hayatın bir yerini meşgul etmeye ye­tiyordu.

İlk mekteple lise sonu arası zamanlarım gibi bü­tün memleket, değişim ve dönüşümlere sahne oldu. Ne olduysa işte ondan sonra oldu…

Muammer Ulutürk – Japonya’da Altı Gün

Muammer Ulutürk – Japonya’da Altı Gün

23 Mart: Uzun Bir Yolculuk, Merak İçinde Başlangıç

İstanbul’dan kalkan uçak, on üç saatlik uçuştan son­ra Tokyo Narita Havalima­nına inerken kısa boylu insanlar, tahmin etmek mümkün olmayan fakat belki biraz egzotik bir iklim, kimonolu kadınlar, sokak aralarında çiyan pişiren satıcılar tahayyül ettim kimileri gibi. Dü­şündüklerimi tutturamadım.

Narita, “verimli pirinç tarlası” demek. Şehrin çev­resini göz alabildiğine pirinç tarlaları kuşatıyor. Narita’dan Tokyo şehir merkezine giden trende tek tük yabancılar var. Herkes elindeki telefon­larla meşgul. Bir saat kadar sonra trenden inip metroyla Ginza’ya oradan da otele geldim.

Doç. Dr. Yutaka Miyake ile Avrupa’da klasik res­samlığın temelini atan şöhretli İtalyan Raffael­lo Santi’nin eserlerini görmeye Batı Sanatı Ulu­sal Müzesi’ne gittim akşam sonrası. Tokyolular akşamın nefis serinliğinde parkları, bahçeleri, havuz kenarlarını doldurmuşlar çoktan. Müze­de Raffaello’nun Taç giyme, Kutsal bâkirenin ev­lenmesi, Sistine Madonne, Madonna of the Cha­ir gibi eserleri kadar, mabetteymiş gibi bunla­ra nazar eden Japonlar, benim gibi bu sanattan anlamayan birkaç kişinin de dikkatini çekmiş ol­malı diye düşündüm. İş dönüşü bir vakitte bun­ca insan müzede hayatlarının sanattan yana fır­satını değerlendiriyor olmalılardı.

Cam, çelik ve beton harmanıyla yükselmiş, buna mukabil estetik sayılabilecek binaların arasın­da yürüdüm uzun uzun. İnsan ve araç selinden oluşan kavşaklarda durup Tokyo’nun ve insan­ların fotoğraflarını çektim. Bütün her şey insan­ların huzuru için yapılmış, bütün kurallar ona göre konulmuş gibi geldi bana. Tokyo’nun kalbi Ginza’ya ne zaman gitsem bir itiş kakış, bir pa­tırtı, bir düzensizlik olur mu diye bekledim. Göz­lerim trafiği ve ortalığı birbirine katan adamla­rı, onlara müdahale edecek polisleri, akşamdan kalmış öteberiyi temizleyecek çöpçüleri aradı durdu. Yerlerde bir tek çöp, caddelerde bir tek korna sesi duymadım. Ginza’da gece yaklaşırken arkamdan biri kötü bir İngilizceyle bağırdı sade­ce: where are you from? Ben bizden başka kim­selerin nerelisin diye soracağını düşünmezdim. Publardan birinden dışarı çıkmış sarhoş bir orta yaşlıydı bu. Dönüp, Türk’üm dedim. İnteresting! dedi sadece. Mesafeleri düşünerek böyle dedi­ğini varsaydım.

Japonların Türkiye ve Türkler hakkındaki kana­ati, daha güvenli ve keyifli gezmelere vesiledir. Sözgelimi, tebessüm çoğalıyor, muhabbet ko­yulaşıyor. Bir Türk için Japonya’da olmak komşu­da olmak gibi.

Japonların, yakın tarihe kadar bizde gıptay­la izlenen hızlı trenlerine, hızlı dijital iletişimi­ne, konforlu uçaklarına yetişmişiz aslında. La­kin digergâmlıktan, iş ahlakından ve nezaket­ten yana onlarca sene gerideyiz. Kalabalıkların arasına karışınca bunu daha iyi anlıyorsunuz. Ja­pon mucizesi dedikleri şeyin aslında ikinci dün­ya savaşı sonrasındaki toparlanmadan çok, 70’li yıllarda gerçekleştiğini duymaksa bana pek şa­şırtıcı geldi.

Ueno Parkı ve Sakura

Şehirlerin meydanları, kaçıp gidilecek büyük parkları olmalı. Ueno’nun hayatımda unutul­maz bir yeri olacak her daim. Ueno’ya geldiğim­de akşam yakındı. Japonya’nın sembolü olan sa­kuralar bu muazzam güzellikteki parka öyle ya­kışmışlar ki. Sakura, kiraz çiçeği demek. Meyve­si yenmiyor. Parkın uzayıp giden yollarında sağ­lı sollu oturup günün keyfini süren yığınla in­san, karmaşadan, yarın endişesinden uzak saku­raların ipeksi gölgelerinde akşamı bekliyor, ha­nami denilen çiçek izleme partileri yapıyorlardı. Tokyo’da yahut Japonya’nın herhangi bir yerin­de en güzel zamanlar, sakura zamanıdır. Japon­lar dalından teker teker dökülen sakura çiçekleri altında yürümeyi, kar altında yürümeye benze­tiyorlar. Sakura, güzelliğinin yanında metafizik bir anlam da taşıyor. Dalında çok kısa kalmasıy­la hayatın geçiciliğini simgelediğine inanılıyor. En bilindik Japon halk şarkısı da aynı adı taşıyor. Ortalık biraz uçuk pembe, biraz pembe-beyaz nereye gidilse. Adına festivaller, etkinlikler, şö­lenler, programlar yapılıyor, ilkbaharda televiz­yonlar hava durumuna sakura durumunu ila­ve ediyorlar. Üzerine şiirler, şarkılar yazılıyor sa­kuraların. En popüler Sakura ağacı cinsi ise So­mei Yoshino.

Ueno’nun üst kısmında yer alan eski Budist tapı­nağına giden merdivenlerden çıktım. Orta kapı­ya asılı çanı çalabilmek için sıra beklerken tanrı­lara tütsü yakan, ellerini yıkayıp dua etmek için buraya toplanmış kalabalığın arasına karıştım. Bir süre sonra da Ueno’nun aşağısına düşen Şin­to tapınağına. Tahmin ettiğim gibi merdiven­li yolun sonunda pirinç tanrısı İnari’nin sağlı sol­lu iki heykeli karşıladı beni. Aklıma şu söz geldi: Bir Japon Şintoist gibi yaşar, Budist gibi ölür. An­cak her iki din aslında animizmle birbirine karış­mış durumda.

24 Mart: İmparatorluk sarayı

Kadim Japonya ile Modern Japonya arasını en iyi tefrik ettirecek mekan burası. İmparator­luk sarayı ile gökdelenleri birbirinden büyük bir park ile büyükçe bir havuz ayırıyor. Sarayı çevi­ren yüksek duvarlar içeriyi görme imkânı ver­miyor. Japonlar için imparator, bizzat kendisi­nin beyanı sonucu, yani İkinci Dünya Savaşının kaybedilmesiyle tanrısal bir varlık olmaktan çık­mış. “Yılın belirli zamanlarında imparatorluk ai­lesi halkı selamlamaya çıkar” dedi Yutaka. Edo Kalesi üzerine kurulmuş olan saray, Tokyo’nun tam merkezinde. Bölgede bulunan üç derenin yolları değiştirilerek sarayı koruyacak hendek­ler oluşturulmuş ve saray duvarlar ile çevrelen­miş. Sarayın önündeki büyük alana (Kokyo Gai­en) ulaştığımda, seyredilesi bir manzara ile kar­şılaştım. Herkes burada da hatıra fotoğrafı çek­tirme derdindeydi.

Asakusa Sensoji Tapınağı

Şehirler dünyanın hemen hemen her yerinde mabedlerin etrafında büyür, serpilirler. Çarşılar ve bedestenler mabetlerin yanı başlarında bu­lunurlar. İnsanoğlu tanrısını unutmasın diye mi­dir?

Kaminarimon (Yıldırım Tanrısı Kapısı), Sensoji’nin ana giriş kapısı. Kapıda asılı olan bir çift kırmızı fener, Sensoji’ye yaklaşmakta oldu­ğumu anlatıyor. Kapının iki ayağında tapınağın koruyucu tanrıları olan Kaminari no Kami (Yıl­dırım Tanrısı) ve Kaze no Kami (Rüzgâr Tanrısı) heykelleri mevcut.

Şitamaçi bölgesinin merkezi Asakusa’da yer alan Sensoji bir Budist tapınağı. Efsaneye göre 628 yılında iki balıkçı, Kannon Tanrıçası’nın heykeli­ni Sumida nehrinde şans eseri yakalamışlar. Geri atsalar da heykel, sürekli oltalarına yeniden ta­kılmış. Bunun üzerine işte tam burada Kannon’u anmak için bir tapınak inşa etmişler. Önü hay­li kalabalık kapıdan geçtiğimde kendimi oyun­cakların, yelpazelerin, kimonoların, pek çok he­diyelik eşyanın satıldığı dükkânlarla bezeli ve

 

üzerinden buram buram kızarmış pirinç pat­lakları kokuları yükselen pek de popüler olan Nakamise-dori çarşısında buldum. Daracık bir sokağın iki tarafına dizilmiş küçük dükkanlarda alışveriş yapan mahşeri bir kalabalık vardı. Bizim bedestenler gibi tıpkı. Herkes diğerine çarpma­dan, yolunu tıkamadan Asakusa Sensoji tapına­ğına ulaşmaya çalışıyordu.

Nehirler, Köprüler

Adeta bir su ülkesi olan Tokyo’nun kuzeyinden geçerek Tokyo Körfezine dökülen ve şehri çev­releyen Sumida Nehri’ne gittim. Kıyıdan bilet alarak hayli uzun kuyruktaki bekleyişten son­ra bir tekneye atladım. Kita, Adachi, Arakawa, Sumida, Taito, Koto ve Chuo bölgelerinden il­çelerinden geçen nehrin 12 köprüsünün altın­dan körfeze ulaşan tekne yolculuğu, şehrin de­vasa büyüklüğünü görme imkanı verdi. Karşı kı­yıda dizi dizi sakuralar, ardında gökdelenler ve Eyfel’e benzeyen Tokyo Kulesi…

Akşam yakınken Tsukuba’ya gitmek üze­re otobüse bindim. Bir Üniversite kenti olan Tsukuba’da Hasankeyf kazılarına katılan ekip­le buluşup, yarın üniversite yönetimini ziyaret edeceğiz.

25 Mart:Tsukuba ve Şinto Manastırı

Baharın en güzel günlerinden biri. Şehirde hava hafiften ısınmaya başladı. Tsukuba’nın kuzeyi­ne düşen alçak sıradağların karlarla kaplı etekle­rinden ormanın içinden kıvrıla kıvrıla giden yol­dan ulaşılıyor manastıra. Dağa giden yolu çam ağaçları çevrelemiş. Sakuralar çiçeklerini çoktan açmış burada da. Uzayıp giden geniş merdiven­lerden çıkınca karşılıyor tapınak. Bütün müşte­milatı coğrafyaya uygun olarak ahşap. Klasik ja­pon mimarisi. Yutaka Miyake, tapınağın uç kıs­mındaki kuyudan akan sudan ibadet için te­mizliğini yaptı. Suyu, ince uzun bir çıtanın ucu­na iliştirilmiş küçük ahşap kaba doldurdu. Önce sol sonra sağ sonra tekrar sol avucuna döktüğü suya dudaklarını yanaştırarak içti, ardından ta­pınağa gitti. Tapınağın önündeki büyükçe san­dığın önünde durdu. Eğilerek selamını verdi. El­lerini üç defa çırparak tanrısına geldiğini haber verdi. Duasını ettikten sonra yeniden saygı ile eğilip geri döndü. Yutaka’ya; “bu kadar mı?” de­dim. “Bizde ibadet kısaca böyledir” diye muka­bele etti. Ellerin yıkanması, birçok dinde farklı uygulamalarını gördüğümüz ibadet öncesi suy­la temas ederek temizlenmek yahut abdest al­mak gibi.

Japonlar için adak, dilek işleri çok önemli. Her mabet çevresinde dileklerini kırmızı beyaz ip­lere bağlanmış ahşap plakalara, kağıtlara ya­zarak bu iş için yapılmış düzeneklere asıyorlar. Japonya’nın bu tarafında uğurlu hayvan ise kur­bağa. Hediyelik eşya dükkânlarında satıcılar bir kurbağa biblosu almamı salık veriyorlar. Ben de alıyorum.

Tapınaktan sonra şehre geri dönerken Tsukuba’nın eski yerleşim alanına uğradım. Ar­keolojik kazılar tamamlanmış. İki büyük tapı­naktan başka burada yapı yok. Tsukuba Dağları­nın düzlüğe yakın yamaçlarından şirin bir Japon köyü beni selamlıyor sadece.

Üniversitenin geliştirdiği şehir olan Tsukuba’nın 50 senelik bir öyküsü var sadece. 350 bin nü­fuslu şehrin gündüzü de gecesi de sakin. Japonya’nın dünya ve olimpiyat şampiyonu sporcuları bu üniversiteden çıkıyor. Üç hoca da Nobel ödülü sahibiymiş.

26 Mart:Deprem

Tuhaf bir merak işte. Acaba, dedikleri gibi ina­dına yaşamaktan mülhem bir depremi tecrübe etmek nasıl olurdu? Tam da öyle oldu dördün­cü gün. Akşam sonrası otel odasında izlenimle­rime dair notlar yazarken, ayaklı lamba eğer sal­lanmamış olsa haberim olmayacaktı deprem­den. Aklımda bitiveren soruya cevap aramak için pencereye doğru koştum. İnsanlar arka ar­kaya 10 dakika içinde gelen 5.4 ve 5.6 şiddetin­de bir depreme nasıl tepki verirler merak içinde­yim. Pencereyi açtım. Karşıdaki gökdelenin cad­deye bakan banka binasındaki güvenlikçilerden başka kimseler yok. Bir de o ara geçen birkaç araba. İnsanlar depremle beraber yaşamak de­nilen şeye alışmışlar. Japon televizyonlarında alt yazıyla geçen bir haber bile yok geçen iki saat sonrası. Akşamın ardından Tsukuba hayalet bir şehre dönüşüyor. Mall’lar oldukça erken sayıla­cak bir saatte kapatıyorlar kepenklerini.

Hiçbir şey olmamış gibi uyudum.

27 Mart: Yağmur, Kamitakatsu Müzesi, Do­ğuda Büyük Okyanus

Tsukuba bu sabah da yağmurla uyandı. Şeh­rin hayli dışında Kasumigaura Gölü’nün bir hay­li uzağında kuzeybatıdayım. Yol boyunca saku­ra ağaçları, alabildiğine yeşil ortalık. Tipik Ja­pon bitkilerinden zeynolmuş bahçeler ve ba­har çiçekleri evleri süslüyor. İnsan ruhuna hu­zur dolduran bugün hiç bitmesin istedim. Önce Kasumigaura’ya sonra da Okyanus kıyısına git­mek lazım şimdi. Fakat üniversitedeki görüşme­ler yüzünden zamanım yok.

Kamitakatsu müzesi canlı bir müze. Eşyaların bir kısmına dokunabilir, kadim zaman Japonyasının günümüze adaptasyonu olan kıyafetleri üzeri­nizde deneyebilirsiniz. Müzede Japonların ata­ları olan Ainular’ın yaşam tarzını üç boyutlu ma­ketlerle, görüntülerle görmek hem öğretici hem eğlendirici. Çocuk olsam çıkmam dışarıya mu­hakkak. Müzenin camekânlı terasından saku­ralara ve yamaçlara düşen yağmuru uzun uzun seyrettim. Buradan çıkıp Ainular’a ait iki gele­neksel evin yer aldığı düzlükte gezinip durdum. Masal sahnesi gibi ortalık. Hafif sis, çok otantik bir alan, ıslak çimenler, patika yollar…

28 Mart: İstanbul’a Dönüş

Tsukuba’daki işler bölgenin kırsalını fazlaca gör­meye izin vermedi doğrusu. Özellikle fotoğraf­çıların Japonya’da kırsalda, köylerde, Budist ma­nastırlarında sanatsal ürün çıkarabilecekleri­ni söylemem lazım. Gerçi bu her yerde böyledir. Yutaka’nın arabasıyla Tokyo’ya giderken yol bo­yunca arayıp durduğum bir bambu ormanının kenarında durduk, fotoğraflar çektim burada.

Seyahat ve programlar boyunca elinden gele­ni yapan, gayet temiz Türkçesiyle esprilerini ih­mal etmeyen, zahmetlere katlanan benim Ha­sankeyfli hemşerim dediğim Yutaka Miyake ile buruk bir veda sonrası Narita Havalimanı’na git­mek üzere ayrıldım.

Kamakura’yı, Kyoto’yu, Nagasaki’yi, daha birçok yeri görmeden Japonya hakkında konuşmak belki eksik kalacak. Fakat Japonya ömürde bir kere de olsa gidilmesi gereken ilk yer olmalı.

Meraklısına notlar:

Temizlik ve hijyen konusunda böyle hassas baş­ka bir millet bulmak imkansız. Taksilerin koltuk­ları dahi kılıflı ve her gün değiştiriliyor. Kapı kol­ları, asansör ve elektrik düğmeleri sürekli de­zenfekte ediliyor. Hastalık derecesinde temiz­ler. Japonların arı gibi çalıştıklarına dair kanaat yersiz. Temkinli, kibar ve dikkatli olmak yüzün­den gayet yavaşlar. Baştan savma iş yok. Neza­ket zirve yapmış. Düğüne gider gibi giyiniyorlar. Alışverişte ödeme yaparken saygıyla eğilip he­sap yapıyor sonra da para üstünü iki elleriyle sa­yarak veriyorlar. Çok hoşunuza gidiyor bu dav­ranış. Kimono giymiş kadınlara sık rastlamıyor­sunuz. Müthiş bir Amerikan özentisi gözlerden kaçmıyor. Tepelerine atom bombası atmış ol­malarını nasıl unuttuklarını düşünmeden ede­miyorsunuz. Tokyo abartıldığı kadar pahalı de­ğil. Fotoğraf çektiren herkes zafer işareti yapı­yor. İkinci dünya Savaşından sonra moda olmuş. Fotoğrafçılar için en büyük sorunlardan biri cad­de ve sokaklardaki salkım saçak elektrik telle­ridir. Yakıştıramıyorsunuz ama Japonya’nın ne­resine giderseniz gidin bunlardan bolca var. Kadınlar-kızlar yan basarak yürüyorlar. Denedim olmadı. Uzun süre kalacaklar için yeme ciddi so­run. Ocakbaşı tabir ettiğim suşicilere uğrayıp ömürde bir kere diyerek yiyebilirsiniz. Çoğu yer­de alaturka tuvaletler bulma imkanı var. Cadde ve sokaklarda sigara içmek yasak. Ara yerlere si­gara içme bölümleri yapmışlar. Japonların baş­kasına zarar vermeden yaşamak için sarf edilen çabalarıysa anlatılacak gibi değil. Yurtdışına se­yahat planları yapanlar başka bir ülkeye gitme­ye hiç niyetlenmesinler.

Muammer Ulutürk – 79’un Sonbarında

Muammer Ulutürk – 79’un Sonbarında

Güz hayli soğuk geçiyor. Loras’tan bu tarafa doğru sert rüzgârlar esiyor, ne varsa önünde kapıp götürüyor. Sınıfın duvarına asılı mevsim şeridindeki gibi aynı. Okul çocuklarının şemsiyesi rüzgârdan ters dönmüş. Yapraklar uçuşuyor havada. Gri bir iklim işte.

Evde hummalı kış hazırlıkları bitti sayılır. Makıf ’taki bahçemizin son zerzevatı büyük küplere girdi. Tandır sekisinin önüne turşular dizildi. Pekmez kaynadı çoktan. Üzlüklere sadeyağlar dolduruldu. Tuluklara peynirler basıldı. Sobalar kuruldu. Ağır naftalin kokulu kışlıklar bohçalardan çıkarıldı. Sığırcıklar, kargalar ve serçelerden başka kuş yok ortalıkta. Kar düştüğünde yeşilbaşlı ördekler inecekler dereye. Çok kar yağacak ve ben büyük halanın evine kar kürümeye gideceğim. Sokakta biriken kar yığınlarına damdan atlayacağım.

Alt odanın penceresinin önünde dedemle oturuyoruz. O öksürüyor, ben kasımpatıları seyrediyorum. Yağmur yağıyor durmadan. Hayat’ın sağı solu sarı ve beyaz kasımpatılarla dolu. Annemin dediği gibi bahçemiz bunlarla zeynolur bu mevsimde. Bir ara kesiliyor yağmur. Ortalık kızıl-sarımtırak oluyor. Hayat’ın üstünü kaplayan asmanın yaprakları düşüyor yere. O ara kasımpatılarla bahçe duvarına güneşin anlatılmaz güzellikte ziyâsı düşüyor.

Dedem eliyle pencereyi işaret edip fısıldıyor bana, “Aç, hava gelsin azıcık.” Sonbahar ve kasımpatıların kokuları odaya doluyor. O gün gördüğüm bu ışıkla o koku bana bir daha görünmedi. Sahneyi dondurup saklamışım sanki. Hazıfamın o vakte mahsus bir yerinde hâlâ duruyor.

Dedem ikindi namazı için camiye gitmek istiyor ama öksürüğünden rahatsız olmasın cemaat, diye vazgeçiyor da. Müzmin nefes darlığı çekiyor. Ara sıra yüz hatlarına bakıp neler yaşamış olabileceğine dair içimden yorumlar yapıyorum. İhtiyarlayınca çekkin hale gelmiş bir adam. Çekkin, gençken türlü cevizler kırmış da yaşlılık zamanında uslanmış kimseler için kullanılan bir söz. Babam, kendi babası hakkında fazla konuşmazdı ama iyi keman çalardı derdi. Keman çaldığına göre oturak âlemlerine aşina olmalıydı dedem. Uzun boylu bir adam. Değirmen ustası. Değirmen kurar, bozulmuşlarını tamire gidermiş Ankaralara kadar.

Dedemle pencere önünde bir hayli oturduk. Sen keman çalarmışsın dedim. Ne yaptın onu? Bana bakmadı bile. Konuşmadı. Hacı adamdı, yakışık almazdı. Fena olmazdı ama öğrenmek. Fakat hiçbir zaman öğrenemedim kendisinden. Annemin dediğine göre çatıdan indirip kırmış yıllar önce. Sonra da ocağa atmış.

Nenem yağmur ıslatmasın diye damdan sebze kurularını toplayıp getirdi yavaş adımlarla. Ayakta derin bir nefes alarak karşımıza oturdu. “Kışın iyi olur bunlar.” dedi. Hacı! diye seslendi sonra, “Ağşam Bedriye gelecek. Biliyon demi?” Dedem başını sallayıp mukabele etti. Nene! dedim, “şu sandığını açsan da bana kaaseli lokum versen.” Olmaz! dedi sertçe. “Anan sana alsın, ben kızlara veririm onlardan.” Dört kız çocuğun içinde tek erkek torun olmama rağmen bana yüz vermezdi nedense. “İyi madem” dedim, “vermezsen verme.”Durdu biraz, sonra da “Canın çekmiş alleylem.” dedi, “Hadi kalk yukarıya çıkalım, bir yerin filan şişmesin.” Mabeynden yukarıya evin üst katına çıktık. Evin bahçelere bakan odası onların. Kapıyı her zaman kilitli tutar nenem. Anahtarıyla kapıyı açtı. Gömme dolaptan küçük sandığı alıp yere indirdi.Önce kilitli sandığı, sonra da içi lokum dolu keseyi açtı. İki lokum verdi. “Az ama” dedim. “Hade uzatma!” dedi.

Yağmur kesildi o ara. Lokumun biri ağzımda, diğeri elimde, ficcemle ipini alıp sokağa çıktım. Ficce, topacın diğer adı. İpi çivili ucundan yukarıya doğru güzelce etrafına sarıp bir ucu elinizdeyken sertçe çekerek düz bir zemine bıraktınız mı tamam. Bakkalın oğlu plastik topuyla kendi kendine hayali rakibine çalımlar atıp bağırıyor habire: “Kaleci Şenol eliyle topu Ali Kemal’e verdi. Ali Kemal etrafında şöyle bir döndü. Cemil’e çalım attı, Alpaslan’ı geçti. Necmi’yi gördü. Necmi, meşin yuvarlağı İvanoviç’in sağından filelere gönderdi. Goool!” O vakitler Trabzonsporlu olmak modaydı. Bakkalın oğlu kimseye laf söyletmezdi takımı hakkında. Üç büyükler gavur takımıymış. Ben Fenerli’yim. Yolun ortasına karşılıklı iki kale yapıp şutlar attık. Bakkalın oğlu yerinde duramıyor. Topa var gücüyle vurdu. Havalanan top karşı evin duvarından bahçeye kaçtı. Eyvah dedim keserler şimdi topu. Evin kapısından içeri daldı sonra. “Ak abam, ciğerim abam. Söz bir daha kaçırmayacam topu!” Anlaşılan bakkalın oğlu, yalvarıp dil döküyor Ali’nin annesine. Kadın kızıp bir şeyler söyledi, sonra da ayağıyla çeldi topu bize doğru.

Epey top oynadık. Bir-iki ficce çevirdim. Yorulunca da gazoz sandıklarından birine oturduk. Şimdi bir elvan gazozu olsaydı ne iyi giderdi. Cepte para yok. Çocukların bakkala borçlanması olacak şey değildi. Bakkalın oğlu dükkâna girip teybi açtı.Mahalleye bir Ferdi Tayfur şarkısı yayıldı…

Hava kararırken babam işten döndü. Hepimiz o gelmeden önce evde olurduk. Çekinirdik yanlış şeyler yapmaktan. Asabiyetin ciddiyet sayıldığı zamanların çocuklarıydık ne de olsa. Akşam sofrasına beş çocuk, ana-baba ve iki yaşlı insanla otururduk. Yemek bitmeden kalkan olmazdı da. Herkes uyuyana kadar da aynı odada, kızlar el işleriyle, biz iki küçük ödevlerle meşgul olurduk. Babam sırtüstü uzanır, sırtını ayaklarımızla çiğnettirirdi. Her daim ağır işinden yorgun gelirdi çünkü. Sonra herkes odasına dağılırdı.

Babam, “Ajans saati geldi.” dedi, radyoyu açtı. Spiker, filan şehirdeki olaylarda bilmem kaç kişinin öldürüldüğünü söylüyordu yine. Nenemsöylendi oturduğu yerden; “Gözü kör olasıcalar!” 79 yılından memleket haberleri hep böyleydi.

Yatsıdan sonraydı, kapı zili uzun uzun çaldı. Koşup açtım. İğneci Bedriye gelmişti. Kalınca sesiyle bağırdı; “Nerde o hasta herif?” “İçeride” dedim. Kısa boylu, o zamanlar orta yaşı çoktan aşmış harbi bu kadını koca mahallede tanımayanımız yoktu. Pantalon giyerdi Bedriye. Üzerinde pantalon gördüğüm ilk kadındı. Elinde kocaman bir fortmen çanta. Fortmen çanta ne demekse… Korkardık da ondan. Erkek gibi sesi vardı ve en önemlisi iğne yapardı. Bazen evinden alır gelirlerdi onu. Çoğu zaman da iş ortağı Süleyman motosikletinin ardına atar, Bedriye iğnesini yapana kadar dışarıda beklerdi. Ara sıra bozuşurlardı.

Çantasından gereçlerini çıkarırken anneme bağırdı: “Gelin! Piknik tüpünü getir, şunun içine su koy, kaynat şırıngayı!” Hastalanınca doktora götüren olmazdı bizi. Kendi kendimize iyileşmeyi beklerdik. Civan perçemi ile dağ çayı yetişirdi imdadımıza. Bu yüzden Bedriye’nin iğne yapmak için çantasını açmasından gidişine kadar bütün ayrıntıları kaçırmazdık. Yer minderine oturup bağdaş kurdu. “İçtin müskiratı şimdi şifa ararsın!” diye çıkıştı dedeme. Dedem bu muzip kadına sadece gülümsedi. Tüpün üstünde şırınga kabı kaynayana kadar oradan buradan konuştular.

Tüpün olmadığı günlerde gaz ocağı ile kaynardı edevat. Sonraları ispirto ocağı çıktı. Bedriye söylendi durdu kendinize bakmazsınız, sonra da yersiniz iğneyi diye. Su kaynadı. Metal şırınga kutusunu açtı, iğneyi ve şırıngayı küçük maşasıyla yere indirdi. Bu steril işlem bana bir cerrahi müdahale gibi gelirdi hep. Küçük ilaç şişesine suyunu enjekte etti, uzun uzun salladı kulağına dayayıp. Sonra da şırıngaya çekti karışımı. “Yat bakalım Memet Efendi!” dedi. Kocaman iğneyi batırdı kaba yerine. “Hadi geçmiş olsun.” dedi. Çay filan içmedi. “Kızım evde yalnız.” dedi. Biraz oturup çıktı gitti evine.

Televizyon yoktu evde o günler. Dedeli-neneli, masalımsı zamanlardı. Kendi halinde, sakin, neşesi yahut hüznü ayarlı, sabahı akşamı belli mevsimler geçer giderdi. 79’un sonbaharından en çok hatırladığım kasımpatılar, öksürüp duran dedem ve İğneci Bedriye idi.

Muammer Ulutürk – Onikiaydörtmevsimbenbüyüyüncebitti Yani Şimdi Gelmez Misin?

Muammer Ulutürk – Onikiaydörtmevsimbenbüyüyüncebitti Yani Şimdi Gelmez Misin?

Eylül

Bağlar bozulur, asırlık pelitin yapraklarını çayın suyu alır götürür. Son değirmenci evine döner akşamüzeri. Beyaz yakalı siyah önlüğümü kirletirim düşe kalka okul dönüşü. Kızıl saçlıyım. Ben hep bir başkayım. Bilirsem söylerim, bilmezsem saklanırım hayattan her daim.

Ekim

Sobamızı yakar, temizler okulu güzelce. Lakin Hademe Şerife’nin koridorun öteki ucundan gelen ürkütücü sesinden korkarım. Aşı günlerinde Hasan’ın korkudan okuldan kaçışını seyrederim gülümseyerek. Hasan usulca sıvışır kalabalığın arasından, duvardan atlar ve gözden kaybolur. Aşağı mahalledeki göçmen Nalbantı görmeye giderim. Çilli yüzlü kızı masal kahramanı gibi gelir bana.

Kasım

Okul bahçesinin tam ortasında meyvesiz yaşlı dut ağacına bakar, dalarım. Büyükler yaşlanacak, ben hep çocuk kalacağım. Evimizin bahçesinde her sonbaharın en güzelleri sarı ve beyaz kasımpatıları koklar severim. Uçuşan yapraklar derin çocukluk hüzünlerine gark eder beni. Zamansız hastalanırım. Akşam sonrası bardak çeker sırtıma annem. Gazyağı kokusu odaya dolar. Aralık

Çizgi romanlarla tarih yolculuğu yaparım kaçıncı defa okurken. Altar’ın oğlu her zorluğu aşar. Çelik Blek üçkağıtçı avcıları tepeler. Enikonu soğuklar başlar, nenemin ördüğü yün çorap ve eldiven sıcak tutar beni. Nenem yün eğirir soba başında.

Ocak

Günler üşür. Masalların lapa lapa kar sahneleri olur gece gündüz. Pazar sabahları kuzine sobada dumanı üstünde lorlu börekler, bahçede sığırcık kuşları, serçeler ve buz tutmuş derelerde yeşil başlı ördekler olur. Ocak üzerinde yemekler gelin olur. İğneci Bedriye dedemin iğnesini vurmaya muhakkak gelir.

Şubat

Beyaz örtününce bahçeler, tepeler, damlar; büyük halanın evinin toprak damında kar kürümenin heyecanını yaşarım. Havaya ve suya iki cemre düşer. Dedem “envaru’l-âşıkın” okur kendi kendine. Kurumuş mazının dallarına çelimsiz serçeler konar.

Mart

Son cemre toprağa düşer. Bağ aralarında uyku ile uyanıklık arasında kayısılar, bademler baharın habercisi olur. Kapıdan bakarım kazmayı küreği kim yakar diye dışarıya. Sapanlar yaparım ama tek bir kuş vuramam.

Nisan

Toprak ve taze çim kokar ortalık. Kırkikindi yağmurları tam ikindi vakti iner. Alaimi semâ Sultan Tahtı’nın ardından görünür. Güneş bulaşmış yeşilin tonları delirtir beni. Mevsimin oyunu gün batımına kadar sürer.

Mayıs

Dağ tepe gezerim. Bahçe merizlerinde su sırası beklerim. Bir götüren olursa yaylalarda gözsüz görmeye çalışırım. Tel araba yaparım, araba tekeri sürerim. Gada oynarım kızlarla. Çatıya çıkar hayaller kurarım.

Haziran

Üzüm koruklarını Vadi-i Meram’ın gedaveti yalar durur. Haziranın bitmesi yılın tükenmesi gibi gelir bana. Ta uzaklarda bir yerlerden gelen dondurmacının sesini duyarım Pazarları. Evde arkası yarın dinler ahali ellerde kaneviçe, tentene.

Temmuz

Çayın derin yerlerinde batak batarım çok iyi bilmesem de yüzmeyi. Söğüt dallarından suya atlayan çocuklara gıpta ederim. Ben atlayamam korkudan.

Ağustos

Her akşam sonrası serinlik gelir. Gedavet’tir. Bülbüller tan vaktinin önce maviye sonra kızıla duran ışıklarıyla seslenirler Abaz’dan. Hayat’ın orta yerindeki altı köşeli havuzun fıskiyesinden masal kahramanım Hürü düşer suya.

Muammer Ulutürk – Rasim’siz Bayram Sabahı

Muammer Ulutürk – Rasim’siz Bayram Sabahı

Bayram sabahlarını Camiikebir’in küçük meydanında karşılamak için erkenden girerdim yatağıma. Bayramın en güzel vakti orada başlardı. Gün doğar doğmaz, kapı önlerinde kadınlar ellerinde çalı süpürgeleriyle sokağı tertemiz ederlerdi. Annem de öyle. Sokağı tertemiz etmek sevaptı çünkü. Çöpçü diye biri yoktu mahallede. Kapılardan kapılara, “Bayramın mübarek olsun komşu!” seslerini duyardım yoldan yanı evin pencere önünde. Yoldan yanı ev bizim evin en güzel odası. Misafir odası. Buraya neden oda yahut salon değil de ev dendiğini hala bilmem.

En güzel elbisemi giydirirdi annem. İki katlı ahşap evimizin merdivenlerinden aşağıya hızla iner, üstümü başımı kontrol eder, arifeden birkaç gün önce Çıkrıkçılar içinden alınmış pabuçlarımı giyer bayram yerine koşardım. Büyük kabristanın karşısındaki sokaktan yürüyüp Hacıbeylerin evinin önüne gelince mantar tabancaların, kız kaçıranların, ateşlenince havalara uçup giden üçayaklı füzelerin, gürültüyle patlayan torpillerin seslerini duyardım. Anlardım ki yine benden önce gelmiştir çocuklar. Mevsim ne olursa olsun en az elli çocuk orada olurduk. Kız çocukları en güzel cicileriyle gelirlerdi. Çok küçük olanlarını büyükleri ellerinden tutar getirirlerdi.

Yaymacı Rasim herkesten önce gelir, arabasına türlü türlü oyuncak arabaları, renkli balonları, bebekleri dizer çocuklara şakalar yapardı. Yaymacı, oyuncakçı demek. Seyyar arabaya yayılmış oyuncaklar onun mesleğinin adını yaymacı yapmış belli ki. Hayatımda gördüğüm ilk oyuncak satıcısıdır Rasim. Küçük meydanın lüks satıcısı. Yaymacı Rasim, yetişkinler bayram namazından çıkana dek oradan ayrılmaz. Seslere gürültülere aldırmaz. Elimizle yaptığımız tel arabaları keyifle süren, çelik çomak oynayan, aşık, gazoz kapağı yahut kayısı çekirdeklerinden ütmeli oyunlarla akşamı bulup sokaktan eve girmek bilmeyen bizler için onun oyuncakları ulaşılmaz şeylerdi. Her bayram aynı yerde çocukları bekleyen bu kalender adam çocuk yüreğimin sıcak yerindedir.

Yaymacı Rasim ve çocuklar yoktu Camiikebir’in önündeki küçük meydanda. İki sene önce bayram namazına giderken birkaç çocuk görmüştüm. Ne Rasim ne de çocuklar, bugün hiçbiri yoktular. Göremediklerim içimi başka türlü acıttı. Mahallenin bütün çocukları uyuyor olmalıydılar. Zamanın anne babalarının geleneği aşındırıp gelen derin uykusu bu aslında. Bütün mahallelinin derin uykusu. Değilse kuşlar gibi cıvıldaşacaktı çocuklar küçük meydanda. Oraya buraya koşturup duracaklardı ellerinde balonlarıyla. Haylaz oğlanlar kızların üzerine fısfıs atıp onları kaçıracaklardı. Uzun sürecekti çocuk şöleni Camiikebir’in önündeki küçük meydanda.Sonra babalar çocuklarının ellerinden tutup evlerine gideceklerdi.

Mahalleli camiden çıkıp büyük kabristanın önündeki çeşme başında evlerin duvar diplerine dizildi. Hafız delikanlı oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve Tebareke okudu.

Çocukluğumun bayram sabahlarını ve Yaymacı Rasim’i düşünüp çeşmenin yanında, duvara gömülü mermerde ömrü özetleyen yazıyı bilmem kaç yüzüncü kez yeniden okudum:

“Çeşm-i ibret ile bak, dünya misafirhânedir,
Bir mukim âdem bulunmaz, ne aceb kâşânedir,
Bir kefendir sermayesi, akibet şah u gedâ,
Pes buna mağrur olan mecnun değil, ya nedir?”

Muammer Ulutürk – Dünyanın En Renkli Atlasıdır Anadolu

Muammer Ulutürk – Dünyanın En Renkli Atlasıdır Anadolu

Dolunay bir gece yarısı Dicle’yi hiç görmediğim güzellikte ışıttı. Toprak ve merhamet kokan Anadolu coğrafyasının pınar başlarına çadır kurup geceleri yıldızları seyre daldığım, gündüzleri Orta Toroslarda selam verdiğim yörük obaları, sonra Fırat kenarında isli çaylarını yudumladığım çobanların sohbetleri düştü aklıma.

Kimselerin uğramadığı antik kentlerin yıkılmış, kalın sur diplerinde gölgelendim. Meke’nin tükeniş öyküsüne hüzünlenip Kaçkarların çağıldayan sularıyla ferahladım. Beypazarı’nda, Safranbolu’da ahşap evleri aralayan sokaklarda tarih yolculuğuna çıktım. Türküler tutturdum Harran’ın tozlu yollarında. Savur Kapısı’na inerken bir abbaradan Mardin içinde, hayatı yakalamış çocuk seslerine karıştı adımlarım. Sivas’ta Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet’i yan yana görebilmenin kıvancını yaşadım. Divriği’de, taşı bir başka kuşanmış Ulu Cami’nin “nakş bukalemun” olmuş kapılarının methinde dillerin kısır, kalemlerin kırık kaldığını duyurdum görmeyenlere. Fırtına Deresi’nin şimdikilerle mukayese götürmeyen bir köprüsünün tam orta yerine oturup ayaklarımı salladım çay bahçelerinde ter döken kadınların emeklerine tanıklık ederken. Yedigöller’e sonbaharın yüz rengini bahşeden Yüce Yaratan’a şükrettim çisil çisil yağmurlar inerken üstüme. Cunda’nın balıkçılarına sabah dönüşleri hayırlı işler diledim. Kıyıdan, şu Midilli adasından Ayvalık’a doğru fışkırıp gelen akşam renklerini, gurubun kışkırtıcı ahengini kadrajlarıma aldım vakit geçmeden. Horasan erenlerinin, Antakyalı havarilerin güzergâhlarından geçtim. Sofrasına buyur etmeyi sevap bilen kıt kanaat geçimli bir Yozgat köylüsünün ekmeğine ortak oldum bir alıç gölgesinde. Boztepe’den Karadeniz’e kollarını açmış Ordu’yu, kalesinden Giresun’u seyre daldım bir ikindi vakti. Yason Burnu’na, hırçın Karadeniz’in köpürttüğü kıyıya ulaşıp deniz fenerine sırtımı dayadım, karşı tarafa, Kırım’a doğru akan tarihin parçası oldum. Karadağ’da özgür yılkıların ayak seslerini, deklanşör sesine karıştırdım. Fırat üstünde şafak sökerken, Eski Halfeti’nin şimdi sulara gömülmüş kadim yaşantılarını Kayıkçı Halil’in sesinden dinledim. Güneybatı Ege’den kuzeye, Kaz Dağları’na tarihin yazmakla bitiremediği mitolojik dünyanın kapılarını araladım. Gece yarıları vagon koridorlarının orta yerinde uyuyakalmış Antepli bir ihtiyarın yahut ana kucağına yapışıp kalmış bir çocuğun tren pencerelerine, oradan yıldızlara doğru çıkıp giden öyküleri ilham oldu bana.

Binbirkilise’nin, Zengibar Saraylarının ve Kubadabad köşklerinin birbirine yakın, harap, yalnız ve unutulmuş öyküsüne bakarak, aslında yaşamın bir nefesten ibaret varlığına bir kere daha tanık oldum. Hanların, kervansarayların yanından geçerken Faruk Nafiz’e, şehirlerin orta yerinde Tanpınar’a ilham veren bu emsalsiz toprakların kadrini bildim. Kemalettin Kamu’nun Bingöl Çobanları’nı mırıldandım ara sıra:

“Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,

Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;

Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,

Suna’mın başka köye gelin gittiği akşam,

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,

Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.”

Bu kutlu topraklarda serüven anlatmakla bitmedi. Toza toprağa bulaşmadan, çeşme başlarında kana kana su içmeden, köy kahvelerinde memleket meselelerini hararetle tartışan yaşlılara kulak vermeden nereye gidebilir, şehirlerin yaşayan semtlerine uğramadan hangi tarihe tanıklık edebilirdim? Hayatın doğal, katışıksız, sükûnete bürünmüş tarafına ilgim bitmedi benim. Gezilecek kekik kokulu yörelerim, eski şehirlerim, dumanı üstünde çaylarım, sohbet edilecek insanlarım var benim.

Muammer Ulutürk – Dedi ki Annem

Muammer Ulutürk – Dedi ki Annem

Diyeceklerim cefakâr annemin çocukluğundan. Bazen sohbet koyulaşınca eski zamanlara gider. O anla­tır, ben yazarım. Arada sorar: “Şunu da yazdın mı?”

  1. Tutulmuş Ayakkabı

Annemin çocukluk yılları. Tutulmuş ayakkabı onun zamanında ikinci el ayakkabının diğer adı. Yokluk yıllarında pek rağbet olurmuş bu ayakkabılara. Verem cinsinden yaygın hastalıklarla ülkenin başının dertte ol­duğu yıllarda kayınpederi, kadıncağız sevinir diyerek bir elinde “tutulmuş”la eve gelince, kayınvalidesi küplere binmiş, hasta mı edeceksin beni diye. Annem dedi ki: “Yokluk ne çoktu o zamanlarda.”

  1. Çıplak Ayakla Geçen Bir Yaz

Annemin lastik ayakkabılarını hoca mektebinde çalmışlar. Tahminen 1949 yılı. (On yaşında olmalı de­diğine göre). Şimdilerde Çerkes’in Abdullah’ın evinin olduğu yerde Hasan Efendi’nin mektebi varmış. Hoca mektebi burası yani. Rahmetli nenem ağır bir ceza ver­miş çaldırdı diye. Annem dedi ki: “Ben o yaz boyunca çıplak ayakla gezdim sokaklarda.”

III. Kıl Şalvar

Kaynanası dokumuş, annesi dikmiş kıl şalvarı. Siyah koyun yününden olacak muhakkak bu dokuma. Hem ev hem de iş kıyafeti olan kıl şalvarı her gün giyer­miş annem. Annem dedi ki: “Ben onu hatıra olsun diye hâlâ saklarım.”

  1. Geysi Yuma

Meramderesi 40’lı yıllarda tertemiz akardı. Ben bile 70’li yılların çocukluğuma denk gelen günlerinde ga­zel suyu içtiğimi hatırlarım. Kadınlar topluca Hiyetler’in kapısının önüne, dere kenarına gider, hep birlikte çama­şır yıkarlardı. Adı, “geysi yuma”ydı bunun. Yani çamaşır yıkama. Tokuçlar çamaşır döverken orta yaşı geçmiş ka­dınların boğazından hıyyyt hıyyyt sesler çıkardı durma­dan. Çaldağı Yaylası’nda ise, Arkıtçayı’na inilir, su ke­narına ocak çatılır ve çamaşırlar sıcak suyla kaynatılır­dı. Yaylada su olmadığından hem içme hem de kullan­ma suyu Arkıtçayı’ndan Çaldağı’na taşınır testilerle. Ben aradaki mesafeyi bilirim; çok uzaktır… Annemi evlen­meden çok önce, 12 yaşındayken yaylaya bırakmışlar tek başına. Akşam sonraları evde yalnız, gündüzleri de kom­şularla birlikte oturmuş yazlar boyu. Dalevereciler’in Atiye Nene ile Karaali’nin Hatice çağırırmış sabahları inek sağmaya. Çaldağı’nda annem, 18 yaşına kadar yaz­ları böyle yalnız kalmış. Her bahar nisan sonuna kadar burada 50-55 gün kalırlarmış. Sonra, temmuz başında Erikli’ye. Eylül gelince yeniden Çaldağı’na. Annem dedi ki: “Şimdiki hanımlar çok şanslı.”

  1. Yunak

Kuzu-koyun ayrılmadan iki üç gün önce “yunak” olur. Çobanlarla mal sahipleri Manastır Yaylası’nda, suyu Dedemdağı Yaylası’ndan gelen derede koyunları, kuzuları yıkayıp temizlerler. Bunun adı “yunak”tır. An­nem dedi ki: “Çok özlüyorum çocukluğumu.”

  1. Tülü belinme

Erikli Yaylası’nda “tülü belinir”. Yani kuzu ko­yundan ayrılır. Keçiler sağılmaya başlanır. Tülü belinme, yunak’tan sonra yapılır. Annem dedi ki: “Şu yaylaya gö­türsen beni güz gelmeden…”

VII. Hoooo!

Çoban Mehmet Ali (şu bizim rahmetli ramazan davulcusu Meh­met Ali Dede), Meram Dere sokak­larında “Hoooo!” diye bağırır olan­ca kuvvetiyle. Onu duyan büyükbaş mal sahipleri mallarını ahırlardan çıkarır, çobanın önüne katarlardı. Ekimden evvel, mayıstan sonra olur­du bu. Mallar her gün dağı aşar, Bey­şehir yoluna yakın İkisivri’ye gider­di. Çoban Mehmet Ali’ye, o günün ücreti neyse o ödenirdi mal sahipleri tarafından. Annem dedi ki: “Çoban öleli ne çok olmuş öyle!”

VIII. Odun Yemeği

Düğün vakti geldiğinde da­madın akadaşları toplanıp dağlara odun kesmeye giderlerdi. Yanları­na yiyecek-içecekleri konurdu. Ge­ceyi dağda geçirirdi bu gençler. Er­tesi gün döndüklerinde eşeklerin yü­künün tepesine çaprazlama odun di­ker, arasına bayrak, gıldırak, çan, ke­rek vs. takar ve oğlan evine gelirler­di. Ortalığı kaplayan şangırtı sesini duyan herkes “odun yemeği” geliyor diye yollara dökülürlerdi. Eşek yü­künden biri kız evine giderdi. Odun­lar, düğün yemeği için kazanların al­tında yakılırdı. O zamanların düğün yemeği usulü şimdiki gibiydi. Dü­ğün pilavı… O vakitler “ümmeci” (imece) usulü ile iki gün boyunca düğün sahibine yardım ederdi kom­şular, akrabalar. Neredeyse her evde bulunan eşekler de düğün sahibinin emrine amade idiler. Annem dedi ki: “Nerede o eski yardımlaşmalar?”

Muammer Ulutürk – Hapsinas’ın Renkleri

Muammer Ulutürk – Hapsinas’ın Renkleri

Turabdin’de bahar başlangıcı, Süryaniler için Sibo­ro, Müslümanlar için Nevruz demek. İkisi de geçip gitti. Midyat’ın Hapsinas köyüne ait yüz yıl öncesinin hikayele­rinden bana kalacak olanlarını ancak yakıcı bir yaz günü dinleyebildim.

Nisan sonunda da Kuzey Irak’a giderken, Dicle kı­yılarının olağanüstü renklerini, Hasankeyf’in Artuklu ve Eyyubi bakiyeleri ile fotoğraf karelerinde bütünleştirece­ğime dair kendime söz vermiştim. Sözümü tuttum da. Kale içinden Büyük Saray’a oradan Mardinike’ye kadar adım adım dolaştım. Keleklere binip Dicle’nin karşı kıyı­larına geçtim. Binlerce yıl evvel buraları mesken edinmiş insanların öykülerini tahayyül ettim. Gözümün önünden bir sonrakine tevarüs etmiş medeniyetlerin hiç bitmeye­cek çabaları akıp gittiler.

Buralara geldiğimden beri Güneydoğu’nun kendi­ne has renklerini, mevsimlerini, yaşamlarını, insanlarını yakından tanımak için fırsatlar kolluyorum. Defterimdeki notlara, Beşiri’den Habur’a, Mardin’den Cizre’ye, gittiğim yol güzergahlarına bakıp çektiğim fotoğraflara dalıyorum.

Binlerce yıllık ortak mirasın harmanı olmuş Turab­din coğrafyasının belki de en özel yerindeyim. Öğle sıca­ğında Gercüş-Midyat yolundan sağa sapıp dar, tozlu yol­dan Hapsinas’a ulaşıyorum. Uzaktan köyün camisi ile Mor Şemun Zeyte kilisesi görünüyor. Ortalıkta birkaç ço­cuk hariç kimseler yok. Birçoğu terk edilmiş evler virane­ye dönmek üzere.

Ahbabım Hemmed, beni köyde gezdiriyor önce. Yüksek taş duvarlı evlerin arasından geçiyoruz. Bir abba­ranın altına ulaşınca dur diyorum, iki dakika soluklanaca­ğım. Kavurucu Haziran sıcağına inat, abbaradan gelen se­rinliğe bırakıyorum kendimi. Kimi evlerin dış duvarların­da kadim Şemsî ve Kamerîlik inançlarının izlerine rastlı­yorum. Duvar ustaları kökenini belki de hiç bilmedikle­ri taş tezyinatın ince örneklerini nakşetmişler kapı üstle­rine.

Mıhallemi ve Süryanilerin güzel komşuluk yaptığı günleri iç çekerek anlatıyor evlerine konuk olduğum yaş­lı Süryani Abdullah ile karısı Nisane. Hemmed Ali bir Mı­hallemi. Süryani ve Mıhallemi geçmişinin izleri silinmesin diye tek başına da olsa bıkıp usanma­dan uğraş veriyor. Dört lisanın konu­şulduğu, iki dine sahip bu yegane coğ­rafyada olmak heyecan verici. Ezan ve çandan çok ötesi var burada. Ev sa­hiplerinin Süryanicesine Hemmed’in Arapçası benim de Türkçem karışı­yor. Ortak lisanımız Türkçe.

Serin Süryani evinin pence­resinden kadim Estel’e bakan tepe­ler görünüyor. Yaşlı ev sahipleri he­men bir sofra kuruyorlar önümü­ze. Duvarlarda hiçbiri burada olma­yan çocukların, torunların fotoğraf­ları asılı. Şeyh Fethullah Hamidi ile Süryani Metropoliti Matrahan İlyas Çetinkaya’nın çerçeveye girmiş fotoğ­rafları yan yana. Çokkültürlülük ör­neğinin, farklı din ve kültürlerin bir arada yaşama tecrübesinin adı olmuş adeta Hapsinas. Söz kesenler baş ke­sen oldukça, hayatlarına gölge ettik­çe insanların, dönmemek üzere gidi­şin hikayeleri çıkmış ortaya.

Hemmed, beni tanıştırırken adımı ve ne iş yaptığımı söylemekle yetiniyor. Buralarda kim olduğunu­zu sormazlar bile. Bir eve konuk ol­manızdır önemli olan. Sorularıma iç­tenlikle cevaplar veriyor Nisane. Düz­gün olmayan Türkçesiyle ben diyor, “bir Nisan günü doğmuşum. Babam da bu adı vermiş bana”. Hiç durma­dan mutfakla oturma odası arasında mekik dokuyor.

Süryaniler için köyün hika­yesi otuz yıl önce sona ermiş. Çoğu İsveç’e, Belçika’ya göç etmiş ailele­rin. Abdullah’a niçin gitmediğini so­ruyorum. “Burası benim memleke­tim, daha iyidir, Avrupa’ya gittim ama oralarda kalamadım” diye cevap veri­yor. Çocukluğundan beri Mıhallemi ve Kürtlerle gül gibi geçinip gittiğini ekliyor sözlerine.

Köyün Süryanilerle birlikte ortak kutladığı bir bayram var. Adı Bâsımbar. Klasik süryanice de adı Si­boro. 25 Mart’ta kutlanıyor. Köylüler kırmızı-beyaz ipleri bileklerine, yahut ellerine sarıp bunları ağaca asar, ekin­lerin içine atarlarmış. 25 mart İsa’nın Meryem’e müjdelendiği zaman. Do­kuz ay sonra 25 aralık gününe teka­bül ediyor. Doğumunun müjdelen­mesi yani.

Bunu Müslüman Mıhallemiler de Süryaniler de beraberce kutluyor­muş eskiden Hapsinas’ta. “Meryemin Cuması” da ortak bayram. Meryem sevgisinin paydaş tezahürü. Paskal­ya bayramından önceki Cuma günü Müslümanlar ve Hıristiyanlar birlikte kutluyor, yemek dağıtıyor ve mevlitle devam eden bu güne çok saygı göste­riyorlarmış. Değişimin hızlı etkisi ge­leneklerden ne varsa alıp götürmüş.

Hemmed ve Abdullah’ın an­lattıklarını durmadan yazdım. Ev sa­hiplerinin kapı önünde fotoğrafları­nı çektim. Vedalaşıp Hapsinas’tan Estel’e doğru yol alırken, herkese ye­tecek memleket coğrafyasının ne ka­dar büyük, kadim tarihinin ne kadar derin ve ibret alınacak örneklerle dolu olduğunu mırıldandım. Anamın dedi­ği gibiydi: “Tanrısı bol memleket.”