Etiket: Muhabbet

Hasan Harmancı – Dedeliğe Övgü

Hasan Harmancı – Dedeliğe Övgü

Adamların oturmuş bir bakış açısı var. Raydan çıkmıyorlar yani. Muhabbetlerindeki ritim bozulmuyor. Onlar konuşurken fonda bir müzik çalıyor. Ve şarkının sonu geldiğinde sessizlik girmeden araya, hemen şarkının başına sarıyorlar. Büyük bir ihtimalle yalnızca yaşlı olanların bilebildiği, hayat yolunda yolu şaşırmamak için yapılan bir eylem bu. Bir zorluğa muhatap kalsalar bile, hayatlarının önceki evrelerinde karşılaştıkları ve buna binaen vardıkları sonuçlar, kendilerini kıymetli bir itidale yönlendiriyor.

Nihai kararın mutedillik olduğu bu uzun yolun sonunda; yaşlı zâtın, karşısına genç biri geçtiği zaman onun nasıl bir adım attığını, atabileceğini, ne gibi planlar yaptığını biliyor. Bir dedenin karşısındayken, yazarının karşısına geçmiş hikâye kahramanı gibi oluyor insan. Karşıdaki genç bir şey söylemese de, halinden, tavrından içinden geçeni tahmin ediyor dede. Söze başlasan cümlenin devamını getiriyor. Cümleyi sonlandırdığında ise, söyleyeceğin bir sonraki cümleyi. Muhatabı olduğun dedeye yalan söylemekse, yapılacak en saçma iş oluyor.

Adamlara ne anlatsan tebessüm ediyorlar. Hikâyen ne kadar can sıkıcı, ne kadar acıtıcı, ne kadar trajik olursa olsun; seni üzmeden, incitmeden ve karşı koyamayacağın bir şekilde gülümsüyorlar anlattıklarına.

– Dedem, hanımla papaz olduk!

– Fena borca girdim, dedem.

– Hiçbir şey hayal ettiğim gibi olmadı.

– Çocuklar laf dinlemiyor, gençler ahlaksız; bu gidiş nereye dede?

Cevap; mütebessim bir surat. İçinde bulunduğumuz o kötü ruh hali ile başka bir kişinin böyle bir karşılık vermesi durumunda hemen çıkışabilecekken, ağzımız açılmıyor, bir şey diyemiyoruz dedeye. İşin özünü bilelim ya da bilmeyelim; muhatabımız olan dedenin, bizim bilmediğimiz bir şeyleri bildiği kanaati oluşuyor kafamızda. Açık bir şekilde olmasa da bilincimizin derinliklerinden gelen bir duygu, bir düşünce karşımızdaki yaşlı kişi ile münakaşa etmememiz gerektiğini söylüyor. Sonuçta ne yaparsak yapalım; üzerimize mıhlanmış bu manidar gülüşü durduramayacağımıza inanıyoruz. Ardından dede konuşmaya başlıyor: Sabret diyor. Boş ver, diyor dede. Olur, gider, diyor. Olsa da olur, olmasa da, diyor. Dede aslında bir anlamda; olması gerekenin o kadar da önemli olmadığını söylüyor.

Hüküm belli; içimizde en tecrübeli olanlarımız dedeler. Dedelerimizin bizden çok önceleri, hanımlarıyla, çocuklarıyla, parayla yani dünyayla sorunları olmuş. Hayata karşı yaşadıkları hırs, ihtiras, bu muhterislik hali acı veya tatlı aksetmiş bakış açılarına. İşlenen onca günaha veya sevaba paralel olarak yıllar sonra yaşanan pişmanlık veya şükür kalmış elde. İçinde bulunulan bu halle birlikte ifrat-tefrit arasında durağan bir sonuca varmışlar zannımca. Olması gereken de böyle bir şey belki de. Değilse onca dert-tasa hikâyesine nasıl tebessümle karşılık verilir?

Dedelikle alakalı olması hasebiyle bahsedilmesi gereken bir konu da; “yeni” olan her şeyi delicesine savunan kitlenin; artık gençlerin yaşlılardan değil, yaşlıların gençlerden bir şeyler öğrendiği tezi. Çoluk çocuğun; televizyon kumandası, cep telefonu, bilgisayar vb. aletlerin kullanımında, yaşlılara göre daha mahir olmalarına binaen tarihin tersine döndüğü iddiası, çocukça bir safdillikle açıklanabilir sonuç olarak.

Aziz Karakuş – Derviş

Aziz Karakuş – Derviş

Rivayet olunur ki, bir gün, fazlasıyla okumuş ve yazmışlar, bir derviş “üveysi”nin yanına varırlar. Ve onu sualleriyle sınava çekerler. Ne de olsa kendileri ilim erba­bı; karşılarında oturan ise halkın teveccüh ettiği ama aka­demik kariyerden yoksun biridir.

Derviş efendinin kafasında bir külah, bir elinde ko­yunları gütmek için kullandığı bir asâ, diğer elinde ise Baf­ra cigarası. Dağ havasıyla güttüğü ku­zuların güzelliği de cabası. Çobanlık hep peygamber mesleği diye anılmış yüzyıllarca…

Heyet-i temsiliyeden birisi se­mayı sorar. Bu ne iştir be hacı baba, diye. Mübarek kendince anlatmaya başlar. Oğlum der, bu dağın başın­da yılan da var kartal da; ama yılan bu mesafeyi üç ayda alır, kartal ise üç dakikada… Hatta yılan kartalın çık­tığı yüksekliğe erişmek için, kendini onun pençelerine emanet etmek zo­rundadır. Derken kartalın onu parça­lamayacağı ne malum… gibi tartış­maların sonu kesilmez. Parmak ayı gösterirken parmağa takılmak ne iş­tir, çözene aşk olsun.

Ve sonra derviş der ki: Ona yakin olmak üç yolladır. Biri ilme’l-yakin, diğeri ayne’l-yakin ve en zoru hakka’l-yakin ki bizzat zatı sana ta­liptir. Bunu bir örnekle açmak gere­kirse diye devam eder mübarek; de­nizi coğrafya kitaplarından tanıyan ne bilebilir ki? İşte bu ilme’l-yakindir. Fakat onu görmek; ellerini, ayaklarını o serinliğe sokmak ve engin maviliği karşısında mest olup şiirler yazmak ise ayne’l-yakindir. Zor olan ise gecenin ka­ranlığında hırçın dalgaların ortasında geminin batmasıdır. Artık o güzel mavi, saldırgan bir siyaha dönüşmüştür. O uğruna diller döküp güzelliğini saydığın masmavi engin deniz, ağzını açıp seni yutmak için bekler ve girdapların içine çeker de çeker seni. Artık seni serinleten dalgalar bi­rer tuzlu su olup ciğerlerini yakmaya başlar. Allah bu ya, suya teslim oldukça su kaldırır seni ve selametle karaya çı­karır. İşte suya olan bu teslimiyet suda yüzmenizi, yürü­menizi sağlar. Yüzmeyi bilenler şunu da bilirler ki, yüz­mek bir yetenek işi değildir. Sadece suyun sizi kaldıraca­ğına inanmaktır.

Her neyse, muhabbet uzadıkça uzar ama sema su­alinin cevabını mübarek eve saklar. Akşam namazından sora derviş efendi bulgur pilavıyla yoğurt getirir sofraya, bir yandan da kandilin fitilini tutuşturur. O sırada bir kele­bek pencerenin camına ısrarla vurup pencerenin kenarına düşer. Mübarek der ki: A oğul âşığın kapısını aralayıver de içeri girsin. Soruyu soran adam pencereyi açar açmaz per­vane içeri dalar ve kandilin etrafında deliler gibi dönme­ye başlar. Kandilin parlaklığından öyle bir başı dönmüştür ki ona çarptıkça daha da başı döner ve sarsılır. Sarsıldıkça daha bir iştahla çarpar. Artık sabrı tü­kenmiştir pervanenin; ateşe atar ken­dini yanıp kül olur maşuku için… Al­lah, Allah… Ne yaman bir iştir bu… Sana zor olan ona ne kolaydır… Der­ken derviş: Oğlum cevabını aldın mı? der yeni yetme tıfıla.

Ve derviş yeri geldiği vakit, bir resulün bile anlayamayacağından bahsettikten sonra işin iç yüzünü an­latmaya başlar. Allah göklerin ve ye­rin nurudur. O’nun nurunun misali içinde çerağ bulunan bir kandil gibi­dir. Karanlığı aydınlatan O’nun nuru­dur. Doğular da batılar da dört yön­de, ondan gayrısı da O’nun nuruna muhtaçtır. Her zaman teşbihte hata vardır. Ama niyetimiz parmağımıza bakılması değil; hatta parmağımızın işaret ettiğinden gayrısına da tevec­cüh edilmesin. İşte oğul Allah o kan­dildir. Pervane âşık olan kerim insan­dır. Pervane kandili camla görmesine rağmen kandile yakınlaşmasına engel olarak da karşısında yine camı gördü. İşte akıl gösterir ama onunla geçişe izin yoktur. Eski top­rakların dediği gibi perdelerin en büyüğü ilim ve kibir­dir. Akıl cehaletini yüzüne vurmaktan öte ne yapar ki. Ar­tık delilik zamanıdır bundan sonrası. O’nun delisi olmak kâinatın tüm bilgisine sahip olmaktan daha büyük bir ser­mayedir.

Sonra bir iç çeker derviş, der ki: Oğlum, işte Mec­nun Leyla’nın etrafında böyle döndü. İşte oğlum, Kerem böyle tutuştu. Hacı da tavafta böyledir. Aşk dört döndürür insanı, çaresiz bırakıverir. İşte böyle şahitlere şehidü’l-ışk derler ki, aşk onları hem şahit, hem şehit yapmıştır. Böyle âşık ölür mü hiç… Ölen hayvan değil mi? Şimdi tavaf da, sema da yanmaktır a oğul… der ve bahsi kapatır. O Allah ki, hem âşıkların hem maşukların en yücesidir. Bizi yak­ması bize yanmasındandır şüphesiz.

Köksal Alver – Taşranın Ahbab Koynunda

Zaman usul usul akar. Usul usul ve bolca. Ne çok zaman, ne çok mekân. Engin mi engin mekânlar: Genişlik, ufuk, alabildiğine yayılmış ova, derin vadi, yere yapışmış gökyüzü, pamuk pamuk bulutlar. Zaman ise bol: akmak, geçmek bilmeyen zaman. Saatler bile üşengeç. Tiktakları belli belirsiz. Taşrada her şey usul usul, acelesiz, köpüksüz. Yavaş. Hıza yüz dönmüş, aceleyi başından savmış. Telaş yok, panik yok. Yetişme kaygısı hiç yok. Taşra bu; aceleye gelmez, iki ayağı bir papuca sokmaz.

Yanın yören dolu. Dolu dolu bakan gözler, ışıldayan, güven veren bakışlar. Dostlar, arkadaşlar, akrabalar. Hep tanıdık, hep bildik. Herkes her yanda. Herkes yanında, yörende. Üstüne titreyenler. Kalplerini sana ayarlayanlar. Seni kolaçan edenler. Gözleri gibi sana bakanlar, seni koruyanlar, sana kol kanat gerenler.

Taşra göz önünde olmaktır, çünkü taşra bakmaktır, sürekli bakmaktır. Taşra bakıştır. En çok ahbapların gözü önünde olmak, sonra herkesin ve herşeyin bakışları altında olmak. Taşrada herkes bakar. Taşrada her şey bakar sanki. Dağlar, taşlar, ağır ağır yürüyen ihtiyarlar, yol ortasında muhabbete tutuşmuş kadınlar, taşıtlar ve hayvanlar bile. Hele taşranın ilmini ilmek ilmek dokuyan eşyalara sormaya bile gerek yok. En çok eşyalar bakar taşrada; etrafta olup biteni, usul usul geçen zamanı, bildik saat tiktaklarını eşyalar hayretli gözleriyle seyreder durur.

Bir beşik taşra. Usul usul sallanan, uykulara doyuran aynalı beşik. Beşiğin yumuşak karnında yani Ali Emre’nin dediği gibi ‘taşranın ahbap koynunda’. O beşiğin yumuşak döşeğinde, kuş tüyü yastığında, sımsıcak bakan gözlerin ısısında. Ahbapların dibinde, yakınında. Yakındır çünkü taşra. Taşra yakın olmaktır, el uzattığında dokunmaktır, tutmaktır. Tutamaktır taşra.

Ahbap bir iklim taşra. Muhabbetin her yandan aktığı, her yanı huzurun doladığı nadide bir iklim. Bir aşı. Bir alışma. Tehlike de burada. Taşranın ahbap koynu, uyutur mu uyutur insanı. Bir beşik gibi sallar mı sallar, uykulardan uykulara geçirir, uykulara batırıp çıkarır, uykuya doyurur. Oysa insan uyanmalı, uyanık olmalı. Taşraya dışarıdan şöyle bir bakmalı. Yuvanın emniyetini sağlamalı. İçinde uyuyarak değil tabii; dışarıdan nasıl olduğuna bakarak, kolaçan ederek, gedikleri görüp tıkayarak, göçükleri onararak, yıkıkları toparlayarak. Yoksa beşik uyutur mu uyutur, rahatlatır mı rahatlatır. Öyle bir uyku ki, uykular kaçırır sonra; rahatlığı ise batıcı bir hal alır.Taşranın ahbap koynu. Kimi zaman uykulu gözler, kimi zaman uykulu iken haramilerin baskınına uğrama tehlikesi. Kimi zaman muhabbetin dem alması, kimi zaman muhabbetin boğması. Taşranın ahbap koynu. Sürekli bir alışma, sürekli bir tekrar. Etraf dolu, dolu bakışlar her yanda. Dolayısıyla şımarma had safhada. Taşra şımartır, yalancı bir özgüvene, pervasızlığa aralanan bir pişkinliğe daldırıp çıkarır insanı. Bu bakımdan taşra, dikkat ve rikkatin tetikte olmasını gerektiren bir özge mekândır.